GeriAziz DEVRİMCİ Sürdürülebilir yaşam 
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sürdürülebilir yaşam 

“İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemeli.” (Goethe)

Sürdürülebilir yaşam

Yaşamın anlık zevklerine kapılarak yaşarken, kolaycılığa ve tüketime alıştırıldığımız bakış açısıyla geleceğimizin de tüketildiğinin farkında olmamız gerekiyor. Çoğalan insan nüfusu ve bu sebeple gereksinim duyulan endüstriyel üretim hızının, doğanınkinden kat be kat hızlandığı gerçeği de var. Hazıra konduğumuzu düşündüğümüz doğanın ‘sonsuz üretici’ olduğu yaklaşımı doğru olsa da son yıllarda teknolojik gelişmelerle birlikte edindiğimiz ‘kullan at’ yaşam tarzı; doğurganlığını sekteye uğrattığımız doğanın ‘ölüyorum’ çığlıklarını duyduğumuz anlamına da gelmiyor. Sevgi temelli ruhun gereksinimlerinin giderilmesi kalıcı bir mutluluk sağlarken; zevk temelli bedensel ihtiyaçlar, anlık hazların giderilmesi ile verdiği mutluluk gelip geçiyor; yenisini elde etmek için yine, yeniden tüketiyoruz. ‘Kullan at’ yaşam tarzının, gelecek nesillerin soluyacağı nefesi, yiyeceği yemeği kullanarak, hovardaca attığımız türde bir bilinç olduğunun farkında olmamak hazin bir durum. Sürdürülebilir yaşam tarzı, özünde doğa ve doğaya gösterilecek saygıyla, gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarılmasını öngörüyor. Goethe’nin yukarıda yazdığım tavsiyesine kulak verin derim. Müzik, edebiyat, güzel sanatlar; yaratıcı, estetik, merhametli ve faydalı bir ruh hali edinmemizi sağlar. Her şeyden önemlisi bize bir kalbimiz ve ruhumuz olduğunu hatırlatır.

Sürdürülebilir yaşam

YARATICI TÜRK KADINI

Bana kalırsa bu ismi unutmayın derim. ‘Sürdürülebilir mutfak’ terimini duyduğumda bu terimin altını, kalın kalemle çizen isimdi ‘Ece Alaybeyoğlu’. Yeditepe Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü’nden mezun olduktan sonra önce Londra’da 2 Michelin yıldızlı bir restoranda staj yapıyor. Yaratıcı kişiliği elbette bununla da yetinmiyor; bu sefer Kopenhag’da bir başka 2 Michelin yıldızlı, hatta dünyanın en iyisi diye bilinen ‘Alchemist’te, geliştirme ve araştırma şefi olarak işe başlıyor. Cumhuriyet’in kadına verdiği önemin neticesi; yaratıcı Türk kadını ve ülkem adına göğsüm kabardı.

Sürdürülebilir yaşam

SÜRDÜRÜLEBİLİR MUTFAK

Sevgili Ece, girişte sürdürülebilirlik ile ilgili yazdığım her cümlenin ilham kaynağı oldu. Mutfağın öncelikle atık üretmemesi gerektiğini anlatırken örnekler de verdi. Yer elması veya patates kabuklarından cips üretmiş mesela, vişne tortusundan dondurma elde ederken hiç zorlanmamış, “Yaratıcılığımı kullandım” dedi. “Mutfakta yaratıcılığın sadece yoğurt mayalamak ya da turşu basmakla bir yere varamayacağını” söylerken; içimden “Maalesef onu bile yapmıyoruz artık” diye geçirdim. Umut aşılayan, “Hiç de zor değil sadece düşünmek yetiyor” cümlesine de “Doğayı sevmek ve gelecek nesillerin hesabını yapma duyarlılığı olmalı insanda” düşüncesine de bayıldım. Konusuna hakim ve ne yapması gerektiğini bilen bir bilinçle mutfağa kazandırmak istediği sıfır atık bakış açısı ve çöp olarak değerlendirilen atıkların değerlendirilmesine yönelik düşüncelerinin hepsine yürekten katıldım. Anadolu kadınlarının mutfaklarında nimet ziyan olmasın yaklaşımıyla atık üretmediklerini de hatırlamama sebep oldu sevgili Ece.

Sürdürülebilir yaşam

KARINCA VE PEYNİR

İşi yaratıcılık olan sevgili Ece’nin, yaşadığı İskandinav ülkesinin geleneğinde de var olan ‘redwood ants’ yani kızılağaç karıncasının salgıladığı formic asit ve bununla pıhtılaştırdığı sütten elde ettiği ancak henüz isimlendirmediği eşsiz bir peyniri var. Düşüncesi de yaratıcılığı da tamamen genç Türk kadını ‘Ece Alaybeyoğlu’na ait. Elde ettiği bu peynirden hazırlayacağı dondurmanın nefis tadını merak ediyorum. Ülkesine dönüp sahip olduğu mutfak bilincini hepimize aşılayacağı günleri de sabırsızlıkla beklediğimizi de belirtmek istiyorum.

KARBON AYAK İZİ

Her tüketimin ya üretim ya da kullanım aşamasında oluşan bir atığı var. Atığın oluşması; karbon gazının atmosfere karışması ve bundan dolayı doğaya değen güneş ışınlarının sera gazı etkisi ile yerde hapsolup kalmasının, küresel ısınmaya sebep olduğu ve iklim krizine yol açtığı biliniyor. Sevgili Ece, ekolojik dengenin, duyarlı davranışlarımızla korunabileceğini söyledi. Kullandığımız ürünün, üretim aşamasından, paketlenmesine, ulaştırılma yönteminden, pişirirken kullanılacak enerjiye, tüketirken oluşturacağı atık ve bunların sonucunda doğaya yaratacağı tahribata kadar, düşünülmesi gerektiğinin altını çiziyor. “Her adımımızı; atmosfere karbon gazı körüklediğini bilerek atmamız gerekirken, sevgi üretiminin oksijen yarattığını da unutmayın” dedi, gülümsedim.

X

“Yavaş” olun..!

“Bir şeyler satın almanız gerekiyorsa, nakitle ve sadece değeri olan şeyleri satın alın. Reklamların cazibesine kapılmayın. Sahip olduğunuz her şey, bir bavula sığmalı; o zaman zihniniz özgür olabilir.” (Charles Bukowski)

Endüstriyel ürünlerin miktarı, paketlenmesi, sevkiyatı ve hızlı tüketiminden kaynaklanan atıkların boyutunu düşündüğünüzde dehşete kapılmıyorsanız, başta çocuklarımız, doğa ve diğer tüm canlıların geleceği ile ilgili ilerde karşılaşacağımız sıkıntıların da henüz farkında değilsiniz. Makinenin girdiği herhangi bir üretim bandının göstereceği yüksek performans, aynı oranda doğaya vereceği tahribatla da eş değerdir. Hızlı yaşam alışkanlığının önümüze koyduğu ve koyacağı hedefler, bizi giderek daha da süratli bir yaşama sevk ediyor. Bununla da yetinmeyerek, yediğimiz, içtiğimiz, giydiklerimizin kalitesini de süratle düşürüyor. Çok fazla tüketimle tembelleşmeye yönelten ‘Kullan-At’ akımını zihnimize sokuyor, eşya tüketir gibi duygularımızı da tüketiyoruz. Market raflarında paketlenmiş ürünlerin naylon kamuflajıyla sizi mutluluğa çağıran sunumu; ürünün raf ömrünü uzatıyorsa da tükettiğinizde ne yazık ki sizinkini kısaltıyor. Çok popüler tanınmış isimlerin, giydiği pantolon, süründüğü parfüm, bindiği araç ve yediği dondurmanın sosyal ve görsel medyadaki görüntüleri gözlerimizi kamaştırıyor; geleceğimizle birlikte ruhumuzun da pazarlandığı gerçeğine ise gözlerimizi yumuyoruz. Geçmişte bir çeyiz sandığına sığan, bir ailenin tüm kıyafetleri, şimdilerde giyinmek için yapılan kocaman giyinme odalarına bile sığmıyor. Lütfen yavaş olun! Bu sürat, bu savurganlık, bu acele neden?



SOUL KITCHEN (RUHUN MUTFAĞI)

Günümüz koşullarında kullanmayı unuttuğumuz ancak herkesin içinde barındırdığı bir ruhu ve bu ruhun içgüdüsel tasarımlarla ürettiklerinin lezzetlendirildiği bir mutfağı var. Gözünüzde canlandırdığınız, bildiğiniz anlamda bir mutfak değil burası. Tencere, tava yok mesela, kepçe, kevgir ya da süzgeç yok, fırın da yok, blender da. Sevgi var en başta, saygı var, yaratıcılık var, sabır, anlayış, özen ve tüm olumlu duyguların bir arada ilmek ilmek işlendiği bir yürek var. Pişirdiğiniz yemek, diktiğiniz kıyafet, resimlediğiniz tablo ya da bestelediğiniz şarkı, sevdiğinize karşı biriktirdiğiniz duygular, hepsi ruhunuzun mutfağında lezzetleniyor. Geçenlerde, Kavaklıdere, Göreme Sokak’ta tesadüfen, sadece ruhun mutfağında üretilen ürünlerin sergilendiği bir mağaza-kafe ile karşılaştım; ismi haliyle tahmin ettiğiniz gibi ‘Soul Kitchen.’ Sevgili Nazlı ve Onat Tamergil’in güleç yüzlerine yansıyan ruh haliyle verdikleri bilgiler, ruhumu etkiledi, ben de gülümsedim. Sergilenen tüm ürünler tamamen el emeği, doğaya saygılı ve geleneksel bakış açısıyla ‘Evladiyelik’ denen cinsten ürünlerdi, hepsine ayrı ayrı kapıldım. Kafe kısmındaki ürünler yine ruhun mutfağından. Çok yakından bildiğim ‘Kakule Fırın’ın nefis tatlıları ile iyi kahve kavurucusu ‘Coffee Manifesto’nun kahveleri ruhunuzu mest edecek.

Yazının Devamını Oku

Yaşamı anlamak

“Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan sadece var olur.” (Oscar Wilde)

Yaşam... Karıncaların zarif ayaklarıyla toprağa işleniyor... Bal arısının çiçeğini döllediği elma, içindeki çekirdek tohumu ile yeniden yeşeriyor.
Doğada yaşayan tüm canlılar, doğanın alfabesini oluşturur. Doğanın binlerce harfinden sadece “insan” olanıyız biz. Henüz ne olduğunun farkında olmasak da bize yüklenen anlamın önemini kavramaktan kaçınıyor, anlamaya dahi çalışmıyoruz. Doğanın alfabesinde yan yana koyarak oluşturduğumuz kelimelerle kurduğumuz cümlelerde, kendimizi öznenin yerine koyup diğer canlılara karşı sağladığımız üstünlüğün zafer sarhoşluğuyla yaşıyoruz. Kendimize yüklediğimiz anlamın doğru olduğundan emin değilim. Doğanın ruhunu keşfedebildiğimiz ölçüde kendi ruhumuzu da keşfederiz. Yaşamın gizemi, doğayı anlamakla çözülür. Doğanın dili yaşamdır, anlamak gerek. Ölüm de ölümsüzlük de doğadadır. Ölümü hazmetmenin zayıflık olduğunu düşünürken, zayıflığın aslında ölümsüzlüğün de gizlendiği doğayı öldürmek olduğunu göremiyoruz. Ağaç, meyvesinin ölümüne üzülmez, yeniden yeşerteceği günlerin farkındadır çünkü. Yeniden doğacağımıza inanıyoruz ancak bu yeniden doğuşun bir havucun kökünde, bir asmanın yaprağında ya da bir buğday tanesinde olabilme ihtimaline inanmak istemiyoruz. Oysa ki ruhumuzun yeşereceği doğanın her parçasında kendimizi bulabiliriz. Ruhumuzun kirlenmemiş saf hali, toprağın özütüyle harmanlarken, toprak altındaki yolculuğunda toprakla arınan suyun saflığı ile ruhumuzun saflığı aynıdır. Suyun da ruhun da eşsiz lezzetine kavuşması bu saflığın sonucudur. Yaşamın öznesi durumuna gelmek, doğanın dengesini ve adaletini bozarken, kabullenemediğimiz doğal döngünün tersine adımlar atarak aslında kirlenmişliğin de altını çiziyoruz.



RUHUN KAPISI

Kapıların verdiği hisler gizemlidir. Çaldığımız kapının önünde beklerken, arkasında barındırdığı bilinmezliğin de heyecanına kapılırız. Kapı, sır ve giz çağrıştırırken, insanın da içinde gizlediği belki de varoluşunu sürdürmenin içgüdüsel dürtüleri, keşif ve merak arzusu devreye girer. Farkında olmadan kurguladığımız kapı arkasındaki muhtemel dünyanın kendi iç dünyamızla bağlantılı olduğunu bilmek, beklentilerimizin duygularımızı da yönlendirdiğini bilmektir. Son çaldığım kapı, daha önce açtıkları iki kapıdan yansıttıkları güzel iç dünyalarını iyi bildiğim anne Dilek İnaç ile kızları Göksu Cebi ve Side Gür’ün, Gaziosmanpaşa Hafta Sokak’ta yeni açtıkları “ruhun kapısı” diye nitelendirdiğim kapıydı. “Kapı Niki”ye gittiğimde farkına vardım ki, aslında hepimizin bir şekilde kafasında canlandırdığı bahçeli bir ev hayalinin, zihnimize verdiği dinginliğin ruhumuza da açılan kapı olduğuydu. Aile olmanın şahane duygularını fazlasıyla hisseden başta Furkan Cebi ve Sinan Gür olmak üzere, Kapı Niki’nin genç ve dinamik ekibi hakikaten göz kamaştırıyor. Açtıkları kapı’lara aile olgusunu yansıtmayı bilen, benim de gönülden desteklediğim bu anlayışın, ruhunuza da açılan kapı olduğunu gittiğinizde hissedeceksiniz.

Yazının Devamını Oku

Yemeğin ruhu

“Yiyecekleriniz ilacınız, ilacınız yiyecekleriniz olsun” (Hippocrates)

Ruh, tüm canlılarda lezzet anlamına da gelmeli. Zira canlılık; lezzetin de ta kendisidir. Yemek de canlıdır ve elbette ruhu vardır, olmalıdır. Pişirilen yemeğin içeriğindeki detaylar, coğrafya, iklim, habitat ile pişirenin kültürü, görgüsü yemeğe ruhunu yani lezzetini verir. İnsanın lezzeti; ruhunu belirginleştiren en önemli ayrıntıyken, yemeğe ruh katan ayrıntıların; doğallık, samimiyet ve ahenkle bir araya gelişinin kaynağı, insan ve insanın özgün lezzetiyle doğru orantılıdır. Sosyoloji, kültür ve edebiyat, gelenekleri oluştururken, yaşam sanatının geleneklerden türeyen sağlıklı ağız tadıyla zenginleşmesi binlerce yılın deneyimlenmiş mirası ve sonucudur. Toprağın ruhunu bilen gelenekler, yer altından başlayarak yer üstüne yansıyan doğurganlığın dönemsel gelişimi, sağlık ve lezzetin hem doğrusunu hem de doruğunu hesaplayabilme özelliğine de sahip olurlar. Saygı ve sevgi, geleneği olan mutfakların baş aşçıları olmalıdır ve tüm Anadolu mutfaklarında da öyledir. Geleneksellik barındıran efsunlanmış ellerin, ruhun lezzetini temsil ettiği ve hak edene devredildiği, ‘El almak, el vermek’ deyimleri yemeğe ve pişirene duyulan saygıyı gösterir. Yemeği de yemeyi de önemseyin. Geleneklerinizde var, özünüze dönün. Hatırlayacaksınız...



MEZOPOTAMYADAN GELEN “HALAF”

‘Halaf kültürü’, Mezopotamya coğrafyasında fırınlanmış boya bezemeli çanak ve çömleğin yoğun kullanılmaya başlandığı bir döneme deniyor. Arapçada ‘miras veya varis’ anlamı da var. ‘Şef Anadolu’ olarak tanınan, halk mutfakları araştırmacısı sevgili ‘Adnan Şahin’in Ankara’mıza kazandırdığı bir geleneksel lokanta’nın da adı ‘Halaf’. Halk mutfağını yakından tanıyan usta şef Adnan Şahin’in sevgili eşi ve aynı zamanda İstanbul, Nişantaşı’ndaki ‘Sade Beşdenizler’ lokantasının da şefi ‘Deniz Çevik Şahin’le birlikte derledikleri geleneksel yemeklerin, pişirimi ve sunumları nefes kesici. ‘Kuzu möhre, selekli, çalma pekmezli tavuk, huruştu, elma kavurması, körpe gelin salatası’ gibi geleneksel yemeklerini, isimleriyle birlikte tadını da bilmiyor olma ihtimaliniz yüksek. Saydığım ve sayamadığım yemekler her gün pişmiyor ama gittiğinizde herhangi biri ya da birkaçıyla karşılaşma ihtimaliniz var. Halaf’ın usta başı sevgili Özcan usta, muhtemelen Adnan Şahin’den ‘el almış’ olmalı. Yemeklere verdiği nefasete hayran kaldım. Geleneklerimizin mirası yemeklerin, özüne uygun piştiği lokantanın varlığını; kendi kültürümüzün yemeğine duymamız gereken saygının, yeniden yeşermesi açısından önemsiyorum. Geleneklerimize yabancılaştığınızın farkındayım ama Köroğlu Caddesi’ndeki ‘Lokanta Halaf’a gittiğinizde özünüzü hatırlayacak, yabancılık çekmeyeceksiniz.

Yazının Devamını Oku

Doğa Can’dır

“Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz bir çocuğun gözlerinin içine bakın; çünkü bir çocuğun bir yetişkine öğretebileceği her zaman üç şey vardır: Nedensiz yere mutlu olmak, her zaman meşgul olabilecek bir şey bulmak ve elde etmek istediği şey için var gücüyle dayatmaktır.” (Paulo Coelho)



Siz yetişkinler ne kadar rahatsınız... Üretmeden tüketiyorsunuz. Hava bedava, su bedava, güneş, gökyüzü bedava. Okyanuslar ve deniz bedava. Ormanlardaki huzur, kuşların cıvıltısı bedava. Ağaçtaki meyve, dalındaki çiçek ve o çiçekten topladığı özütleri bal yapan arı bedava. Sütünü içtiğiniz inek, yününü giydiğiniz koyun, tüylerini yastık yaptığınız kuşlar bedava. Oh yan gel yat, Öyle mi? Cidden bedava mı sanıyorsunuz? Aşk olsun! Kimin adına ağaç kesiyorsunuz? Kaynağında kuruttuğunuz sularımızı kimin adına har vurup harman savuruyorsunuz. Su kaynakları kuruduğu için binlerce hayvanın susuzluktan öldüğünü, belki de yüzlercesinin ilerde neslinin tükeneceğinin farkında mısınız? Sıra biz insanlara geldiğinde mi akıllanacaksınız? Doğaya attığınız plastiklerle dünyamızı kimyasal çöplüğe çevirdiniz, neden? Ormanları yakarken düşünmediğiniz canların; sizinkinden önemsiz olduğunu mu sanıyorsunuz? Doğanın beleş nimetleri sayesinde yaşadığınızı unuttunuz mu? Düzelteyim, siz beleş sanıyorsunuz; hepsinin bedelini “biz” yani çocuklar, sizin çocuklarınız, bütün dünyanın çocukları ile birlikte ödeyeceğiz. Neden? Ağaç dikmek yerine kocaman binalar diktiniz; bizi göstermelik birkaç park alanına ve evimizin balkonlarındaki saksılara mahkûm ettiniz. Neden? Doğamızı, yani her şeyimizi tükettiniz de ondan. Yok öyle! Hesap ödemeden sıvışmak yok. Sizi dinlemiyoruz, siz bizi dinleyin artık. Ayağa kalkın ve bize yardım edin. Doğayı yeniden yeşerteceğiz.

CAN ATA O KADAR HAKLI Kİ

Can, birkaç ay sonra 10 yaşına girecek. Doğa ve sevgisi ile ilgili sohbet ederken sesindeki tını ve kurduğu sitemkâr cümlelerden küçük bedenindeki kocaman yüreğiyle; biz yetişkinlere vermek istediği mesajları yukarıdaki giriş yazımda tercüme etmeye çalıştım. O kadar haklıydı ki, konuştukça büyüyordu, telefonun diğer ucundaki ben küçülüyordum. Evinin balkonunda çimlendirdiği meyveleri ve yöntemlerini anlattığında çocuk aklından ziyade bir bilgenin derin izlerini taşıyordu. Ata tohumlarının öneminden bahsetti, çiftçilerimizin bilinçlendirilmesi ve desteklenmesine kadar vurgu yaptı. 5 yaşında kapıldığı doğa sevgisini borçlu olduğu TEMA gönüllüsü Tanfer Dinler’e buradan teşekkür etmemi istedi hem Can adına hem de kendi adıma teşekkür ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Sessizlik

“Sessizlikten yaratmışsa evreni yaradan; seslerden sessizlikler yaratmaktır yaratıcılık.” (Can Yücel)

Sessizlik saygıdır kimi zaman, kimi zaman dinginlik, huzur... Kimi zaman kifayetsizlik ve suçluluk duygusuyken... İyiyi de, kötüyü de kabullenmek oluyor kimi zaman... Bazen sonsuzluğa kapı açarken, bazen de ölüm olabiliyor. Tekdüzeliğin de sıkıntının da sebebi oluyor, sonrasında kopacak fırtınanın, gürültünün kaynağı da. Her şey sessizce oluyor; biz farkında olmadan dünya dönerken, gecenin sessizliği, günün cıvıltılı aydınlığına zemin hazırlıyor. Ağaçlar sessizce büyüyor, çiçekler sessizce açıyor. Okyanusun derinliğinde köpek balığı avına sessizce yaklaşıyor. Duygularımızın girdiği kalıplarda, zihnimizin algısında, yanılsama ya da sanrı ihtimalinde, iç dünyamızın şekillenmesinde de ‘sessizlik’ var. Ana karnında cinsiyetini seçme şansı olmadan sessizce şekillenen cenin; doğduktan sonra; erkekse gürültüye, kadınsa sessizliğe alıştırılıyor. Kadın çocuk yaşlarda cinsel obje olarak algılanmaya başlanırken, erkeğin o yaşlarda tuvalet eğitimi henüz devam ediyor. Evliliklerde kimi seçeceği erkeğe bırakılırken, “çocuğa sorulmaz” diye kadın sessiz kalıyor. Kadının çocuk olması önemsenmezken; erkek hangi yaşta olursa olsun, cinsel iktidara sahip olması yetiyor. Doğanın adaletinde tüm canlılar eşitken, sessiz kalan insan adaletinin; erkekler tarafından yazıldığı sessizce gün yüzüne çıkıyor. Osho “Dinleyeni olmadığından değil, anlayanı olmadığından sessizleşir insan” derken, tüm çocuk gelinlerin sessizliğini özetliyor. Ses-siz-siniz...



SES-SİZ // SILENT

Girişteki yazımın da içerdiği mesajın da ilham kaynağı; Güzel sanatlar Üniversitesi’nde doktor öğretim üyesi ve seramik sanatçısı sevgili ‘Sevinç Köseoğlu Ulubatlı’nın Farabi’deki ‘Tosca Art Gallery’de açtığı bir sergi oldu. Halen toplumsal yaramız olan ‘Çocuk gelinler’ gerçeğine dikkat çekmek ve toplumsal farkındalığı harekete geçirmek için hazırladığı seramik enstalasyon ve formlardan oluşan sergisini gezdiğimde etkilenişimden kaleme yansıyanlar. Sevgili Sevinç Hoca’yla ayaküstü sohbetimizde, “Görmezden gelip sessiz kaldığımız yanlışların, bir süre sonra hayatımıza doğru olarak yerleştiğinin farkında olmalıyız” sözü su götürmez bir gerçek. Sanatın dili de ‘sessizlik’ olduğuna göre, Sevinç Köseoğlu Ulubatlı sizi sessizlikten doğan çok sesliliğe, farkındalığa ve duyarlılığa davet ederken, en güzel eseri sevgili kızı ‘Asya’ya sıkıca sarılıyor.

Yazının Devamını Oku

Hayat akarken

“Hepimiz biraz balık, biraz bahar nezlesi, biraz şiir, biraz parasızlık...” (Ferhan Şensoy)

Günlük yaşam, sorumluluklar, zorunluluklar bir yana çekerken; hayaller, arzular ve gelecekle ilgili düşünceler farklı bir yana sürüklüyor. Bir nevi boşluktayız; evrene sorgu, sual kar etmiyor. Alıştırıldığımız yaşamın, ensemizde hissettiğimiz nefesi bize “Koş” diyor, biz de koşuyoruz. Bazen hayatın olması gereken akışına, bazen de dayatılan yaşamın akıntısına kapılıp gidiyoruz. Her halükarda koşarak; hayatı yormayı ve yenmeyi düşünüyoruz. Hayatı yorabilmiş miydik? Emin değilim ama biz insanların hırsları, egoları, arzuları yorulmuyordu. Nefes nefeseydik ancak yine de durmuyorduk, dinlenmek ya da önümüze bakmak için de durmamıştık. Hele ki düşünmek... Hiç ama hiç aklımızda yoktu. Ne istediğimizin farkında değildik, daha iyisi ve daha da iyisi diyerek anlık ve geçici hazlar veren; ego tatmininden ileri gidemeyen duygulara ‘Hayat’ derken, uyuyakalmıştık. ‘Hayat’ bizdik aslında, bilen var mı ki? Kimsenin bildiğini, biliyorsa da memnun olduğunu sanmıyorum. Neden mi? Çünkü... Hâlâ uyuyoruz... Geçenlerde Doğan Cüceloğlu, Rasim Öztekin ve Kartal Tibet öldü. Öncesinde Münir Özkul, Erol Günaydın, Levent Kırca... Daha da öncesinde Kemal Sunal ve Barış Manço ölmüştü. Ben çok üzgünüm. Bizi ‘biz’ yapan, ‘bir’ yapan, diğerleri gibi Ferhan Şensoy da öldü. Hislerim yalnızlık ve uyku hali. “Uyumak güzel de, kitle halinde uyuyunca sıkıntı büyük oluyor” demişti büyük usta Ferhan Şensoy. Uyanın...

KÖROĞLU’NDA ‘SARDUNYA’

Geçenlerde epeydir uğramadığım G.O.P Köroğlu Caddesi’ni baştan başa yürüdüm. Zihnimde, bir yandan gençlik yıllarından kalma anılar ve mekânlar canlanırken, diğer yandan Köroğlu Caddesi’nin yıllardır yaşadığı durağanlığı atlatarak yeniden canlanışının keyfini yaşadım. Gözüme çarpan ilk mekândı ‘Sardunya.’ Meze ve atıştırmalık restoranı olarak değerlendirmek üzereyken ‘ara sıcak’ ve ‘ana yemek’ servisi yapıldığını görünce, keyifli bahçesinde iştahla yemek geçti içimden. Üç çocukluk arkadaşı; eczacı Kutlu, mimar Ahmet ve mühendis Cihangir, kafa kafaya verip sevdikleri yiyeceklerin bir arada olduğu Sardunya’ya, kendi güzel lezzetlerini de katınca iştah açıcı bir mekân oluşmuş. Sardunya’nın en hoşuma giden tarafı; Anadolu’nun her yanından ulaşabildikleri kadın üreticilerin elinden çıkan butik ürünleri kullanmaları fikri oldu, bayıldım. Herkesin kullandığı plastik paketleme yerine, kavanozlara koydukları mezeleri evinize götürebiliyorsunuz. Bildiğimiz klasik mezelerin lezzeti nefis, klasik olmayanlar için herkesin damak zevkine göre seçim ve beğeni değişir.



CİBES OTU

Ege bölgesine has şifalı bitkiye ‘Lahana patlağı, azman ve cibez’ de deniyor; Karadeniz deki ismi ‘Cici otu.’ C vitamini açısından zenginliğinden dolayı soğuk algınlığının yanı sıra, uzun süre tok tutmasıyla; zayıflamak isteyenlerin de son zamanlarda müptelası olduğu bir bitki Cibes. Bağışıklık sistemini güçlendiren bu bitkinin, Egeli kadınlar tarafından aşkla hazırlanan salamurasına, biraz zeytinyağı ve baharat, biraz da sevgilerini katıp servis ediyor, Sardunya.

Yazının Devamını Oku

Kadın ve özgürlük şarkısı

“Bir kadın, ne zaman kendi sesini duyurmak için ayağa kalksa, planlamamış bile olsa, tüm kadınlar için de ayağa kalkmış olur.” (Maya Angelou-Amerikalı siyahi kadın aktivist, yazar)

Uzaktan kadın çığlıkları duyuyorum... İçim paramparça ve asla iflah olmayan bir garip insanoğlu, doğayı ve kadını yok ederek, kendi çukurunu kazarken sevinçten dört köşe. “Kadınlar insan, biz erkekler insanoğlu” der ozan Neşet. Ah be insanoğlu... Her güzel şeyi tahrip etmeyi nasıl başarabiliyorsun? Sevgiye, güzelliğe karşı bu hırsın, düşmanlığın neden? Nedir bu içindeki yok etme arzusu? Kendin de bilemiyor ama mutlak güç yani ‘para’ diyorsun değil mi? ‘Ana’ dediğimiz doğaya karşı ilan ettiğin savaş, aslında kadına ve güzelliğe hükmetme arzusu olmasın sakın. Düşündün mü hiç? Suyu, toprağı kirletmeyi, kadını ve hayvanları öldürmeyi tasarlayan şeytan zihnin; seni de yok oluşa sürüklediğini söylemedi mi? Peki binlerce yıldır yılmadan, yorulmadan yok etmeye çalıştığın doğanın ve kadının her şeye rağmen ayakta olduğunu ve yıkılamayacağını da mı görmüyorsun? Uzaktan kadın çığlıkları duyuyorum. Cevabı Maya Angelou veriyor. Söyler şarkısını kafesteki kuş. Sesi bilinmezliğin korkusuyla titrer. O kadar çok ister ki; duyulur uzak tepelerden, kafesteki kuşun. Özgürlük şarkısı...

BESTEM ‘BUL BENİ’ DİYOR...

Anadolu kadınının sahip olduğu özgüvenin içinde yatan ‘Atatürk’ siluetinin, diğer ülke kadınlarına da ilham olduğunu bütün dünya yakından biliyor. Medeni cesaret kazandığı önderi sayesinde, kendini ifade edebilme yeteneği edinen kadınımız; Anadolu halkının yürekli anası olarak kadının varlığını hissettirirken kul da olmadı köle de. Uzaktan duyulan kadın çığlıklarının şifresini çözemeyenler; genç sanatçı ‘Bestem Yuvarlak’ın son single’nı dinlerken, sözlerine kulak kabartsın, anlamaya çalışsın. Uyuyorsa, uyanabilir. “Kalabalık ruhum, elemle kaplanmış, kabuk bağlamış yaram, yosun tutmuş gözlerim. Karanlık içindeyim. Soru işaretleri, bir değil, birden çok. Bul beni, bul beni...” Tüm dijital platformlarda, genç Türk kadını Bestem’i bulun ve dinleyin, uzaktan gelen kadın çığlıklarını da duyacaksınız.

ZELİHA ‘ANA’ MUTFAĞI


Türk kadınının en önemli meziyeti; pişirdiği yemeğe de yetiştirdiği evlada da verdiği emek ve sevgi dolu lezzet olmalı. Balgat Ceyhun Atıf Kansu Caddesi’ndeki ‘Zeliha’ Boşnak mutfağında pişen yemekleri tattığınızda hayırlı evlatlar ‘Ramazan ve Raşit’ ustaların analarından aldığı lezzeti yemeklerine yansıttığını da göreceksiniz. Marketlerdeki hazır tavuktan ve yemeklerinden soğuduğunuzu biliyorum ancak Zeliha’nın özellikle Kızılcahamam’dan getirdikleri köy tavuğunu saç altında 4-5 saat pişiriyorlar, gerçek tavuk yiyorsunuz.

KAYMAKLI CEVAPİ KÖFTE

Boşnak böreği ve Boşnak mantısının lezzetlerini önceden anlatmıştım, unuttuysanız mutlaka yeniden tadın. Yeni keşfedip tadına doyamadığım ‘Kaymaklı cevapi köfte’ye ise müptela olacaksınız. Kızartılmış boş Boşnak mantısı üzerine sos, üstüne yüzde 70 dana, yüzde 30 kuzu etlerinden yoğrulmuş ızgara köfte yerleştiriliyor ve Hatay tereyağı dökülüyor. Yanında tavuk suyuna pişmiş bulgur ve Afyon kaymağı konup güveç tabakta servis ediliyor, yerken önce hafifliyor sonra da bayılıyorsunuz.

Yazının Devamını Oku

Doğaya uygun yaşam

“İnsanlar ne kadar mertçe yaşadıklarını değil, ne kadar uzun yaşadıklarını umursuyorlar; ne var ki mertçe yaşamak herkesin elindeyken, uzun yaşamak kimsenin elinde değildir.” (Seneca-Romalı düşünür, devlet adamı)

Küresel ısınmanın sadece yeşili değil, başta biz olmak üzere tüm canlıları yok edeceğini bilip de umursamamak nasıl izah edilebilir ki? Uzun yaşamın sırrını ararken, asıl yaşamı yok etmenin mantığını anlamak çok güç. Ormanlarımız karardı, ruhumuz da öyle; yeşili görmeden yaşamın altını çizmek kolay olmayacak. Evet... Uzaktan da olsa doğayı seviyorduk ama korkuyorduk. İçine girmeye, bütünleşmeye... Aslında parçası olduğumuz doğaya uygun yaşamı kabullenmeye korkuyorduk. Müptelası olduğumuz sanal yaşamdan uzaklaşıp gerçekle yüzleşecek mertliğimizi de kaybetmiştik. Zihnimizin bizi aldatan, sevgimizi değil arzularımızı tetikleyen oyunlarına maruz kalmanın, güçsüzlüğümüzün değil, sahtekârlığımızın bir sonucu olduğu hakikatinden kaçarken arkamıza bile bakmadık. Ruhumuz istemese de; gerçeklerden koparıp alıştırdığımız sahte ve bize ait olmayan yaşam tarzının içinde mutant hale geldiğini göremezden gelirken de sahtekârdık. Ruhumuz, gerçekte ait olduğu doğaya hasretken; bulduğunda ulaşamamanın ya da yeterince içine girip hissedememenin bilinçaltına yüklediği asabiyetle yok ediyor olma ihtimali ürkütücü değil mi?

MARMARİSLİ BAL ARILARI

Geçen hafta üzülerek değinmiştim, ne kadar önemli olduklarını, doğanın canlılık döngüsüne büyük orandaki katkılarını anlatırken içim de, ellerim de titremişti. Yok etmekte mahir kudretli insanoğlunun; hayatının bu minicik arılara bağlı olduğunun farkında olmayışı ya da kabullenemeyişinin acizliğinin korkak itirafıydı titreyişim. Çevre ve Arı Koruma Derneği (ÇARIK DERNEĞİ) ile konuştum, Marmaris’teki çam balı üreticilerinin yanan ormanlarda uzun süre üretemeyeceği çam balını yeniden yeşertmek için desteğe ihtiyacı var. Dernek, küçük aile bal işletmelerinin ellerindeki yayla ballarını satıyor. Hem doğanın hem Marmaris’in hem de canlılığa sebep bal arılarının sürekliliği ve detaylı bilgi için www.carik.org.tr web adresini ziyaret edin.

DESTEK İÇİN TATİLE GİDİN

İmkânınız varsa ve henüz tatil yapmadıysanız; Manavgat, Marmaris, Hisarönü, Bodrum, Ören ve aklıma gelmeyen, orman yangınlarının etkilediği diğer beldelere tatile gidin. Bir damla katkınız bile olsa hem yanan ormanların yeniden yeşermesi hem de etkilenen yerel halkın yalnız olmadığını hissetmesi açısından çok ama çok önemli!!

PINK FLOYD

Yazının Devamını Oku

Doğanın onurlu duruşu

“Karakter ağaç ise, şan ve şeref ağacın gölgesi gibidir; biz hep gölgeyi düşünürüz, oysa gerçek olan ağacın kendisidir.” (Abraham Lincoln)

Çok üzgünüm... Bu hafta yemek, mekân yazmak gelmedi içimden. İnsanlığımızı, doğa bilincimizi sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Tolstoy şöyle diyor: “Bozulduğu zaman insandan daha korkunç bir yaratık yoktur.”
Şuna emin olun ki yanan, yok olan ormanlar değil. Yok olan biz insanlar, yanan da binlerce yılda düşe, kalka öğrenerek, deneyimleyerek oluşturduğumuz insanlık onurumuz. İnsan, edindiği onuru sonradan bozmuştur. Oysaki başta doğa olmak üzere, içinde yaşayan tüm canlıların onuru hem doğaya uyumlu hem de içgüdüseldir; yani doğasında vardır. Susturamadığımız yapmacık hırsımız, dizginleyemediğimiz şımarıklığımız ve asla üstlenmediğimiz sorumsuzluklarımızla doğayı suçluyor, tahrip ediyor ve düzenini bozarak inatla savaşıyoruz. Çok iyi biliyoruz ki; doğa bizden çok ama çok daha güçlü, hem öyle güçlü ki yaptığımız her türlü kötülüğü, tahribatı kendi kendine onarmakla kalmaz, üstüne üstlük, bozduğumuz dengesini yenilerken bedelini de ödetir. Tarihte binlerce örneğinin yaşandığı ve bizlerin afet dediği, aslında doğanın kendi döngüsünü sürdürme çabası ve mutlak hâkimiyetinin ilanıydı. Esas canlı da yaşam kaynağı da bizlere yaşama şansı veren doğaydı. Bizler sadece doğanın canlılığından sebeplenen asalaklardık. Fakat ne yazık ki farkında değildik, halen de değiliz. Kendimizi mutlak hâkim ve gerçek sahip görerek, aldığımız nefesi sabote ediyor, bu kibirle de kurmaya çalıştığımız hükümranlığın altında eziliyoruz. Ağacın yeşermek için varlığımıza değil, yokluğumuza ihtiyacı var artık. Asıl olan insanlığımız, vicdanımız, merhametimiz ve en önemlisi onurumuz yeniden yeşerir mi? İşte o muamma!

KESTANE, GÜRGEN, PALAMUT

‘Kestane, gürgen, palamut, altı yaprak üstü bulut, gel sen burada derdi unut, orman ne güzel ne güzel. Dallar kol kola görünür, yaprak yaprağa sürünür, kışın karlara bürünür, orman ne güzel ne güzel...’ Herkesin çocukluğunun bu güzel şarkısını hangi yüzle söyleyeceğimizi bilemiyorum. Kızılçamın yüzüne nasıl bakacağız, Halep çamı gölgesini sakınmaz mı bizden? Sarıçam, kayın, meşe üzülmez mi sanıyorsunuz; dallarına tüneyen kuşların ölümüne... Gövdesinin son öz suyu kuruyana kadar dik durup, ayakta ölen ağaçların yeniden yeşermeye hazır tohumlarını serptikleri toprağa bastığımızda utanır mıyız? Ve bizlerin bir açıklaması olacak mı, nefes almamızı sağlayan yeşil canlara...

Yazının Devamını Oku

Anadolu’nun leziz kadınları

“Bazı kadınların hikâyesi yorgundur! Saçları hüzün kokar, gözleri vefa, yılları cefa...” (La Edri)

Anadolu denince aklıma kadın geliyor, köy denince de kadın, doğa, toprak, su, ağaç, denince... Süt, buğday, bereket dendiğinde en önde kadın... Tencere, tandır, ekmek de kadın... Sevgi, şefkat, canfeda da kadın demek. Emek denince, yemek denince, lezzet denince de hep kadın. “Bir kadın ana... Kucağında insan... Hem de... bir dünya.”

SEMİH URAL ANISINA ‘SUFY’

Birkaç ay önce duyurduğum, fotoğraf sanatçısı Semih Ural anısına yakın arkadaşlarının birincisini düzenlediği, ‘Anadolu Lezzetleri’ başlıklı ve sadece öğrencilerin katılabildiği ‘Semih Ural Fotoğraf Yarışması’nın (SUFY) dereceye giren fotoğrafları açıklandı. Yarışmanın derece alan yemek fotoğraflarının öznesinde ‘Anadolu kadını’ ve güzel yüreklerinin iz düşümüyle pişirdiği yemeklere harcadıkları emeğin an’a yansıyan ana lezzeti var.

BİRİNCİMehmet ASLAN
İKİNCİMeriç AKTAR
ÜÇÜNCÜEbubekir BÜRÇÜNBÜYÜLEYEN ‘KAPI’

Yazının Devamını Oku

Allı turnam

“Allı turnam bizim ele varırsan... Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle. Eğer bizi sual eden olursa... Boynu bükük benzi soluk yar söyle. Gülüm gülüm kırıldı kolum, tutmuyor elim, turnalar ey!” (Keskin Türküsü-Ozan-Hacı Taşan)

Halk edebiyatının doğal ilham kaynağıydı tabiat ana. Ozanlar, etrafta gördükleri doğal güzelliklerden etkilenir, sazın teline vurur. Türküler; çiçeğe, ormana, dereye, tepeye dokunur. Hatta kuzuya, kuşa, kısrağa, bülbüle dokunur. Ve bir de allı turnaya... Hasret olur, gurbet olur türküler. Sevda olur, mektup olur, sevgi olur, aşk olur.
Şimdilerde ne ozan kaldı, ne de halk edebiyatı. Varsa yoksa güruh halde istila ve adına değil edebiyat ‘bi-edep’ denecek bencil zevkler, davranışlar.
Görmüşsünüzdür... Tuz Gölü’nün kurumuş görüntüleri ile kuluçkadaki binlerce genç ve yavru flamingonun(allı turna) cesetlerini.
Duymuşsunuzdur... Mersin Aydıncık’ta bin 500 hektar, Hatay Hassa’da 200 hektar yanan ormanları ve telef olan binlerce ağaç ve yaban hayvanını.
Ve bayramla birlikte plastik çöp istilasına uğrayan Bozcaada plajını.
Ve İstanbul trafiğinden kaçıp, güya kafa dinlemeye gittiği Bodrum’da trafiğe yakalanan yurdum insanlarının yol kenarlarına fırlattıkları plastik şişe ve naylon poşetlerini.
Rize’deki sel felaketini izlerken gözlerinizi yummadınız umarım. “Bayram” diye takındığımız sorumsuz tutumumuz yüzünden artan koronavirüs vakalarını da düşünürsek, “Ah gülüm gülüm, kırıldı kolum, tutmuyor elim turnalar ey!”

Yazının Devamını Oku

Doğayı sevin!

“Doğa her zaman ruhun rengini giyer” (Ralph Waldo Emerson)

Yaz günleri, bayram günleri, tatil günleri derken herkesin bir gıdım nefes almak için, eve kapanarak geçirilen yılın hıncını doğadan çıkarmak isteyen bir tavırla tatil yörelerine saldırması ürkütüyor beni. Uzun süren insan yokluğunda kendine gelerek önceki yaralarını saran doğanın, yoğun insan kalabalığının tacizine maruz kalarak yeni yaralar alabilme ihtimali endişe verici. Tatilciler için keyifli ancak ‘ormanlar, denizler ve hayvanlar için kâbus dolu günler başlıyor’ tespitini yapmak için çok da düşünmeye gerek yok sanırım. Doğayla alışverişinde hiçbir zaman dürüst olmayan insan, doğaya hiçbir şey vermeden, sadece almakla; bir parçası olduğunu unuttuğu doğayı tahrip ederek aslında kendini sabote ettiğinin de farkında değil. Anlık zevkleri için yaktığı ormanların, öldürdüğü hayvanların, kirlettiği denizin “Benden sonra tufan” diyerek sorumluluğu üstlenmemesinin; kullandığı plastik ve kimyasal atıkları hiç tereddüt etmeden doğayla buluşturan bu zihniyetin, değil dünyamızdan, içinde bulunduğumuz evrenden olmasına bile ihtimal vermiyorum. Kendine asla itiraf edemediği, insani onurdan yoksunluğunu, duymazdan geldiği vicdanının ve tükenen insanlığının gittiği yer konusunda bir fikri olduğunu da sanmıyorum. İnsan olana “Doğayı sevin” diye seslenmek çok abes aslında... Her insan annesini sever.

DOĞAYLA BARIŞIK MEKÂNLAR

Doğanın içinde, saygıyla ve doğayla barışık, kendi kendine yeten restoranlara, lokantalara bayılıyorum. Onlara destek olmak adına yeniden bahsetmek ve dikkatinizi çekmek istiyorum. Ankara’da doğanın nimetlerini sevgiyle kullanan ilk mekan Ayone Çiftliği ve Aybige Erişen’in kendi üretimlerini yemeklerine kattığı lezzet halen damağımda. Birkaç hafta önce işlediğim Fethiye, Kayaköy’deki ‘İncir Kayaköy’ kır lokantası ve Hilal Hatip’in ‘sıfır atık’ hedefli çalışmasına hayranlık duymamak mümkün değil. Atıklarını değerlendiren, plastik kullanmayan, doğaya saygılı yerlerin çoğalmasıyla yeni anlayış kazanacağımızı umuyorum. Sık sık köşemde söz etmeyi düşündüğüm doğa dostu mekânlardan bildiklerinizi benimle paylaşmanızdan mutluluk duyarım. Destek olun!



LEAVEN BAĞLARI (ÇEŞME-OVACIK)

Bir başka hayranlık duyduğum yer ise sevgili dostlarım Baterist Ateş Tezer ve ünlü DJ U.F.U.K’un birlikte çalıştıkları, Çeşme, Ovacık’taki ‘Leaven Ovacık’ pizza restoranının da hedefinde sıfır atık ve plastikten uzak bir anlayış var.

Yazının Devamını Oku

Bir seyyahın not defteri

“Tek gerçek yolculuk aynı gözlerle, yüz değişik ülkeyi dolaşmak değil; aynı ülkeyi, yüz değişik gözle görebilmektir.” (Marcel Proust)



Geçmişten geleceğe kültür geçişlerini sağlayan en önemli kaynaklar, sürekli dolaşarak gördüklerinin yanı sıra yedikleri, içtiklerini not alan hatta bir hikâyeye bağlayarak anlam kazandıran seyyahlardır. Tarihin en bilinen seyyahı Marco Polo, 1271 yılında Moğol İmparatoru Kubilay Han’ın isteği ile 14 yıl boyunca dolaştığı imparatorluğa bağlı şehirleri not alarak günümüze aktarmış. Evliya Çelebi’nin, 1600’lü yılların başından başlayarak, Osmanlı İmparatorluğu sınırlarındaki coğrafyayı dolaştığı yarım asırda; şahit olduğu hikâyelerden kurguladığı ‘Seyahatname’ isimli eserinden insan ve kültür ile ilgili çok şeyler öğrendik, öğrenmeye devam ediyoruz.

ANADOLU SEYYAHI ÖMÜR AKKOR

Geçmiş zamanın seyyah, derviş gibi gözü, gönlü geniş insanlarından öğrendiğimiz geleneksel kültürümüzün ne yazık ki unutulmaya başlandığı dönemleri yaşıyoruz. Anadolu kültürünün tozlanmaya yüz tutmuş geleneklerini, örfünü ve bana göre yaşam tarzının en önemli aynası yemeklerini canlandırmaya uğraşan sevgili Ömür Akkor’u; modern zamanın ‘Anadolu seyyahı’ diye nitelendirirsem yanlış olmaz sanırım. 25 yıldır dolaştığı Anadolu coğrafyasında, yemeğin binlerce yıldır süregelen yolculuğunu kayıt altına alarak hem gün yüzüne çıkarıyor hem de geçmişin günümüze izdüşümünün devamını sağlıyor. Benim de geleneksel yemeklere verdiği önem ve bununla ilgili yaptığı çalışmaları hayranlıkla takip ettiğim Ömür Akkor’un; görme engelliler için hazırladığı üç, Anadolu mutfak kültürü ile ilgili yazdığı ve bir kısmının uluslararası ödüller aldığı 28 kitabı var. Son kitabı ‘Türkiye Gastronomi Atlası’, Türkiye’yi karış karış dolaşırken aldığı notlar, çizdiği figürlerin kendi kalemi ve çizimi ile olduğu gibi yayınlanan ‘seyyahın not defteri’ kıvamında bir eser. Seyahate çıkın ya da çıkmayın, kendi kültürünüzün devamlılığı için bu kitabı mutlaka edinin derim.

Yazının Devamını Oku

‘Üretmeden tüketmek’

“Bugünün insanı bol parası bulunduğu için, paralı her budalanın yaptığını yapar, üretmeden tüketir.” Bernard Shaw

Bir hayat yaşamak istediğimiz belli olsa da, bunu nasıl yaşamamız gerektiğini bildiğimizi sanmıyorum. Varoluş sebebimiz doğayı duyumsamayı arzulasak da, doğal yaşamın gerekliliği olan üretim zorunluluğu ağır geliyor. Arzularımız romantizmden daha ileri gidemiyor, kaçıyoruz. Doğanın bir parçası olduğumuz gerçeğini göz ardı ederek kurduğumuz şehirlerde, kendimize dayattığımız suni ve endüstriyel yaşamın verdiği rahatlığı gerçek yaşam sanıyoruz. Alıştığımız çok katlı yaşamda saksılara koyduğumuz bitkilerle yetiniyor, ancak devasa marketlerdeki binlerce rengarenk albenili, naylon paketli ürünler yetmiyor... Daha da renkli, daha da çeşitli, daha da sunisini istiyoruz. Açgözlülükle yaklaştığımız, bize ait olmayan ama ne yazık ki benimsemiş olduğumuz; içinde samimiyet, sevgi, aşk, paylaşmak gibi doğal ve insani duyguların olmadığı yaşam tarzının bizi sürüklediği tüketim çılgınlığına kapıldık gidiyoruz. Nereye gittiğimiz belli değil. Var kafamızda bir şeyler, ancak o da daha net değil. Bence eskilerin bu deyimi şimdiki bize çok uyuyor: “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete.”



İNCİR-KAYAKÖY ‘SIFIR ATIK’

Doğayla yaşam, doğada yaşam size paylaşımı, saygıyı ve duyarlı olmayı öğretiyor. Toprağa, ağaca, hayvana, börtü böceğe karşı davranışlarınız değişiyor, samimileşiyorsunuz. Doğayla kurduğunuz dostluk ve komşuluk ilişkilerinde saygı temelli alışverişler yapıyorsunuz. Fethiye, Kayaköy’de doğayla birlikte bir kır lokantası işleten sevgili Hilal Hatip ve eşi, doğayla kurdukları ortaklığın prensiplerini belirlerken ‘sıfır atık’ hedeflemişler. *Rezervasyonla çalıştıkları için kişi sayısına göre üretim yapıyorlar. Üretim günlük, taze ve leziz oluyor, haliyle de israf olmuyor. *Yemek hazırlanırken çıkan artıklar hem komşuda hem de doğada yaşayan hayvanlar arasında paylaştırılıyor. *Asgari plastik kullanımı hedefleniyor, cam şişe, kavanoz yeniden kullanılıyor, çöpler ayrıştırılıyor. *Kızartma yağları doğaya bulaştırılmıyor belediyeye teslim ediliyor. Temelinde saygı olan, doğayla bu tarz bilinçli ortaklığı yeryüzünde yaşayan herkesin kurması gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Çevre bilinci

“Doğanın tekrarlanan nakaratlarında sınırsız bir şifa var, şafağın geceden sonra ve kıştan sonra baharın gelme güvencesi gibi...” (Rachel Carson-Dünyada çevresel hareketi başlatan bilim insanı ve yazar)

Yaz tatilinin buruk sevinci var bugünlerde. Herkes kendi imkânı çerçevesinde pandeminin ruha verdiği hasarları onarmak, biraz da yenilenmek için çeşitli tatil planları yapıyor olmalı.
Kimisi bir sahil kasabasına, kimisi bin ormana gidecektir. Ya da memleketine, köyüne... Gidemeyenlerse yaşadıkları şehrin sükûnetini tatil sayacaktır. Çevre bilincine sahip olduğumuz konusu tartışmaya açık. Halen sokaklara çöp atma geleneğimizi sürdürdüğümüz aşikâr. Kızartma yağlarını lavaboya, sabunla yıkadığımız arabanın atık sularını toprağa döküyoruz. Arabayla giderken camı açıp fırlattığımız çöplerden o an için hızla kurtulsak da gelecekte çocuklarımız bu atıkların etkisinden kurtulamayacak. Piknik yaptığımız mesire yerlerini terk ettiğimizdeki savaş alanı görüntüsü orman sakini canlıların önce yüreğini, söndürmediğimiz mangal ateşi ise hem canlarını hem evleri olan ormanları yakacak. Denizlere saldığınız sintine veya kimyasal fabrika atıklarını kimse görmüyor sanıyorsunuz değil mi? Ancak gören var. Emin olun. En başta siz kendi gözlerinizle görüyorsunuz, ama ne yazar ki aç gözlüsünüz! Ve bugün sebep olduğunuz “müsilaj”dan utanmıyorsunuz!

BİRAZ BODRUM!

En sevdiğimdi Bodrum! Kayrak taşı döşeli sokaklarında çalan şarkıların aşk, denizinin yosun ve balık koktuğu bir sahil kasabası ruhundan, henüz adı olmayan bilinmez bir ruha bürünmesi can yakıcı. Ne yazık ki Bodrum’un çoğu gitti azı kaldı. Vazgeçmek olmaz. Yine de çoğunu görmezden gelip, az da olsa... Bodrumu yaşamak gerek.



Yazının Devamını Oku

Savaş ve kavga

“Savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir.” (Bertrand Russel)

Kulağımız alışıktır “Savaş ve kavga” sözlerine... Hayatın her aşamasında bizim de vardır kavgalarımız... Hak ettiğimizi almak için savaşırız güya. Karnımızı doyurmak, sevdiğimize kavuşmak için de kavga ederiz. Bazen yoklukla savaşıyoruz, bazen elimizde var olanı kollamak için. Hırslanıyoruz, bileniyoruz bazen. Elimizde yokken başkasınınkini almakta gözümüz. Yetinmiyoruz... Elde varken bile gözümüz kayıyor, başkasının elindeki cezbediyor. Onu da istiyoruz. Daha çok istiyoruz. Adaletten uzaklaşıyor, tırnaklarımız uzuyor sonra da. Hayata tutunacağımızı sanırken başkasının etine tutunup yürümeye alışıyoruz. Matah bir şey sanıyor, davranışlarımıza da yansıtıyoruz. Kazanmak hep kazanmak diyor, bu halimizle övünüp duruyoruz. Savaşçı, kavgacı olmak takdir görüyor çünkü. Bedeli ne olursa olsun, sağlığımız da, geleceğimiz de, insanlığımız da feda olsun diyoruz. Oysa ki; ne diyor Farid Farjad “Güzel konuşmak, ince düşünmek, halden anlamak, sevmek. Düşeni kaldırmak, ağlayanı güldürmek, sarılmak. Hep bedava... Biliyor musunuz?”



UNUTULMUŞ TATLAR

Unuttuğumuz o kadar çok şey var ki; düşündükçe içim acıyor, kalbim sıkışıyor ama yine de düşünüyorum. Unutulmuş tatların başında “Samimi sevgi” geliyor aklıma, yani karşılıksız, hiçbir şey beklemeden, kalben sevmek. Hoşgörüyü unutmuşuz mesela, birbirimizi anlamayı, sükunetle sohbeti unutmuşuz... Sarılmayı, paylaşmayı unutmuşuz. Geleneklerin bize gıdım gıdım kazandırdığı içtenliği ve bu içtenlikle ruhumuza yansıttığımız saflıkla pişirdiğimiz yemekleri unuttuğumuz da geliyor aklıma. İnsan olabilmenin en önemli adımının mutfakta alınan adap ve eğitimle atıldığını da unutmuşuz. Yemeğe ve pişirmeye ayrılan zamanın boşa gitmediğini, tarlaya dikilen fideden, sofraya ulaşana kadar, sevgi, emek, sabır, hoşgörü gibi insani duyguların gelişiminden ve kazandırdığı değerlerden anlaşıldığını unutmamamız gerek. Onu da unutmuşuz.

Yazının Devamını Oku

Gitmek mi zor kalmak mı

“Ne bileyim işte, gitmek çözüm değil de insan kaçmanın başka türlüsünü bilmiyor ki...” (Oğuz Atay)

Hareket alanımız geniş olsa bile yetmiyor, daralıyoruz bazen. Fiziki güvenlikten ziyade, ruhsal güvenliğimiz için endişeleniyoruz. Alıp ruhumuzu, bir lokomotifin dumanına takılıp, bir leyleğin kanatlarına asılıp, bir nehrin akıntısına kapılıp... Hatta rüzgârın savurduğu yapraklarla el ele tutuşup nereye olursa sürüklenip gitmek istiyoruz. Nedenini bilmeden, soru sual bile sormadan, olabildiğince uzaklara, uzağın da uzağına. Belki de bilinmeze... Daraldığımızda; gözümüzü yumup kurduğumuz hayaldir kaçıp gitmek. Bir yere gittiğimiz yok aslında. Hayalini bile kurmak yetmiştir rahatlamaya. Gitmeye gidilir muhakkak, gidenlerimiz de vardır mutlaka. TS. Elliot, “Her nereye gidersen git, yolun sonunda yine kendinle karşılaşırsın” derken; gitme isteğini, kendinden kaçışla ilişkilendiriyor, Cahit Zarifoğlu da hak veriyor; ama “Nereye kadar kendinden kaçabilirsin, ya geri dönemezsen?” endişesinde haklı bence. Aslında hepimizin de gayet iyi bildiği ama görmezden geldiği en doğrusunu ise “Yalanla kendini kandırmaktansa, gerçekle yüzleşmek iyidir” diyen Khaled Husseini söylüyor. Bunu yapmayı başarabilirsek; güzel bir huzura kapılıyoruz, gitmek de kalmak da kolaylaşıyor.



AYONE ÇİFTLİĞİ

Uzaklara gitmekten söze girmişken, çok uzak olmasa da Ankara’nın biraz dışına ‘Beynam Köyü’ne uzanmakta sakınca görmedim. Hatta ruhumuzun dinginleşeceği doğal bir bahçeye, kendine yeten bir çiftliğe ve o çiftlikte kendi ellerinizle topladığınız sebzeyle hazırlayacağınız salatayı yediğinizde alacağınız eşsiz hazın kaynağını bulmaya gidiyoruz. Burada zaman mefhumu yok maalesef, an’ı yaşamak ve an’da kalmak var, güzel hislerin bedenimizi sarmalamasına sebep bir doğa keyfi var. Ayone Çiftliği ailesi ve Aybige Erişen insan ruhuna yönelik, doğal, her zaman şaşırtan ve hayranlık duyulacak işler yapıyorlar, her seferinde mest ediyor.

Yazının Devamını Oku

Aramıza kimse girmesin!

“İçimizde şeytan yok. İçimizde aciz var, tembellik var. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey, hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı (alışılmışlık) var.” (Sabahattin Ali)

Aylardır süren pandemi ve bize dayattığı yaşam şeklinin hayatımıza kattığı yeni alışkanlıkların geçici olduğunu düşünsek de rahatlık ve konforumuza yönelik tasarlanarak hayatımıza sokulan bazılarının bize yapışıp kalma ihtimali endişe verici. Hastalıktan sakınmak için evimize kapandığımız ilk dönemlerde ihtiyaçlarımızı çoğunlukla telefonla doğrudan sipariş verdiğimiz mahalle esnafından karşılıyor ya da belirli saatlerde kendimiz gidip alıyor, biraz nefesleniyor, işleri azalan esnafa da nefes oluyorduk. Bu durumu kullanmak isteyen başta yemek ve gıda olmak üzere, çevrim içi alışveriş siteleri türedi. Yıllardır sıcak ilişkiler kurduğumuz mahalle esnafıyla aramıza girip, bizi birbirimizden ettiler. Arada sırada mutfağa gidip yemek hazırlıyor, kahve pişiriyorduk. ‘Puan’ dediler, ‘aynı fiyat’ dediler, ‘sen zahmet etme, yeter ki iste’ dediler, ‘emrin olur, hemen geliyor’ dediler. Bizden canlılığımızı, esnaftan da komisyonlarını alıp hayatlarımıza ortak oldular. Kalkıp kahve pişirmeye üşendik. Uyanığız ya! Elimize telefonu aldık, ‘iki kahve’ tıkladık, ayağımız üşüdü odadan çorap almaya gitmedik, yenisini sipariş verdik. Uyanıklığımızla uyuttular bizi. Önce şımardık, sonra tembelleştik. Aramıza girenler kazandı. Biz hem kendimizi hem de mahalle esnafını tükettik. Aramıza kimse girmesin artık. Uyanıklığı bırakalım gerçekten uyanalım.



AŞK ÇANAĞI (CROI BOWL)

Birkaç yıldır hayatımıza giren tereyağlı nefis kruvasanların kahve ile birlikte oluşturduğu, kokusuyla da içimize işleyen armonisinin mekânıdır, Bülten Sokak’taki ‘Kruvasante’. Ankara’da ilk defa sadece kruvasan servisi yapılan kafe açarak, benim de inanıp savunduğum ‘az ürün, çok lezzet’ akımına da öncülük etmiş oldular sevgili Merve ve Serdar. Yüreklerini koyarak hazırladıkları sıcak ortamın, duygularımızı da ısıttığı sevgiyle girip kruvasan aşkıyla çıktığımız Kruvasante’nin yeni ürünü ‘Croi Bowl (Aşk Çanağı)’ da yaz aşkımız olacak gibi. Özel yaptırdıkları delikli teflon kalıplarla pişirilen çanak şeklindeki kruvasanların içine; gelato dondurma, lotus krema, Belçika çikolatası ve orman meyveleri ile farklı seçenekler hazırlamışlar. Büyük ihtimalle efsaneleşecek bu dondurmalı aşkı tatmaya aşkınızla giderseniz kıskançlık ihtimalini göz ardı etmeyin

Yazının Devamını Oku

Belirsizlik

“Belirsizlik, en kötü ihtimalden daha acı vericiydi...” (Dostoyevski)

Hayatı hep muallâkta (Askıda) bırakmak; ilk başlarda karar verme zorluğunu öteleyerek kazandığımız rehavet, sonrasında dönüşeceği işkenceyi görmezden gelmek ve içimizde yaratacağı içinden çıkılmaz kaosu da davet ettiğinin farkında olamamak. Kararsızlık; belirsizliğin tetikleyicisi olmasının yanı sıra özgüveni de sömürdüğü gerçeğini göz ardı etmek. Hayatı kontrol edemediğimiz ya da gerçekle yüzleşmekten korkup flu bıraktığımız anlarda beliren, nefessiz kalmaktansa gri belirsizlik havasını solumak; bizi biyolojik olarak bir nebze yaşama bağlasa da, bağlandığımız yaşamın güven vermeyen soluğuna aldanarak iyice gömüldüğümüz bilinmezlik. Son zamanlarda benimsediğimiz bu tarz yaşam şekli; aslında sorunları muallâkta bıraktığımızda unutulacağını ve düzeleceğini ummaktan kaynaklansa da genelde unutan sadece kandırdığımızı varsaydığımız benliğimiz oluyor. Göremediğimiz ama düşünce ve davranış biçimimizin yansımasından oluşan ruhumuzun; yaydığı enerjiyi hafızasına kaydeden evren ve kuralları asla unutmuyor; herhangi bir şekilde belirsiz bıraktığımız her şeyi beklemediğimiz bir anda getirip önümüze koyabiliyor. “Unutmayın ve muallâkta kalmayın; belirsizliği kelimesiyle birlikte hayatınızdan çıkardığınızda, ruhunuzla belirginleşirsiniz.”



BOSTON EXPRESS

Ankara sokaklarının dinginleştiren havasını seviyorum. Bu sefer yürüyüş yaptığım pek de eski sayılmayan ancak Ankara dinginliğini derinden hissettiren bir mahalleydi ‘Sancak.’ İğde kokularının iyice belirginleştiği, apartman bahçelerinde kedi ve köpeklerin küçük çocuklarla kovalamaca oynadığı serin saatlerde, balkonlardan yansıyan ince belli çayların zarif çınlamasıyla yayılan nefis huzur havasıydı yürüyüşteki eşlikçim. Bu keyifli sokaklardan birinde (549) denk geldiğim ‘Boston Express’ pizza ve burgercisinin sokaklara uyumlu havasından etkilendim. Belki de mahalle çocuklarının oynadığı saklambaçın havasına kapılıp saklanmış gibiydi. Bahçesindeki yeşilliklerin dıştan kamufle ettiği dükkânın içindeki, NBA’in meşhur ‘Boston Celtics’ Yeşili ve Boston şehrinin ressam Efkan Beyaz imzalı duvar resmi ise hem göz hem de yemek iştahını kabartan cinsten çekiciydi. İşletmeci sevgili Dilek hanımın güler yüzü eklenince ortam daha da lezzetleniyordu. Napolitan Pizza, Boston Burger ve mutlaka tadılması gereken atıştırmalık ‘Garlic Knots’ olması gerektiği gibi leziz. Amerikanvari kurabiye ‘Giant Cookie’ nefis. Burger yazmak aklımda yokken, saklambaç oynar gibi saklandığın yerde buldum seni Boston Express. Sancak sokaklarında gezintiye çıktığınızda uğrayın.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yazarın Tüm Yazıları