Paylaş
Gün doğumu çok güzeldi bu sabah... Mezopotamya’daki duygu zenginliğinin sebebini anlatıyordu adeta. Mavi, kızıl mavi... Sarı, pembe ve turuncu renkleri görünce içim içimden çıkıp göğe kanat çırpmak istedi. Ahh bir de aradaki diğer renk tonlarını seçebilsem, adlandırabilsem... Kesin uçardım gökyüzüne durmaksızın ve kaygısızca. Evet, bu sabahki hislerim eskiydi... Çook çok eskiydi. Miladın da çok öncesiydi. Henüz insan olamamış; ancak insan olmaya hevesli canlılardık muhtemelen. Duyguların yeni yeni keşfedildiği tarihlerdi belki de. Gördüğü her şeye anlamlar yükleyen... Gökyüzüne bakınca ferahlayan yüreği, yeryüzüne döndüğünde korkuya boyun eğen zamanlardı. Saklanırdı... Kaçardı. Bu kaçış kurttan, kuştan ya da herhangi bir yırtıcı hayvandan değildi. İnsandan kaçıyordu insan, hem de delicesine. Yaşamı, sadece koklayarak tanıdığı insanla yan yanaydı... Korkusu da tanımadığı, koklayamadığı insandı. Ta ki insan, konuşarak birbirine ulaşabileceğini zannedene dek sürdü. Duyuları vardı... Duyguları da çıktı ortaya yavaş yavaş... Sevgi çıktı mesela... Güven ve bağlılık duyguları oluşmaya başladı. Özlemek, hatırlamak, üzülmek, sevinmek... İnsan insanla tanıştıkça hissettikleri de çoğalıyordu. Zaman insana, insan zamana yaslandı ve her şey yoluna girdi. Hayvanlar birbirini koklayarak anlamaya devam etti. İnsan da insanla konuşmaya başladı... Ve bir daha hiç susmadı. Nefretle tanıştı, ihanetle, kibirle... Daha da beteri... Ve yalanla tanıştı insan. Gerisini siz biliyorsunuz.
7. ULUSLARARASI MARDİN BİENALİ ‘GÖK ZEMİN’

MARDİN Bienali en başından beri Mardin’i merkeze koyarak “şehir değil diyar” havasına soktu. “Neyin diyarı” diye bir soru sormayın lütfen... Hayal gücünüze başvurun, gerisi gelir. Ve hatta yumun gözlerinizi, girin havasına efsanenin... Masalın bizatihi içindesiniz artık. Sevginin, aşkın diyarına vardınız bile, açın gözlerinizi... Ne bekliyorsunuz sarılın sevdiğinize. Çekinmeyin, dönün yüzünüzü Mezopotamya’ya, açın ellerinizi gökyüzüne ve inancınızı haykırın yüksek sesle, herkes duysun. Bir diyeceğiniz varsa; tuvale resmedin, taşa işleyin ya da demire dövün hislerinizi... Sıvayın kollarınızı, sanatın diyarındasınız. Sevgili arkadaşım Döne Otyam ve birlikte çalıştığı Hakan Irmak’ın tam 15 yıldır vazgeçmeden bienali yaşatmak için sürdürdükleri mücadeleye hayranım. Bu yıl 7’ncisini yapıyorlar. Her bienal; sanatı ve Mardin’i bir adım daha yukarı çıkarıyor. 20 ülkeden 41 sanatçı, bu yılki Motto “Gök ve Zemin”le çok şey anlatıyorlar. Küratörlüğünü İstanbul Modern Sanat Direktörü “Çelenk Bafra” yapıyor. 15 Mayıs’ta başlayan Bienal 21 Haziran’a kadar sürecek. Ütopyayı derinden tetikleyen bienali izlemek isterseniz, bulunduğunuz şehirden uçan halı ve kervan seferleri mevcuttur. İyi uçuşlar dilerim.

LEVANT MUTFAĞI

MARDİN’in birincil sanatı bana göre yemek. Bienali bahane edip Mardin’e geliyorsunuz ama aklınızın yemeklerde olduğuna eminim... Sembusek, kaburga dolması, erik yahnisi, etli dolma ve daha yazamadığım birçok geleneksel yemek mevcut... Öncelikle hatırlatmak istediğim bir şey var. Mardin’de pişen yemeklerin çoğunda doğu Akdeniz kıyı şeridinde yaşamış kadim kavimler; Arap, Kenan ve Fenikelilerin belirgin etkisi var. Hristiyan, Müslüman ya da başka inançlardan olmaları fark etmiyor... Aynı yemekler, Lübnan, İsrail, Ürdün, Suriye ve Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunda da pişiyor. Üç aşağı beş yukarı benzer lezzetler olsa da her coğrafyanın kendine has ilave baharat ve pişirme yöntemleri var. Levant mutfağı bize, sınırların ve etnik ayrımların sofrada nasıl silindiğini gösteren en leziz örnek. Aynı humus, aynı tabbule ve aynı mütebbel, bir Ermeni ustanın elinden çıkıp, bir Arap evinde yenebilir veya bir Hristiyan orucunda, bir Yahudi düğününde baş tacı edilebilir. Mutfak, bu coğrafyanın en barışçıl ortak lisanıdır. Mardin’e gitmişken haliyle yemek isteyeceksiniz. Birçok restoranda yemeklerin isimleri var ama lezzeti var mı emin değilim. Mardinli tanıdığınız aile varsa evine gidin... Yoksa da tanışın veya dışarıda bulduklarınızla idare edin.

Paylaş