Paylaş
Kim kimi memnun etsin istersiniz... Biz mi hayatı, hayat mı bizi? Ahret sorusu falan değil... İnanın çok merak ediyorum. Siz etmiyor musunuz? Hiç düşünmediniz belki de... Düşünmemiş olmanız hiç düşünmeyeceğiniz anlamına gelmemeli. “Amaan boş ver ne takılıyorsun böyle şeylere, hayat kısa ne fark eder ki?” Hayatın kısalığı konusunda hemfikir olabiliriz ancak bu durum garip bir çağda yaşıyor olduğumuz gerçeğini değiştirmeyecektir. Sürekli bir şeylerden memnun olmamız bekleniyor. İşimizden, ilişkimizden, evimizden, bedenimizden, hatta mutsuzluğumuzdan bile. Memnuniyet sanki insanın ulaşması gereken son durakmış gibi anlatılıyor. Belki de insanın en büyük yanılgısı, hayatın kendisine bir şey borçlu olduğunu düşünmesi ile başlıyor. İşler yolunda gittiğinde sanki doğru davranmışız da hayat bizi ödüllendirmiş gibi hissetmek. İşler ters gitmeye başladığı an o meşhur soru; “Neden ben?” Hayat bizi memnun etmek istemiyor paranoyası da cabası. Bütün mesele, iki taraflı beklentinin insanı nasıl yorduğunu fark edebilmekte aslında. İnsan memnuniyet ararken çoğu zaman huzurunu kaybediyor. Yetinmekle vazgeçmek arasındaki farkı unutuyor. Elindekini küçümseyip, henüz sahip olmadığının peşinde ömrünü tüketiyor. Ve bazen... Bir gülüş görüyor. Her şeyi unutturuyor... O gülüşe teslim oluyor. Zira insanın içindeki bazı boşluklar, sadece bir insanla değil; ancak kendisiyle kurduğu barışla doluyor. Hayat belki de bizi memnun etmeyecek. Belki biz de hayatı. Ama eksik kalan şeylerle kavga etmeyi bıraktığımızda... “Oh be yaşamak!”
ASAMBLAJ SANATI VE ‘ELİF AYDOĞDU AĞATEKİN’

“...AYAKLARIMDA o hiç kurumayan geçmişin ağır balçığıyla yürürken, avuçlarımda bir türlü tutamadığım yağmurun yükünü taşıyorum... Tüm karanlığıma inat yeni bir ruhun renklerine bürünüp, kederimi saran balçığın içinden çekip çıkardığım huzurum, rengârenk çiçek açıyor. Sağanak duruyor... Kendi gölgeme yaslanıp renklerin sessizliğinden yorgun, mışıl mışıl uyuyorum...” Bu şahane sözleri akademisyen sanatçı “Elif Aydoğdu Ağatekin”in 14 Mayıs’ta (bugün) Kavaklıdere Gelincik Sokak’taki Nurol Sanat Galerisi’nde başlayacak “Sağanak” isimli sergisinin manifestosundan alıntıladım. Asamblaj Sanatı’nı ilk defa duyuyor olabilirsiniz. En belirgin özelliği, sanatçının malzemeyi sıfırdan üretmek yerine, halihâzırda var olan nesneleri kullanarak oluşturduğu sanata deniyor. Bu teknikte, nesneler kendi orijinal işlevlerinden koparılıp yeni bir bağlam içinde birleştiriliyor. Edebiyatın şiiri gibi ama üç boyutlusu dersem siz hayal edin artık. Elif Hoca şiirlerini çoğunlukla seramiklerle yazıyor. Şimdi değil, sergiye gittiğinizde şaşırın lütfen.
‘SINIR’IN (KİMSESİZ) HAFIZASI ‘VAN’

TÜRKİYE’nin doğusunda da sanatın hareketlenmeye başladığını görmek beni gerçekten heyecanlandırıyor. Doğu sanatının ve sanatçılarının henüz keşfedilmemiş cevher olduğunun altını çizmem gerek. Van Edremit’te bulunan “Tariria Kültür Sanat Merkezi” yetkilisi Sevgili Uğur Kaçmaz bilgileri yolladı ve “Bizi duyurun” dedi. Büyük bir keyifle köşeme koyuyorum. “Van’da Ölümle Yaşam Arasında Kimsesizliğin İzlerini Sürmek” başlıklı sergi, 9 Mayıs 2026 tarihinde Tariria Kültür Sanat ve Gastronomi Merkezi’nde izleyiciyle buluştu. Türkiye–İran sınır hattında göç yollarını, mezarlıkları ve sınır çevresinde sessizliğin tanıklığını üstlenen mekânları odağına alan sergi, 24 Mayıs 2026 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Sergide yer alan bir başka şahane proje; “Göçün Cinsiyeti: Sitayeş’in Hikâyesi” başlıklı illüstrasyon serisi. Afganistan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan bir kadının aylar süren yolculuğunu odağına alan çalışma, göç deneyimini kadınların perspektifinden görünür kılmayı amaçlıyor. Proje Berfin Hanalp tarafından hazırlanırken, görsel anlatımı Nazlı Cem’in çizimleriyle şekilleniyor. Keşke Van’da olsaydım... Vanlıysanız, değilseniz fark etmez... Van’daysanız mutlaka gidin... Değilseniz de atlayın Van’a gidin
YAYLA MUZU, IŞGIN, UÇKUN

VAN demişken... Işgın... Tam da zamanı şimdi. Van’a sanat izlemeye gitmişken, doğanın sanatını da görmek, tatmak gerek. Kürtçe’de “revas, rebez, tirşok” başka yerlerde “hışhoş, eşki ışkın” deniyor. Siz ilk kez tadına baktığınızda muhtemelen “Muhteşem” dersiniz, aklınızda ismi öyle kalır. Şifa kaynağı bu bitkiyi sadece taze olarak tüketmiyorsunuz... Yumurtayla kavurması, ekşiliğini kuzu etiyle senkronize ettiğinizde damağınıza suyunu bırakıyor. Reçeli de yapılıyor... İçeceği limonata gibi, içtikçe doyulmuyor. Bir bitkiye organik ya da doğal demek istiyorsanız bu kesinlikle ışgın olmalı, kenger (sakız) olmalı... Çiriş (yabani pırasa), yarpuz (yabani nane) olmalı. Anadolu’nun bize bahşettiği bu gastronomik miras asla unutulmamalı.
Paylaş