Paylaş
Yanılgıya düşeriz... Herkes düşer. “Ben yanılgıya düşmem” demek, insanın kendine kurduğu en konforlu tuzaklardan biridir. Ama bir başka yanılgı daha var: Yanıldığında kendini değil, sadece seçimlerini sorguladığını sanmak. İnsan, seçimiyle birlikte kendisini de kurar. Kimi fark eder, kimi görmezden gelir, kimi de bildiğini zannettiği yerde oyalanır. “Ben sağlamcıyım” diyenleri çok duydum. Sağlamcı...Garantici... Kulağa güven veren ama içinde tuhaf bir kaçış barındıran kelimeler. Sanki hayat, önceden hesaplanabilir bir denklemmiş gibi. Sanki insan, yanılmadan ilerleyebilirmiş gibi. Her şeyi bildiğini sanan hâlimizi düşünelim bir an. Yürürken nefes nefese kalıp öksürük krizine kapılan birisi, bir daha öksürmemek için ne yapmalı? Yürüyüşü bırakmak mesela... Kısa vadede güvenlidir. Nefes nefese kalmazsınız... Sorun ortadan kalkmış gibi görünür. Oysa sadece sahneden çekilmiştir. Doktora gitmek daha akılcıdır. Problemi anlamaya dönüktür. Bu da bir tür rahatlamadır. Bir tür ertelenmiş yüzleşme. Gerçek, çoğu zaman en sade olanın içinde saklanır. Gürültüsüzdür, nettir ve bu yüzden ürkütücüdür. İnsan çoğu zaman kendini korumak için güvenli olanı seçer. Daha az sarsılmak, daha az yüzleşmek, daha az değişmek için. Ama her güvenli seçim, gerçeği biraz daha öteye iter. Ve ertelenen her gerçek, başka bir yerde, başka bir biçimde yeniden karşınıza çıkar. Sorun şu değil aslında: Doğruyu bilip bilmemek. Sorun, bildiğin gerçekle ne kadar yaşayabildiğin. Çünkü bazen insan, gerçeği görmediği için değil; gördüğü halde seçmediği için yanılır.
TÜRK EZGİLERİYLE ‘TANGO’NUN TUTKULU ADIMLARI

TÜRK müziğinin o kendine has melankolisiyle, Arjantin bozkırlarından doğan tangonun ritmi birleştiğinde ortaya çıkan şey, sadece bir dans değil; adeta bir dönemin ruhu sayılabilir. 1920’lerin son dönemlerinde Türkiye’ye giriş yapan tango: İlk başlarda yabancı gibi algılansa da, Türk bestecilerin devreye girmesi ve içimizden ezgilerin katılımıyla ruhumuza uygun hale geldi. Arjantin tangosu daha sert ve “sokak” kokan bir havaya sahipken, Türk tangoları daha çok vals yumuşaklığına ve Türk sanat müziğinin o nahif, ağdalı yapısına yakındır. Şarkı sözleri genellikle imkânsız aşklar, hüzünlü hatıralar ve derin bir özlem içeriyor. Necip Cemal Andel’in “Mazi kalbimde yaradır...” bestesi Türk tangosunun coğrafyamızdaki miladı sayılabilir. Fehmi Ege’nin “Papatya”sı ile Bandoneon eşliğiyle Seyyan hanımın buğulu sesi bu türün estetik değerini ölümsüzleştirdi. Yakın dönemde “Esin Engin” bu mirası aranje ederek yaşattı. Geçtiğimiz Pazartesi akşamı CSO Ada’da, Ankara Devlet Opera ve Balesi sanatçıları Selva Erdener, Feryal Türkoğlu ve Aykut Çınar: Şef Sunay Muratov yönetiminde şahane bir gece yaşatmışlar. Ben yoktum, sevgili arkadaşım Birben anlata anlata bitiremedi. 1930’lardaki Cumhuriyet’in zarif Ankara’sını yaşadık dedi. Keşke ben de gitseydim diye içim gitti... En azından haber vereyim dedim.
PINAR’IN ‘AÇIK TEZGÂH’I


PINAR Tüfekçioğlu, kurumsal hayattan sıkılıp sevdiği işi kurma cesaretini gösteren kadınların öncüsü sayılabilir. 2018 yılından beri tanıyor ve her fırsatta mutlaka uğruyorum. Mütevazı dükkânı, eskiden genel müdür, şimdilerde gitarist kocası, Ateş gibi evladı ve mahalle sakinleriyle beraber şahane bir duygu kurmuş. Aslına bakarsanız hiç vazgeçmedi... Umutsuzluğa ve büyüme hırsına kapılmadı. Başladığı günkü sebeplerinden sapmadan devam eden tanıdığım çok az insandan biri sevgili Pınar. Sükûnet içinde “ev yapımı bi’şeyler” pişirme, kendi kendine yetebilme, üretme sevinci, terapi ve telkin. “Ruhum olmadan asla çalışmayacağım...” dedi kısaca. Nefis şeyler yapıyor... Ayrancı Kıbrıs Sokak’taki “Açık Tezgâh’a” son gittiğimde “ekler” yedim... Şahaneydi. Pınar’ın eşi Evren enişte poğaçayı önerirken ağzı tıka basa poğaça doluydu, konuşamadı. Tiramisu ile altın çilekli-haşhaşlı cheesecake kesin efsane olur. Tereyağlı kurabiye ve diğerlerini saymıyorum bile. Az yapıyor ama leziz yapıyor. Önceden bildirirseniz ağzınıza layık olanı da yapıyor. Siz yeter ki uğrayıp “kolay gelsin” deyin.
Paylaş