GeriAziz DEVRİMCİ Lezzetin tarifi ‘Aile Saadeti’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Lezzetin tarifi ‘Aile Saadeti’

“Her aile bir tarihtir, hatta okumasını bilene bir destandır.” (Alphonse de la Martine)

Sevgi, saygı, samimiyet, sadakat, hepsi birlikte el ele verip aile geleneklerinin oluşmasına ve bu geleneklerin kuşaklar arası sürdürülebilir hale gelmesinde en önemli etkenler. Yıllar hatta asırlar süren aile geleneklerinin oluşum sürecindeki eğitim ve kültür boyutunun insan gelişimine ve mutluluğuna katkısını görebilmemiz gerekiyor. Yemek, içmek ve bunlarla ilgili ritüellerin sürdürülmesi de aile saadetinin oluşumu açısından asla vazgeçmememiz gereken geleneklerin başında geliyor. G. Bernard Shaw bunu dört kelimede basitçe özetlemiş “Mutlu aile, erken cennettir.”

Lezzetin tarifi ‘Aile Saadeti’

BOSTANDAN SOFRAYA ‘ASMA YAPRAĞI’

Yemeğin karakterine ve ruhuna doğrudan etki eden tarladan sofraya kadar uzanan yemeğin öykülerini dinlemeyi de yazmayı da hep sevmişimdir. Tohum ya da fideyi toprakla buluşturduğunuz andan itibaren pişmeye başlar yemek. Sevgiyle ektiğiniz tohumları yeşertmek için suladığınızda, suya dökülen birkaç damla alın teri gübresi oluyor alacağınız meyvenin. Toplayıp pişireceğiniz yemeğe kattığınızda vereceği hazzı düşünmek bile yaşamın, üretimin eşsiz anlamını hissetmenize yetiyor. Ayşe Yalay, Alaçatı’da 10 yıl önce kurduğu ‘Asma Yaprağı’ isimli restoranında bu hazzı her gün yaşarken, restoranına gelen misafirlerinin de yaşamasını sağlıyor. Aile geleneklerini, pişirdiği yemeklerin yöntemine yansıtınca, insanından, kültürüne, toprağının kokusuna, iklimine, otundan, meyvesine, yeşilinden, mavisine kadar Ege’nin her desenini bir kilim gibi önünüze seriyor, iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Biz Ankaralıların Ege yemeklerine olan zaafını biliyorum. Ne yazık ki market raflarına kadar düşen Ege’nin zeytinyağlı, otlu yemeklerini olur olmaz yerlerde deneyip soğuyacağınıza, Alaçatı’ya gittiğinizde, emeği, üretimi, geleneği, ödüllendirmek, Ayşe hanım ve Ege yemeklerinin sıcaklığını hissetmek en doğrusu.

Lezzetin tarifi ‘Aile Saadeti’

EFSANEVİ ‘SİNKONTA’

İlk defa duydum balkabağından yapılan bu yemeği. Ayşe hanımın aile geleneklerinden reçeteleyerek hazırladığı ve yiyen herkesin beğenisini kazanarak efsane sıfatını yakıştırdığı ‘Sinkonta’ya ben de bayıldım. Neredeyse tüm dünya biliyormuş, bilmediğim için utandım. BBC belgesel yapmış, meşhur İngiliz şef Rick Stein, kitabında yer vermiş, The Economist ve daha bir sürü dış yayın sevgili Ayşe Yalay ve efsanevi ‘Sinkonta’yı işlemiş. Anadolu adına, Ege adına, tarladan sofraya kadar kendi elleri olduğu için Ayşe hanım ve Ege kadınları adına en önemlisi de aile gelenekleri ve saadetinin sürdürülebilmesi adına gururlandım. Tadına bakın, siz de gururlanacaksınız.

Lezzetin tarifi ‘Aile Saadeti’

KOLBURANO’S

Çeşme’nin uzak köşesinde ‘Reisdere’ ve bu şirin kasabanın en eski, otantik ve etkileyici mekanında kurulmuş bir restoran ‘Kolburano’s’. Yemek düşkünü aile Damla ve Emre Kolburan, pişirecekleri yemeğin, hikâyesi ve yaşanmışlığı olan bir mekânda lezzetlenmesi halinde eşsiz olacağı düşüncesiyle gelmiş Reisdere’deki bu otantik mekâna. Önceleri bölgede yaşayan Rumlardan kalma 200 yıllık tütün deposunun, 5-6 metre yüksekliğinde taş duvarları ve orijinal halini koruyan ahşap tavanından etkilenmemek mümkün değil. 60’larda gezici seyyar sinemanın kasaba kasaba dolaşarak film gösterimi yaptığı yıllarda sinemaya da ev sahipliği yapmış mekanın duvarlarına yansımış film sahnelerinin izlerini, gösterilmiş olması muhtemel ‘Fellini’ filmlerinin duygusunu da hissetmeniz olası.

Lezzetin tarifi ‘Aile Saadeti’

DAMLA DAMLA ‘PİZZA’

Taş fırın, meşe odunu, özenilmiş hamur, parmaklarıyla damla damla yerleştirdiği peynire, sebzeye ya da her ne ile pişiriyorsa koyduğu her ürüne sevgiyle dokunan bir ‘Garo Mafyan’ bestesi, nefis pizzaların şefkatli annesi Damla Kolburan. Sevgili Damla, pizzalarına en iyi hazzı verebilmek adına maliyetine bakmadan malzeme seçimlerini eşi Emre ile birlikte en iyi üreticilerden yapıyor. Başlangıçta ‘Frankfurter sosis’ tattım, farklı tadı etkiledi. Sonrasında gelen zırhla çekilmiş dana etli pizzayı yediğimde aldığım keyfi anlatmak için çok fazla düşünmedim, tek kelimeyle ifade edebilirim, eşsiz. Zaman, mekân ve aşk el ele verdiğinde çıkan şahane duyguların damağa yansıması da diyebilirim. Ailenizle el ele tutuşup gitmeniz gerek, önce mekân ve pizza, sonrada aşk damla damla işleyecek yüreğinize.

X

Çevre bilinci

“Doğanın tekrarlanan nakaratlarında sınırsız bir şifa var, şafağın geceden sonra ve kıştan sonra baharın gelme güvencesi gibi...” (Rachel Carson-Dünyada çevresel hareketi başlatan bilim insanı ve yazar)

Yaz tatilinin buruk sevinci var bugünlerde. Herkes kendi imkânı çerçevesinde pandeminin ruha verdiği hasarları onarmak, biraz da yenilenmek için çeşitli tatil planları yapıyor olmalı.
Kimisi bir sahil kasabasına, kimisi bin ormana gidecektir. Ya da memleketine, köyüne... Gidemeyenlerse yaşadıkları şehrin sükûnetini tatil sayacaktır. Çevre bilincine sahip olduğumuz konusu tartışmaya açık. Halen sokaklara çöp atma geleneğimizi sürdürdüğümüz aşikâr. Kızartma yağlarını lavaboya, sabunla yıkadığımız arabanın atık sularını toprağa döküyoruz. Arabayla giderken camı açıp fırlattığımız çöplerden o an için hızla kurtulsak da gelecekte çocuklarımız bu atıkların etkisinden kurtulamayacak. Piknik yaptığımız mesire yerlerini terk ettiğimizdeki savaş alanı görüntüsü orman sakini canlıların önce yüreğini, söndürmediğimiz mangal ateşi ise hem canlarını hem evleri olan ormanları yakacak. Denizlere saldığınız sintine veya kimyasal fabrika atıklarını kimse görmüyor sanıyorsunuz değil mi? Ancak gören var. Emin olun. En başta siz kendi gözlerinizle görüyorsunuz, ama ne yazar ki aç gözlüsünüz! Ve bugün sebep olduğunuz “müsilaj”dan utanmıyorsunuz!

BİRAZ BODRUM!

En sevdiğimdi Bodrum! Kayrak taşı döşeli sokaklarında çalan şarkıların aşk, denizinin yosun ve balık koktuğu bir sahil kasabası ruhundan, henüz adı olmayan bilinmez bir ruha bürünmesi can yakıcı. Ne yazık ki Bodrum’un çoğu gitti azı kaldı. Vazgeçmek olmaz. Yine de çoğunu görmezden gelip, az da olsa... Bodrumu yaşamak gerek.



Yazının Devamını Oku

Savaş ve kavga

“Savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir.” (Bertrand Russel)

Kulağımız alışıktır “Savaş ve kavga” sözlerine... Hayatın her aşamasında bizim de vardır kavgalarımız... Hak ettiğimizi almak için savaşırız güya. Karnımızı doyurmak, sevdiğimize kavuşmak için de kavga ederiz. Bazen yoklukla savaşıyoruz, bazen elimizde var olanı kollamak için. Hırslanıyoruz, bileniyoruz bazen. Elimizde yokken başkasınınkini almakta gözümüz. Yetinmiyoruz... Elde varken bile gözümüz kayıyor, başkasının elindeki cezbediyor. Onu da istiyoruz. Daha çok istiyoruz. Adaletten uzaklaşıyor, tırnaklarımız uzuyor sonra da. Hayata tutunacağımızı sanırken başkasının etine tutunup yürümeye alışıyoruz. Matah bir şey sanıyor, davranışlarımıza da yansıtıyoruz. Kazanmak hep kazanmak diyor, bu halimizle övünüp duruyoruz. Savaşçı, kavgacı olmak takdir görüyor çünkü. Bedeli ne olursa olsun, sağlığımız da, geleceğimiz de, insanlığımız da feda olsun diyoruz. Oysa ki; ne diyor Farid Farjad “Güzel konuşmak, ince düşünmek, halden anlamak, sevmek. Düşeni kaldırmak, ağlayanı güldürmek, sarılmak. Hep bedava... Biliyor musunuz?”



UNUTULMUŞ TATLAR

Unuttuğumuz o kadar çok şey var ki; düşündükçe içim acıyor, kalbim sıkışıyor ama yine de düşünüyorum. Unutulmuş tatların başında “Samimi sevgi” geliyor aklıma, yani karşılıksız, hiçbir şey beklemeden, kalben sevmek. Hoşgörüyü unutmuşuz mesela, birbirimizi anlamayı, sükunetle sohbeti unutmuşuz... Sarılmayı, paylaşmayı unutmuşuz. Geleneklerin bize gıdım gıdım kazandırdığı içtenliği ve bu içtenlikle ruhumuza yansıttığımız saflıkla pişirdiğimiz yemekleri unuttuğumuz da geliyor aklıma. İnsan olabilmenin en önemli adımının mutfakta alınan adap ve eğitimle atıldığını da unutmuşuz. Yemeğe ve pişirmeye ayrılan zamanın boşa gitmediğini, tarlaya dikilen fideden, sofraya ulaşana kadar, sevgi, emek, sabır, hoşgörü gibi insani duyguların gelişiminden ve kazandırdığı değerlerden anlaşıldığını unutmamamız gerek. Onu da unutmuşuz.

Yazının Devamını Oku

Gitmek mi zor kalmak mı

“Ne bileyim işte, gitmek çözüm değil de insan kaçmanın başka türlüsünü bilmiyor ki...” (Oğuz Atay)

Hareket alanımız geniş olsa bile yetmiyor, daralıyoruz bazen. Fiziki güvenlikten ziyade, ruhsal güvenliğimiz için endişeleniyoruz. Alıp ruhumuzu, bir lokomotifin dumanına takılıp, bir leyleğin kanatlarına asılıp, bir nehrin akıntısına kapılıp... Hatta rüzgârın savurduğu yapraklarla el ele tutuşup nereye olursa sürüklenip gitmek istiyoruz. Nedenini bilmeden, soru sual bile sormadan, olabildiğince uzaklara, uzağın da uzağına. Belki de bilinmeze... Daraldığımızda; gözümüzü yumup kurduğumuz hayaldir kaçıp gitmek. Bir yere gittiğimiz yok aslında. Hayalini bile kurmak yetmiştir rahatlamaya. Gitmeye gidilir muhakkak, gidenlerimiz de vardır mutlaka. TS. Elliot, “Her nereye gidersen git, yolun sonunda yine kendinle karşılaşırsın” derken; gitme isteğini, kendinden kaçışla ilişkilendiriyor, Cahit Zarifoğlu da hak veriyor; ama “Nereye kadar kendinden kaçabilirsin, ya geri dönemezsen?” endişesinde haklı bence. Aslında hepimizin de gayet iyi bildiği ama görmezden geldiği en doğrusunu ise “Yalanla kendini kandırmaktansa, gerçekle yüzleşmek iyidir” diyen Khaled Husseini söylüyor. Bunu yapmayı başarabilirsek; güzel bir huzura kapılıyoruz, gitmek de kalmak da kolaylaşıyor.



AYONE ÇİFTLİĞİ

Uzaklara gitmekten söze girmişken, çok uzak olmasa da Ankara’nın biraz dışına ‘Beynam Köyü’ne uzanmakta sakınca görmedim. Hatta ruhumuzun dinginleşeceği doğal bir bahçeye, kendine yeten bir çiftliğe ve o çiftlikte kendi ellerinizle topladığınız sebzeyle hazırlayacağınız salatayı yediğinizde alacağınız eşsiz hazın kaynağını bulmaya gidiyoruz. Burada zaman mefhumu yok maalesef, an’ı yaşamak ve an’da kalmak var, güzel hislerin bedenimizi sarmalamasına sebep bir doğa keyfi var. Ayone Çiftliği ailesi ve Aybige Erişen insan ruhuna yönelik, doğal, her zaman şaşırtan ve hayranlık duyulacak işler yapıyorlar, her seferinde mest ediyor.

Yazının Devamını Oku

Aramıza kimse girmesin!

“İçimizde şeytan yok. İçimizde aciz var, tembellik var. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey, hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı (alışılmışlık) var.” (Sabahattin Ali)

Aylardır süren pandemi ve bize dayattığı yaşam şeklinin hayatımıza kattığı yeni alışkanlıkların geçici olduğunu düşünsek de rahatlık ve konforumuza yönelik tasarlanarak hayatımıza sokulan bazılarının bize yapışıp kalma ihtimali endişe verici. Hastalıktan sakınmak için evimize kapandığımız ilk dönemlerde ihtiyaçlarımızı çoğunlukla telefonla doğrudan sipariş verdiğimiz mahalle esnafından karşılıyor ya da belirli saatlerde kendimiz gidip alıyor, biraz nefesleniyor, işleri azalan esnafa da nefes oluyorduk. Bu durumu kullanmak isteyen başta yemek ve gıda olmak üzere, çevrim içi alışveriş siteleri türedi. Yıllardır sıcak ilişkiler kurduğumuz mahalle esnafıyla aramıza girip, bizi birbirimizden ettiler. Arada sırada mutfağa gidip yemek hazırlıyor, kahve pişiriyorduk. ‘Puan’ dediler, ‘aynı fiyat’ dediler, ‘sen zahmet etme, yeter ki iste’ dediler, ‘emrin olur, hemen geliyor’ dediler. Bizden canlılığımızı, esnaftan da komisyonlarını alıp hayatlarımıza ortak oldular. Kalkıp kahve pişirmeye üşendik. Uyanığız ya! Elimize telefonu aldık, ‘iki kahve’ tıkladık, ayağımız üşüdü odadan çorap almaya gitmedik, yenisini sipariş verdik. Uyanıklığımızla uyuttular bizi. Önce şımardık, sonra tembelleştik. Aramıza girenler kazandı. Biz hem kendimizi hem de mahalle esnafını tükettik. Aramıza kimse girmesin artık. Uyanıklığı bırakalım gerçekten uyanalım.



AŞK ÇANAĞI (CROI BOWL)

Birkaç yıldır hayatımıza giren tereyağlı nefis kruvasanların kahve ile birlikte oluşturduğu, kokusuyla da içimize işleyen armonisinin mekânıdır, Bülten Sokak’taki ‘Kruvasante’. Ankara’da ilk defa sadece kruvasan servisi yapılan kafe açarak, benim de inanıp savunduğum ‘az ürün, çok lezzet’ akımına da öncülük etmiş oldular sevgili Merve ve Serdar. Yüreklerini koyarak hazırladıkları sıcak ortamın, duygularımızı da ısıttığı sevgiyle girip kruvasan aşkıyla çıktığımız Kruvasante’nin yeni ürünü ‘Croi Bowl (Aşk Çanağı)’ da yaz aşkımız olacak gibi. Özel yaptırdıkları delikli teflon kalıplarla pişirilen çanak şeklindeki kruvasanların içine; gelato dondurma, lotus krema, Belçika çikolatası ve orman meyveleri ile farklı seçenekler hazırlamışlar. Büyük ihtimalle efsaneleşecek bu dondurmalı aşkı tatmaya aşkınızla giderseniz kıskançlık ihtimalini göz ardı etmeyin

Yazının Devamını Oku

Belirsizlik

“Belirsizlik, en kötü ihtimalden daha acı vericiydi...” (Dostoyevski)

Hayatı hep muallâkta (Askıda) bırakmak; ilk başlarda karar verme zorluğunu öteleyerek kazandığımız rehavet, sonrasında dönüşeceği işkenceyi görmezden gelmek ve içimizde yaratacağı içinden çıkılmaz kaosu da davet ettiğinin farkında olamamak. Kararsızlık; belirsizliğin tetikleyicisi olmasının yanı sıra özgüveni de sömürdüğü gerçeğini göz ardı etmek. Hayatı kontrol edemediğimiz ya da gerçekle yüzleşmekten korkup flu bıraktığımız anlarda beliren, nefessiz kalmaktansa gri belirsizlik havasını solumak; bizi biyolojik olarak bir nebze yaşama bağlasa da, bağlandığımız yaşamın güven vermeyen soluğuna aldanarak iyice gömüldüğümüz bilinmezlik. Son zamanlarda benimsediğimiz bu tarz yaşam şekli; aslında sorunları muallâkta bıraktığımızda unutulacağını ve düzeleceğini ummaktan kaynaklansa da genelde unutan sadece kandırdığımızı varsaydığımız benliğimiz oluyor. Göremediğimiz ama düşünce ve davranış biçimimizin yansımasından oluşan ruhumuzun; yaydığı enerjiyi hafızasına kaydeden evren ve kuralları asla unutmuyor; herhangi bir şekilde belirsiz bıraktığımız her şeyi beklemediğimiz bir anda getirip önümüze koyabiliyor. “Unutmayın ve muallâkta kalmayın; belirsizliği kelimesiyle birlikte hayatınızdan çıkardığınızda, ruhunuzla belirginleşirsiniz.”



BOSTON EXPRESS

Ankara sokaklarının dinginleştiren havasını seviyorum. Bu sefer yürüyüş yaptığım pek de eski sayılmayan ancak Ankara dinginliğini derinden hissettiren bir mahalleydi ‘Sancak.’ İğde kokularının iyice belirginleştiği, apartman bahçelerinde kedi ve köpeklerin küçük çocuklarla kovalamaca oynadığı serin saatlerde, balkonlardan yansıyan ince belli çayların zarif çınlamasıyla yayılan nefis huzur havasıydı yürüyüşteki eşlikçim. Bu keyifli sokaklardan birinde (549) denk geldiğim ‘Boston Express’ pizza ve burgercisinin sokaklara uyumlu havasından etkilendim. Belki de mahalle çocuklarının oynadığı saklambaçın havasına kapılıp saklanmış gibiydi. Bahçesindeki yeşilliklerin dıştan kamufle ettiği dükkânın içindeki, NBA’in meşhur ‘Boston Celtics’ Yeşili ve Boston şehrinin ressam Efkan Beyaz imzalı duvar resmi ise hem göz hem de yemek iştahını kabartan cinsten çekiciydi. İşletmeci sevgili Dilek hanımın güler yüzü eklenince ortam daha da lezzetleniyordu. Napolitan Pizza, Boston Burger ve mutlaka tadılması gereken atıştırmalık ‘Garlic Knots’ olması gerektiği gibi leziz. Amerikanvari kurabiye ‘Giant Cookie’ nefis. Burger yazmak aklımda yokken, saklambaç oynar gibi saklandığın yerde buldum seni Boston Express. Sancak sokaklarında gezintiye çıktığınızda uğrayın.

Yazının Devamını Oku

Akustik

“Hiçbir yararı olmayacağını bile bile insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsan, onları yendin demektir.” (Oğuz Atay)

Akustik, ses ve yankı bilimidir. Katı, sıvı veya gaz haldeki maddelerde dalga yayılımının fiziksel özelliklerini, bunlar arasında gürültüye yol açan titreşimlerin ve gürültünün kontrolü, farklı nesnelerin sesten nasıl ve ne şekilde etkilendiklerini de araştırır. Bana göre akustik; insan zihninde mantıkla eşdeğer olması gereken bir durumdur. İnsan yaşamına uyguladığımızda; yankılanan sesin kulağımıza geliş şekli ve ona verdiğimiz tepkiler hem duygularımızı hem de davranışlarımızı etkiliyor. Şahit olmadığımız herhangi bir durumu; ilk duyduğumuz kişinin ruh hali, o anki ruh halimiz, anlatım tarzı, kullanılan kelimeler, yüz ifadeleri sayesinde zihnin arka planında betimleyerek izlediğimiz bir filme dönüştürebiliyoruz. Aslında görmediğimiz ama anlatım yöntemiyle görmüş kadar olduğumuz belki de çok basit bir olayı büyütebilir ya da tam tersi çok önemlisini sıradan bir olaymış gibi değerlendirebiliyoruz. Uzaktan hoş gelen davulun sesi, yaklaştıkça dayanılmaz bir gürültüye dönüşüyorsa; mantığımız yenilmiştir. Ses ve gürültüyü birbirinden ayıramıyorsak, zihnimizdeki akustik bozulmuştur.



KOKOREÇ’İN ‘SALİM BABA’SI

Salim Baba’yı ziyarete gittiğim Ankara’nın en eski ve yoğun caddelerinden Denizciler Caddesindeki yerinde, kadim esnaflığın kokusu hâkimdi. Babalığın, çocuk sahibi olmaktan ziyade bir duygu olduğunu davranışlarına yansıtan Salim Baba’nın hikâyesinde; emeğin, mücadelenin ve en önemlisi yaptığı işin hakkını vererek çalışmanın kazandırdığı erdemi gördüm. 70’li yıllarda başladığı seyyar yaşamından, bugünkü 70’li yaşlarına kadar yorulmadan hayatın zorluklarıyla oynadığı kovalamacayı anlatırken, ekmeğini taştan çıkarmanın ‘baba’ olmakla paralel duygusunu, yüzündeki derin çizgilerden de okuyordum. Ankara’daki seyyar veya sabit iyi kokoreç yapan başta Tunalı’daki efsanevi mekan ‘Kıtır’ ve Gençlik Caddesi’nde yoğun beğeni toplayan ‘Pikolet’ olmak üzere birçok yer, Salim Baba’nın eşi ve çocukları ile birlikte aile sevgisiyle sarıp sarmaladıkları kokoreçi kullanıyor. Lezzetinde esnaflık var, inanç, emek ve aşk var.

Yazının Devamını Oku

Bayram sessizliği

“Suskunluk huzur içeriyor; sakinlik, dinginlik. Yaşam düğmesinin sesini kısmak gibi... Sessizlik ise düğmeyi kapatmak... Kesmek. Tamamen durdurmak.” (Khaled Hosseini)

Yüreğimiz kanatlanıp sevinçten uçmuyor artık bayram sabahlarında. Gözümüze girmeyen uyku; sabah giyineceğimiz yeni kıyafetlerimiz için değil muhtemelen. Suskunduk... Pandeminin ilk başlarında ya hastalık kaygısı ya da gelecek endişesiydi bizi uykumuzdan alıkoyan. Şimdilerde; sessizliğin gölgesinde değişen uyku ve yeni geliştirdiğimiz sorumsuz yaşam düzeni. Tembelleşmeye giden bir miskinlik hali ya da ölüm korkusunun bize dayattığı duyarsızlaşma durumu var üzerimizde. Her şeye rağmen hayatımızı cebimize koyup bayram alışverişine çıktık, duygular ateş pahası ne merhamet alabiliyoruz ne de vicdanın fiyatını sorabiliyoruz, dükkânlar kapalı. Vitrinlerden izlediğimiz sevgi, aşk ve mutluluğun fiyatı el yakıyor, yanına bile yaklaşamıyor, sessizce evimize dönüyoruz. Sokakların sessizliği evimize, evimizin sessizliği içimize yerleşti. Bezmişliğin, bıkkınlığın, belirsizliğin sessizliği de var, çaresizliğin hüznü de. Elde avuçta ne varsa konuşacak, konuştuk. Ne varsa düşünecek, hepsini düşündük belki... Cebimizdekini tükettik, şimdi de kendimizi tüketiyoruz. Çocuklar öldürülüyor biz Gazze’ye sessizce bakıyoruz.



KOLLAJEN NEDİR?

Kadın-erkek fark etmiyor, cildini yenileyerek güzelleşmek veya gençleşmek isteyenler, güçlenmek isteyen sporcular, eklem ağrıları çeken yaşlıların yanı sıra; dişleri, tırnakları ve saçları dökülenlerin de rağbet ettiği bir tür antioksidan (hücre hasarını önleyen moleküller) ‘Kollajen.’ Özellikle bayramlarda aşırı yüklendiğimiz hayvansal protein ‘Kelle-paça, kemik suyu, jölemsi ilik’ten kazandığımız, faydaları yüzyıllardır bilinen ve ilaç niyetine özellikle pişirerek tükettiğimiz geleneksel bir lezzet ve tedavi yöntemi diyebilirim. Geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) Hekimi Prof. Dr. Murat Hökelek’in aslında tıbbi terim ve dil kullanarak verdiği bilgilerin, halk diline dönüştürdüğüm halini okudunuz. Son zamanlarda sıkça duymaya başladığımız kollajen ve yaygınlaşan kullanımı ile ilgili çokça sorulan soruları da sordum; Sevgili Murat Hökelek cevapladı:

Yazının Devamını Oku

Muaşeret

“Zamanımızın en önemli sorunlarından biri, herkesin okula gitmesine rağmen; çok az kişinin eğitimli olmasıdır.” (Thomas More)

Birlikte güzel yaşamak, kulağa ne hoş geliyor değil mi? Hepimizin aslında çok özlediği, hep istediği, ancak önceliklerimizi; bencil tavırlarımız ve büyüyen egolarımız belirlemeye başladıkça arka sıralarda kalan hoşgörü ile birlikte unuttuğumuz bir düşünce biçimi ‘Muaşeret’, yani birlikte güzel yaşamak. Eskiden çok güçlü ve yazılı olmayan kurallardı ‘Adabımuaşeret.’ Yazılı kurallardan bile güçlü olmasının sebebi; toplum içindeki davranışlarının başkaları tarafından takdir görmesinin kazandıracağı öz güven ve insanlardaki beğenilme arzusuydu. Okumuş olsun ya da olmasın, beğenilmeyi; adabımuaşeret kurallarını iyi bilmek ve ona göre davranmakla elde eden insan düşüncesinden, sosyal medyaya koyduğu fotoğraflardaki havalı arabası, pahalı evi ve marka giysilerle elde etmeye çalışan insan tipine ulaştık. Okuduğu onlarca kitaptan sonra sahip olduğu bilgi derinliğini kullanırken bile, karşısındakini sabırla anlamaya çalışan davranış biçiminden, internetten okuduğu birkaç cümle ile her şeye hâkim olduğunu zannedip, aksine tahammül edemediği gibi bilgisizliğinin de farkında olmayan kibir abidelerine dönüştük. Önce haddimizi bilmemiz gerek... sonrası zaten ‘Muaşeret.’



LA PETİTE NONA ‘BRİGADEİRO’

“Erkek işine geleni, kadın kafasına koyduğunu yapar” anonim deyimi; kadının başarısındaki en önemli sebebin, yaptığı işi özümseyerek, çok isteyerek ve samimiyetle yapması olduğu sonucuna varıyor. Kadın; her dilde kadındır, her renkte de, her yaşta da kadındır. Sevgili Mara Cömertoğlu 20 yıl önce evlenip ülkesini bırakarak Türkiye’ye geldiğinde, Brezilya’da kafasına koyduğu çikolata dükkânı hayalini de birlikte alıp gelmiş. Mesa Koru, Kavaklı Sokak’taki küçücük dükkânında, anne ve anneannesinden öğrendiği, kendi ülkesine has ve geleneksel yöntemlerine bağlı kalarak hazırladığı tatlı ve çikolataları sergilerken mağrur halini mutlaka görmeniz gerek. Eşi Metin Cömertoğlu’nun yaptığı çevreye duyarlı paket tasarımlarının çikolatalarla uyumu, iki aşığın kavuşması hissiyle birbirlerine olan aşkın simgesi olmuş. ‘Küçük Nine’ anlamına gelen ‘La Petit Nona’ da sergilenen 200 farklı ürün arasında en önemlisi ve gelenekseli ‘Brigadeiro’nun kelime anlamı ‘General.’ Brezilya’da geçmişte önemli bir askeri ve siyasi figür olarak bilinen ‘Eduardo Gomes’in bekar oluşundan esinlenilmiş olduğu rivayetleri var. İçerikleri farklı ama bizdeki lokum gibi; Brezilya’nın dünyada en çok bilinen çikolatası (tatlı veya şekerleme de deniyor.) ‘Brigadeiro’nun içeriğinde kullanılan ‘yoğunlaştırılmış süt’, süt, tereyağı ve şekerle yapılıyor, kaliteli kakao ile birlikte oluşturduğu ahengin lezzetiyle de mest ediyor. Sevgili Mara, yuvarladığı Brigadeiro topçuklarını süslediği çikolata parçacıklarını yurt dışından özel getirterek lezzetini katlıyor.

Yazının Devamını Oku

Sevmek fiili

“Sevmek fiilinden sonra gelen dünyanın en güzel fiili yardım etmektir.” (Bertha von Suttner - Nobel barış ödülü alan ilk kadın)

Son bir buçuk yıldır bize farklı bir hayat deneyimi yaşatan pandemi sürecinin gelip gelip gitmesi, ruh sağlığımızın da gidip gidip bilmediğimiz hallerle geri gelmesine, akışkanlığını yitiren alışkanlıklarımızın değişimine de sebep oldu. Pandemiden önce önemsemediğimiz hatta unuttuğumuz ailece birlikte vakit geçirme, paylaşma ve yardımlaşmanın, eve kapandığımız dönemlerde yeniden canlanacağı düşüncesi çoğunluğu heyecanlandırmıştı sanırım. Maalesef öyle olmadı... Evet hepimiz birlikte eve kapanmıştık ancak bununla yetinmedik, önce kendi odalarımıza sonra da içimize kapandık. Elimizdeki telefona ya da tablete kapıldık, önce tembelleştik sonra da duyarsızlaştık. Yan odada kalan kardeşimiz, anne veya babamız saatlerce odasından çıkmasa bile merak etmedik. Şu kısacık ama muhtemelen size bitmeyecekmiş gibi uzun gözüken ömrünüzde sevildiğinizi bildiğiniz sevdiklerinize katlanamamak duygu yoksulluğu değil de nedir?

YARDIMLAŞMAK FİİLİ

İnternetimiz ortaktı ama soframız ortak değildi, bütçemiz ortaktı belki ama herkes kendi telefonundan online sipariş siteleri kanalıyla farklı yerlerden ihtiyacını giderdi. Ne mi oldu? Birlikte zaman geçirme ve konuşma ihtiyacı duymadığımız ailemizden iyice uzaklaştık. Eve gidip gelirken zincir marketlerden almayı unuttuğumuz herhangi bir şey için girdiğimiz mahallemizin bakkalı, manavı, kasabı, fırını veya lokantasında karşılaştığımız tanıdık yüzler ve güzel sohbetlerin maneviyatımıza kazandırdığı saf duygulardan da mahrum kaldık. Mutlak kazananı olan, size güya engin olanaklar sunan alışveriş ve sipariş sitelerinin, makineleştirdikleri alışverişin, tüketim çılgınlığına, oradan da tatminsizliğe, duygusuzluğa ve haliyle mutsuzluğa uzandığını bilin. Esnafın size en çok ihtiyaç duyduğu dönemlerdeyiz, elinizdeki telefonu bırakın, sipariş sitelerini aradan çıkarın, alışverişinizi veya siparişinizi esnafa doğrudan kendiniz verin. “Bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez” diyor Mevlana. Siz manevi duygularınızı, esnaf da kendine olan güvenini yeniden kazansın.



Yazının Devamını Oku

Kitap okuyun çocuklar!

-Hiç bitmeyecek mi senin bu okuman? +Bitmeyecek. –Hiç mi? +Hiç. –Niyetin kâtip olmak mı yani? +Hayır. –Ya? +İnsan olmak. (Orhan Kemal)

Size güzel bir dünya hazırlayamadık çocuklar. Yüzünüze farklı söyledik, arkanızdan iş çevirdik. Ne mi yaptık? Size yalan söyledik, siz uyuyun diye mutlu biten masallar uydurduk. Sizi yok saydığımız dünyada hedefimiz ölümsüzlüktü ancak başkalarını öldürerek bulmaya çalıştık. Hırsımıza yenik düştük, para için savaştık, güç için savaştık, siz bizi izlerken ya öldünüz ya da nefreti öğrendiniz. “Bir daha mı geleceğiz dünyaya?” deyiminin önderliğinde, size üretmeyi değil tüketmeyi öğrettik. “Benden sonra tufan” dedik, güya sizin için hazırladığımız dünyada, yaşam kaynağımız suyu neredeyse tükettik, sevginin kaynağı diğer canlılar, ağaç, yaprak, rengârenk çiçekler, tükenmek üzere. Oysa ki; bencildik, ölümsüzlüğü kendi şahsımız için ararken, siz aklımızda bile yoktunuz. Ölümsüzlüğün; aslında sizin geleceğinizi hazırlamak olduğunu kabul etmek istemedik. Biz yetişkinlerin içinde ihanet var çocuklar, ben olsam bizi affetmem, çünkü; Size paranın hâkim olduğu hastalıklı bir dünya bırakıyoruz. En iyisi; Siz bize bakmayın çocuklar! Kitap okuyun, kitaplar okuyun, biz olamadık, siz insan olun! 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nız kutlu olsun.



ELAZIĞ GÜVECİ

Geleneklerimizin bizi geleceğe güvenle taşıdığına inanıyorum. Kanaatkâr düşüncenin yarattığı geleneklerimizde öncelikle sevgi var. Saygı, hem kişide hem de toplumda dikkate alınmış. Üretim var, paylaşım var, çevreye ve diğer canlılara karşı duyarlılık var. Tüketim de var elbette, ama savurganlık yok. Yetinmek var, “kara gün” hesabı var, geleceğin aydınlanması ile ilgili yapılan fedakârlıklar da var. Gelenekleri ve geleneksel yemekleri yaşatma konusundaki hassasiyetini bildiğim sevgili hocam Semahat Sanaç’ın “Patile”sinde ramazan menüsüne koyulan “Elazığ güveci” gerek hazırlanışı gerekse lezzeti açısından yukarıda geleneklerle ilgili sözünü ettiğim tüm özellikleri barındırıyor. Anne Patile, Birlik Mahallesinde kızı Ümitköy’de, geleneksel ramazan sofrasına yakışacak yemekler pişiriyorlar, siz de onlara uğramayı gelenek haline getirin, hakkediyorlar

Yazının Devamını Oku

İnsanoğlunun ürettikleri

“İnsan bir fabrika olsaydı, ürettiği tek şey mazeret olurdu.” (La Edri)

Mazeretle birlikte başka şeyler de üretiyor insanoğlu. Başkalarının mutsuzluğunu, kendine mutluluk sayıyor, dedikodu üretiyor mesela. Diğerlerinin hayatına bakarken unuttuğu kendi gerçeklerinin, başkaları için mutluluk kaynağı olabilme ihtimalini de unutuyor. Ürettiği yalanlarla kurduğu dünyasına girenleri etkilediğini düşünürken, asıl etkilenenin kendisi olduğu gerçeğini görmezden geliyor. Başkalarını alçaltarak kendini yüceltmekten aldığı sinsi hazdan vazgeçemiyor insanoğlu, kıskançlık üretiyor, nefret üretiyor, kin üretiyor, acı ve ölüm üretiyor... Hayatın yönünü değiştirdiğini sanarak felsefe ve teoriler üretiyor ama ürettiği bencil felsefenin temeline koymayı unuttuğu ‘paylaşmak’ odaklı sevgi ve saygı eksikliği, sonunda her şeyi allak bullak ediyor... Değil mi?



BEYPAZARI’NIN LEZZETLERİ

‘Üretim’ derken aklıma Beypazarı’nın gelmesini yadırgamadım. Geçenlerde hafızamı tazelemek için uğradığım Beypazarı’nın ürettiklerine bir kez daha şahit olmanın verdiği şaşkınlığı yaşadım. Hepimizin bildiği gibi, havuç başta olmak üzere envai çeşit sebzenin üretim yeri de Beypazarı. Beypazarı kurusu, köfter, cevizli sucuk, pekmez, tarhana, erişte ve daha sayamadığım geniş bir yelpazeye sahip. Belediye Başkanı sevgili Tuncer Kaplan’ın nazik armağanı el işi gümüş telkari işleme ay-yıldız figürü tanıdıktı. “Bu bizim memleketin işi” derken Mardin’i kastetmiştim. Sevgili başkan Mardin’in gelip Beypazarı’ndan telkari işleme gümüş aldığını söylemesi üzse de Beypazarı’nın bu işi sahiplenmesi adına sevindirmişti.

Yazının Devamını Oku

Çok havalıyız...

“Yaşlandıkça beş yüz liralık saatin ve otuz liralık saatin aynı şeyi gösterdiğini fark edeceksin. Bir milyonluk ve yüz binlik ev aynı yalnızlığı barındırır. Materyalist şeylerde gerçek mutluluk bulunmaz. Asıl mutluluk sevgi ve kahkahadan geçer. (Prof. Dr. Aziz Sancar)

Havamız kime? Eş, dost ve akrabanınkinden daha pahalı ve konforlu bir arabaya binmenin, bir evde oturmanın bize verdiği üstünlük duygusunun ne kadar adil olduğu konusunu düşündünüz mü hiç? Bilgi ve görgüyle donatamadığımız kişiliğimizden elde edemediğimiz saygınlığa, parayla donatıp her yönünü teşhir ettiğimiz yaşam tarzımızla sahip olabileceğimizi düşünmek insanlık onuruna hakaret değil midir? Satın aldığımız pahalı arabanın ya da evin güvenli olduğunu bahane ederken, asıl güvenliğin trafik ya da inşaat yapım kurallarına riayet etmek olduğu bilinç ve bilgi birikimi, kurallara uymayı zül sayıp maddesel ayrıcalığı üstünlük gören havalı egomuza mı yeniliyor. Bizi toplu taşımayı kullanmaktan uzak tutan yüksek ego ve kibrimiz; şahsımıza gösterildiğini sandığımız saygının, aslında bir metal veya beton parçasına gösterildiğini neden anlamak istemez ki? Bizden daha iyi olunmasını hazmedemiyoruz değil mi? Peki bu hazımsızlık, havalı arabamızla kırmızı ışıkta durduğumuzda, arka koltukta tabletiyle oyalanan çocuğumuza gıptayla bakan, sokaklarda dilendirilirken okuldan uzaklaştırılan, savunmasız çocuklara karşı neden yok? Verdiğimiz bozukluklar hazmı mı kolaylaştırıyor? Yüreğimizin suskunluğu neden? Kanadımız yok ama havalarda yaşayabiliyoruz. Asıl muamma, yüreğimiz olmadan, insan olabiliyor muyuz? Havamız batsın da... Görelim!



‘GUŞGANA’

Anadolu geliyor aklıma hemen, gelenekler geliyor, kültür ve edebiyat geliyor. İnsan çağrıştırıyor, ana, nene, lala, bibi ve onların gönül sıcaklığı ile Guşgana’da demledikleri yemeklerin kokusu yayılıyor hemen. Velhasıl; Guşgana güzel kelime! Erzurum ağzında ‘Tencere’, Beypazarı’nda tavan arasındaki, kuş yuvası gibi küçük pencereli odacıklara deniyor. Son 20 yıldır Çayyolu eski köy girişindeki kebapçıya da deniyor ‘Guşgana.’ Pişirdikleri yemeklerin geleneklere uygun yöntemlerini uygulamada hassas davranan, Ankara’daki ender yerlerden biri diyebilirim. Sevgili Mustafa, ağabeyi ve amcası ile birlikte, çalışanlar ve misafirlerinin de içinde olduğu kocaman bir tencere veya Anadolu evi tavan arası, yani kısaca ‘Guşgana.’

Yazının Devamını Oku

Ölümsüz anlar

Bilir misiniz? Bir göz vizördeyken, deklanşöre yarım dokunuşla içinize derin çekip zamanı dondurmak için tuttuğunuz nefesin, vücudu kaskatı kestiği anları...

Ölümsüzleştirmek istediğiniz manzaranın, aşkın ve mutluluğun o eşsiz enstantanesi için doğru zamanda tam dokunuşu beklerken geçen sürenin yaşattığı gizemli bilinmezliği...
O anlarda tesadüfen kadraja giren martının deniz üzerindeki süzülüşünü kıskandığınız ama nefesinizi kaçırmamak için yutkunduğunuz sabrın, damağa bıraktığı lezzeti...
Tam dokunuştan sonra duyduğunuz deklanşör sesi ve boşalttığınız nefesinizin ısısıyla yeniden canlanan yaşamın oh! dedirten rahatlığını...
Her karesi hayal meyalken yıkandığında berraklaşan film şeridinde, merakla beklediğiniz “o ölümsüz anların” kâğıda basılı kokusunun kalp ritmine de yansıyan hazzını...
Bilir misiniz?


Yazının Devamını Oku

Kendini beğen(me)

“Bazı insanlar, kendini beğenmişlik ya da kibir sözcüğü yerine, kulağa daha hoş gelen ‘hırs’ sözcüğünü kullanarak kendilerini biraz temize çıkarmaya çalışır.” (Alfred Adler)

Kibirli olmayı şahsiyet sanıyoruz. Oysaki; ulaşılamayacak kadar yükseğe koyduğumuz, aslında zayıflığımızı, korkularımızı gizlediğimiz ve kendimizin bile aydınlatmaktan çekindiği karanlığımız olduğunun farkında değiliz. Çevredeki insanlara karşı üstünlük kurmayı zafer gören bakış açısıyla beslenen kibrin, kıskançlığı ‘hırs’ olarak algılayan tarafı ise zifiri karanlık. Kendinden tarafa yonttuğu bir kulptan tuttuğu adaletin, kulpsuz tarafında kalanların tutunamadıkları ‘hak’, hep kibirden yanadır. Boyunun yetişemeyeceği kadar yükseklere yerleştirdiği egolarını indiremediğinden olsa gerek, toplumsal iletişimi sağlayıp, kibri bertaraf eden ‘saygı ve nezaket kuralları’nı da görmezden gelir. Gizlediği zayıflığına eklediği hırs görünümlü kendini beğenen benlik özelliğini pekiştirmek için de saygı görmeyi bekler. Kabullenmek çok zor biliyorum ama hepimizde bir nebze var sanırım. Kibirle şahsiyeti, kıskançlıkla hırsı hep karıştırıyoruz gibi geliyor bana. Önce itiraf etmek sonra da samimiyetle düzeltmek gerek... Hemen şimdi başlayın, kendinizi beğenmeden, çok ama çok sevin.



DEVELİ CIVIKLISI

Cıvık kelimesi yanlış çağrışım yapmasın sakın, burada lezzet anlamı var bilesiniz. Kayseri’nin sadece Develi ilçesine has geleneksel pideye ‘cıvıklı’ denmesinin sebebi, içindeki kıymada kullanılan döş etinin lezzetinden geliyor. Develi cıvıklısı, açılan pide hamurunun alt tarafına döşten hazırlanan tek çekim kıyma ve üzerine serpiştirilen löp kuşbaşı etin birlikte damağa verdikleri, doruğunda Erciyes havasını soluduğunuz eşsiz hazzın da zirvesi. Geleneklerin harfiyen uygulandığı pidenin hamurundan, içindeki etin ayıklanmasına, meşe odunu ile yakılan fırına sürülüp uygun kıvamı yakaladığında geri çekilmesine, dilimlendikten sonra servise hazırlamaya kadar tek el değiyor.

Yazının Devamını Oku

Edebiyatın mutfağı ‘şiir’

Neden şiirlerimi çalıp sevgiline kendi şiirlerinmiş gibi okudun postacı? Üstad, şiir yazanın değil ihtiyacı olanındır. Benim o şiirlere ihtiyacım vardı. (Pablo Neruda)



Şairi ve şiir tutkusunu anlatırken “Gül ıtırıyla selamlar sabahı, şair yaratır... Öyle seveceksin ki kelimeleri, yalnız senin için raks edecekler. Kelimeler de bütün sevgiler gibi kıskanç. Senin olmalarını istiyorsan, onların olacaksın; yalnız olacaksın.” Diyor Cemil Meriç. Nazan Bekiroğlu şairin şiir aşkını, “Şairlerin neden şiir yazdıklarını, pelikanların yavrularını neden kanlarıyla beslediklerini anladığım gün anladım” cümlesinde aşkın en vurucu halini, “Candan beslenen can” örneğiyle şair-şiir ilişkisinin beslendiği duygu ile can alıcı noktanın altını çiziyor. Büyük üstad Yahya kemal, “Şiir, düşünceyi duygu haline getirene kadar yoğurmaktır”, Fransız şair ve düşünür Paul Valéry “Şiir... Sesle anlam arasında o uzayıp giden kararsızlık...” tespitiyle şiirdeki duygu ve ritmin özüne varmayı vurgulamışlar. “Bilim aklın şiiridir; şiir de yüreğin bilimidir” diyen Maksim Gorki ile, “Şiir; zekâ ülkelerinde, uzun ve üzücü yolculuklardan sonra doğan şeydir” diyen Honoré de Balzac, şiirin zekâ ile yüreğin birlikteliğinden doğan armoni olduğunda hemfikir. Attila İlhan, “Bazıları şiir sevmez, çünkü onların yaraları yoktur, yaraladıkları vardır” cümlesinde kötü ruhların, donuk kalplerin hayatımıza kattığı sevimsizliği ifade etmiş. O kadar güzel anlatmışlar ki, okurken duyumsanan tüm duygular kayıp zamanda bir ‘ruh tufanı’ yaratan cinsten sarsıcı. Noktayı Cemal Süreya koyuyor ve diyor ki; “ İki şey: Aşk ve Şiir. Mutsuzlukla beslenir biri. Biri ona dönüşür.”

ÇEVRİM İÇİ ŞİİR SOFRASI

Yemek bedenin, şiir ruhun doyum kaynağıdır. Yukarıda yazdığım cümlelerle sizi şiire karşı iştahlandırdığımı umuyorum. Şiirin ruhumuzu beslediğine inanmamız gerek, zira yüreğimizin ritim ve ahenkle attığını unutmayalım. Size çok geniş bir şiir sofrası önereceğim. Şiir Derneği’nin, Kültür Bakanlığı desteği ve ‘Şiirsel mesafe’ mottosuyla düzenlediği, ‘Sanal Şiir Kitapları Fuarı” 15-22 Mart tarihleri arasında çevrim içi yayında olacak. Telefonunuzdan, tabletinizden ya da bilgisayarınızdan rahatlıkla katılabileceğiniz, mesafeyi dert etmeyeceğiniz şekilde dolaşabileceğiniz, şiir kokusunu fazlasıyla soluyacağınız ortam hazır. www.sanalsiirkitaplarifuari.com adresine tıkladığınızda değişik lezzetlerde hazırlanan şiir sofralarına oturabiliyor, farklı dönem şair ve şiirlerinin tadına bakabiliyorsunuz. Şiirsel konuşmaların yapıldığı canlı yayınlara bağlanabiliyor, hatta imza günlerine bile katılarak yazarlarla sohbet edebiliyorsunuz. Aralarında Ankara Temsilcimiz Hande Fırat’ın da bulunduğu, yazar Ahmet Ümit, oyuncular Ercan Kesal ve Nilüfer Açıkalın gibi ünlülerin şiir okuma videolarını izlerken, ruhunuzun doyum kaynağına ulaşmasının eşsiz keyfini de yaşayacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Bahar ve kadın

“Şık olmalı kadın dediğin! Gelişi, gülüşü, bakışı, duruşu, hatta, gidişi bile!” (Cemal Süreya)

Her mevsimin güzelliği farklıdır ama en çok sevdiğiniz mevsimi sorsam ne dersiniz? Açık ara ‘ilkbahar’ dediğinizi duyuyorum. Benim de en sevdiğim, gönlümüzü ferahlatan renklerin hâkim olduğu mevsim çünkü. Bir çiçek gibi umutlarımızın da yeniden yeşerdiği mevsim değil mi bahar? Kışın karamsarlığını üzerimizden atıp goncalara gülümsediğimiz, hayata yeniden filizleniyormuş gibi ruhumuzun da yenilediğini derinden hissettiğimiz mevsim. Yıl boyu tükettiğimiz enerjinin yeniden birikmeye başladığı, hoşgörünün, anlayışın yaşam alanı bulduğu, sevginin berraklaştığı, aşkın belirginleştiği mevsim. Dokunduğu her şeye ruh veren, baktığı her şeyi güzelleştiren, yaydığı kokusuyla yüreğimizi ferahlatan bahar kadın olmalı. Ya da kadın bahar olmalı. Kıymetini bilin...



ANNE TARİFİ İMAM BAYILDI

Patlıcan, soğan, sarımsak, biber ve domatesin, halis, muhlis zeytinyağıyla oluşturduğu mükemmel uyumun, pişirirken heyecanlandırıp yerken bayılttığı lezzetinden vazgeçemediğimiz yemek, geleneksel mutfağımızın belki de en bilinen ve en sevilen zeytinyağlısı ‘imam bayıldı.’ Kimisi “üstüm kokar” diye evinde kızartmadan uzaklaşıp, geleneksel olmayan, şipşak hazırlanabilen sosların, sebzelerin paketlenerek satıldığı yeni nesil mezelere takılınca, emek gerektiren yemeklerimizin mecazen baygınlık veren lezzetlerinden de uzaklaştı. Uzaklaşmayın, Balgat Osmanlı Caddesi’nde Konakbay Zeytinyağlılar ve sevgili Sibel Taylan, anneciğinin geleneksel tariflerini uygulayarak pişirdiği zeytinyağlıların lezzetinde sevgi de var, emek de. Mevsimi olmamasına rağmen yaz sebzeleri ile pişirdiği ‘imam bayıldı’, çok lezzetli. Bir de mevsiminde piştiğini düşünün, imam gibi siz de bayılacaksınız.

Yazının Devamını Oku

İnsanları önemseyin

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmesi, insanların kullanılmasıdır.” Cemil Meriç

“Egoist bir varlıktır insanoğlu. Mesela, önemsiyorsun vazgeçemezsin sanıyorlar.” Bob Marley gibi hisli bir adam bu tespitini dile getirdiğinde yaşadığı hayal kırıklığını düşünün. Her hâlükârda sevilmek istiyoruz ama sevmeyi bilmiyorsak nasıl sevilmemiz gerektiği konusunda da fikrimiz olmayacaktır. Her şeyi sevebiliriz tabii ki; eşyalarımızı, evimizi, arabamızı gibi. Eşyalara duyduğumuz sevgiye ilaveten önemseme duygusuyla ruhumuzu da kattığımızda, insan sevgisine dönüşen hislerimiz hem bize hem de önemsediğimiz insana anlam kazandırıyor. Eşyaya duyduğumuz tutkunun aynısını insana da duyduğumuzda, içimizde yaşadığımız anlam karmaşası kaosa dönüşerek, nasıl sevmemiz gerektiğini unutturuyor. Bu karmaşa içerisinde ego savaşlarına dönüştürdüğümüz ilişkilerimiz, Sabahattin Ali’nin “İnsanlara ne kadar muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu” cümlesinde alışverişe dönüştürülen gerçek sevginin düştüğü durumu net açıklıyor. Sevgi önemsemekle anlam kazandığına göre, insan önemsenmek istiyor.

İRAN MUTFAĞI

Yüzyıllardır neredeyse iç içe yaşadığımız, gelenek ve kültürümüzün birçok ayrıntıda benzeştiği efsaneler diyarı İran. Hikâyelerinin insana hissettirdiği gizem ve derinliğin aynısının mutfağında da olmaması mümkün mü? Safranın asalet kattığı İran mutfağında, her yemeğin hikâyesi asırların birikimiyle günümüze kadar ulaşırken, beraberinde getirdiği mistik lezzeti duyumsadığınızda hikâyelerinin de içine giriyorsunuz. Özellikle kebap tutkusu anlamında ortak damak zevkine sahip olduğumuz bu nefis mutfağın lezzet seremonisini keşfettiğinizde asaletin de anlamını keşfedeceksiniz.



PULAW YA DA PİLAV

Yazının Devamını Oku

Yeniden başlamak

“Kimse geçmişe gidip yeni bir başlangıç yapamaz; ama bugün başlayıp yeni bir son yazabilir.” (Carl Sandburg)

Hayatımızın farklı dönemlerinde iniş çıkışlarımız, üzüntülerimiz, sevinçlerimiz mutlaka olmuştur. Dünyayı oynatacak cinsten güçlü, kudretli hissettiğimiz anlarımız da olmuştur. Zayıf, korumasız, korku dolu anlarımız, ruhumuz yaralandığında ihtiyacımız olan sevgi ve şefkati bulmak için çırpındığımız zamanlarımız da oldu. Yaşadığımız olumlu duygular dünyanın ilk günüymüş hissini verirken, olumsuz olanlar dünyanın sonu geldiği duygusunu yüklemişti. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen anlarımız, hiç bitmesin dediğimiz anların içinde unuttuklarımız da var, unutamadıklarımız da. Olumlu ya da olumsuz olsa bile değişmeyen tek şey var. İyi ya da kötü hepsi geçiyor. Unutmayın ve Nazım’a kulak verin, “Daha son sözü söylemedi hayat. Belki yarınlar, mutlu sonlar var. Yeniden başlamak yorar insanı ama sonunda kavuşmak, mutlu olmak var.”

EN UYGUN ZAMAN BAHARIN DA İLK AYI

Geçmişe takılarak veya şikâyet ederek yaşamak inanın yaralarımıza merhem olmuyor, bizi iyileştirecek olan geleceğe umutla bakabilmenin kazandıracağı moral ve istek olacak. Restoran ve kafeler açısından, 1 Mart yeniden başlamak için ideal bir gün, umutların yeniden yeşermesi için en uygun zaman, baharın da ilk ayı. Bu sefer bir daha kapanmamak üzere açık kalmak adına tüm tedbirlerin özenle uygulanması, el ele verip geçmişi unutarak edindiğimiz tecrübelerle geleceği tasarlayarak başarmak daha kolay olacak. Ankara Ticaret Odası ve esnaf odalarının yeniden açılacak esnafın, gereken tedbirleri sağlıklı uygulayabilmesi için koyacağı katkı çok ama çok önemli. Her yeni gün yeni bir başlangıçtır aslında tek düze hale getirip karmaşıklaştıran bizleriz. Haydi rastgele!


Yazının Devamını Oku

Sözün özü

“Tavırlarıyla sözleri birbirini tutmayan insanlar, yağ ile su gibidir. Aynı kapta olsalar da kendi içlerinde bir bütün olamazlar.” (Doğan Cüceloğlu)

Farkında mıyız? Aynaya baktığımızda gördüklerimizle, çevreye gösterdiklerimiz örtüşüyor mu? Kendimizi, duygularımızı pazarlıyor muyuz yoksa gözleri kamaştıran halimiz, yüzümüze gerçekten yansıyan yüreğimizin aydınlığı mıydı? İnsan uyanmadığının farkında değilse gördüğünün rüya olduğunu da anlamıyor. “Aynada gözlerinin içine rahat rahat bakarak söyleyemeyeceğin şeyleri yapma çünkü senin en önemli gücün bu gözlere rahatça bakabilmekte saklıdır” diyor Doğan Cüceloğlu. Siz katılır mısınız bilmiyorum ama “Aldanma, insanlar bencil olmaktan değil, bencil görünmekten utanırlar” özlü sözüne ben yürekten katılıyorum. Peki ya şu özlü söz nasıl, “Etrafında kimseyi bulamamak zor, içinde kimseyi bulamamak daha zor.” Bugünkü giriş yazımda 16 Şubat Salı günü vefat eden dünyaca ünlü Türk psikolog ve iletişim psikolojisi uzmanı Doğan Cüceloğlu’nun sözlerinden alıntılar yaptım, hayatımıza nasıl da incelikle dokunduğunun farkında olun istedim. Ben de ilaveten diyorum ki; yüzünüzü yıkarken aynada yüzleştiğiniz kişinin siz mi yoksa pazarlayıp çıkar elde etmeye çalıştığınız sahte yüzünüz mü olduğunu anlamıyorsanız, kendinizi çimdikleyin.



‘SEVGİ’Lİ ÇORBALAR

Bu aileyi seviyorum, annenin hem ‘Sevgi’ hem de ayakta tutan direk olduğu bu ailenin pişirdiği her yemeği de severek yiyorum. Gündeş ailesi ya da bilinen adıyla ‘Eze’ (Erzurum ağzında teyze demek) ailesi, Birlik ve İncek mahallelerindeki yerlerinde sevgi odaklı pişirimlerle yürekleri ferahlatıyor. Başta pöç haşlama, etli yaprak sarma, mantı, kavurma ve saymayı unuttuğum ama anne Sevgi Gündeş’in elini değdiği her şey yediğinizde hem haz hem de şifa veren cinsten leziz. Sevgi annenin isminin gerçek duygusunu katarak pişirdiği çorbaların şifa vermesi en az kendisi kadar doğal. Vücut bağışıklık sistemimizin güçlenmesi gereken bu dönemlerde ihtiyacımız olan kemik iliği barındıran pöç Haşlama, kuzu paça, dana paça, kemik suyu çorbalarını tüketmeyi ihmal etmemek gerek. Ankara’nın eskiden olduğu gibi soğuk karlı günlerine kısa dönüşü bizi sevindirse de hastalık riskinin yükselmesi açısından endişe verici. Eze ve Sevgi anne, yukarıda saydığım çorbaları kavanozlarmışlar, hem Birlik hem İncek’te var. Uğrayıp evinize götürün hem sağlık hem sevgi yudumlayacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Yaşama tutunmak

“Siz bilmiyor olabilirsiniz ama çaresizliğin öte ucunda, insanın neredeyse mutlu olduğu bembeyaz bir açıklık vardır.” (Joan Baez)

Zor günler yaşıyoruz. Özellikle kendi yağıyla kavrulan cinsten yiyecek içecek işiyle uğraşanların yaşadığı zorlukların tarifi çok zor. Sevdiği işi yapmanın hayaliyle, belki de tüm varını yoğunu severek, isteyerek yatırdığı işini kendinden kaynaklanmayan sorunlar yüzünden kaybetme riski ile yüzleşmesinin izahını yapmaya çalışmaksa çok daha zor. Sıkı durun! Bu saydıklarımdan daha da zoru var, hatta en zoru diyebilirim. ‘Ümitsizliğe Kapılmak’ hepinizin içinden geçmiştir, muhtemelen şu anda bu duyguyu yaşıyor da olabilirsiniz. Büyük bir umutla anlaşılmak istediniz, elinizden tutulsun istediniz, yani kısacası çevrenizden medet umdunuz. Hiçbir beklentiniz karşılık bulmadı değil mi? Bulmaz da... Çünkü zayıflığımız beklentiyi doğurur, beklentiler hayal kırıklığı yaratır, hayal kırıklıkları da ümitsizliği. Sizin için kimin ne yaptığı maneviyat açısından önemli olsa da, sizin kendiniz için ne yaptığınız en önemlisi. Behçet Necatigil’in şu cümlesini unutmayın “Ya ümitsizsiniz ya da ümit sizsiniz. Ya çaresizsiniz ya da çare sizsiniz.“ Silkelenin ve yaşamı sevdiğiniz yerden sıkıca tutun.



VIZVIZ KÖFTE

Cızbız köftenin vegan olanına ‘Vızvız’ demiş, Kavaklıdere, Beykoz Sokak’ta vegan yiyecekler tasarlayan Terra Mutfak. Daha önce ekmek arası kokoreç ve sucuk’un vegan olanını tasarlamıştı, ben de yazmıştım. Bu sefer, sokak tablalarında satılan, maç ve konser aralarının vazgeçilmez atıştırmalığı cızbız ya da namıdiğer tükürük köftesini yapmış. Tadı neredeyse birebir aynı. Bana göre daha güvenli ve hijyenik. İçindeki etten şüphe duymayacağız, çünkü içinde et olmadığını bilerek yiyip aynı lezzeti alacağız. Terra Mutfak’ın dijital menüsünü inceleyin derim. Bildiğimiz, tanıdığımız dünya lezzetlerinin vegana dönüştürülmüş sağlıklı uyarlamaları var. Sevgili Nisan Kuyucu her hafta güncelledikleri ve alınması gereken protein, karbonhidrat, lif ve vitamin dengelerini gözeterek hazırladıkları ‘Terra bowl’ kaselerini de öneriyor. Pandemi sürecinin yaklaşık başlangıcına denk gelen 12 Şubat’ta ilk yılını kutlayacak olan ‘Terra’nın bütün olumsuzluklara rağmen yaşama tutunabildiğini görmek takdire şayan. Paketinizi almaya gittiğinizde kavanoza koydukları balkabağı pastasını sorun, varsa mutlaka deneyin.

KÖZDE BOŞNAK BÖREĞİ

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yazarın Tüm Yazıları