Paylaş
Hayatımızda varlığından emin olduğumuz ancak göremediğimiz şeylerin olduğunu biliyoruz. Sessizlik... Biraz daha sessizlik... Uzun bir sessizlik oldu, tereddüt ettiniz sanırım. Kelimeler size, siz kelimelere bakıyorsunuz. Onlarla bir bağ kurmaya çalışıyor olabilirsiniz... Bunu anlamak için siz düşünürken kafanızın içinde olmak gerek. Düşündüklerinizin beyninizin içinde yuvarlanışını... Yuvarlanmıyorsa, duruşunu... Açıkçası varsa düşüncenin varlığını görmek istiyorum. “Her şeyi görüyorsun da bir düşüncenin varlığı mı kaldı görmediğin” dediniz. Haklısınız da... Yerçekimi, zaman, bilinç, duygular vs. Göğe bakıp yakardığımız Tanrı da görünmez. Başka şeyler de olabilir ama ben düşüncelerinizi de göremiyorum tabii ki... Yanınızda biri varsa o da göremeyecektir. İçinize çektiğiniz nefesi göremediği gibi... İçinizden geçenleri kim görebilir ki? İçimden geçenleri kimse görmesin zaten onlar benim mahremim. Benim kastım başka türlü görünmeyenler. “Görünmeyen şeyler ürkütücüdür” fikrine mi kapıldınız yoksa. Üç harfliler filan gibiyse zihninizde belirenler... Endişelenmeyin, çağırmazsanız gelmezler... Kötü şeyler gelmesin aklınıza. Melekleri, perileri hayal edin isterseniz, onlar da görünmüyorlar ama rahat nefes aldırırlar, pamuk gibi yumuşacık olursunuz. Sevgi, aşk, huzur misali hissedilebilir şeylerin varlığı da ürkütücü olmamalı ancak nefret, hırs, kıskançlık ve benzeri kötücül duyguların varlığına ne demeli. “Bu yine saçmaladı... Bizi derin sulara çekip nefesimizi kesecek. İyisi mi biz onu görmezden gelelim” dediniz belki de. Hayat ne garip değil mi... Göremediklerimizi, görür gibi yapıyorken; burnumuzun dibinde gördüklerimizi görmezden gelebiliyoruz.
TADI MARDİN’DEN EMEĞİ MARDİNLİ’DEN ‘BİZİM EV’

GÖRÜNMEYEN güzelliklerin arasında lezzet ve rayihayı da saymamız gerek. Lezzeti görünür kılan şeylerin başında mutfağın coğrafyası ile pişiren ellerin rayihası olmalı. Tadı görünmeyebilir ama “Mardin” dendiğinde leziz yemekler çağrışımı yaptığı konusunda bana katılacağınıza eminim. Katılmıyorsanız da henüz Ümitköy, Mutlukent Mahallesi’nde anne Filiz ve kızı Gizem Çankırı’nın birlikte çalıştıkları “Bizim Ev”de yemediğinizden olsa gerek. Sevgili hemşehrim Filiz Hanım’ın elleriyle hazırladığı, sembusek, kibebet, kibe, oruk ve etli dolmanın tadına baktığınızda bana hak vereceğinizi biliyorum. Gittiğimde Mardin Süryanilerine has “dobo” vardı. Ankaralıların “Dadından yenmez...” dedikleri gibi bir hisse kapılmamak mümkün değil. Her cumartesi günü pişiyormuş. Ramazan bitmeden, kendi evinize gidiyormuş gibi gidin, çok sevecek, yatıya bile kalmak isteyeceksiniz.
ANKARA’NIN ‘GÖZDE’ TATLICISI

TATLININ hissettirdikleri de görünmez... Ancak duygusu şahanedir... Şeker görünüyor ama çoğumuza verdiği hazzın tarifi yoktur. En azından benim gibi tatlı düşkünleri için bu böyledir. Bir başına sadece şeker bir şey ifade etmiyor aslında... Tatlı yaparken kullanılan yağdan, una, süte, yumurtaya ve hatta yoğuran, pişiren ellere kadar oluşturulan denge, ahenk, armoni belirleyicidir. Bana göre tatlıdaki bu dengeyi Ankara’da kurabilen mekânların başında Balgat Ziya Bey Caddesi’ndeki “Gözde Ademoğlu Pastanesi” geliyor. Kime sorarsanız sorun, “Sütlü Nuriye” dendiğinde akla gelen ilk yer... “Su böreği”nde de öyle... Ankaralıların geleneksel nostaljisini görünür kılan “sütlü kadayıf, peynir tatlısı ve güllaç” da aynen öyle tabii ki. Gittiğimde sevgili Ercan Savaş, tahinli çöreği, pideyi ve elbette ramazan sofrasını da önerdi. Ben ilk fırsatta gideceğim... Siz de gelin.
UZAK DOĞU’DAN VAN’A SANAT KÖPRÜSÜ

DÜNYA turnesindeki gezgin Tayvanlı seramik sanatçısı “Hsu Yung-hsu”, Güney Kore’nin başkenti Seul’den sonraki ilk sergisini; 14 Mart-26 Nisan tarihleri arasında; Van Edremit’te bulunan “Tariria Kültür, Sanat ve Gastronomi Merkezi”nde izleyiciyle buluşturuyor. Sanatçı, düzensizliği görünmeyen bir uyumun algımıza yansımasıyla ilişkilendiriyor. Görünen uyumsuzluğun aslında göremediğimiz bir düzenin vurgusu olduğunu savunuyor. Kilin girdiği şeklin, insanla da ilintili olabileceğini, “Sisyphos miti”yle açıklarken, tırmanışında vücudunun ve organlarının girdiği durumla örnekliyor. Bu benim yorumum tabii ki... Bu durumu Van’la ilişkilendirirken zengin tarihinin Van’a bıraktığı izleri takip ettim... “Sisyphos’un Şüphesi” isimli seramik sergisi Van’dan sonra İtalya’ya gidecek. Sanatsever sanatı her yerde sever... Sevmeli de. Henüz vakit var, Van, fena fikir değil... Düşünün derim.
Paylaş