Paylaş
Orhan Pamuk bir röportajında; Ankara’da sonbaharı şöyle tanımlıyor: “Yıllar önce kurşunî bir Ankara sonbaharında kaldırımlar ıslak, ağaçlar yapraksız, üşüten bir rüzgâr Ankara’nın İstanbul’a en çok benzediği demler...” Evet... Yağmurda yürümek Ankara demek... Bilir misiniz? Endişelenmeyin, şemsiye de almayın... Kasımda Ankara’daysanız zaten sırılsıklamsınızdır... Yağan yağmur ıslatmaz sizi... Aşktır o mutlaka... Aşk. Atatürk Bulvarı’ndan Kızılay’a oradan Sıhhiye ve Ulus heykele... Birinci ve İkinci Meclis’ten Ankara Palas’a göz kırpıyoruz, Ankara Garı’ndan sonra Anıtkabir... Ankara Radyosu’ndan Nesrin Sipahi dinliyoruz... “Pembe küçük dudağın söyledi şarkımızı... İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına... Söyledim aşkımızı Ankara rüzgârına... Her gören ağladı, kalbini bağladı, dalgalı saçlarına...” Islanmaya Müzeyyen Senar’la devam ediyoruz... “Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım... Bakışından süzülen işvene kurban olayım...” Çok mu abarttım? Gerçekten Ankaralıysanız abarttığımı düşünmezsiniz vesselam... Islak kaldırımlar en çok Ankara’ya yakışıyor... Rüzgârın yerlere serpiştirdiği yapraklar, dımdızlak kalan ağaçlar da öyle. Grinin edebi deyimleri, gümüşi, kurşuni ve bir de en güzeli Ankara grisi. İstanbul’un aksine Ankara rüzgârı hasta etmiyor... Sarıyor, sarmalıyor... Çankaya Köşkü’nden aşağı, Tunalı Hilmi ve Kuğulu Park’ta şefkatle okşuyor yüzünü sevgilinin. Orhan Pamuk’a hiç katılmıyorum... Sonbaharda Ankara hiçbir yere benzemez... Her yer Ankara’ya sevdalıdır... Aşktır Ankara... Şiirdir... Edebiyattır. Ve hatta mevsimdir Ankara.
SIHHİYE’DE ‘ANKARA SİMİDİ...’

SABAHIN kokusu simittir Ankara’da... Mevsimi de sonbahardır. Her fırsat bulduğumda simit yemeye Sıhhiye’ye kadar yürüyorum. İlkiz Sokak’taki Zafer Simit Fırını ve Ramazan Bayrak, Ankara simidine körkütük sevdalı... Hem simit hem sohbet nefis... Abbas abinin çayı ve kahvaltısına doyum olmuyor. “Tadından yenmez” tabiri doğrudur... Zira kokusundan mest olunur. Tablacılar “Simiiiit” diye seslendikçe hülyalar gerçeğe dönüşüyor. Bir Bozlak mırıldanır gibi; “Simitçi ver bir simit koltuktan, dudağı da yanık olsun...” cümlesiyle için dökülür... “Vay babam vay, simit sana gurban” der tablacı Battal... Bir nevi ozan atışmasıyla, hava ısınır, gün birden aydınlanır. Tabla sehpaya iner, kokusu yüreğine oturur... Yürek yanığı gibi simidin en yanığı eline gelir... El ele tutuşur gibisin... Ellerin titrer... Sevgilinin yüzü perde gibi iner önüne, yanık dudaktan bir ısırıkla kokusu tüm bedenini sarsar... Aşk canlanır... Simit Ankara olur.
ANKARA’NIN KAHVECİSİ ‘A4’

KİM ne derse desin kahvenin de ruhu Ankara... Kahve en çok biz Ankaralılara yakışıyor, dersem bana katılacağınıza eminim... Ankara’ya yaraşır, iyi kahve pişiren yerler var elbette... Ne yazık ki, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıdalar. Bunların başına Bahçelievler ve Atatürk Bulvarı’nda (eskiden Dost Kitabevi’ydi) bulunan A4 kahveyi koymak gerek. Ankara’da kahve pişirmenin yanı sıra, kahve kavurma konusunda da öncülük yapıyor. A4 Kahve’nin kurucularından sevgili Aykut Altıntaş’a sonbaharın kahvesini sordum. Tadım notlarında “Frenk üzümü, nektarin ve mürdüm eriği” havasından etkili Honduras’tan Las Delicias isimli demleme kahveyi önerdi. Kahve çekirdekken üzerindeki ince kabuğun bal kıvamı alana kadar bekletilmesiyle oluşuyor. “Bal işlemli” denilen bu nefis kahveyi özetlemek gerekirse tadı Ankara’ya yakışıyor derim... Yürüyüşten sonra, kahvenin hatırına A4’e gidin.
‘KÖY KAHVESİ’NDE ‘SALEP’

DAĞLARDA yabani orkide olarak da bilinen bitkiye “Sahlep”; bu bitkinin kökünden öğütülerek elde edilen ve sütle pişirilen içeceğe de “Salep” deniyor. Altındağ Belediyesi’ne bağlı Altınköy Açık Hava Müzesi’ne yazın gittiğimde müzenin hayranlıkla takip ettiğim müdürü Dilek Kara Yılmaz; “Sonbaharda Osmaniye’nin Toroslar’ından toplanmış dağ sahlebi ve kendi ineklerimizden sağdığımız sütle ‘salep’ pişireceğiz” demişti. Gerçek salep içmek için epeydir sonbaharın gelmesini bekliyordum. Geçenlerde sevgili Murat, Köy Kahvesi’ne gitmiş fotoğraf attı. Kahveci Adem abi salep pişirmeye başlamış... Arkadaşım Alp’in arabasına atlayıp gittik tabi ki... Hem gözlemeyi de özlemiştim... Alp de çok sevdi. Gözleme, ekmek ve benzeri hamur işleri için kullanılan unların hazırlandığı, suyla çalışan değirmene de gittik. Altınköy’de her şey sonbahar kadar Ankara’ydı diyebilirim. Mutlaka gidin.

Paylaş