Güneşi kucaklayan şehir ‘Midyat’

“Uyandım baktım ki bu sabah, güneş vurmuş içime... Kuşlara, yapraklara dönmüşüm.” (Orhan Veli)

Bir başka doğar güneş bu şehirde, her taşında desenleri, her evde sıcaklığı var güneşin. Ana şefkatiyle okşar asmanın yaprağını, kavunun, terozi’nin(acur) meyvesine verir tadını, sorgül (buğday) tanesi ışıldar, rengini alır sıcaklığının. Toprağının bile tadı var bu şehrin... İnsanının da, gölgesinin de var... Güneş kucaklar, gelen de giden de lezzetlenir bu şehirde... Midyat ‘çok özel’ gelsenize!

HER ŞEYİN ANA VATANI

Midyat’ın gizemli tarihi çok çok eski, inançların doğayla hemhal olduğu, güneşin altın renge bürüdüğü toprağının, taşının insana ilham vererek edebiyatına ve estetiğine kazandırdığı ruhun kendisidir ‘Midyat.’ Tarihine çok hakim değilim, anlatamayabilirim ama lezzetini, özgünlüğünü ve kültürel zenginliğini anlatabilirim. “Her şeyin ana vatanı” derken abartmadım. Toprak ve güneşten aldığı lezzetle yetişen atalık tohum ‘Sorgül’ buğdayının, tandır ekmeğinin ve bulgurunun, ülkenin en lezzetlisi olarak bilinen ‘Sarı mercimeğin’, eşi emsali olmayan genelde acur olarak bilinen ‘Terozi’ ve geleneksel adı ‘Rami’ olan ‘kelek’ cinsi meyvelerin, tadını topraktan, rengini güneşten alan ‘Midyat kavununun’, sonbaharın ılık güneşiyle pişen ‘Mazruna’ üzümünün de ilk doğdukları yer, ‘Midyat.’ Telkari’nin (gümüş işlemeciliği), ‘Nahit’ taşının ve onları dantel gibi işleyen ustalarının da ana vatanı, kadim ‘Süryani’ halkının ve ‘Muhallemilerin’ de.

Güneşi kucaklayan şehir ‘Midyat’

TANDIR EKMEĞİ

Sorgül buğdayından taş değirmenlerde çekilen un ve Mezopotamya’ya has tandırlarda pişirilen geleneksel ve bana göre dünyanın en lezzetli, doyurucu ve sağlıklı ekmeği ‘Tandır ekmeği.’ Midyat’ın geleneksel kadınlarının evlerindeki tandırlarda pişirerek, belediye aracılığıyla satışa sunduğu ekmeğin yeniden canlandırılmış olması büyük bir kazanç. Çok yakında belediyenin restore edeceği tarihi bir binada yine Midyatlı kadınların üreteceği Tandır ekmeğinin tarihe gömülmeyeceğinin haberini almak benim için ayrı bir sevinç kaynağı oldu. Belediye başkanı Veysi Şahin’in tandır ekmeğini tescil ettirmek için ‘Coğrafi işaret müracaatı’ müjdesi ve geleneklerimizin yaşatılması adına teşekkür ediyorum.

Güneşi kucaklayan şehir ‘Midyat’

TEROZİ (ACUR) TURŞUSU

Sevgili Başkan Veysi Şahin’in bir başka ‘Coğrafi işaret’ müjdesi de, Midyat’ın geleneksel ev yapımı turşusu ‘Terozi’ için geldi. Buna da çok sevindim. Lezzetini anlatmak için kelime seçmek yerine tadına bakmak gerek, tarifi yaparken de, tadı, kokusu ‘Güneş’ rengi ve lezzeti ‘Midyat’ demek en doğrusu.

Güneşi kucaklayan şehir ‘Midyat’

KAFRO (ELBEĞENDİ)

Kadim Süryani halkının Avrupa’da yaşayan kesiminin ‘eve dönüş’ projesi olarak yeniden canlandırdığı köyün adı ‘Kafro.’ Bagog (Dibek) dağının meşe ve badem ağaçlarının arasına yerleşmiş, mazruna (üzüm) bağlarının bereketi ile yeşerirken, lezzetini ve özgün halini de korumuş bir köy ‘Kafro.’ Türkçe ismi ‘Elbeğendi.’ El beğenir de biz beğenmez miyiz hiç? Dağ başında yiyebileceğiniz en güzel ‘pizza’ da orada. ‘Kafro Pizzeria’ köyün içine Avrupa’dan dönüş yapan bir köylünün kurduğu pizzacı. Yerel peynirlerden yapılan ‘Pizza Zozan’ deneyebilirsiniz. Sirik (otlu peynir) peynirin tadı size dağ havasını özümsetecek, hayvanın otlandığı otların tadını hissedeceksiniz. İtalya da değil Bagog’da pizza yiyeceksiniz, ‘Mozzarella’ peyniri beklemeyin yani. Pizza bahane aslında, ortam otantik, köy şahane.

Güneşi kucaklayan şehir ‘Midyat’

MEŞHUR HAŞLAMACI

Geleneksel haşlamanın içinde patates, havuç veya baharat yok. Tamamen yerel meralarda otlamış bir yaşlarında kuzu ve oğlakların etlerinden yapılıyor. İyi su, iyi et kullanılıp haşlanıyor, haliyle tadına da doyulmuyor. Lezzetin sırrını sorduğum esas usta, ‘Haşim Keskin’in’ 9 çocuğundan biri Hüseyin usta, “Hava güzel, toprak güzel, ot güzel, dolayısıyla et güzel” dedi. Tevazuu gösterip kendi ellerinin lezzetini saymadı ama 39 yıldır bu ellerle yapılıyor, “Elleriniz dert görmesin” diyerek hakkını verelim. Giderseniz uğrayın, her şey çok güzel.

Güneşi kucaklayan şehir ‘Midyat’

AYRANCI YUNUS

Midyat’tan, sular altında kalan Hasankeyf’i görmeye giderken rastladım ayrancı Yunus’a. ‘Ayrancı Geçidi’nin de isim babası olmuş Ayrancı Yunus. Boğucu sıcakta, püfür püfür serinleten dağ esintisi gibiydi ayranın lezzeti, bayıldım. Üstüne serpiştirdiği dağ kekiği ve yanında ikram ettiği ‘Rami’ (acur) mest ediciydi, serinledim. Köylünün getirdiği her yoğurttan yapmıyor, mayalama yöntemleri değişkenlik gösteren yoğurtları da kullanmıyor. Koyun, inek karıştırıp yayığa veriyor, içince yayılasınız geliyor. Mutlaka yayılın, beğeneceksiniz.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Sadeliğin lezzeti

“Gösteriş ve abartı bir sanrıdır. Acıklı bir iyi hissetme halidir. Zavallı bir bağımlılıktır.” (Marcus Aurelius)

Göstermek istediğiniz şeylerin aslında karakterinizi de yansıttığını bilmeniz gerek. Üzerinize giydiğiniz kıyafetin, ayağınızdaki papucun, taktığınız aksesuarların göz alıcı olması size rahatlatıyorsa, farkında olmadığınız bir eksiğiniz var demektir. Yediğiniz yemeğin altın tabaktaki gösterişli sunumu karnınızı doyurmaktan ziyade, açgözlülüğünüzü doyurmuş olma ihtimalini düşünemiyorsanız, aldığınız lezzetin de farkında olmayacaksınız. Şatafatın doyurduğu bir bedenin, aç kalan ruhu doyuramadığı gerçeğini görememek, aslında pazarladığınız bedeninizin içinde sevgili bir ruhun olmadığının da teşhiridir. Gösterişle süsleyip pazarladığınız yaşamınız ve bedeninizin içinde; ruhunuzu, sevginizi, vicdanınızı sergilediğiniz raflarınız boş kaldıysa, üzgünüm ama lezzetiniz de olmayacaktır. Hepimizin ruhuna işleyen ‘Mona Lisa’nın yüzündeki sadeliği resimleyerek, “Sadelik, en yüksek gelişmişlik düzeyidir” diyen Leonardo da Vinci’nin, dünyanın yönünü değiştiren hamleler yaptığını unutmayın. Boş kalan raflarınızı doldururken ‘mış’ gibi yapmayın, gerçekten hissedin, inanın lezzetleneceksiniz.



EN SADE LEZZET ‘ÇİBÖREK’

Kırım Tatarlarının ve Eskişehir’in geleneksel ve sade lezzeti çiböreği bayıla bayıla yemeyenimiz yoktur sanırım. Başarı oranını bilmiyorum ama evde pişirme denemelerimiz bile olmuştur mutlaka. Aylardır çok iyisini yapanı arıyorum ancak pek rastladığımı söyleyemem. Bazen iyisine, lezzetlisine, fena olmayanına rastladığım doğru. Balgat, Süleyman Hacıabdullahoğlu Caddesi’ndeki çibörekçi ‘Konakbay’ hakikatten çok iyi ve ezber bozuyor. Sevgili Savaş’ın bayılarak anlatımından ağzım sulansa da tadana kadar yapacak tek şeyim vardı; o da şimdilik yutkunmak olacaktı. En sevdiğim işletme şekli olan ve aile dayanışması ile kurulan aile işletmesi tipinin Ankara’daki önemli örneklerinden birisi ‘Konakbay’. Kurucu baba, vefat edene kadar mantıyı pişirmiş, anne çibörek hazırlamış, oğul da servis yapmış, lezzeti hayal etmeyi de size bırakıyorum.

Yazının Devamını Oku

Unutulan yemekler

“Ağzınızda yemek olduğu an, dünyanın tüm sırlarını çözmüşsünüz demektir.” (Franz Kafka)

Sevdiğiniz bir yemeğe gömülürken hissettiklerinizi tarif edin desem, nasıl anlatırsınız? Sevdiğiniz yemekler geçti gözünüzün önünden değil mi? Şu an mutluluk salgıladığınız kesin, hatta ağzınız sulandı bile diyebilirim. Aldığınız hazzı tarif ederken mutlaka edebi bir dil kullanmak istersiniz. ‘Şahane, nefis, harika’ gibi hayranlık belirten kelimeler, ‘Bayıldım, kendimden geçtim, tadı damağımda kaldı’ tarzında deyimler kullanarak duygularınızı pekiştirirsiniz. Yediğinden haz almanın sonsuz huzurunu içinizde hissettiğinizde, hayatın anlamının aslında yemek yemek kadar basit olduğunu düşünmeye başlarsınız. Zaman durur ve yemekle aranızda kurduğunuz bağı, ağzınızda çevirdiğiniz her lokmasında duyumsarken, bütün dünyanız önünüzdeki tabak olur. Hele ki yemeği pişirenlerin geleneksel yöntemleri kullandığını biliyorsanız, geçmiş anılar canlanır, her lokmasına ayrı lezzet katar, mest olursunuz. Şimdilerde popüler ve hazır yemeklerde, aradığınız geçmiş hazları bulamayacağınızdan emin olabilirsiniz. Geleneksel yemeklerin emek ve sevgi dolu lezzetlerini yeniden hatırlamakta fayda var. Unutmayın, pişirmeyi veya yemeyi unuttuğunuz yemekler, asıl ruhunuzdur.



ANKARA’NIN EN ESKİSİ

Eskiden neredeyse her hafta sonu, ailemizle, eş, dost, akraba veya sevgilimizle gittiğimiz mahalleli köfte dükkânları bir bir kayboldukça, ‘Gözden ırak, gönülden ırak’ atasözünü doğrularcasına hayatımızdan da kaybolup gitmesi üzücü. Unuttuğumuz ama vazgeçemediğimiz lezzetlerden biridir ‘İnegöl Köftesi.’ Gerek hazırlama ve pişirim yöntemini, gerek lezzetini, her yediğimizde bizi bizden alan şahane kokusunu unutmak mümkün mü? Ankara’da kalan çok az sayıda köfteciden birini hatırladım. Yenimahalle, Çarşı Caddesi, Taşkın Sokak’taki ‘Meşhur İnegöl Köftecisi’ 1966 yılında kurulmuş ve Ankara’nın en eskisi. İkinci kuşaktan sevgili Birol Altay, kuruluş gelenek ve lezzetlerini aynı şekilde sürdürmenin verdiği keyifle çalışıyor. Kurulduğundaki menü aynen devam ediyor. Mercimek ve işkembe çorbaları, nefis köftesi, piyazı ve tabii ki Kemal paşa tatlısının tadına aşina olanlar sevinecek, hatta nostaljik havayı soluyunca çocukluklarına, gençliklerine geri dönmenin hazzını yaşayacaklar. Ankara çok büyüdü, Yenimahalle gözden ırak kalmış olabilir ama ‘Meşhur İnegöl Köftecisi’ halen gönüllerde. Paket yapıyorlar, iyisi mi, siz gidin alın, geçmişe de gidersiniz.

Yazının Devamını Oku

Zaman balık zamanı

“Nice balık vardır ki; su içinde her şeyden eminken, boğazının hırsı yüzünden oltaya takılmıştır.” (Mevlâna)

Yeni yıl defterinin ilk sayfasına yazdığımız ilk temennimiz, yüzeysel olarak (âdet yerini bulsun diye) muhtemelen ‘sağlık’ olmuştur. Mutluluk ikinci temennimiz olur. Olanların daha çok, olmayanların da ilk tadım için paraya kavuşma arzusu listenin değişmezidir muhakkak. ‘Sağlığın ve mutluluğun olmazsa olmazı paradır’ inancı taşıyanlar, ‘parayla saadet olmaz’ atasözünü çürütmenin yollarını, kapıldıkları sanal gerçeklik içinde aramakla meşgul olur. Zaman mefhumu kalkar, arzularımıza, hırslarımıza yenik düşeriz. Yılın başında açtığımız yeni sayfada biriktirmeyi umduğumuz güzelliklerin, yeniden tazelediğimiz dileklerimizi, yıl eskidikçe kenara koyar, rafa kaldırırız, hatta unuturuz. Sigarayı bırakma, kilo verme gibi dileklerden bahsetmiyorum. Yepyeni bir ruha bürünmekten bahsediyorum, mutsuz olduğunuz şeyleri, mutluluğa dönüştürmek için yöntem değişimi esas kastım. Duyarlı olmaktan, empati yapmaktan, davranışlarımızı gözden geçirmekten, ben merkezcilikten sıyrılıp biz olmaktan bahsediyorum. Para kaçıncı planda kalır bilmiyorum ama ‘oltaya gelmeyin’ derim.



ÇITIR TEKİR

Balıkta tazelik esastır, taze balığın da başkenti Ankara’dır. En iyi balıkçılar, en iyi balık restoranları da Ankara’da olunca, en iyi balığın tercihi de tabii ki Ankara olacaktır. Nene Hatun Caddesi’ndeki ‘Camgöz Balık Lokantası’ işini iyi yapmakla kalmıyor, yenilikçi yaklaşımıyla Ankaralıları her zaman büyülüyor. İşletmeci sevgili Kerem Ülgü ‘çıtır tekir’ önerince heyecanlandım. Yerken denizin tadını birebir hissettiğiniz yegâne balıklardan biridir tekir. El maharetiyle pişirilen tekirin çıtır hali benim de müptelası olduğum bir haldir. Camgöz Lokantası, lavaş ve yeşil soğanla servis ediyor. Parmaklarınızla yakaladığınız çıtır tekiri, isterseniz yanına soğanı da yatırıp lavaşa dürün. İlk lokmada çıt edecek, ikinci lokmayı gizli soslu ‘Camgöz salatayla’ birlikte alın. Gözlerinizi yumun ve denizi koklayın, mest olacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Ölümsüzler

“Hükümdarlar gelip geçer ama dünyanın her zaman hekimlere ihtiyacı vardır” (“The Physician” Noah Gordon)

Bu sene, “2020 bitse de gitse” dedik... Nihayetinde son gününe geldik. Gidiyor işte. Gideceği muhakkaktı, götürecekleri muallâktı ancak yaşattıkları hakikatti. Kimimiz öldü, kimimiz dirildi, kimimiz öğrendi, kimimiz henüz farkında değil olanların. Ders çıkardık mı? Bilmiyorum. Öğrendik mi? Ondan da emin değilim ama ölmediysek bunun nedenini çok iyi biliyorum. Ölümsüz sandığımız sağlık çalışanlarının sayesinde yaşadığımızdan eminim. “Onlara bir şey olmaz” diye düşündüğümüz sağlık emekçilerinin gecesini gündüzüne katıp çırpınışlarıydı bizi yaşama bağlayan. Ne oldu peki? Onlar öldü, biz diri kaldık. Neden mi? İnsanlık için, sağlıklı gelecek bekleyen çocuklarımız için... Onlar öldü, kendi çocukları yalnız kaldı. Minnetimiz sonsuz, yüreğimizde ölümsüzsünüz!



100 DOKTOR 100 TARİF

Doktorların yaşamla ve yaşamımızla ilgili çabaları, yaptıkları işi ciddiye alan tavırları sayesinde hepimize hayat oluyor. Dünyaya bakışlarının temelinde sağlık ve sağlıkla yaşam olunca da bizim farkında olmadığımız detaylara vakıf oluyorlar. 100 doktor bir araya geliyor ve 100 yemek tarifini sağlıklı şekliyle hazırlıyorlar. Kendileri pişiriyor, kendileri fotoğraflıyor ve kendi cümleleriyle bizzat yazıyorlar, ortaya nefis bir yemek kitabı çıkıyor. Bu kitabın en güzel tarafı ne biliyor musunuz? Bütün gelirini koronavirüsten ölen, yukarıda minnetle bahsettiğim sağlık çalışanlarının çocuklarına burs verilmesi kaydıyla Kadın Hekimler Eğitime Destek Vakfı’na (KAHEV) bağışlıyorlar. Bugün kuruluşunun 2. yılını kutlayan KAHEV, binlerce tıp öğrencisi başta olmak üzere, ilköğretim, lise ve diğer branş lisans öğrencilerine burs, laboratuvar, kütüphane temin etmek için hekimler tarafından oluşturulmuş bir yürek hareketi. ‘100 Doktor 100 Tarif’ kitabı çok kısa sürede 10 bin satmış, bu iyiye işaret. Minnetimiz büyük, bu yürek hareketine katılmamız gerek. Her tarif ruhumuza, her kitap ölümsüzlerin çocuklarına hayat verecek. ‘www.kahev.org’ tıklayın.

Yazının Devamını Oku

En uzun gece

“Herkes aynı anda geceyi yaşar ama herkesin karanlığı farklıdır” (La Edri)

Geçtiğimiz 21 Aralık günü, en uzun geceyi yaşadık. Kimimiz farkındaydık, kimimiz uykudaydık. Kimimiz çeşitli ritüellere kapıldık, kimimiz için her gün gibiydi... Uzun ya da kısa fark etmedi. Bazen en kısa gece bitmez sanırsın, en uzunu ise bir çırpıda biter anlamazsın. Özetle, hayatı nasıl özümsediysek, davranışlarımız da benzer oldu. Herkesin yaşadığı tek ortak bir sonuç vardı ki, her hâlükârda sabah oldu. Victor Hugo’nun sabır odaklı, “En karanlık gece bile sona erer ve güneş tekrar doğar” cümlesi karamsarlığımızı, aydınlığa dönüştürüp umut tazelerken, Mevlana, “Her şey, neye layıksa ona dönüşür” diyor ve bedenimizdeki ruha sesleniyor aslında. Hangi ruh hali içindeysek, ne dilediysek ya da ne beklediysek hayattan, ona dönüşüyoruz. Uzun, kısa, büyük, küçük, ünlü, ünsüz, zengin veya fakir... Her hâlükârda gün geçiyor, u-mutlu ya da u-mutsuz. Tercih sizin..



MÜZİSYENDEN BABKA EKMEĞİ

Sevgili dostum müzisyen Ateş Tezer’in Çeşme, Ovacık’ta yeni kurduğu fırınına uğradığımda onu elinde oklavayla tezgâhın başında, bir gün önceden hazırlayıp dinlendirdiği ‘brioche’ hamuru açarken buldum. Öylesine motive olmuştu ki; konserin ortasında baterisine vurduğu bagetlerle, eşlik ettiği jazz orkestrasının ahengine kapılmış hali vardı. Kısa bir selamdan sonra itinayla işine, yani elindeki oklava ve açtığı hamura odaklandı. Hamuru uygun inceliğe getirecek yuvarlamaları yaparken gösterdiği itinaya ister istemez ben de kapılmıştım artık, dikkat kesildim. Cetvelle hamurun boyunu ölçtüğünde “Gerek var mı?” dedim. “İyi sonuç için, geometri gerek, matematik gerek, aritmetik, kimya gerek” dedi. “Beste yaparken notaları bilmen gerektiği gibi, koyduğun her notanın nasıl bir anlamı varsa, oklavanı yuvarlamanın, parmaklarınla hamura dokunmanın da anlamı var” dedi. Açtığı hamura Belçika çikolatası, tereyağı, kakao ve pudra şekerden oluşan karışımı özenle yayarken nefes almadı belki. Önce rulo, sonra da örgü hale getirirken, ellerinin hamuru incitmeyen dokunuşu sanatın kendisi olmalıydı. Pişireceği kalıba yerleştirip birkaç saat dinlendirdikten sonra, bir an önce tadına bakmak için sabırsızdım ama Ateş temkinliydi. Kokusu yayılmaya başladığında, oklavayla bestelediği melodiyi de duymaya başladım. Bestenin ismini sordum “Babka” dedi. Çok fazla bilinen bir ekmek çeşidi değil Babka, çoğunlukla Polonya, Ukrayna ve İsrail’de yaşayan Musevilerin pişirdiği paskalya çöreğine benzer bir tür, çikolatalı ekmek bilgisini verdi. ‘Sadece aritmetik yokmuş’ diye geçti içimden, gelenek var, tarih ve edebiyat da varmış. Müzisyenden size özel ‘Babka’ bestesi için siparişi İg: @levain_cesme hesabından yapın, yeni yıla değsin.

Yazının Devamını Oku

Özledik mi?

“İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır.” (Jean-Jacques Rousseau)

Hepimiz özledik eskisi gibi yaşamayı; endişesiz, kaygısız ve alabildiğine özgür. Sokakları koklayarak yürümeyi, sarılmayı, öpüşmeyi, dokunmayı sevdiklerine doya doya. Sinemanın, tiyatronun, konserlerin atmosferini derin derin içine çekmeyi kim özlemedi ki... Hastalanmak ister misiniz? Kimse istemez sanırım. Sokaklarda özgürce dolaşamamamızın sebebinin farkında mıyız peki? Muhtemelen farkındayız ancak “Bana bir şey olmaz” inancıyla, davranışlarımız istediğimiz gibi... Maskesiz, mesafesiz ve hiçbir şey yokmuş gibi... Özgürce. Özgürlüğümüzün altını çizerek dolaşıyoruz hatta. Peki özgürlüğün gerçek tanımını biliyor muyuz? Sanırım pek vakıf değiliz. Peki ya savunduğumuz özgürlüğümüz, başkalarının yaşam özgürlüğünü engelliyorsa! Ölmek istiyor muyuz? Elbette istemiyoruz... Ölmek istemediğimiz için eve kapandık, mesafe koyduk, maske taktık. Öldürmek istemediğimiz için evdeyiz... Dostlarımıza, sevdiklerimize yeniden sarılabilmek için evde olmaya devam edeceğiz Rousseau’nun sözünü iyi anlamakta fayda var, lütfen bir daha okuyun!



YÜZDE YÜZ ANKARA ‘KITIR’

Ben Ankara’nın karlı günlerini özledim. Akşamüstü eve dönerken bastıran kar yağışında kapanan Cinnah Caddesi’nden çıkamayan arabama, kazasız belasız uygun park yeri bulmak için yüklendiğim adrenalini özledim.

Yazının Devamını Oku

#NoToRacism #ırkçılığahayır

“Hangi çiçek, diğerini ‘sarı açtı’ diye ayıplar? Hangi kuş, ‘farklı ötünce’ diğerine yasak koyar? Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar. Ah insanlar! Her şeyi bulup kendini bulamayanlar... (Charles Bukowski)

Bukowski’nin yukarıda yazdığım serzenişindeki son cümle “Ah insanlar! Her şeyi bulup kendini bulamayanlar” Biz insanlarla ilgili o kadar çok şey anlatıyor ki; bencilliğimizi, kibrimizi, acımasızlığımızı, vicdansızlığımızı, hırsımızı vs... Bu liste uzadıkça uzar. Düşünebilme yetimizi kullanabildiğimiz, diğer canlılara açık ara üstünlükle hâkimiyet kurduğumuz bu dünyada, halen kendimize hâkim olamıyor olmak ne acı değil mi? Savaş içindeyiz... İnsanla, doğayla, denizle, balıklarla, kuşlarla, böceklerle ve doğadaki diğer hayvanlarla husumet içindeyiz. Gökyüzüyle savaşıyoruz, güneşe, yıldızlara saldırıyor, evreni kurcalıyor, tanrıya bile meydan okuyoruz. Kadınla savaşıyoruz, erkekle savaşıyoruz, İnançlarla savaşıyoruz, renklerle, seslerle savaşıyoruz, düşünceyle, fikirle, yaratıcılıkla savaşıyoruz, mutlulukla savaşıyoruz, sevgi, aşk, insanlık arıyoruz ama onlarla da savaşıyoruz. Olmadık, olmuyoruz, olamıyoruz. Her şeyi yendik, kazanıyoruz. Kendi benliğimizle hep savaştayız ama çok kötü yeniliyoruz...



NO:29 DÜKKÂN

Giriş paragrafı okuduktan sonra üzüldük, gerildik belki de. Biz insanların kendi benliğimizle barışmamız gerektiğini de düşündük muhtemelen. Kendi benliğinizle anlaşmaya vardığınızda hissedeceğiniz iç barışın size vereceği huzuru düşünün mesela. Gözlerinizi yumup hayal edin hatta... Kahve kokusunu aldınız, ruhunuzu dinginleştiren melodiler de katıldı hayalinize, iyice gevşediniz. Kahvenizi yudumlayın, damağınızda hissedin, yutarken bıraktığı nefasetin zihninize yolladığı uyanışın da farkına vardınız. Uyanın o halde, yumduğunuz gözlerinizi açın. Ankara’nın en estetik kahve dükkânı No:29’da “Kahveye duygu yükleyen adam” Onur Dal’ın yarattığı atmosferin büyüsüne kapıldınız. Kahvenin büyüsü ise önce baristadan yani sevgili Onur’dan, sonra da makinesinden yani ‘La Marzacco Leva.’ Yarı manuel denebilecek, zamanlamayı hazırlayanın sanatına bırakan, kahve makinesinden çok bir zaman makinesini andıran kollarını doğru kullandığınızda duygusunun da doğrusunu yakalıyorsunuz. Dükkânın atmosferini ciğerlerinize çekmek için doğru zaman değil belki ancak kahveyi alıp atmosferi evinize taşımak için zamanlama makinenin kolunda. Zamanınızı Ahmet Taner Kışlalı Mahallesi 2886. Sokak’taki No:29 Dükkân’a ayarlayın derim.

Yazının Devamını Oku

Teşekkür sanatı ‘Hygge’ 

‘Mutlu olmak her şeye sahip olmak değil, sahip olduğun kadarını her şey yapabilmektir.’ (Kahraman Tazeoğlu)



Dünyada mutluluğun başkenti sayılan Danimarkalıların yarattığı bir mutluluk ve teşekkür felsefesi ‘hygge’ (Höge, Huge diye okunur). İskandinav ya da Nordik (Kuzeyli) toplumların, uzun süren karanlık ve soğuk günleri, aileleri, dostları kısacası sevdikleriyle birbirlerine sarılarak ısıttıkları, toplanma, bir arada olma durumuna deniyor ‘hygge’. Basit ama konforlu ortamlarda, sıcacık bir kahve veya çay, anneannenizden kalma yün battaniye, annenizin ördüğü yün çoraplar, etrafına yayılarak oturduğunuz, şömine veya soba, birkaç mum veya gaz lambası aydınlığı yetiyor ama esas hedef teknoloji ve sosyal medyadan uzak, olmazsa olmazı ise hoş sohbet. Hoş sohbet dedim, zira ortamı gerecek konuşmalar, memleket meseleleri, siyaset ya da gıybet yapılmaz. Yarışmacı ego ve kibir gömleklerinizi çıkarıyor, huzur battaniyeleri ve neşeli çoraplarınızı giyinerek oturuyorsunuz. Önce sahip olduklarınız ve bir arada olduğunuz için teşekkür edin, yani şükür, sonra zamanı durdurun. Yemek konuşun, doğa konuşun, kitap konuşun, sevgi konuşun ama aşkla konuşun.

MUTLULUK SIRRI

Hygge felsefesinde kitapların apayrı bir yeri var. Yalnızken de hygge ortamı hazırlayabiliyorsunuz. Gereken şeyler, rahat bir koltuk, battaniye, kahve veya çay, kalın çorap ve tabii ki sevdiğiniz bir kitap. Hygge ile ilgili burada çok fazla detaya giremedim. Yüzeysel olarak ana düşünceyi verebildim. Bununla ilgili önereceğim ‘Meik Wiking’in ‘Danimarkalıların Mutluluk Sırrı’ isimli kitabını edinin. Hafta sonu nasılsa evdesiniz, okudukça ısınacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Sevgiye... “Öğretmen”

Bazen çocukların tablet başında işledikleri derslere kulak misafiri oluyorum. Bir kenara oturup gözlerimi yumuyor, öğrenci olduğum yıllara gidiyorum.

“Ne özlemişim Allah’ım” diyorum kendime, bu ses, bu nefes... Öğretmenin, öğretiyor olmanın verdiği heyecanı sesine yansıtarak çocuklara konuşmasının, tarifsiz ama sevgiyle yoğrulu duygusunu derin derin içime çekiyorum. Ses tonunu, kullandığı kelimelerin samimiyeti içimi dağlıyor. Ne çok olmuş böylesine içten ses duymayalı, ne çok olmuş gerçek sevginin yerini alan sahte duygularla yaşayalı. Ne çok olmuş böylesine yüreğe işleyen bir sevgiyle karşılaşmayalı... Yetişkin olsak da, çocukların öğretmenlerinden gördüğü sevginin aynısına, inanın ihtiyacımız var. Duygularımızı tazelemek, yaşadığımızdan emin olmak, sevildiğimizi, değerli olduğumuzu hissetmek ve belki de insanlığımızı yeniden anımsamak için... Geçmişteki ğretmenlerimizi hatırlamak, hatta ve hatta çocuklarımızla birlikte tüm öğretmenlerin yeniden öğrencileri olmak, çok rahatlatır... 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü minnetle kutluyorum.



DÜRÜM ARNAVUT CİĞERİ

Zarı alınan ciğerin, una bulanarak kazandığı kıvam, küp patateslerin, kırmızı soğan ve maydanozla oluşturduğu ahengi, sumak ile pul biber tamamlarken, gözlerinizi yumup lezzete motive olma ihtiyacı hissediyorsunuz. Ciğeri hayatımıza sokan Arnavutların, aslında ucuz olduğu için tercih ettikleri söylense de; lezzetini ve iştah açıcı pişirme yönteminin damağa verdiği hazzın farkına vardığınızda, tamamen damak keyfi olduğunu da anlıyorsunuz. Arnavut ciğerini bilmeyen ya da sevmeyen çok azdır. Kimi meze gibi kullanır, kimi doyumluk pişirir, kimi ekmek arasına koyar ama her şekilde mest olunur. Aylardır severek yakından takip ettiğim geleneksel dürüm restoranı ‘Müdür Dürüm’ kültürümüzü yansıtan diğer dürümlerinin yanı sıra lavaşa koyduğu Arnavut ciğeri dürümü de nefis yapıyor. Çayyolu Park Caddesi’ne açtığı yeni şubesinde ilk kez dürdüğü Arnavut ciğerini tattığınızda, aldığınız lezzete duyacağınız saygıdan ötürü, Müdür’ün önünde ayağa kalkıp önünüzü ilikleyecek, “Şimdiye kadar neredeydin Müdüüm” demek isteyeceksiniz.

Yazının Devamını Oku

Ah be hayat

“Hayat ne biliyor musun? Delinmiş sandalına su dolarken senin daha yüksek hızda onu boşaltmaya çabalaman.” (Nazan Bekiroğlu)

Yordun bizi hayat. Yuvarlanıp gidiyorduk karınca kaderince... Geçinmekti, mutluluktu, huzurdu derdimiz belki kendimizce, hepsi mazide kaldı. İyi kötü bir canımız, onu diri tutmak için bir çabamız vardı, şimdi o da muallakta kaldı. Kurtulamadık şu virüsten, serde insanlık var ya; özgürlüğüne düşkün. Sabredemedik, evde de kalamadık, sokakta da unuttuk görünmeyeni, hiçbir şey yokmuş gibi yaşadık, her zaman olduğu gibi kapıldık rehavete ve haliyle alıştık kıyamete. Oysa ki cep delik, cepken delik, üstüne üstlük bir de sandal delik. Peki ya ‘can havli’ de delik mi? Şaşırdık be hayat. Mutluluktan, huzurdan da geçtik belki ama ‘can’ pahalı, geçilmiyor. Kendimize gelelim, sapır sapır dökülüyoruz, hayatı seviyorsak sandaldaki suyu boşaltalım. Ha gayret! Yaşayalım.



KÖFTECİ YUSUF

Anadolu’da neredeyse her şehrin, kasabanın hatta köyün bile kendine has, yöresinin etleriyle yoğrulan köftesi olması, toplum olarak köfteye düşkünlüğümüzün de işareti. Her yörenin köftesini kendi yerinde deneyimlemek gerektiğini özellikle belirtmem gerek. Havası, suyu, yoğuran eli farklı olacağı gibi, içerik olarak suistimal edilebilmesi en kolay yiyecek çeşitlerinin de başında geliyor. Endüstriyel üretim yapan zincir köfteciler mantar gibi yayıldıktan sonra tadı iyice kaçan köfteyi nadiren yazıyorum. Çoğunlukla gelenekseli, küçük, salaş ama temiz köfteyi arıyorum. Sokak aralarına giriyorum, ya kuytuda bekleyen tablacı buluyorum ya da sokağın köşesindeki küçük dükkândan gelen nefis kokusunu takip ettiğim salaş köfteciye giriyorum. Yazacağım köfteyi farklı zamanlarda birkaç kez deniyorum, lezzet istikrarı ve temizlik çok önemli, her seferinde aynı özeni buluyorsam bayıla bayıla yazıyorum. Sancak Mahallesi, Ali Haydar Feroğlu Sokak’ın köşesindeki köfteciyi de öyle buldum işte. Babalarının 24 yıllık tablalarını köşedeki dükkâna taşıyan iki kardeş Tuncay ve Ömür’ün yassı köftesi nefis, tavuk şiş de, dana antrikot şiş de öyle. Tatmanız gerek, unutamayacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Ekmek arası yaşam

“Hayat öyle bir şey ki, sustuğunda konuşmadın diye pişman eder, konuştuğunda ise susmadığın için kahreder.” (Charles Bukowski-Ekmek Arası)

Ayak üstü yaşıyoruz hayatı. Sevgiye muhtaç kediler gibi sokak aralarında şefkati, merhameti ve karnımızı doyuracağımız yemeği arıyoruz. Buluyoruz belki bir şeyler... Ama tekme olur, ama uzaktan sektirilen taş olur... Bir yemek artığı, kırıntısı ile seviniyoruz belki de. Nadiren, okşandığımızı, sevildiğimizi hissettiren sevgi dolu insanların, umulmadık anda gülümseyen yüzlerine rastlıyoruz. Açlığımızı, sefaletimizi, dertlerimizi unutup, mutluluktan uçuyoruz. Sevgiye bu kadar aç mıyız? Konuşmaya, anlatmaya, anlaşılmaya açlığımızı giderememek, bizi sanal dünyanın sokak aralarında sevgi, merhamet arayışına mı sürüklüyor? Gerçek dünyada arzuladığımız sevgiyi bulamasak da, ‘Pacta Sunt Servanda’ (‘İyi niyeti’ simgeleyen, antlaşmalar hukuku kuralı) yani Türkçesi ‘Ahde Vefa’ bulur muyuz? Ondan da emin değilim.



SOKAK ÇOCUĞU ‘ALİ TUTAL’

Çeşme’nin meşhur sokak ciğercisinde, çömeldiği duvar dibinde ekmek arası yerken rastladım ona. Bilindik bir yüz ama meşhur biri anlamında değil kastım, çömelişi, ciğere gömülüşü de tanıdıktı. Doğallıkla Anadolu’nun her yerinde rastlayabileceğiniz herhangi biri. Sinemada veya bir dizi filmde görebileceğiniz ama izlediğiniz hikayenin asıl doğallığını size başrol oyuncularından bile fazlasıyla yaşatan, ancak farkında olmadığınız karakterlerden biri. ‘Hükümet kadın’ filminde ‘yağmur duası’ sahnesinin imamı da, ‘Geniş Aile’ dizisinin Yozgatlı Ali Ekber karakteri de, ‘Fırtınalı Hayatlar’ dizisinde Atatürk’ün baş yaveri Salih Bozok da o. “Sokaklardan öğrendiklerim oyunculuğumu törpülerken doğallığı da, insanlığı da öğretti, Sokak Çocuğuyum ben” dedi Ali Tutal. Aklıma Yeşilçam’ın efsane yıldızı Sadri Alışık’ın “Sokak köpeklerine selam vermeye başladıysan, insan olmaya çeyrek kalmıştır” sözü geliyor, içleniyorum. Nice Yeşilçam oyuncusunu tüketmiş, görmezden gelmiştik. Sinemada bize yaşattıkları gerçek duyguların yerine şimdilik sanal duyguları koymuştuk belki ama ne yazık ki, onların yerine kimseyi koyamayacaktık.

Yazının Devamını Oku

Orada kimse var mı?

“Dünyadaki önemli şeylerin çoğu, durum umutsuz göründüğü zamanlarda denemeye devam eden insanlar tarafından gerçekleştirildi.” (Dale Carnegie)

Yalnızlığın derin kuyusuna gömüldüğümüzde, farkında olmadan, için için ama sessizce haykırdığımız sorudur “Orada kimse var mı?” Göçük altında kalmak gibidir yalnızlık, kurtulmak ya da kurtarmak için de haykırır, “Orada kimse var mı?” İnsanın insana mecburiyetinin yadsınamayan gerçeğine verdiği cevap, sevgiyle beslenen insan ruhunun aradığı enerji kaynağını bulmak için de sorduğu sorudur. Ülkenin dört bir yanından #İzmirdepremi için tek yürek olmaya giden arama kurtarma ekiplerinin, kendi hayatlarını saydıkları ‘hiç’ kelimesini ‘hayat’ haline getirmeye, yüreklerimize serptikleri suyu, göçük altındaki ruhlara can olarak vermeye İzmir’e giden, Türkiye yürekli ekiplerin sorduğu sorudur “Orada kimse var mı?” “Merhaba, ben Ayda Gezgin, elimi tutar mısınız?” diyen minik yüreğin seslenişine uzattıkları el, akıttıkları gözyaşıdır. İnsan olmayı yeniden hatırlatan tüm kurtarma ekiplerine bedenimiz, ruhumuz ve yüreğimizle minnettarız.



DOĞAYA DÖNÜŞÜN ÖRNEĞİ

Yükselttiğimiz ego duvarlarına tırmanışımız hırsla sürerken, geldiğimiz noktadan düşmemek için tutunarak büyüttüğümüz korkularla yaşamaya inanın ki değmiyor, zamanını kestiremediğiniz bir sarsıntıda tepetaklak oluyor, her şeyinizi yitirebiliyorsunuz. Doğaya tutunmalı insan, toprağa, ağaca, yeşile. Kısacası doğallığına dönmeli. Kendi eliyle yarattığı teknolojik canavara yem olmamak, sevgiyi, saygıyı unutmamak için, özüne dönmeli. Birkaç yıldır hayranlıkla izlediğim, Beynam köyündeki Ayone Çiftliği, doğaya dönüşün ve doğallığın insanla uyumunu sergileyen önemli bir örnek haline geldi. Sevgili Aybige Erişen ailesi ile birlikte çalıştığı çiftlikte, kendi elleriyle diktiği atalık tohum sebze, meyve fidelerini özenle yeşerttikten sonra hasat etmenin verdiği manevi mutluluğun tadını çıkarıyor.

Yazının Devamını Oku

Cumhuriyet

“İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.” (Sabahattin Ali)

Düşünmek, düşünebilmek” olmalıydı, en büyük sebep... ‘Atatürk’ gibi. Bir derin düşüncenin ürünüydü ‘Cumhuriyet.’ İnsanca yaşamın, insanın özgür ‘cumhur(halk)’ olabilme vasıflarına haiz kıvama gelmesiyle mümkün olabileceğinin derin düşüncesiydi, Cumhuriyet. “Cumhuriyetle cehalet aynı yerde barınamaz” diyen şair ‘Alphonse de Lamartine’ ile “Cumhuriyet erdemli insanların rejimidir” diyen politik düşünür ‘Montesquieu’ gibi derin düşünceler var, cumhurun niteliğini tarif eden. Atatürk’ün, cumhuriyetin ilanından sonra öğretmenlere verdiği “Cumhuriyet sizden ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ nesiller ister” mesajı, Cumhuriyetin ve eğitimin önemini fazlasıyla vurgularken, bizler de bu dünyaya yemeye, içmeye gelmiş olamazdık, düşünmeliyiz, farkında olmalıyız ve haykırmalıyız; Yaşasın Cumhuriyet!

SOFRANA SAHİP ÇIK

Yediğimiz, içtiğimiz bizim olsun, karnımız doysun keyiflenelim tabii ki. Ancak; yemekten sonra “Allah her açı doyursun” diye temennide bulunmak da kimsenin karnını doyurmuyor maalesef. Sofradan kalkarken tabaklarda bırakıp, yemediğimiz yemekler arkamızdan ağlamaz belki ama açlıktan ağlayan hatta ölen insanların olduğunu düşünmek gerek, düşünemiyorsak, insanlığımızı gözden geçirmemiz gerek. Yiyebileceğimiz kadar, yettiği kadar... Her şeyin azı karar, çoğu herkese zarar. Tarım Bakanlığı’nın başlattığı kampanyaya katılıp israfa göz yummayacağınıza dair söz verin, adınıza fidan dikilsin. www.sofranasahipcik.com
BATIKENT ‘PEYAMİ’

Yazının Devamını Oku

Ezber bozan tatlar

“Doğada her şey bir değişimdir; fakat bu değişimin arkasında sonsuzluk yatar.” (Wolfgang Van Goethe)

Alıştığımız, vazgeçemediğimiz tatların, aile büyüklerimiz ve samimi duygularla birlikte hayatımızdan gittikçe uzaklaştığı günler yaşıyoruz. Geçmişten gelen damak zevkimizi sürdürmek artık neredeyse imkânsız hale gelmek üzere. Gelişen dünyanın, değişen nesillerle birlikte hızlanan yaşam ve bu sürate ayak uydurması beklenen yemek kültürünün bu değişim hızına adapte olması, gerek yemek için harcanan zaman, gerekse yapımında kullanılan doğal ve kaliteli malzemenin üretilmesi açısından da zorlaşıyor. Eskiden yemek yapımına ayrılan sevgi ve zaman, günümüzde iş hayatına ya da sosyal yaşama ayrılınca, yemek kültürü de, sevgi de askıda kalıyor. Hızlı pişirim, acele tüketim ve kısa süre için duyulan haz yeni yaşam tarzı haline gelince, eskilerin sağlık odaklı, sabırlı, emek isteyen ve sevgiyle pişirilerek damakta uzun süreli hazlar bırakan yemek kültürü unutuluyor mu?



ESKİYLE YENİNİN EŞLEŞTİĞİ MENÜ

Merak etmeyin, yemek kültürümüz unutulmuyor! Halen alıştığımız tatları günümüz alışkanlıklarıyla harmanlayan düşünceler var tabi ki. Beytepe köyü, Ertuğrul Gazi Bulvarı üzerinde bulunan ‘Mozz Pizza’ ve işletmecisi mühendis Güneş Öztürk, yemek kültürümüzü unutturmadığı, çoğunlukla eskiyle yeniyi eşleştirdiği menüsüyle yüreklere su serpiyor. Atıştırmalıklarında ‘babagannuş, humus ve muhammara’ var mesela. Kavun ve pastırma ile yaptığı salatası, ayrıca dut kurusu ve salatalıkla yaptığı ‘kuru cacık’ nefis bir harman olmuş. Enginar’dan yaptıkları pizza ile sucuk, acı pul biber ve bal kullandığı pizzası da yeni lezzet akımı ‘euro-oriental’ tadında. Bir başka euro-oriental ürün, Türk usulü kavurma, sumaklı soğan ve közlenmiş biberi, İtalyan mozzarella ile pişirmenin verdiği sıradışı hazzı, yerken hissetmemek de sıra dışı.

Yazının Devamını Oku

Gizem, Güneş ve Selvi ‘Birgi’

“Birgi’nin kavakları, dökülür yaprakları, bize de derler çakıcı, (Yâr fidan boylum) yakarız konakları. Selvim senden uzun yok, yaprağında düzüm yok, kamalı da zeybek vuruldu (Yâr fidan boylum) Çakıcı’ya sözüm yok.” (Anonim Türkü (Ödemiş-Birgi))



“Ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım” demiş, Bedri Rahmi Eyüpoğlu. Bir ezgiye ruh vermek için yaşanmışlığın hakiki, duyguların samimi ve yüreğin safi olması gerekiyor. Şehrin gübrelenmiş duygularıyla yapılan şarkıların, yazılan şiirlerin sizi, müzik ve edebiyattan soğuttuğu da düşünülürse Bedri Rahmi’nin alçak gönüllülüğüne hak veriyorsunuz. Yukarıda sözlerinden alıntı yaptığım türkünün kahramanı “Yâr fidan boylu”, mert, efe “Kamalı Zeybek”in Birgi’de bir başka yiğit efe, “Çakıcı’nın” adamları tarafından öldürülmesine, gerçek duygularla Birgililerin yaktığı ağıtın samimiyetini hissetmemek mümkün mü?
Şehrin gizemi ismiyle başlıyor aslında. Hâkimiyetleri sırasında, Persler “Yeşil yer”, Romalılar “Zeus’un kenti”, Bizanslılar da burç, kale anlamına gelen “Phirgion” demiş. Bizim Evliya Çelebi de “Bir-İki”den Birgi’ye ulaşmış. Tancalı Berberi seyyah İbni Batuta’nın bahsettiği ihtişamlı Aydınoğlu Sarayı halen gizemini koruyarak gizlendiği yerden çıkmamakta ısrarcı. Güneşin, selviyle birlikte dansının evlerin duvarlarına yansıyan motiflerinden çözeceğiniz mistik kokunun, bülbüllerin nesillerdir şahit olarak şakıdığı gizli aşk hikâyelernin gizemini çözmek için gittiğinizde, dikkat edin, siz de aşka düşebilirsiniz.



Yazının Devamını Oku

Dünya yeni, usul eski

“Her şeyin yenisi ama dostun eskisi.” (Peyami Safa)

Vazgeçemediklerimiz, tadına doyamadıklarımız, unuttuklarımız var, ama kokusu burnumuzda tüten şeyler. Zaman geçtikçe yeni duygular yeşeriyor, aklımızda kalanlar ya da silinemeyenler bir hatıra gibi gün yüzüne çıkıyor. Tadı hep damağında kalmıştır anıların, hikâyelerin, lezzetlerin... Ya bir sokağın, ya bir binanın, ya bir dostun dilinden ya da havanın kokusundan gelir insanın aklına... O an mutluluklarını ve yaşadığını hatırlar.


TUNALI VİTAMİN

Kendimi bildim bileli var Tunalı’daki “Vitamin”. İlk yediğim günden beri lezzet de aynı, tadı da, kokusu da aynı. Gidiş gelişti cadde, tek yön oldu ama Tunalı ve Vitamin hep aynıydı. Esnaf aynı esnaftı, dükkân aynı dükkân, ben büyümüştüm ama çocukken kendime baktığım içindeki aynalar aynı kaldı. Dekor aynı, sandviçlerin, meyvelerin sergileniş biçimi hiç değişmedi. Aynı atmosferde büyüyen çıraklar usta oldu, lezzet yine değişmedi. Yeni nesil tostçular açıldı, kimisi geri kapandı, her köşe başında portakal, havuç sıkıldı ama hiçbiri Tunalı Vitamin’in verdiği duyguyu veremedi. Yengen, sosisli, çift kaşarlı, havuç portakal hatta dilli kaşarlısı unutulabilir mi hiç? Vazgeçemediğimiz Tunalı yerinde duruyor, Vitamin de orada... Gidin, anılarınız da tostunuz da, meyve suyunuz da taze.


Yazının Devamını Oku

Hoşgeldin sonbahar

“Hoş geldin sonbahar, geçmişin korkularından ve eskilerden kurtulmanın, yenilere yer açmanın mevsimi...” (Paulo Coelho)

Sonbahar hep hüzün mevsimi olarak tasvir edilmesine rağmen, Coelho’nun dediği gibi ‘geçmiş korkulardan arınmanın, değişimin, yenilenmenin de ilk mevsimi.’ Yaprakların döküldüğü mevsim olarak görünse de, esas sebebini Necip Fazıl, “Yaprak sıkılmıştı ağaçtan, bahaneydi sonbahar” deyişiyle sonbaharı da, yaprağı da incitmeden şairane tarif ediyor. Sonbahar, her yaprağın çiçeğe dönüştüğü bir mevsimdir aslında, görebilene... Aşkın, sonbaharın serin havalarında kendi sıcaklığını iyice belirginleştirdiği, kalpleri ısıtan renklerinin asalet, sadelik ve zarafeti ortaya çıkardığı en güzel mevsim. Sonbahar, yenilenmek için, kendinizi yeniden sevmek için, sevilmek ve duyguların en zarifi, en asili, ‘aşk’ için en uygun mevsim. Kime veya neye oluyorsanız olun ama olabiliyorsanız sonbaharda mutlaka aşık olun!



‘KAKULE’ ARTİZAN FIRIN

Sıra dışı bir mekân ‘Kakule Fırın’. Sıra dışı dememin sebebini Büklüm Sokak’taki yerine gittiğinizde yakından göreceksiniz. Tadacağınız ürünlerin lezzeti sizi heyecanlandırdığında sıra dışılığın anlamını da yeniden keşfedeceksiniz. İlk gittiğimde benim ezberim bozuldu mesela. Genelde rastladığım hepsi birbirinin kopyası kafe ve fırın ismiyle açılmış mekânlardan sonra, ‘Kakule Fırın’ın verdiği duygu bambaşkaydı. Girdiğiniz bembeyaz mekândaki diğer renkler içinizi ferahlatırken, tezgâhtaki ürünlerin estetiği zarafet, kokusu da doğallığı çağrıştırıyordu. Paris’in, belki de dünyanın en iyileri, Café de Flore ya da Les Deux Magots değildi bana bu duyguları veren. Ankara’nın gelecekteki sembolü olmaya aday ‘Kakule Fırın’ ve kurucuları sevgili Esra ve Atalay’ın ‘aşk’ tadındaki tutkularıydı. Her şey olması gerektiği gibi yapılmıştı. Göz boyama, aromatik dokunuşlar yoktu, doğallığın ve aşkın vitrine yansımasını hemen fark ediyorsunuz. Esra ve Atalay’ın birbirlerine ve yaptıkları işe karşı besledikleri sevgiyi ifade ediş yönteminin dışa vurumu olmuş ‘Kakule Fırın’. Sevgili Şef Hûma’nın aşkını da unutmamak gerek, pişirdiği her tatlının, tuzlunun içine baharat olarak mutlaka koymuş, tadacaksınız. Hazır sonbahar gelmişken, ‘Kakule Fırın’a gidin, aşk da olsun! Fransızların dediği gibi “état amoureux”, zihnin mutluluktan uçma ve aşırı duyarlılık duygusuna yol açan özel bir halini yaşayacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Doğa, doğal, doğallık

“Yalnızca son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten, son balık yakalandıktan sonra… Ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız.” (Kızılderili Atasözü)

Doğa, doğal, doğallık kelimelerini çok sık kullanıyoruz ama ne kadar önemsediğimiz de ortada. Kelimeleri kullanmanın pek fazla bir önemi yok aslında, doğanın kendisini gerçekten anlamak önemli. ‘Doğa, doğal, doğallık’ demek, dışarıdan her hangi bir destek ya da köstek görmeden ‘kendi hali’ olma durumu, yani ‘olması gerektiği gibi’ olmak... Ormanları biz mi yeşerttik? Hayır tabii ki! Onlar doğanın doğal döngüsü (toprak, hava, yağmur) içinde gelişti... Ama biz yaktık. Suyu da biz zehirledik, havayı da biz kirlettik, yetinmedik, toprağı ve mevsimleri de bozduk, hayvanları öldürdük. Felaketler, afetler dedik, doğanın doğallığına müdahale etmiştik, “çekil yolumdan” dedi, nafile anlamadık. “Ben daha güçlüyüm, seni yenerim” dedi insanoğlu, egosunu daha da büyüterek doğal olmayan kendi sanal doğasını yaratmaya başladı. Ne mi oldu? Açlık, susuzluk, ölümcül hastalıklar... Ve daha gelecekte neler neler... Ne mi olmalı?
‘Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şarkı söyleyen bir kuş gelir, konar.’ (Çin atasözü)



‘INPUT’ DOĞAL BESLENME DÜKKÂNI

Yazının Devamını Oku

Gülümseyin!

“Güler yüzlü insanların olduğu yere huzur kendiliğinden gelirmiş...” (Yukio Mişima, Japon romancı)

Neden gülümsemediğimizi anlamış değilim. Somurtmak için yüz küsur, gülümsemek için sadece on iki kasın hareketlendiğini okumuştum. Kendinizi fazla yormadan huzuru çağırabiliyorsunuz yani, tek yapmanız gereken şey ‘gü-lüm-se-mek.’ Pandeminin insan psikolojisini derinden etkilediği günlerin uzamasıyla yüzümüze inen bezginlik ve korkuyla karışık ifadeler, her ne kadar maskenin altında kalsa da, iç dünyamız bedenimize yansıyor, mutsuzluğumuz gözüküyor. Bunu anlamak mümkün tabii, ancak insanın moral ve sevgiyle yaşama tutunabildiğini de unutmamak gerek. Bunun en güzel örneği de ‘gülümsemek’, her şeye rağmen hem de! Bunun anlamı da şu; ‘hayatı, insanları seviyorum ve yaşamak istiyorum.’ Gülümseyin ve gülümsetin, huzur mutlaka gelir!

HER ŞEYE RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR

Hayat devam ediyor, bizden önce de vardı, sonramızda da olacaktır mutlaka. Yaşadığımız bu günleri öğrenerek geçirmek, sanal dünyanın bizlere unutturduğu hayatın, aslında ne kadar değerli olduğunu yeniden hatırlatacaktır. Epeydir uzak kaldığım Ankara’ya döndüğümde restoranları dolaştım. Genelde bir keyifsizlik var haliyle, ama gülümseyen, gülümseten yemekler de vardı. İşte bunlardan bazıları.


Yazının Devamını Oku

Boğaz’da kahvaltı

“İstanbul’da Boğaziçi’nde, bir fakir Orhan Veli’yim; Veli’nin oğluyum, tarifsiz kederler içinde. Urumelihisarı’na oturmuşum; oturmuş da bir türkü tutturmuşum” (İstanbul Türküsü, Orhan Veli Kanık)



Boğaz’ın büyüsüne kapılmayanı tanımadım, bilmedim. Varsa eğer tanımak da bilmek de istemiyorum. Zira bu büyüyü anlayamamak, ruhun varlığını inkâr etmekle eşdeğer. ‘Yaşamak’ isimli şiirinde “Bin türlü mavi akar Boğaz’dan. Her şeyi unutabilmek maviler içinde” derken, kapıldığı Boğaz’ın büyüsüne nasıl da insani ve naif bir ruh haliyle bakmış Orhan Veli. Ümit Yaşar, ‘İstanbul dedim de seni hatırladım’ isimli şiirinde “Boğaz içinden bir vapur geçer, benim aklımdan senin gözlerin geçiyordu” demiş ve aşkın büyüsünü, Boğaz’ın büyüsüyle tarif etmiş, etkilenmemek mümkün mü? Bu minvalde hemhal olduk, Adnan Özer, Cebrail Okçu (Cebo) ve şimdilerde İstanbul’da yaşayan, Ankara’daki mahallemden arkadaşım Süreyya da vardı, yer seçimini de o yaptı. Seçtiği yer Boğaz’a nazır ‘Hisar Kahvesi’ydi. Aşiyan’ın birkaç adım yanı başında, Hisar’ın hemen bitişiğinde teraslanmış, her masası manzara, her nefes orman ve deniz havası, her bakış karşı kıyı ve Boğaz, olur mu itiraz? Olamazdı zaten, hem kahvaltıya, hem hasbıhale biçilmiş kaftandı.

EDEBİYAT’IN MUTFAĞI MUTFAĞIN EDEBİYATI

Uzun süredir edebiyatın mutfakla, mutfağın da edebiyatla ilişkisini işleyecek etkinlikler tasarlayan Adnan Özer’in manzara karşısında kabaran edebi iştahını bu konuyla birlikte masaya yatırırken beni de iştahlandırıyor, derin bir edebiyat sohbetine dalıyoruz. ‘Boğaziçi Mehtapları’ isimli kitabında ‘Terkibine su, mehtap, bülbül sesi ve saz karışan bir medeniyetti’ benzetmesiyle ‘Boğaziçi medeniyeti’ deyimini ilk kez kullanan ‘Abdülhak Şinasi Hisar’dan bir alıntıyla iyice derinleşiyor sohbet. Hemen az ilerdeki aşiyan mezarlığı sakinleri ‘Orhan Veli, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Edip Cansever ve Abidin Dino’yu da muhabbetin içine katarak, anıyor ve Boğaz’ın büyüsüne ayrı bir dem katıyoruz. Sohbetimiz de çayımız da dem almışken, Cebo’yla, Süreyya’nın kahvaltıya gömülüşünün farkına varmakta gecikiyoruz haliyle. Cebo’nun mis gibi tereyağı ve peynir kokan ‘kuymak’ın uzayan ‘kolot peyniri’ ile mücadelesini kaçırmadık. Eylül domatesi ile pişirilen menemenin anca sonuna yetişebildik. Onlar kahvaltıyla doyarken, biz edebiyatla aç kalmıştık. Şahane çay ve manzara yetmişti, ruhumuzu doyurmuştuk.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yazarın Tüm Yazıları