Dünya yeni, usul eski

“Her şeyin yenisi ama dostun eskisi.” (Peyami Safa)

Vazgeçemediklerimiz, tadına doyamadıklarımız, unuttuklarımız var, ama kokusu burnumuzda tüten şeyler. Zaman geçtikçe yeni duygular yeşeriyor, aklımızda kalanlar ya da silinemeyenler bir hatıra gibi gün yüzüne çıkıyor. Tadı hep damağında kalmıştır anıların, hikâyelerin, lezzetlerin... Ya bir sokağın, ya bir binanın, ya bir dostun dilinden ya da havanın kokusundan gelir insanın aklına... O an mutluluklarını ve yaşadığını hatırlar.

Dünya yeni, usul eski

TUNALI VİTAMİN

Kendimi bildim bileli var Tunalı’daki “Vitamin”. İlk yediğim günden beri lezzet de aynı, tadı da, kokusu da aynı. Gidiş gelişti cadde, tek yön oldu ama Tunalı ve Vitamin hep aynıydı. Esnaf aynı esnaftı, dükkân aynı dükkân, ben büyümüştüm ama çocukken kendime baktığım içindeki aynalar aynı kaldı. Dekor aynı, sandviçlerin, meyvelerin sergileniş biçimi hiç değişmedi. Aynı atmosferde büyüyen çıraklar usta oldu, lezzet yine değişmedi. Yeni nesil tostçular açıldı, kimisi geri kapandı, her köşe başında portakal, havuç sıkıldı ama hiçbiri Tunalı Vitamin’in verdiği duyguyu veremedi. Yengen, sosisli, çift kaşarlı, havuç portakal hatta dilli kaşarlısı unutulabilir mi hiç? Vazgeçemediğimiz Tunalı yerinde duruyor, Vitamin de orada... Gidin, anılarınız da tostunuz da, meyve suyunuz da taze.

Dünya yeni, usul eski

LÜLE KEBAP

Aslen Diyarbakırlıdır, kuzu boşluğundan tek çekim kıyma ile kırmızı toz biber ve tuz ilave edilerek yoğrulur. İnce şişe lüle lüle saplanır, meşe odunu ateşinde ağırdan pişirilir, koku yayılınca geçmiş hatırlanıp mest olunur. Eskiden Adana kebap furyası yayılmadan önce mahalle lokantalarının, köşe başı tablacılarının pişirdiği halkın da vazgeçemediği en önemli kebaptı lüle kebabı. Şimdilerde maalesef çok az usta biliyor, pişiriyor. Geçen sene nefis cartlak kebabını yazdığım Konur Sokak’taki “Surkent Piknik” Ahmet Tamer Usta vazgeçmemiş, halen eski usulde lüle kebap pişiriyor. Yıllardır yememiştim, ilk lokmada anılar da lezzet de depreşti. Mutlaka gidin, fonda çalan Celal Güzelses size eşlik edecek, hayatın unuttuğumuz manevi tadını ve sıcaklığını hatırlayacaksınız.

Dünya yeni, usul eski

MENGENLİ KAVURMACI

Esnaf veya ev yemekleri pişiren lokantaların menüsünde kavurma olmazsa olmaz yemektir. Hepsi çok iyi pişirdiğini zanneder ama iyisine çok nadir rastladığımı belirtmeliyim. Şehrine veya geleneğine göre farklı yöntemler var haliyle ancak kimisi iyi oluyor kimisi vasat. Eti kuşbaşı doğrayıp pişirmek yetmiyor ki, hem eti tanımak hem de pişirmeyi bilmek gerekiyor. Geçen gün Ostim’de(Başkent Bulvarı) bir benzincinin içinde rastladım kavurmanın iyisine. Sevgili dostum Savaş Tütel’in “Yerken iliklerime kadar keyif aldım” dediği kavurmayı tattığımda aynı şeyleri hissettim, nefisti. Emek ve özen olduğu belliydi; tadı da, sunumu da eski usuldü. Bayıldım. Lokantanın sahibi İlhan Bey Mengenli, kavurmayı pişiren Zafer Usta ise Sivaslı. Kavurma da Kızılcahamam usulü pişmişti. Lezzeti sordum, “Özen, sevgi ve kemik iliği” dedi Zafer usta. İliklerimize kadar keyif aldığımız keyfin de sebebi de çıkmıştı ortaya “kemik iliği”. Ostim’e gitmeye değer. Kavurmanın yanına da bulgur alın iliklerinize kadar mutlu olacaksınız.

Dünya yeni, usul eski

DAM PİLAVI

Kırşehir’e has geleneksel yemeğin adı “damat pilavı” aslında, “tan pilavı”, “ahilik pilavı” da deniyor. Bir restoran ya da lokantada rastlamadım bu yemeğe. Hatta bu yemeği yemek için herhangi bir eve de davet edilmemiştim. Biraz absürt olacak ama bizim mahallenin berberleri Ramazan ve Deniz Polat kardeşlerin dükkânında rastladım. Kırşehir geleneklerinde damadı sınamak varmış. Sabır, metanet ve tahammül sınırlarını ölçmek için gelinin erkek kardeşinin akıl almaz isteklerini yerine getirmek zorunluluğu da cabası. Eziyet bu ya, kayınço istemiş, damat da pişirip “dam pilavını” berbere getirmiş. Dövme bulgur, domates, biber, baharat ve geline karşı beslenen sevgi, halis tereyağı ile bir güzel pişiyor. Ev yapımı kuru yufka tepsiye seriliyor, tencerede pişen bulgur yufkaların üstüne ve tepsinin ortasına denk gelecek şekilde ters çevrilerek kalıp halde boşaltılıyor. Üzerine 9 adet tavuk budu saplanıp afiyetle yeniyor. Damat bu arada sadece izliyor ve istendiğinde ayran servisi yapıyor. Bu gelenek şahane oluyormuş, mest oldum doğrusu. Hikâyesi uzun, Tiflis Caddesi’ndeki Berber Deniz’e uğrayın anlatsın.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Ekmek arası yaşam

“Hayat öyle bir şey ki, sustuğunda konuşmadın diye pişman eder, konuştuğunda ise susmadığın için kahreder.” (Charles Bukowski-Ekmek Arası)

Ayak üstü yaşıyoruz hayatı. Sevgiye muhtaç kediler gibi sokak aralarında şefkati, merhameti ve karnımızı doyuracağımız yemeği arıyoruz. Buluyoruz belki bir şeyler... Ama tekme olur, ama uzaktan sektirilen taş olur... Bir yemek artığı, kırıntısı ile seviniyoruz belki de. Nadiren, okşandığımızı, sevildiğimizi hissettiren sevgi dolu insanların, umulmadık anda gülümseyen yüzlerine rastlıyoruz. Açlığımızı, sefaletimizi, dertlerimizi unutup, mutluluktan uçuyoruz. Sevgiye bu kadar aç mıyız? Konuşmaya, anlatmaya, anlaşılmaya açlığımızı giderememek, bizi sanal dünyanın sokak aralarında sevgi, merhamet arayışına mı sürüklüyor? Gerçek dünyada arzuladığımız sevgiyi bulamasak da, ‘Pacta Sunt Servanda’ (‘İyi niyeti’ simgeleyen, antlaşmalar hukuku kuralı) yani Türkçesi ‘Ahde Vefa’ bulur muyuz? Ondan da emin değilim.



SOKAK ÇOCUĞU ‘ALİ TUTAL’

Çeşme’nin meşhur sokak ciğercisinde, çömeldiği duvar dibinde ekmek arası yerken rastladım ona. Bilindik bir yüz ama meşhur biri anlamında değil kastım, çömelişi, ciğere gömülüşü de tanıdıktı. Doğallıkla Anadolu’nun her yerinde rastlayabileceğiniz herhangi biri. Sinemada veya bir dizi filmde görebileceğiniz ama izlediğiniz hikayenin asıl doğallığını size başrol oyuncularından bile fazlasıyla yaşatan, ancak farkında olmadığınız karakterlerden biri. ‘Hükümet kadın’ filminde ‘yağmur duası’ sahnesinin imamı da, ‘Geniş Aile’ dizisinin Yozgatlı Ali Ekber karakteri de, ‘Fırtınalı Hayatlar’ dizisinde Atatürk’ün baş yaveri Salih Bozok da o. “Sokaklardan öğrendiklerim oyunculuğumu törpülerken doğallığı da, insanlığı da öğretti, Sokak Çocuğuyum ben” dedi Ali Tutal. Aklıma Yeşilçam’ın efsane yıldızı Sadri Alışık’ın “Sokak köpeklerine selam vermeye başladıysan, insan olmaya çeyrek kalmıştır” sözü geliyor, içleniyorum. Nice Yeşilçam oyuncusunu tüketmiş, görmezden gelmiştik. Sinemada bize yaşattıkları gerçek duyguların yerine şimdilik sanal duyguları koymuştuk belki ama ne yazık ki, onların yerine kimseyi koyamayacaktık.

Yazının Devamını Oku

Orada kimse var mı?

“Dünyadaki önemli şeylerin çoğu, durum umutsuz göründüğü zamanlarda denemeye devam eden insanlar tarafından gerçekleştirildi.” (Dale Carnegie)

Yalnızlığın derin kuyusuna gömüldüğümüzde, farkında olmadan, için için ama sessizce haykırdığımız sorudur “Orada kimse var mı?” Göçük altında kalmak gibidir yalnızlık, kurtulmak ya da kurtarmak için de haykırır, “Orada kimse var mı?” İnsanın insana mecburiyetinin yadsınamayan gerçeğine verdiği cevap, sevgiyle beslenen insan ruhunun aradığı enerji kaynağını bulmak için de sorduğu sorudur. Ülkenin dört bir yanından #İzmirdepremi için tek yürek olmaya giden arama kurtarma ekiplerinin, kendi hayatlarını saydıkları ‘hiç’ kelimesini ‘hayat’ haline getirmeye, yüreklerimize serptikleri suyu, göçük altındaki ruhlara can olarak vermeye İzmir’e giden, Türkiye yürekli ekiplerin sorduğu sorudur “Orada kimse var mı?” “Merhaba, ben Ayda Gezgin, elimi tutar mısınız?” diyen minik yüreğin seslenişine uzattıkları el, akıttıkları gözyaşıdır. İnsan olmayı yeniden hatırlatan tüm kurtarma ekiplerine bedenimiz, ruhumuz ve yüreğimizle minnettarız.



DOĞAYA DÖNÜŞÜN ÖRNEĞİ

Yükselttiğimiz ego duvarlarına tırmanışımız hırsla sürerken, geldiğimiz noktadan düşmemek için tutunarak büyüttüğümüz korkularla yaşamaya inanın ki değmiyor, zamanını kestiremediğiniz bir sarsıntıda tepetaklak oluyor, her şeyinizi yitirebiliyorsunuz. Doğaya tutunmalı insan, toprağa, ağaca, yeşile. Kısacası doğallığına dönmeli. Kendi eliyle yarattığı teknolojik canavara yem olmamak, sevgiyi, saygıyı unutmamak için, özüne dönmeli. Birkaç yıldır hayranlıkla izlediğim, Beynam köyündeki Ayone Çiftliği, doğaya dönüşün ve doğallığın insanla uyumunu sergileyen önemli bir örnek haline geldi. Sevgili Aybige Erişen ailesi ile birlikte çalıştığı çiftlikte, kendi elleriyle diktiği atalık tohum sebze, meyve fidelerini özenle yeşerttikten sonra hasat etmenin verdiği manevi mutluluğun tadını çıkarıyor.

Yazının Devamını Oku

Cumhuriyet

“İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.” (Sabahattin Ali)

Düşünmek, düşünebilmek” olmalıydı, en büyük sebep... ‘Atatürk’ gibi. Bir derin düşüncenin ürünüydü ‘Cumhuriyet.’ İnsanca yaşamın, insanın özgür ‘cumhur(halk)’ olabilme vasıflarına haiz kıvama gelmesiyle mümkün olabileceğinin derin düşüncesiydi, Cumhuriyet. “Cumhuriyetle cehalet aynı yerde barınamaz” diyen şair ‘Alphonse de Lamartine’ ile “Cumhuriyet erdemli insanların rejimidir” diyen politik düşünür ‘Montesquieu’ gibi derin düşünceler var, cumhurun niteliğini tarif eden. Atatürk’ün, cumhuriyetin ilanından sonra öğretmenlere verdiği “Cumhuriyet sizden ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ nesiller ister” mesajı, Cumhuriyetin ve eğitimin önemini fazlasıyla vurgularken, bizler de bu dünyaya yemeye, içmeye gelmiş olamazdık, düşünmeliyiz, farkında olmalıyız ve haykırmalıyız; Yaşasın Cumhuriyet!

SOFRANA SAHİP ÇIK

Yediğimiz, içtiğimiz bizim olsun, karnımız doysun keyiflenelim tabii ki. Ancak; yemekten sonra “Allah her açı doyursun” diye temennide bulunmak da kimsenin karnını doyurmuyor maalesef. Sofradan kalkarken tabaklarda bırakıp, yemediğimiz yemekler arkamızdan ağlamaz belki ama açlıktan ağlayan hatta ölen insanların olduğunu düşünmek gerek, düşünemiyorsak, insanlığımızı gözden geçirmemiz gerek. Yiyebileceğimiz kadar, yettiği kadar... Her şeyin azı karar, çoğu herkese zarar. Tarım Bakanlığı’nın başlattığı kampanyaya katılıp israfa göz yummayacağınıza dair söz verin, adınıza fidan dikilsin. www.sofranasahipcik.com
BATIKENT ‘PEYAMİ’

Yazının Devamını Oku

Ezber bozan tatlar

“Doğada her şey bir değişimdir; fakat bu değişimin arkasında sonsuzluk yatar.” (Wolfgang Van Goethe)

Alıştığımız, vazgeçemediğimiz tatların, aile büyüklerimiz ve samimi duygularla birlikte hayatımızdan gittikçe uzaklaştığı günler yaşıyoruz. Geçmişten gelen damak zevkimizi sürdürmek artık neredeyse imkânsız hale gelmek üzere. Gelişen dünyanın, değişen nesillerle birlikte hızlanan yaşam ve bu sürate ayak uydurması beklenen yemek kültürünün bu değişim hızına adapte olması, gerek yemek için harcanan zaman, gerekse yapımında kullanılan doğal ve kaliteli malzemenin üretilmesi açısından da zorlaşıyor. Eskiden yemek yapımına ayrılan sevgi ve zaman, günümüzde iş hayatına ya da sosyal yaşama ayrılınca, yemek kültürü de, sevgi de askıda kalıyor. Hızlı pişirim, acele tüketim ve kısa süre için duyulan haz yeni yaşam tarzı haline gelince, eskilerin sağlık odaklı, sabırlı, emek isteyen ve sevgiyle pişirilerek damakta uzun süreli hazlar bırakan yemek kültürü unutuluyor mu?



ESKİYLE YENİNİN EŞLEŞTİĞİ MENÜ

Merak etmeyin, yemek kültürümüz unutulmuyor! Halen alıştığımız tatları günümüz alışkanlıklarıyla harmanlayan düşünceler var tabi ki. Beytepe köyü, Ertuğrul Gazi Bulvarı üzerinde bulunan ‘Mozz Pizza’ ve işletmecisi mühendis Güneş Öztürk, yemek kültürümüzü unutturmadığı, çoğunlukla eskiyle yeniyi eşleştirdiği menüsüyle yüreklere su serpiyor. Atıştırmalıklarında ‘babagannuş, humus ve muhammara’ var mesela. Kavun ve pastırma ile yaptığı salatası, ayrıca dut kurusu ve salatalıkla yaptığı ‘kuru cacık’ nefis bir harman olmuş. Enginar’dan yaptıkları pizza ile sucuk, acı pul biber ve bal kullandığı pizzası da yeni lezzet akımı ‘euro-oriental’ tadında. Bir başka euro-oriental ürün, Türk usulü kavurma, sumaklı soğan ve közlenmiş biberi, İtalyan mozzarella ile pişirmenin verdiği sıradışı hazzı, yerken hissetmemek de sıra dışı.

Yazının Devamını Oku

Gizem, Güneş ve Selvi ‘Birgi’

“Birgi’nin kavakları, dökülür yaprakları, bize de derler çakıcı, (Yâr fidan boylum) yakarız konakları. Selvim senden uzun yok, yaprağında düzüm yok, kamalı da zeybek vuruldu (Yâr fidan boylum) Çakıcı’ya sözüm yok.” (Anonim Türkü (Ödemiş-Birgi))



“Ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım” demiş, Bedri Rahmi Eyüpoğlu. Bir ezgiye ruh vermek için yaşanmışlığın hakiki, duyguların samimi ve yüreğin safi olması gerekiyor. Şehrin gübrelenmiş duygularıyla yapılan şarkıların, yazılan şiirlerin sizi, müzik ve edebiyattan soğuttuğu da düşünülürse Bedri Rahmi’nin alçak gönüllülüğüne hak veriyorsunuz. Yukarıda sözlerinden alıntı yaptığım türkünün kahramanı “Yâr fidan boylu”, mert, efe “Kamalı Zeybek”in Birgi’de bir başka yiğit efe, “Çakıcı’nın” adamları tarafından öldürülmesine, gerçek duygularla Birgililerin yaktığı ağıtın samimiyetini hissetmemek mümkün mü?
Şehrin gizemi ismiyle başlıyor aslında. Hâkimiyetleri sırasında, Persler “Yeşil yer”, Romalılar “Zeus’un kenti”, Bizanslılar da burç, kale anlamına gelen “Phirgion” demiş. Bizim Evliya Çelebi de “Bir-İki”den Birgi’ye ulaşmış. Tancalı Berberi seyyah İbni Batuta’nın bahsettiği ihtişamlı Aydınoğlu Sarayı halen gizemini koruyarak gizlendiği yerden çıkmamakta ısrarcı. Güneşin, selviyle birlikte dansının evlerin duvarlarına yansıyan motiflerinden çözeceğiniz mistik kokunun, bülbüllerin nesillerdir şahit olarak şakıdığı gizli aşk hikâyelernin gizemini çözmek için gittiğinizde, dikkat edin, siz de aşka düşebilirsiniz.



Yazının Devamını Oku

Hoşgeldin sonbahar

“Hoş geldin sonbahar, geçmişin korkularından ve eskilerden kurtulmanın, yenilere yer açmanın mevsimi...” (Paulo Coelho)

Sonbahar hep hüzün mevsimi olarak tasvir edilmesine rağmen, Coelho’nun dediği gibi ‘geçmiş korkulardan arınmanın, değişimin, yenilenmenin de ilk mevsimi.’ Yaprakların döküldüğü mevsim olarak görünse de, esas sebebini Necip Fazıl, “Yaprak sıkılmıştı ağaçtan, bahaneydi sonbahar” deyişiyle sonbaharı da, yaprağı da incitmeden şairane tarif ediyor. Sonbahar, her yaprağın çiçeğe dönüştüğü bir mevsimdir aslında, görebilene... Aşkın, sonbaharın serin havalarında kendi sıcaklığını iyice belirginleştirdiği, kalpleri ısıtan renklerinin asalet, sadelik ve zarafeti ortaya çıkardığı en güzel mevsim. Sonbahar, yenilenmek için, kendinizi yeniden sevmek için, sevilmek ve duyguların en zarifi, en asili, ‘aşk’ için en uygun mevsim. Kime veya neye oluyorsanız olun ama olabiliyorsanız sonbaharda mutlaka aşık olun!



‘KAKULE’ ARTİZAN FIRIN

Sıra dışı bir mekân ‘Kakule Fırın’. Sıra dışı dememin sebebini Büklüm Sokak’taki yerine gittiğinizde yakından göreceksiniz. Tadacağınız ürünlerin lezzeti sizi heyecanlandırdığında sıra dışılığın anlamını da yeniden keşfedeceksiniz. İlk gittiğimde benim ezberim bozuldu mesela. Genelde rastladığım hepsi birbirinin kopyası kafe ve fırın ismiyle açılmış mekânlardan sonra, ‘Kakule Fırın’ın verdiği duygu bambaşkaydı. Girdiğiniz bembeyaz mekândaki diğer renkler içinizi ferahlatırken, tezgâhtaki ürünlerin estetiği zarafet, kokusu da doğallığı çağrıştırıyordu. Paris’in, belki de dünyanın en iyileri, Café de Flore ya da Les Deux Magots değildi bana bu duyguları veren. Ankara’nın gelecekteki sembolü olmaya aday ‘Kakule Fırın’ ve kurucuları sevgili Esra ve Atalay’ın ‘aşk’ tadındaki tutkularıydı. Her şey olması gerektiği gibi yapılmıştı. Göz boyama, aromatik dokunuşlar yoktu, doğallığın ve aşkın vitrine yansımasını hemen fark ediyorsunuz. Esra ve Atalay’ın birbirlerine ve yaptıkları işe karşı besledikleri sevgiyi ifade ediş yönteminin dışa vurumu olmuş ‘Kakule Fırın’. Sevgili Şef Hûma’nın aşkını da unutmamak gerek, pişirdiği her tatlının, tuzlunun içine baharat olarak mutlaka koymuş, tadacaksınız. Hazır sonbahar gelmişken, ‘Kakule Fırın’a gidin, aşk da olsun! Fransızların dediği gibi “état amoureux”, zihnin mutluluktan uçma ve aşırı duyarlılık duygusuna yol açan özel bir halini yaşayacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Doğa, doğal, doğallık

“Yalnızca son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten, son balık yakalandıktan sonra… Ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız.” (Kızılderili Atasözü)

Doğa, doğal, doğallık kelimelerini çok sık kullanıyoruz ama ne kadar önemsediğimiz de ortada. Kelimeleri kullanmanın pek fazla bir önemi yok aslında, doğanın kendisini gerçekten anlamak önemli. ‘Doğa, doğal, doğallık’ demek, dışarıdan her hangi bir destek ya da köstek görmeden ‘kendi hali’ olma durumu, yani ‘olması gerektiği gibi’ olmak... Ormanları biz mi yeşerttik? Hayır tabii ki! Onlar doğanın doğal döngüsü (toprak, hava, yağmur) içinde gelişti... Ama biz yaktık. Suyu da biz zehirledik, havayı da biz kirlettik, yetinmedik, toprağı ve mevsimleri de bozduk, hayvanları öldürdük. Felaketler, afetler dedik, doğanın doğallığına müdahale etmiştik, “çekil yolumdan” dedi, nafile anlamadık. “Ben daha güçlüyüm, seni yenerim” dedi insanoğlu, egosunu daha da büyüterek doğal olmayan kendi sanal doğasını yaratmaya başladı. Ne mi oldu? Açlık, susuzluk, ölümcül hastalıklar... Ve daha gelecekte neler neler... Ne mi olmalı?
‘Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şarkı söyleyen bir kuş gelir, konar.’ (Çin atasözü)



‘INPUT’ DOĞAL BESLENME DÜKKÂNI

Yazının Devamını Oku

Gülümseyin!

“Güler yüzlü insanların olduğu yere huzur kendiliğinden gelirmiş...” (Yukio Mişima, Japon romancı)

Neden gülümsemediğimizi anlamış değilim. Somurtmak için yüz küsur, gülümsemek için sadece on iki kasın hareketlendiğini okumuştum. Kendinizi fazla yormadan huzuru çağırabiliyorsunuz yani, tek yapmanız gereken şey ‘gü-lüm-se-mek.’ Pandeminin insan psikolojisini derinden etkilediği günlerin uzamasıyla yüzümüze inen bezginlik ve korkuyla karışık ifadeler, her ne kadar maskenin altında kalsa da, iç dünyamız bedenimize yansıyor, mutsuzluğumuz gözüküyor. Bunu anlamak mümkün tabii, ancak insanın moral ve sevgiyle yaşama tutunabildiğini de unutmamak gerek. Bunun en güzel örneği de ‘gülümsemek’, her şeye rağmen hem de! Bunun anlamı da şu; ‘hayatı, insanları seviyorum ve yaşamak istiyorum.’ Gülümseyin ve gülümsetin, huzur mutlaka gelir!

HER ŞEYE RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR

Hayat devam ediyor, bizden önce de vardı, sonramızda da olacaktır mutlaka. Yaşadığımız bu günleri öğrenerek geçirmek, sanal dünyanın bizlere unutturduğu hayatın, aslında ne kadar değerli olduğunu yeniden hatırlatacaktır. Epeydir uzak kaldığım Ankara’ya döndüğümde restoranları dolaştım. Genelde bir keyifsizlik var haliyle, ama gülümseyen, gülümseten yemekler de vardı. İşte bunlardan bazıları.


Yazının Devamını Oku

Boğaz’da kahvaltı

“İstanbul’da Boğaziçi’nde, bir fakir Orhan Veli’yim; Veli’nin oğluyum, tarifsiz kederler içinde. Urumelihisarı’na oturmuşum; oturmuş da bir türkü tutturmuşum” (İstanbul Türküsü, Orhan Veli Kanık)



Boğaz’ın büyüsüne kapılmayanı tanımadım, bilmedim. Varsa eğer tanımak da bilmek de istemiyorum. Zira bu büyüyü anlayamamak, ruhun varlığını inkâr etmekle eşdeğer. ‘Yaşamak’ isimli şiirinde “Bin türlü mavi akar Boğaz’dan. Her şeyi unutabilmek maviler içinde” derken, kapıldığı Boğaz’ın büyüsüne nasıl da insani ve naif bir ruh haliyle bakmış Orhan Veli. Ümit Yaşar, ‘İstanbul dedim de seni hatırladım’ isimli şiirinde “Boğaz içinden bir vapur geçer, benim aklımdan senin gözlerin geçiyordu” demiş ve aşkın büyüsünü, Boğaz’ın büyüsüyle tarif etmiş, etkilenmemek mümkün mü? Bu minvalde hemhal olduk, Adnan Özer, Cebrail Okçu (Cebo) ve şimdilerde İstanbul’da yaşayan, Ankara’daki mahallemden arkadaşım Süreyya da vardı, yer seçimini de o yaptı. Seçtiği yer Boğaz’a nazır ‘Hisar Kahvesi’ydi. Aşiyan’ın birkaç adım yanı başında, Hisar’ın hemen bitişiğinde teraslanmış, her masası manzara, her nefes orman ve deniz havası, her bakış karşı kıyı ve Boğaz, olur mu itiraz? Olamazdı zaten, hem kahvaltıya, hem hasbıhale biçilmiş kaftandı.

EDEBİYAT’IN MUTFAĞI MUTFAĞIN EDEBİYATI

Uzun süredir edebiyatın mutfakla, mutfağın da edebiyatla ilişkisini işleyecek etkinlikler tasarlayan Adnan Özer’in manzara karşısında kabaran edebi iştahını bu konuyla birlikte masaya yatırırken beni de iştahlandırıyor, derin bir edebiyat sohbetine dalıyoruz. ‘Boğaziçi Mehtapları’ isimli kitabında ‘Terkibine su, mehtap, bülbül sesi ve saz karışan bir medeniyetti’ benzetmesiyle ‘Boğaziçi medeniyeti’ deyimini ilk kez kullanan ‘Abdülhak Şinasi Hisar’dan bir alıntıyla iyice derinleşiyor sohbet. Hemen az ilerdeki aşiyan mezarlığı sakinleri ‘Orhan Veli, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Edip Cansever ve Abidin Dino’yu da muhabbetin içine katarak, anıyor ve Boğaz’ın büyüsüne ayrı bir dem katıyoruz. Sohbetimiz de çayımız da dem almışken, Cebo’yla, Süreyya’nın kahvaltıya gömülüşünün farkına varmakta gecikiyoruz haliyle. Cebo’nun mis gibi tereyağı ve peynir kokan ‘kuymak’ın uzayan ‘kolot peyniri’ ile mücadelesini kaçırmadık. Eylül domatesi ile pişirilen menemenin anca sonuna yetişebildik. Onlar kahvaltıyla doyarken, biz edebiyatla aç kalmıştık. Şahane çay ve manzara yetmişti, ruhumuzu doyurmuştuk.

Yazının Devamını Oku

Geleneğimizde aşk var!

“Velhasıl azizim; mutluluğu çorba yapıp elimize çatal verdiler.” (Neyzen Tevfik)

Popüler yemeklerin, dondurulmuş, hızla pişirilmiş sunum ve görüntülerine aldanarak anlık hazları yakalamaya çalışmak, damağınızı sükût-u hayale uğratacaktır. Oysa ki; yemeğin vereceği mutluluğu hissetmek için geleneğine bakmak gerek. Geleneklerimizde pişen yemeklerin hepsinde emek var, doğallık var. Temizliğe ve sağlığa faydaya özen ve yöntem var. Hepsinin ayrı bir hikâyesi, yapanın da yaptıranın da nefesi ve sevgisi var. En önemlisi de yemeğin piştiği ateş sıcaklığında ‘aşk’ var.



ÖĞLENE BEYKOZ’DAYIZ

Yanlış anlamayın lütfen! Ankara’mızın da, en az İstanbul’un Beykoz’u kadar leziz, geleneksel sizin de yıllardır çok iyi bildiğiniz bir Beykoz’u var elbette. Bizdeki Beykoz, bir semt olmayabilir ama gittiğimizde bize gelenek ve mutluluğu bir arada yaşatan bir damak cenneti. Hoşdere Caddesi ve Gölbaşı’ndan sonra Ümitköy’de de açılmasına seviniyorum, çünkü geleneksel yemeklerimiz yaşayacak. Ankara’da binlerce restoran var, kaçında ‘Hünkâr Beğendi’ yiyebilirsiniz? Kaçında ‘mumbar’, kaçında ‘şırdan dolması’ yiyebileceğinizi düşündünüz mü? Peki ya kaçında Ankara’mızın geleneksel ‘Ankara tavası’nı, kaçında anneannelerimizin sevdirdiği ‘yoğurtlu ıspanak’ ya da ‘işkembeli nohut’un tadına bakabilirsiniz? Canınız ‘kuzu kelle söğüş’ veya ‘beyin salata’ çektiğinde aklınıza başka neresi gelebilir ki, hem hijyenine hem de lezzetine güvendiğiniz. Önümüz kış, malum hastalık var, vücudumuzun savunma sistemini güçlendirmek için içmemiz gereken ‘kelle paça, işkembe’ çorbalarını nerede içeceğiz. Pek sayamadınız değil mi? Çok fazla seçeneğimizin olduğunu düşünmüyorum, bence siz de fazla düşünmeyin öğlene Ümitköy Beykoz’dayız, hadi siz de gelin.

Yazının Devamını Oku

Gamsız hayat ‘Sığacık’

“Gamına gamlanıp olma mahzun. Demine demlenip olma mağrur. Ne dem baki, Ne gam baki, Hû. (Fuzuli)

“Cittaslow” unvanlı şehre girdiğinizde üzerinize çökecek olan sevimli miskinliğe hayret etmeyin, elinizde değil çünkü. Hayat da, hareketleriniz de, şehir gibi ağırlaşıyor. Hiçbir şey sizi rahatsız etmiyor nedense. Sevgi mi, erdem mi doluyor yüreğiniz bilmiyorum ama kötüyü de hoş görüyorsunuz. Sığacık, Kaleiçi’ne geldiğim saatler belki de günün en sıcak saatleriydi. Kalenin tonozlu kapısından girdiğim anda sanki iklim değişmişti. Yoğun insan kalabalığından herkes gibi ben de huylanırım ama burada umurumda bile olmadı. Sıcak ve nemli hava, püfür püfür esen deniz havasıyla yer değişti birden. Psikolojik bir durum mu yoksa tanrının bir lütfu mu bilemedim. Dar sokaklarda, girişi daracık evlerin önünde oturan yaşlı teyze ve amcaların gevşemiş bedenlerini bir kilim gibi serdikleri, koyu gölgeli kapı eşiklerine gıpta ettim. Kedilerin de aynı insanlar gibi yayıldıkları “gamsız hayat” profiline adapte oluşuna bayıldım. Açık olan kapıdan gözüken verandalar ve avlu bahçelerde asma altı sohbetlerine uygun divan veya yer minderlerine de kapıldım. Gidin mutlaka, ama hafta içi gidin, sona kaldınız mı sığamayacaksınız.



COVID 19’A İYİ GELİR

MÜRVER ÇİÇEĞİ

Fenomen doktor Mehmet Öz’ün yaptığı, “COVID 19’a iyi gelir” açıklamasından sonra gündeme oturan mürver çiçeğine, halk dilinde “kara mürver ve patlangıç” da deniyor. Dünyada bilinen adı “sambucus nigra”, yol ve su kenarlarında kendiliğinden yetişebilen arsız bir çalı bitkisi. Avrupa’da yoğun olarak kullanılıyor. Eczanelerde satılan grip şurubu, market raflarında meşrubatı var. Türkiye’de ilk defa uygulayan da bir Avrupalı “Barbara Karabulut”. Menderesli çiftçi Taner beyle evlenip Sığacık’a yerleşmişler. Çiftçi Taner bey, kara mürverleri dikmiş, Barbara hanım da şurubunu yapmış. “Delicee” ismiyle hem mürver çiçeği şurubu hem de kara mürver meyvesi şurubunun satışını yapıyorlar. Mürver çiçeği şurubunun tadına baktım. Elma, üzüm keyfi verdi. Ferahlatıcı, içimi adeta mest etti. Çocukların da seveceği cinsten lezzetini de ayrıca belirtmek isterim. Endüstriyel gazlı veya konsantre içecekler yerine tercih edilmesi sağlığımızı, belki de COVID 19’u da olumlu etkileyecektir. Bir Avrupalı kadının elinden, denemekte fayda var.

Yazının Devamını Oku

Deniz, orman, karavan... ‘Hisarönü’

“Bir Karavan lazım bize, sınırsız kahve ve bitmeyen kitap, bir de deniz manzarası...” (La Edri)

İnsanın özgün doğasında su var, suyla yaşamak var. Yeşil var, orman var, ağaçla yaşamak var. Candaşlarımız, hayvanlar ve onlarla yarenlik var. Doğal halimizi hatırlayabildiğimiz, doğayı tahrip etmeden belki de doğaya en yakın yaşam şekli doğaya uyumla yaşamak olmalı. Tabiatın her halini düşünerek, hesaplayarak ve ona saygı duyarak yaşamak.
KARAVAN
Doğa tahrip edilerek yapılan lüks tatil köyleri ve otellerin doğaya saygısızlık olduğu gerçeğini inkar ettiğimizde ya da görmezden geldiğimizde aslında kendi doğamızı da reddettiğimizin farkında mıyız bilmiyorum... Ama bunun farkında olanların karavanla tatil yaptıklarını biliyorum. Ağaç kovuğunda ya da mağarada yaşayacak fiziksel ve ruhsal durumdan uzaklaşmış insanoğlunun en azından tatillerini doğaya en az hasar verecek şekilde düzenlemeyi düşünmesi açısından da ‘karavan’ diyorum. Pandemi ve salgın hastalık riskini en aza indirgeyen, steril, doğal, mütevazı ve saygılı bir tatil biçimi için de karavan.
HİSARÖNÜ
Marmaris’in diğer köylerine nispeten doğallığını koruyan, adını verdiği ‘Hisarönü körfezi’ ve orman, deniz birlikteliğindeki nefes kesici koyları, çam ve denizin aşk yaşadığı dünyadaki eşsiz örneklerden, bir doğa harikası ‘Hisarönü.’ Ankara’dan arkadaşlarım Ahmet ve Ayşen’in kızları Yağmur’la birlikte Hisarönü’nde yerleştikleri denize sıfır kamp alanını ziyaret ettiğimde, okaliptüs ağaçlarının ferahlatıcı kokusunun denize uyumuna ve karavancıların da bu uyuma ayak uyduran sessiz ve steril yaşamlarına bayıldım. Köy yeri pazarından edindikleri doğal sebzelerle pişirilen yemeklerin kokusu katıldığında ruh dinginliğinin doruk noktasına çıkıldığını da fark ettim. Akşam yemeğinin, Ahmet’in yerel balıkçılardan aldığı barbun balığı, karavan komşularının zeytinyağlıları ikram etmesi ile benim için ziyafete dönüşmesi, kamp sakinleri için olağanmış, bu durumu da çok sevdim. Karavanınız yoksa, çadırınızı alın gidin. O da yoksa, bungalovlar var. Doğaya, denize, sükunete ama mutlaka Hisarönü’ne gidin.
NEHİR’DE MOLA

‘Doğallık’ dendiğinde aklınıza gelebilecek her şeyi yan yana koyun ve hayal edin. Suyu berrak akan küçük bir dere düşünün mesela. Derenin kıyısında yeşermiş otları, kamışları, kendi kendine doğallıkla büyümüş ağaçları düşünün. Berrak suda yüzen kefalleri, yılan balıklarını izlerken, yalıçapkınları ve ördeklerin su üstündeki süzülüşlerine de değsin gözünüz, derin bir oh çekin. Cırcır böceklerinin sesini, orman esintisinin denizden gelen melodik uğultusunu duyun, içiniz titresin. Nesli tükenmekte olan ‘Sığla ağacının’ tütsü kokan gölgesinde oturduğunuz masada ‘ege yoğurtlaması’ geldiğinde de aynı doğallığı görün. ‘Nehir’de Mola’ restoranının kurucusu, gördüğünüz doğallığı yaşatan sevgili Nil Abay’ın gül yüzünü gördüğünüzde de doğallığın en derin ‘oh’unu çekiyorsunuz, zarafetinden içiniz titriyor. Hem çevre, hem hayvan hem de doğal beslenmenin gönüllüsü sevgili Nil, rahatlamanıza değiyor. Ege’nin çıtır pidesini ve yoğurtlamasını denedim, doğallıkla bayıldım ama güzel manzarayla yeniden ayıldım. Marmaris’ten Datça’ya gittiğinizde, Hisarönü civarında mola verin, Nil Hanıma uğrayın, manzaraya bayılın, yiyeceğiniz lezzetlerle ayılın, bu duyguyu çok seveceksiniz.

Yazının Devamını Oku

Kebabın esas adı ‘Birecik’

“Her şey az çok çiğ et gibidir, biraz sabır ister ki, kebap olsun.” (Cenap Şahabettin)



Kebap işi sabır işi... Etin iyisi, biberin ve patlıcanın iyisi, zırhın iyisi, en önemlisi de ustanın iyisi gerek. Aheste pişeceği odunun iyisi de oldu mu, değme keyfine lezzetinin. Serin serin akan Fırat’ın suyu ile gökyüzünde süzülen ‘kelaynak’ kuşları yaren olur zevkine.
* * *
Güneydoğu’da bir liman ve tersane kenti “Birecik...” Kulağa çok hoş geliyor değil mi? 60’lı yıllara kadar da öyleymiş. Hatta İngilizler, Süveyş Kanalı açılmadan önce Hindistan’a uzanan baharat yolu güzergâhını değiştirerek Birecik limanından Basra’ya kadar buharlı gemi sefer denemeleri yapmışlar. Birecik tersanelerinde Osmanlı donanmasına yüzlerce savaş gemisi bile inşa edilmiş. Dolayısıyla, 15. yüzyılda Birecik tersanelerinde çalışan işçilerin performansını arttırmak için kebabın anavatanı “Halep” şehrinden getirtilen kebap ustalarıyla birlikte “kebap ve kültürü”, Anadolu’da ilk defa Birecik’e geliyor.


Yazının Devamını Oku

Güneşi kucaklayan şehir ‘Midyat’

“Uyandım baktım ki bu sabah, güneş vurmuş içime... Kuşlara, yapraklara dönmüşüm.” (Orhan Veli)

Bir başka doğar güneş bu şehirde, her taşında desenleri, her evde sıcaklığı var güneşin. Ana şefkatiyle okşar asmanın yaprağını, kavunun, terozi’nin(acur) meyvesine verir tadını, sorgül (buğday) tanesi ışıldar, rengini alır sıcaklığının. Toprağının bile tadı var bu şehrin... İnsanının da, gölgesinin de var... Güneş kucaklar, gelen de giden de lezzetlenir bu şehirde... Midyat ‘çok özel’ gelsenize!

HER ŞEYİN ANA VATANI

Midyat’ın gizemli tarihi çok çok eski, inançların doğayla hemhal olduğu, güneşin altın renge bürüdüğü toprağının, taşının insana ilham vererek edebiyatına ve estetiğine kazandırdığı ruhun kendisidir ‘Midyat.’ Tarihine çok hakim değilim, anlatamayabilirim ama lezzetini, özgünlüğünü ve kültürel zenginliğini anlatabilirim. “Her şeyin ana vatanı” derken abartmadım. Toprak ve güneşten aldığı lezzetle yetişen atalık tohum ‘Sorgül’ buğdayının, tandır ekmeğinin ve bulgurunun, ülkenin en lezzetlisi olarak bilinen ‘Sarı mercimeğin’, eşi emsali olmayan genelde acur olarak bilinen ‘Terozi’ ve geleneksel adı ‘Rami’ olan ‘kelek’ cinsi meyvelerin, tadını topraktan, rengini güneşten alan ‘Midyat kavununun’, sonbaharın ılık güneşiyle pişen ‘Mazruna’ üzümünün de ilk doğdukları yer, ‘Midyat.’ Telkari’nin (gümüş işlemeciliği), ‘Nahit’ taşının ve onları dantel gibi işleyen ustalarının da ana vatanı, kadim ‘Süryani’ halkının ve ‘Muhallemilerin’ de.



Yazının Devamını Oku

Bayram manzaraları

“Bir gün oturup çay içelim seninle, çaylar benden manzara senden olsun…” (Orhan Kemal)

Bayramda hayat durur, şehir bir başka güzelleşir. İnsan azalır, araba, otobüs, egzoz dumanı, gürültü patırtı, hengame azalır. Sükunet, huzur hakim olur, Ankara nefes alır. Şehir gider, yaylası kalır, gerçek havası yayılır, sokaklar, caddeler, ağaçlar, kuşlar keyiflenir, manzara güzelleşir. Ankara’da kalanlar keyiflenin kaybetmediniz, aksine kazandınız. Derin nefes alın, kısa bir süreliğine de olsa şehir de yaylası da sizin, doyasıya tadına varın.



GÖLBAŞI BEYKOZ’DA KAHVALTI

Bir Ankara efsanesidir Beykoz. 30 yıl önce Hoşdere Caddesi’nde ilk açıldığı zamanları hatırlıyorum. Çorba ve yemeklerinin lezzeti, servis, hizmet ve temizlik anlamında gösterdiği özeniyle gönüllere yerleşmişti. Aileler çocuklarını Beykoz’a getirerek işkembe çorbasını, geleneksel tencere yemeklerini sevmeyi öğretti. O çocuklar şimdi büyüdü ve alıştığı lezzete müdavim oldu. Çocuklarımızın geleneksel yemeklerimizi sevmesi açısından Beykoz’un önem verdiğim ayrı bir yeri var. Çocuklar büyürken Beykoz da büyüdü, aynı titizlikle kurdukları Mogan Gölü kıyısındaki restoranlarına lezzetin yanına bir de doğa ve manzarayı ekleyince tadına doyulmaz oldu. (Yeni açılan Ümitköy şubesine henüz gitmedim, gidince detaylarıyla size yazacağım.) Bayram kahvaltısı için önereceğim manzara da Beykoz’un Mogan Gölü manzarası olacak. Sabah serinliğinde gölde yüzen yaban ördeklerini seyre dalmak yüreğinize huzur serpiştirirken karnınızın yanı sıra ruhunuzu da doyurmuş olacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Anne elinden, artizan gençler

“Savaşan annemdi. Savaşan! Beni büyütmek için! Okumamı ve ilerlememi sağlamak için savaşan! Adımı hak ettiğimi düşündüğü büyük harflerle yazdırmak için. Sağlığımı korumak için trenlerin sıcaklığı ile savaştı. İki yakasını bir araya getirmek için, özellikle de her hafta otomatik olarak kendisine bağımlılara yolladığı paradan sonra eline bir şey kalmayınca. Yenilmez! Bu onu en iyi açıklayan sözcük.” (Elsie Janis-Oyuncu, yazar)

Artizan kelimesini kısaca ‘el yapımı’ olarak anlayabiliriz. Daha geniş karşılığı ise ‘Geleneksel yöntemlere bağlı kalarak, kısmen veya tamamen elle üretim yapan vasıflı kişi, esnaf ya da zanaatkar’ anlamına da geliyor. Annelerin çocuklarını yetiştirirkenki özeni, emeği de ‘Artizan.’ Ön plana koydukları çocuklarının başarısı için perde arkasında yaptıkları fedakarlıklardan kendilerine bir pay çıkarmayı asla düşünmezler. Ama ben çok iyi biliyorum ve görüyorum ki; anne eli ve anne kokusunun değdiği her yerde güller açıyor. Gelin, bu bayramda hep birlikte, bu ‘yenilmez’ annelerin haklarını teslim edelim!

DERİN ERBENGİ-ERSİN SÖĞÜTKIRAN ‘ADUJA ÇİKOLATA’

Genişliği, yeşilliği ve sükuneti ile bilinen, Ayrancı Tirebolu Sokak’tan bu aralar mis gibi çikolata kokusu da yayılıyor. Çikolataya bayılıyorum, sabah kahvesinin yanında yediklerimin keyfini anlatmayayım, biliyorsunuzdur. Bilmiyorsanız çok şey kaçırdığınıza emin olun. Önemli olan iyi çikolatayı, yani tadı damağınızda uzun süre kalan cinsten olanları bulabilmek. Açık tezgah kafenin sahibi sevgili Pınar, bana ‘Aduja’ çikolatadan bahsedince hiç vakit kaybetmeden gidip buldum. Çikolata keyfinde bir hanımefendi ‘Ersin Söğütkıran’, yani çikolataları yapan esas kız ‘Derin Erbengi’nin’ annesi karşıladı. Derin sohbete daldık haliyle, sohbetin konusu tabii ki çikolata ve gözleri parlayarak derin derin anlattığı kızı ‘Derin’di.’ Derin’in, İstanbul Mutfak sanatları Akademisi (MSA) ve Almanya’da aldığı eğitimlerden, bana göre ülkenin en iyisi olan İstanbul, ‘Baylan Pastanesi’ndeki çalışma hayatına, Japonya’daki deneyimine kadar gururla anlattı. Çikolatanın yanı sıra yaptığı makaronlar, kekler ve diğer Fransız tatlarını hazırlarkenki heyecanına, motivasyonunu sağlamak için yaptığı yogadan, çocukken aldığı bale eğitimine kadar bahsetti. Kızının özelliklerini anlatırken, nefes nefese kalmıştı, farkında değildi. Soluğu kesilmişti ama sözleri bitmemişti, sözünü ben kestim “Sizin hiç mi payınız yok” sorusuna cevabı gizlemek ister bir hali vardı, “Ben anneyim” dedi, sustum.



Yazının Devamını Oku

Eskiden gelecek güzeldi

“Eskiden gelecek güzeldi, hatırla. Gelecek, zamana bağlı bir hülya değildi sende. Bir hülyaydı da sen onu zaman yerine yaşamın budak deliğinden baktığın resimde görüyordun.” Adnan Özer

“Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum” diyor, Portekizli yazar Fernando Pessoa. Bu cümleyi eni iyi Adnan Özer bilir sanırım, çevirilerini yaptığı Pessoa şiirlerinden de aşinadır muhtemelen. Batman’ın kurak, tozlu ve her demet yokluk kokan sokaklarından, Havana’nın tropikal, rutubetli ama sanat ve edebiyat kokan Galiano caddesine. Ve bu caddede mırıldandığı ‘Quantanamera’ şarkısını ilk duyduğu Trakya’daki köyünde avlandığı, önce vücudunu sonra da ruhunu ele geçirecek bir ‘aşk’ olduğunu bilemezdi elbette. Gel zaman git zaman, Havana’da kapıldığı aşkı yeniden bulmaya gittiği yolculuğu, Kazablanka filminin unutulmaz şarkısı ‘As time goes by’ (Zaman geçip gittiğinde), “Ez taym goz bay, vay babam vay” diyerek, kavuşamayan ve kuşaktan kuşağa unutulamayacak türden aşkların kekremsi tadını ‘Eskiden gelecek güzeldi’ isimli kitabına da yansıtmış Adnan abi. Hele ki sürüklendiği yolculukta, “Nereden nereye” denecek cinsten bir yakın zaman hikâyesinin içine girdiğinizde, eskiden de olsa, geleceği güzel görmek için mutlaka aşık olmak isteyeceksiniz.



SANGRIA MANGRIA

Bir Karayipler ferahlatıcısı, yazın sıcak günlerinin ‘Happy hours’ (mutlu saatlerde) akşamüzeri mümkünse sahil ya da evinizin bahçesinde yoksa balkonunda, hafifçe sallandığınız müziğin ritmine kapılarak içtiğiniz bol buzlu ve bol meyvalı içecek, şerbet de diyebilirsiniz. Adnan Özer, kitabında yapımını canlı canlı izlediği bu içeceğin tarifini şu cümlelerle aktarmış:
“En büyüğünden bir helvene tencere içinde ‘Sangria’ hazırlanıyordu. Biz de etrafına sıralanmış merakla seyrediyorduk, sanki sihirli bir iksir yapılacaktı. Önce dilimlenmiş meyveler-yeşilinden bol, kırmızısından az elma, armut, şeftali, portakal tencereye atıldı, üzerlerine soda, gazoz boşaltıldı, şeker de ilave edildi. Bu karışım dairesel hareketlerle nezaketle karıştırılarak kısık ateşte kaynatılırken aslında ısıtılırken demek gerek, çünkü bir taşım bile kaynarsa oldu sana gazlı komposto.” Sürahilerde bir gün dinlendirilip demlendirildikten sonra içebilirsiniz. Nerede olduğunuzu unutturur cinsten keyfini hatırlatayım da, siz yine de unutun.

Yazının Devamını Oku

Bol bol su için

“Güneşin ateşinden çok, suyun özlemi yakar çölü.” (Ali Suad)



Suyun hayatımızdaki önemini anlatmaya gerek var mı? ‘Dünyanın 4/3’ü, vücudumuzun yüzde 70’i sudan oluşuyor’ desem, yaşamın asıl kaynağını hatırlamamıza yardımcı olur sanırım. Bedenimizdeki yüzde 70’lik su oranını düşürmememiz gerektiğinin bilincinde miyiz, emin değilim. Özellikle yaz güneşinin sıcaklığıyla vücudumuzdan buharlaşıp giden suyun eksikliğini, gittiğimiz sahil kasabasında suya girerek değil, bol bol su içerek giderebileceğimizin farkında olmak, sağlığımıza da verdiğimiz önemin işareti.

HER GÜN EN AZ 3 LİTRE

Pandemi günlerinde zayıflayan bağışıklık sistemimizi yeniden güçlendirmek ve uzun yaz günlerinde sağlığımızı tehdit eden muhtemel düzensiz beslenme olasılıkları ile ilgili bilgisine başvurduğum uzman diyetisyen Merve Tığlı Çınar’ın ilk önerisi “Bol bol su” oldu. Klişe bir bilgi olsa da, bu klişeyi her an hatırlatmak gerektiğinin altını kalın kalemle çizerken, özellikle yaz aylarında günlük en az 3 litre suya vücudumuzun ihtiyacı olduğunu unutmamamızı önerdi. Sevgili Merve’nin su ile ilgili diğer önerileri de şöyle;

Yazının Devamını Oku

Nasıl anlatsam, nereden başlasam ‘Bodrum Bodrum’

“Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin, sanma ki geldiğin gibi gideceksin, senden öncekiler de böyleydiler, akıllarını Bodrum’da bırakıp gittiler. (Cevat Şakir Kabaağaçlı-Halikarnas Balıkçısı)

“Duygu, biraz duygu, biraz deniz, biraz uyku bütün isteğim buydu... Bodrum Bodrum” MFÖ’nün bu unutulmaz parçasını ve Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’a girerken yol kenarına asılı cümlesini, giden herkes bir kez de olsa mırıldanmıştır. Duyguların yoğun yaşandığı yerdir Bodrum, yaşanan şeyler kolaylıkla unutulmuyor, kötü de olsa, bıraktığı izlerin güzel bir yanıyla avunuluyor mutlaka. Halikarnas, Hadi Gari, Ora, Veli, Seyfi, Mavi, Cevat Şakir, Zeki Müren, Neyzen Tevfik, Sadun Boro geçmişte Bodrum’la özdeşleşmiş hafızalara kazınmış isimlerden sadece en bilinenleri. Zamanın her şeyi tüketen akışını durdurmak mümkün olmasa da anıları, aşkları halen Bodrum’da bir yerlerde gizlediğine eminim ve “Aşkı anlatmaya ne hacet, Bodrum’a vardığında duyarsın elbet” diyorum.



‘RED PAN’ (RED LION)

Son gidişimde geçmişin izlerine de bakındım. “Her şey eskisi gibiydi” demek zor olsa da üniversite yıllarında benim gibi Ankaralıların da sık uğradığı İlgin ve Yengin kardeşlerin işlettiği Kale Caddesi’nin keyifli mekânı ‘Red Lion’ yerinde duruyordu. Bu kez ‘Red Pan’ ismiyle hizmet veriyor olması güzel anılarımı etkilemedi çünkü manzara aynıydı ve Bodrum Kalesi muhteşem görünüyordu. Çok eskiden tanıdığım Ankaralı Gökhan Öztürk’ün (Ankaralılar, Yonca kafa olarak bilir) önerdiği ‘nane soslu somon ızgara’ya bayıldım. Deneyimli şef Musa’nın kendi tarifi ile hazırladığı yemeği, kaleye nazır masada yerken geçmiş anıların henüz tazeliğini koruyan nane kıvamında damağıma işlemesi mest etti. Pizza ve burgerler de sevgili şef Musa’nın elinden nefis duygular veriyor. Nostalji isterseniz, Bodrum isterseniz, biraz da Ankara olsun diyorsanız, Bodrum’a gittiğinizde ‘yonca kafa’ya uğrayın ‘Red Pan’da hepsi var.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI