GeriAyşegül DOMANİÇ YELÇE Sevdiklerimize zaman ayırmalı ve güzel anılar biriktirmeliyiz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sevdiklerimize zaman ayırmalı ve güzel anılar biriktirmeliyiz

Merhabalar sevgili okurlar.

Bugün 30 Nisan… Benim için çok önemli bir gün… Bundan 45 yıl önce kaybettiğim annemin doğum günü ve bundan 5 yıl önce kaybettiğim çok sevgili kuzenimin ölüm yıldönümü… Onların birbirlerine olan sevgileri dışındaki ortak noktaları, her ikisinin de meme kanserinden vefat etmiş olmaları.  

Meme kanseri kadın kanserleri arasında en fazla görülen ve akciğer kanserinden sonra en sık ölüm nedeni olan kanser türü. Tüm kadın kanserlerinin %24’ünü ve kanserden ölümlerin %14’ünü oluşturuyor. Her 8 kadından 1’inin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanma olasılığı bulunuyor. Meme kanseri nadir olarak erkeklerde de görülebiliyor. Her 100 kadına karşın 1 erkek meme kanseri tanısı alıyor. 

Kanser, vücut hücrelerinin kontrol edilemez bir şekilde sürekli çoğalması neticesinde oluşuyor. Meme kanseri de meme dokusundaki süt kanallarında yer alan ve süt üretiminden sorumlu bulunan hücrelerin kontrolsüz şekilde çoğalmasına bağlı olarak gelişiyor. Meme kanseri varlığında, kanser hücreleri zaman içinde çoğalarak kitle oluşturuyor. Diğer kanser türlerine kıyasla daha yavaş gerçekleşen bu durumun ardından kanser hücreleri lenf nodlarına sonra da kan dolaşımı aracılığıyla vücudun farklı bölgelerine sıçrayabiliyor. Çoğunlukla

50-70 yaşları arasında ortaya çıkan meme kanseri, 1. derece akrabalarında meme kanseri olanlarda daha sık görülüyor. Bu yüzden meme kanseri taraması büyük önem taşıyor. Meme kanseri belirtisi göstermese bile, 40 yaşına gelen tüm kadınların düzenli aralıklarla mamografi yaptırmaları öneriliyor.  

Meme kanseri belirtileri arasında meme ucundan akıntı gelmesi, şekil bozukluğu, meme ve koltuk altı bölgesinde şişlik ve/veya kitle varlığı gibi semptomlar yer alıyor. Meme kanseri tedavi yöntemleri ise meme kanserinin teşhis edildiği evreye göre farklılık gösteriyor. Meme kanserinin tanısı ne kadar erken konulursa tedavi şansı da o kadar yüksek oluyor. Bu nedenle meme kanseri riskine karşı 20 yaşından sonra her kadının adet döneminin sona ermesinin ardından gelen ilk haftada elle meme muayenesi yapması gerekiyor.  

Meme kanseri genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak oluşuyor. Ailede meme kanseri öyküsünün bulunması kişinin meme kanserine yakalanma riskini arttırıyor. Ayrıca;

* Radyasyona maruz kalmak

* Meyve ve sebze bakımından fakir diyet uygulamak

* Erken yaşta adet görmeye başlamak

* Menopoz döneminden sonra uzun süre hormon kullanmak

* Memede yağ dokusunun az olması

* Hiç emzirmemiş olmak

* Uzun süre boyunca doğum kontrol ilacı kullanmış olmak

* Obezite 

meme kanserine neden olan risk faktörleri arasında yer alıyor.  

İdeal kiloda kalmak ve dengeli beslenmek meme kanserinden korunmak için dikkat edilecekler listesinin başında yer alıyor. Araştırmalar, beslenmenin kanser tedavisi üzerinde

%3-40 etkisi olduğunu gösteriyor. Ayrıca, ideal kilonun kanserde en önemli nokta olduğu Amerikan Kanser Araştırmaları Derneği tarafından da belirtilmiş bulunuyor. Meme kanseri tanısı almış ve tedavi olmuş hastaların kilo almaları ise hastalığın tekrarlama riskini arttırıyor.  

Annem vefat ettiğinde 53 yaşına yeni girmişti. Ve ben o güne kadar çok az şey paylaşmıştım onunla. Benim annem edebiyat öğretmeniydi. Sabahtan öğlene kadar bir okulda, öğleden sonraları ise başka bir okulda çalışıyordu. Evdeki kısıtlı zamanını ise yemek, çamaşır, ütü gibi gündelik işler dolduruyordu. Yani biz çocuklarına yeterli zamanı ayırma olanağına sahip değildi.  

Ben, çoğunuzun da bildiği gibi 18 yaşında evlendim. 19 yaşında da anne oldum. Bir yandan yüksek öğrenimime devam ederken bir yandan da çalıştım. Annemlerle aynı apartmanda oturuyorduk. Ama ben işten döndükten sonra ancak kızıma zaman ayırabiliyordum. Yani anneme yine hasrettim. Şimdi geriye dönüp o günleri yeniden yaşama şansım olsa, annemle geçireceğim zamana öncelik verirdim. Bunun ne kadar önemli olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Zira anne-kız olarak kendi annemle geçiremediğim zamanı bugün kendi kızımla geçirebiliyorum.  

İnsan gençken bir gün yaşlanacağını, sevdiklerini çeşitli nedenlerle kaybedebileceğini düşünemiyor. Ama herkes bir gün sevdiği birine veda ettiğinde acı gerçekle yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu yüzden vakit geçmeden sevdiklerimize zaman ayırmalı ve güzel anılar biriktirmeliyiz. Keşke benim de bugün neşeyle hatırlayacağım özel anlarım olsaydı canım annemle paylaştığım...  
Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile… 

Not: Bu yazıyı hazırlarken, meme kanseri konusundaki bilgilerimi tazelemek için Anadolu Sağlık Merkezi web sitesinden yararlandım.

X

Katarakta yol açan nedenler çok çeşitli

Merhabalar sevgili okurlar.

2001 yılına girdiğimizden beri görme seviyemde, özellikle gece saatlerinde, belirgin bir azalma olmuş; ışığa hassasiyetim artmıştı. Ayrıca renklerde de bir bulanıklaşma fark etmeye başlamıştım. Okurken ve bilgisayar kullanırken epey zorlanıyordum. 

Bu şikâyetlerim artınca, Koç Üniversitesi doktorlarından beni takip eden Prof. Dr. Orkun Müftüoğlu ile görüşmeye gittim. Ve böylece her iki gözümde de ameliyat gerektiren katarakt oluştuğunu öğrenmiş oldum. Bir önceki hafta içinde de iki gün ara ile, her iki gözümden ameliyat oldum. 

Katarakt gözün içerisinde bulunan ve net görmemizi sağlayan doğal merceğin, geçen yılların da etkisiyle, saydamlığını kaybetmesi neticesinde oluşuyor. Normalde şeffaf olan doğal göz merceği şeffaflığını yitirerek bulanıklaşıyor; opak bir görünüm alıyor. Mercek bulanıklaşıp opaklaştığında retinaya ulaşan görüntü de bulanıklaşıyor ve görme yetimizi olumsuz etkiliyor. 

Katarakta yol açan nedenler çok çeşitli. Kataraktın en yaygın tipi yaşa bağlı olarak ortaya çıkıyor. 50 yaşın altındaki kişilerde görülen kataraktlarda ise altta yatan bir sebep aranması gerekiyor. Bu tür kataraktlar kalıtsal olabileceği gibi şeker hastalığı gibi metabolik bozukluklar, travma, geçirilmiş göz ameliyatı ya da göz içi enjeksiyonu, radyasyona maruz kalma, korumasız olarak uzun süre güneş ışığı altında bulunma veya kortizon ve benzeri ilaç kullanımı ile ilişkili olabiliyor.  

Kataraktı iyileştiren ya da önleyen hiçbir ilaç veya diyet mevcut değil. Katarakt tedavisinin tek yöntemi cerrahi müdahale. Bu yöntemle; kornea, retina ya da optik sinir problemi olmayan hastalarda %95’in üzerinde görme artışı sağlanabiliyor. Katarakt cerrahisi; göze 2-3 milimetrelik mikro kesiler aracılığıyla girilip, saydamlığını yitirmiş olan lensin yapay lens ile değiştirilerek hastanın görüş kalitesini maksimum seviyeye ulaştıran dikişsiz cerrahi yöntemi. Katarakt cerrahisi günümüzde Fakoemülsifikasyon adı verilen modern teknikle yapılıyor. Ameliyat herhangi bir enjeksiyona gerek olmadan göze uygulanan uyuşturucu damla yardımıyla gerçekleştiriliyor. Ağrısız ve dikiş gerektirmeyen bu yöntemle matlaşan mercek alınıyor ve yerine yapay mercek yerleştiriliyor. Yapay mercek ömrümüz boyunca yerinde kalabiliyor. Ameliyat ortalama 15-20 dakika içinde tamamlanıyor. Benim ilk ameliyatım 15, ikinci ameliyatım ise 14 dakikada tamamlandı.  

Bu operasyon hastanın hastanede yatmasını gerektirmiyor. Ameliyatlı göz bir bant yardımıyla kapatılıyor, hasta ertesi gün kontrole çağrılıyor ve gözdeki bant çıkarılıyor. Yani bir önceki hafta ben haftanın dört gününü hastanede geçirdim. Ne mutlu bana ki her iki operasyonum da başarıyla sonuçlandı. Artık çalışmadığım ya da televizyon seyretmediğim zamanlarda gözlük kullanmama gerek kalmadı.  

Katarakt ameliyatı sonrası hastanın normal görüşüne kavuşması kataraktın sertliğine ve yumuşaklığına göre değişkenlik gösteriyor. Ameliyat sonrasında gözün iyileşme süresi ortalama bir hafta. Bu süre zarfında hastanın ameliyatı yapıldığı gözü kaşımaması, 72 saat boyunca duş almaması ve doktorun ameliyat sonrası için vermiş olduğu damlaları hijyen koşullarına uygun şekilde kullanması, bir ay boyunca ani hareketlerden ve çok ağır kaldırmaktan kaçınması gerekiyor. Televizyon seyretmek, gazete-kitap okumak ve aşırıya kaçmadan bilgisayar kullanmak serbest. 

Ameliyatla yerleştirilen Lens-Merceğin yerine oturması bir-iki ay sürebildiğinden hemen gözlük verilmemesi tercih ediliyor. Ancak ben zamanımın çoğunu bilgisayar başında geçirdiğim için, bir ay sonra değiştirmeyi göze alıp, hemen kullanabileceğim bir gözlük (hatta iki, yakın ve uzak için) yaptırmayı tercih ettim.  

Yazının Devamını Oku

“Hayvan Hakları Yasası” nihayet çıkıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

Birkaç gün önce Kahramanmaraş’ta kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından ayakları kesilerek ağaca asılan yavru köpekle ilgili bir haber okudum gazetelerde. Bu, hayvana şiddetle ilgili haberlerin ne ilki ne de sonuydu ne yazık ki.  

Şiddet, diğer dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de toplumsal bir sorun. Bu şiddet, İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Deniz Kalafatoğlu’ nun söylediği gibi, en zayıf canlı ve erişilmesi kolay olduğu sesi soluğu çıkmadığı için hep hayvandan başlıyor. Hayvana şiddet uygulayan insanlar genellikle toplumsal anlamda güvenliği tehdit eden insanlar oluyor.  

Neyse ki hayvan haklarını koruyan onların da yaşadığımız bu dünyadan pay almaları için çalışan duyarlı kişiler de var etrafımızda. Veteriner Hekim Gürkan Gülanber de onlardan biri. Gülanber, VetGürkan markası ile tasarlayıp ürettiği yürüteç, protez ve ortezlerle engelli can dostlarımızı hayata döndürüyor. Bugüne kadar sayısız hayvanın yaşama katılmasını sağlayan deneyimli veteriner hekim “askıda yürüteç” gibi projelerle de maddi durumu yetersiz olan ailelerle yaşayan ve engeli nedeniyle sokakta yaşaması olanaksız olan hayvanlara yardımcı oluyor.  

Gülanber herhangi bir sebeple geçici ya da kalıcı ortopedik problemler yaşayan kedi ve köpekler için yardımcı cihazlar tasarlamayı daha veteriner fakültesinde iken hayal etmiş. Bu işte odaklanıp uzmanlaşmaya ise 2012 yılında başlamış. O dönem birlikte çalıştığı cerrahi uzmanı olan ağabeyi ile hizmet verirken uzuv kaybı yaşamış hastalarının bu araçlara ulaşmasında farklı zorluklar yaşadığını görmüş. Hayvanların ihtiyaç duyduğu ortopedik cihazların yurt dışında üretilmesi nedeniyle hem geç geldiğini hem de pahalı olduğunu gören Gülanber, konuyu araştırdığında bu araçların ülkemizde de rahatlıkla yapılabileceğini fark etmiş. Ve bu konu üzerinde çalışmaya başlamış…  

2015’ ten bu yana çalışmalarını ağırlıkla yürüteç, protez ve ortez alanında sürdüren Gürkan Gülanber; her hayvanın anatomisi, mekaniği ve gereksinimleri birbirinden farklı olduğundan ihtiyaçların da kendilerine özel olduğunu söylüyor. Bugüne kadar sayısız araç tasarlayan Gülanber baştan sona özen isteyen sürecin öncelikle hastanın ihtiyaçlarının iyi tespit edilmesiyle başladığını; sonrasında probleme uygun aracın hastanın biyomekaniğine uygun olarak tasarlandığını söylüyor.  

Gülanber genellikle araç tasarladığı can dostlarının veteriner hekimleriyle çalışıyor; onlarla ortaklaşa belirledikleri gereksinimlere uygun aracı tasarlıyor ve üretim sürecine geçiyor. Tasarladığı cihazı provası yapılıp uygun olduğunu gördükten sonra sahibine teslim ediyor. Son olarak da kullanım konusunda hasta yakınını bilgilendiriyor ve gerektiğinde de cihazın bakım ve ayarlarını sağlıyor.  

Uzvunu kaybetmiş hayvanlar konusunun pek çok insanı vicdani olarak etkilediğini ifade eden deneyimli veteriner hekim, ehil olmayan ellerde cihaz üretilip uygulanmasının istenmeyen sonuçlara neden olabileceğini belirtiyor. Gülanber uzvunu kaybetmiş bir hayvanla karşılaştığımızda ya da kendi can dostlarımız bu tür bir durum yaşadığında öncelikli olarak bir veteriner hekime danışmamızı öneriyor. Ortopedik cihazların ancak doğru bir prosedür izlenmesi şartıyla can dostlarımızın normale yakın bir hayat sürdürmelerini sağlayacağını söylüyor.

Çocukluğundan beri hayvanları çok seven ve yaşamının büyük bölümünü kedilerle paylaşarak geçirmiş bir birey olarak, bu yararlı hizmet için Sayın Gülanber’ e çok teşekkür ediyorum. 

Yazının Devamını Oku

Handan kızımın ardından

Merhabalar sevgili okurlar.

Gün geçmiyor ki aile içi şiddete bir kurban daha vermeyelim. Her gün gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde karşılaştığımız kısacık polisiye haberlerde, çoğu zaman katili ve maktulü görüyor, vah vah deyip başka bir habere geçebiliyoruz. Oysa her haberin arkasında bir hikâye, her hikâyenin içinde bir birey var. Ne yazık ki gündelik telaşlarımızda, okuduğumuz haberde saklı insana dair hikâyeyi görmüyoruz.

Bana bunları bir kez daha düşündüren şey, kızımla birlikte gözümün önünde büyüyen Handan’ın hazin sonu…Handan’ı tanıdığımda; enerjisi içine sığmayan, taşıdığı neşeyi etrafa saçan, zekâ küpü 11 yaşında pırıl pırıl bir kız çocuğuydu. Kızımla aynı sene, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ne Eskişehir’den birincilikle girmişti. 7 sene aynı yatakhaneyi, sevinçleri, hüzünleri, başarıları, acıları, zorlukları paylaştılar. Kardeş oldular, ortak oldular. Yeri geldi birbirlerine kızdılar. Gün oldu ortak paydada buluşmayı öğrendiler, birbirlerine kenetlendiler…

İzlediğim kadarıyla, Handan Çivicik, faal ortaokul ve lise hayatı boyunca, içinde bulunduğu ekiplere heyecanını ve ‘kendi gibiliğini’ yansıtmayı becermişti. Okulun basketbol takımında yıllarca top sürmüş, Öğrenci Birliği’nin Sekreteryası’nı yürütmüştü. Üretkenliği ile katkı verdiği alanlar bunlarla sınırlı değildi. Çok kez ödül almış okul orkestrası Seraglio’ nun da solisti idi.

Handan’ın müzik yolculuğu liseden mezun olduktan sonra da devam etti. 90’lı yılların hafızası olmuş nice mekânda emeği sesi vardır. Çekirdek Müzik Evi, Amfora Jazz Club, Naima aklıma ilk gelenler…

Bu dönemde, Alman müzisyen Roman Seehon tarafından kurulan Voyage grubunun solistliğini yaparken içinde kendi güfteleri de olan bir albümde yer aldı. 1997 yılında çıkan albümün tanıtımlarında Handan olağanüstü sesi olan bir vokalist olarak betimleniyordu. Zaten onu bir kez bile dinleyen birinin, sesinden etkilenmemesi pek mümkün değildi.

Takip eden yıllarda sevgili Handan’ın izini kaybettiysem de son dönemlerinde yaşadığı sıkıntıları, baş başa kaldığı zorlukları, içine düştüğü çıkmazları kızım ve arkadaşlarından ara ara duyuyordum…Buna rağmen hayata tutkunluğunun azalmadığını da söylerdi Zeynep.

Daha hayalleri vardı: “Bu köyden bir gün daha sonram varsa, Roma' ya gitmek isterim. Hem Latince hem İtalyanca çalışmak için hem de az sinematografi… Yeni icat kameralarla bakmaya, eski dil film çalışmaya…”

Kısmet olmadı bu hayallerini gerçekleştirmesi. Handan’dan geriye hayata dair aşk kaldı bize. Tıpkı albümün son parçası olan Aşk’a yazdığı sözler gibi…

Yazının Devamını Oku

Artık erken doğan bebeklerin de yaşama şansı var, hem de yüksek…

Merhabalar sevgili okurlar.

12 Mayıs 2014 ailemize minicik bir bebek armağan etti. Bu bebek kuzenimin kızı Ezel’in daha 6,5 aylıkken annesinin karnını terk eden kızı Defne’ydi. Henüz 1 kilo ağırlığında bile değildi. Uzunca bir süre neredeyse her uzvunda ayrı bir hortum bağlantısıyla hastanede kaldı. Hatırlıyorum da bu minik bebeğin yaşam savaşını kazanıp evine gelmesi hepimize bayram sevinci yaşatmıştı.  

Geçtiğimiz Çarşamba günü Koç Üniversitesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’ ni ziyaret ettim ve Neonatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tuğba Gürsoy ile sohbet etme fırsatı buldum. Yenidoğan Ünitesi olarak da adlandırılan Neonatoloji Bölümü, yenidoğan sağlığından sorumlu olan tıp branşı.  

Neonatal sözcüğü doğumdan sonraki ilk dört haftasını doldurmamış olan bebekleri tanımlıyor. Pediatri (çocuk hastalıkları ve sağlığı) Anabilim Dalı’ na bağlı olan bu branş, özellikle dünyaya beklenenden daha erken gözlerini açan (prematüre) ya da riskli sağlık sorunları bulunan bebeklerle ilgileniyor. Kromozom hastalıkları, genetik hastalıklar, nadir görülen hastalıklar, tüm fiziksel ve fonksiyonel doğumsal anomaliler gibi sağlık sorunları bu bölümün ilgi alanına giriyor. 

Neonatoloji Bölümü pediatrik cerrahi, çocuk kardiyolojisi ve nörolojisi gibi branşlarla iş birliği kurarak sağlık hizmeti sunuyor. Ani gelişen komplikasyonlara vakit kaybetmeden müdahale edilmesi ve başarılı sonuçlar alınması, tam donanımlı cihazlar kullanılarak sağlanıyor. Tedavi süreci boyunca bebeklerin izole alanda kalması, ziyaretlerin kısıtlanması gibi uygulamalar da tamamen bu amaçlarla hayata geçiriliyor.  

Neonatoloji uzmanları; yenidoğanların hastalıklarının teşhis, tedavi ve takiplerinden sorumlu olan hekimler. Neonatolog olmak için öncelikle altı yıllık temel tıp eğitiminin tamamlanması ve TUS ile Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları (Pediatri) Uzmanlık Eğitimine hak kazanılması gerekiyor. Bu eğitim sonrasında da ihtisasa Neonatoloji Bölümü üzerinden devam ediliyor. Tüm eğitimlerde başarı gösteren ve gereken donanımı kazanan adaylar, Neonatoloji Uzmanı unvanını kazanarak göreve başlayabiliyorlar.  

Koç Üniversitesi Hastanesi Çocuk Kliniği tam teşekküllü bir çocuk hastanesi niteliğine ve kapasitesine sahip. Klinik; 16 yatak kapasiteli çocuk ve 15 yatak kapasiteli yenidoğan yoğun bakım ünitesi, tek kişilik 24 oda ve aynı anda 32 hastaya hizmet verebilen çocuk kliniği ile şifa dağıtıyor küçük hastalarına.

Yazının Devamını Oku

“Barış İçin Müzik”

Merhabalar sevgili okurlar.

Barış insanlığın başta açlık, sağlık, eğitim vb. olmak üzere birçok sorununun çözümü için en acil zorunluluk. Müzik ise kültürler, dinler, ülkeler arasında siyasi olmayan köprüler kurarak barış, adalet, özgürlük gibi fikirleri en iyi ifade edebilme ve kitlelere ulaştırma yolu. Müziğin sınırları yok... Mucizeler yaratabiliyor...  

Barış İçin Müzik girişimi, barışın zorunluluğuna ve müziğin gücüne olan inançtan yola çıkan Mimar Mehmet Selim Baki tarafından 2005 yılında başlatıldı. Mehmet Selim Baki, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ nin temel insan haklarından birini vurgulayan ancak unutulan 27. maddesinin önemini hatırlatmayı görev edinmişti. Söz konusu maddede, “Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.” deniliyordu.  

Bu temel ilke, ne yazık ki, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de göz ardı ediliyordu. Mehmet Selim Baki, “müzik eğitimi” konusunda küçük bir adım atabileceğini düşledi. Çevreden herhangi bir yardım beklemeden, sponsor arayışına girişmeden kendi sınırlı bütçesiyle hayalini gerçekleştirmek için çalışmaya başladı. Öncelikle müzik eğitimi alma olanağı bulamayan çocuklara ulaşmalıydı…  

Müzik eğitiminin yaygınlaşmasının evrensel barışa katkısı yadsınamazdı. “Barış İçin Müzik” ismi işte bu görüşten doğdu. Adını bulan girişim, ilk çalışmalarına Fatih’ te Ulubatlı Hasan İlkokulu’ nda başladı. Okulun müdürü, öğrencilerin gelişimini samimiyetle isteyen açık fikirli bir insandı. Bu benzersiz girişimi sonuna kadar destekledi. Ve okulun depo olarak kullanılan bodrum katı kısa sürede bir müzik okuluna dönüştürüldü.  

Amaç yetenek sınavlarıyla hiçbir çocuğu elememekti. Rekabetçi olmayan, birlikte öğrenmeyi esas alan, ayrımcılık yapmayan, sürdürülebilir, ücretsiz, kaliteli, çok sesli müzik eğitimi yapılmak isteniyordu. Kendi kendini geliştiren ve besleyen bir sistem kurulmalıydı. Burada eğitim gören çocuklar ileride müzik eğitmeni olabilirler, öğrendiklerini yeni katılanlara aktarabilirlerdi. “Barış İçin Müzik” in önünde heyecanlı ama zor bir yol vardı…  

Mehmet Selim Baki’ nin eşi Dr. Yeliz Baki de üniversitedeki görevinden ayrılarak zamanının tamamını bu çalışmalara ayırdı. Tüm olanaklar seferber edilerek geç saatlere kadar emek verildi. Yetenek seçmesinin yapılmadığı, istekli olan her çocuğun katılabildiği, devam etmek isteyenin kaldığı, gönüllülük esasına dayalı bir eğitim modeli denemek istiyorlardı. Çocuğa inisiyatif veren bir sistem kurulmalı, müzik konusunda temel bilgileri alan çocukların öğretmenler moderatörlüğünde kendi kendilerini eğitmelerine olanak tanınmalıydı.  

Öncelikle çok sesli eğitime olanak veren, eve götürülüp okula getirilebilen bir enstrüman seçilmesi gerekiyordu. Ve neticede akordeonla başlanmasına karar verildi. Zaman geçtikçe çok doğru seçimler yapıldığı ortaya çıktı. Daha önce hiçbir müzik aletiyle karşılaşmamış çocuklar kısa sürede müzik eğitimini benimsemişler, çok sesli müziğin temel bilgilerini “not” kaygısı olmadan sadece müzik sevgisiyle öğrenmeye başlamışlardı. Akordeonları istedikleri zaman evlerine götürebiliyor, çalışmalarına oradan da devam edebiliyorlardı. Enstrüman çalmayı hızla öğreniyor, notaları kolaylıkla okuyup tuşlara aktarabiliyorlardı.  

İşin en heyecanlı yanı, çocukların okulun bodrum katına indiklerinde farklı bir eğitimle karşılaştıklarının bilincinde olmalarıydı. Bodrum kat sadece bir eğitim kurumu değil kendilerine ait bir yaşam alanı, bir özgürlük vahasıydı. Orada enstrüman çalmanın ya da müzik öğrenmenin getirdiği, alışık olmadıkları ama sevdikleri bir disiplin vardı. Pür dikkat solfej derslerini dinliyor, kimse onları zorlamadığı halde saatlerce akordeon çalışıyorlardı. Müzik çocukların arasındaki sosyal ilişkileri de zenginleştirmiş, onlara bireysel olarak gelişme olanağı tanımıştı. Hepsi birer müzisyen adayı olan çocuklar birbirlerine saygıyla davranıyor, bir parçayı birlikte çalmanın gururunu paylaşıyorlardı.  

Yazının Devamını Oku

Engellilerin tüketici hakları çalışması

Merhabalar sevgili okurlar...

Hepimizin bildiği gibi engelli bireyler istihdam, eğitim, sağlık gibi temel konularda ciddi hak ihlâlleri ile karşı karşıya kalıyorlar. Mal ve hizmetlerin, çevrenin, bilgi ve teknolojinin kolaylıkla erişilebilir olmaması hem sorun yaratıyor hem de yaşanan sorunları ve hak ihlâllerini ağırlaştırıyor.  

Tüketici hakları konusu da engellilerin önemli hak ihlâlleri yaşadıkları bir alan. Tüketici; ‘iktisadi mal ve hizmetleri belirli bir bedel karşılığında satın alarak kullanan kişi’ olarak tanımlanıyor. Tüketici tarafından tüketilen nesneler daha ziyade maddi şeyler olarak algılanmakla birlikte aslında maddi olmayan kültür, eğlence, spor, paylaşılan bilgi, mal ve hizmetlerin tüketiciye ulaşma şekli ve süreçlerinin hepsi tüketim öğeleri. Bu tanıma göre de gündelik yaşamımızın bütün faaliyetleri tüketici haklarını ilgilendiriyor.  

Engellilerin tüketici hakları dediğimizde ilk sıraya yazılması gereken hak, ‘engellilerin ihtiyaç duydukları mal ve hizmetlere herkesle beraber ulaşma hakkına sahip olmaları’. Bu hakkı takip eden diğer bir hak ise çevrenin, mekânların, bilgi ve teknolojinin engelliler için erişilebilir kılınması. Gündelik hayatımızın engellileri de gözeterek erişilebilir şekilde planlanması, engellilerin toplumsal yaşama katılabilmesi için şart. Bu şart aynı zamanda engelliler için bir tüketici hakkı.  

Engellilerin tüketici hakları konusu engelli olmayanların haklarını da kapsamakla beraber, engellilere özgülenmiş politikalar ve uygulamalar gerektiriyor. Örneğin; tekerlekli sandalye ile hareket eden bir engelli oturduğu sandalyeden raflardaki bütün ürünlere erişebilmeli veya görme engelli bir birey istediği bir ürünün marketin hangi bölümünde kaç liraya satıldığı ve ürünün markasını, içeriğini başkalarından destek almadan bilebilmeli. Diğer bir örnek de Çölyak hastaları. Bu bireylerin de tüm restoran ve kafelerde glütensiz ürünlere ulaşabilme hakları olmalı.  

Bunların tümü engelliler için yaşamsal önemi olan haklar. Bu öneme karşın, 5378 sayılı Engelliler Kanunu’ nda engellilerin tüketici hakları konusunda yeterli bir düzenleme bulunmuyor. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Kanunu’ nda ise yalnızca ‘ticari reklamların engellileri rencide edici olamayacağı’ şeklinde bir düzenleme mevcut.  

Engelliler Konfederasyonu ve Tüketici Hakları Derneği ile Bulgaristan'dan Bulgar Ulusal Aktif Tüketiciler Derneği ve Bulgaristan Görme Engelliler Spor Federasyonu arasında kurulan iş birliği ağı ile engellilere özgülenmiş tüketici hakları politikaları oluşturuluyor. Avrupa Birliği’nin desteği ve Merkezi Finans ve İhale Birimi Başkanlığı’ nın koordinatörlüğünde gerçekleştirilen ‘Engellilerin Tüketici Hakları Çalışması’, gerek mevzuatta gerekse uygulamalarda var olan boşluğun ortadan kaldırılması için bir başlangıç olarak hayata geçiriliyor. Ağın önümüzdeki günlerde Türkiye’den ve Avrupa’dan engelli ve tüketici hakları alanında çalışan diğer sivil toplum örgütlerinin katılımıyla güçlendirilmesi hedefleniyor. 

Proje kapsamında kurulacak ağ, sivil toplum örgütleri arasında bilgi alışverişine ve iyi uygulamaların yaygınlaşmasına yol açacak. Böylece hem Türkiye’de hem de diğer Avrupa ülkelerinde engellilerin tüketici hakları konusunda yeni politika ve uygulamaların oluşturulması sağlanacak.  

Engellilere diğer bireylerle eşit tüketici hakları sağlanması amacıyla oluşturulan bu uluslararası iş birliğinin istenen ve beklenen sonucu doğurmasını diliyorum.  

Yazının Devamını Oku

Dünyada her yıl 17 milyon insan inme geçiriyor

Merhabalar sevgili okurlar.

Her yıl 10-16 Mayıs tarihleri, Birleşmiş Milletler’e üye 156 ülkede, Engelliler Haftası olarak anılıyor. Hafta boyunca, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de engelli hakları ile ilgili konularda farkındalık yaratmak üzere çeşitli etkinlikler düzenleniyor. 

Halk arasında felç ya da beyin felci olarak bilinen ‘inme’, Türkiye’de kalıcı engellilik nedenleri arasında birinci sırada yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımıyla ise inme; damarsal neden dışında görünürde başka bir sebep olmadan ani gelişen, bölgesel veya beyni ilgilendiren işlev bozukluğu. Vücut fonksiyonlarında kalıcı hasarlara neden olabildiği gibi ölümle de sonuçlanabiliyor. İnme dünya genelinde kalp hastalığı ve kanserden sonra üçüncü sıradaki en sık karşılaşılan ölüm nedeni. 

Avrupa İnme Birliği raporunda her yıl inme geçiren 780 bin yeni tanıya dikkat çekiliyor. Bu sayının 2036 yılında 4 milyon 630 bin civarında olacağı öngörülüyor. Oysa ki inme zamanında müdahale ile hem önlenebilir hem de yenilebilir bir hastalık. Dünya genelinde

10 Mayıs tarihi itibariyle tüm mayıs ayı inmeden korunma yollarının ve tedavisi hakkında yapmamız gerekenlerin etkin olarak duyurulduğu bir dönem. Ülkemizde bu bilinçlendirme çalışmaları Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği (TBDHD) tarafından dünya ile eş zamanlı olarak sürdürülüyor. TBDHD ülkemizde inme üzerine çalışan çok önemli bir akademik otorite. Dernek 1994 yılından beri inme alanında faaliyet gösteriyor. Dünya İnme Organizasyonu (World Stroke Organization-WSO), Avrupa İnme Organizasyonu (European Stroke Organization-ESO) ve Avrupa İnme Birliği (Stroke Alliance for Europe-SAFE) üyesi olan sivil toplum kuruluşu, çalışmalarını büyük bir sorumlulukla gerçekleştiriyor. 

Bu yıl ülkemizde yürütülen farkındalık çalışmaları pandemi koşulları dikkate alınarak düzenlenmiş ve yoğunluklu olarak sosyal medya bilgilendirmeleri ve basın desteği ile sağlanması planlanmış durumda. Bu sene, önceki yıllardan farklı olarak, yapılacak etkinlikler içerisine bir kısa film yarışması ilave edilmiş bulunuyor. 

‘Farkında mısınız?’ kısa film yarışması, toplum sağlığını ilgilendiren inme gibi çok önemli bir konunun sinema sanatı aracılığı ile ele alınarak aktarılmasını desteklemek amacıyla gerçekleştiriliyor. Yarışmada kazanan filmler birincilik, ikincilik ve üçüncülük dışında ‘ben seçtim’ halk beğenisiyle de ödüllendirilecek. Böylece hedef kitlenin yalnızca izleyici olarak kalmaması, bizzat sürecin yöneticisi ve karar vericisi olması sağlanmış olacak. Bu sayede hem filmi çeken hem de izleyenlerin ‘inme’ ve ‘inme anında yapılması gerekenler’ hakkında doğru bilgi ve bilinç düzeyine ulaşmaları hedefleniyor. 

Söz konusu yarışmanın jüri üyeleri TBDHD Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Özcan Özdemir, Yönetmen Çağrı Vila Lostuvalı, Oyuncu Merve Dizdar, Oyuncu Oktay Kaynarca, Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhat Serter ve Gazeteci Şebnem Bursalı. Yarışma, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan 18 yaş üstü herkesin katılımına açık. Yarışma ile ilgili tüm detaylara (www.farkindamisinizkisafilm.com) adresinden ulaşılabiliyor. Son başvuru tarihi 10 Eylül 2021. Yarışmanın birincisi 9.000 TL, ikincisi, 4.500 TL, üçüncüsü ise 3.500 TL ile ödüllendirilecek. Halk oylaması sonucunda kazananın ödülü ise GoPro Aksiyon Kamerası olacak.

Ben sevgili eşimin ablasını inme nedeni ile kaybettim. Onu tanıdığımda 16 yaşındaydım. Zaman içinde sanki eşimin değil de benim ablam olmuştu. Son derece akıllı, çok okuyan ve derin düşünen bir kadındı. Geçirdiği ilk inmeyi atlatmayı başardı. Ama ikinci inmede onu kurtarmamız mümkün olmadı. 

Yazının Devamını Oku

Engelli öğretmen adayları atama bekliyor

Engelli öğretmen adayları atama, anneleri ise onlardan gelecek güzel bir haber bekliyor...

Merhabalar sevgili okurlar...

Son birkaç gündür atama bekleyen engelli öğretmen adaylarından yüzlerce mektup aldım. Gençler daha önce şubat ve haziran ayında iki atama verildiğini, ancak bu yıl haziran ayında gerçekleşmesi gereken ikinci atamanın yapılmayacağını öğrendiklerini ve çok büyük hayal kırıklığı yaşadıklarını ifade ediyorlardı.  

Kendileri için ayrılan 500 kontenjanın yetersiz olduğunu düşünen 2511 engelli öğretmen adayı hala ümitlerini kaybetmiş değil. Çaresizlikleri onları bu durumu değiştirmek için daha güçlü çabalamaya devam etmeye yöneltiyor.  Benden de kendilerinin sesi olmamı, onların çığlıklarını duyurmamı istediler. Konu hakkında doğru bilgi alabilmek amacıyla Millî Eğitim Bakanlığı’nın ilgili birimini aradım ve gerçekten de haziran ayı için öğretmen ataması konusunda herhangi bir çalışmaları olmadığını öğrendim.  

Onların mektupları, bir anne olarak, beni çok etkiledi. Zira anneler evlatlarının üzüntülerini katlanarak yaşıyorlar. Hele bir de çocukları engelli olursa, acıları büyük bir dağ oluyor içlerinde. Yüzlerini güldürmek istiyorlar çocuklarının, ama bu kez bunu başarabilmek ne yazık ki mümkün değil onlar için.  

Önümüzdeki pazar Anneler Günü. Hepimizin bildiği gibi sevginin en güzeli ve değerlisi olan anne sevgisi başka hiçbir sevgiyle karşılaştırılamaz. Annelerimiz bizi dünyadaki tüm kötülüklerden canları pahasına korurlar, hatalarımızı affederler. Kelimelerle anlatılamayan fedakârlık ve karşılıksız sevginin karşılığıdır ‘anne’.  

Ben de bir anneyim. Kendi annesini oldukça erken kaybetmiş bir anne... Belki de bu yüzden kendi annemle yaşayamadığım ne varsa hepsini kızımla birlikte gerçekleştirmeye çalıştım. Onunla güldüm, onunla ağladım. Gözündeki bir damla yaş beni tarifsiz acılara boğdu. Başarıları ise gururlandırdı ve mutlandırdı.  

Anneler günü ile ilgili ilk resmi kutlama önerisi Amerika’da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak tasarlandı. Ve Boston’da bir yürüyüş düzenlenerek kutlandı.1907 yılında Philadelphia’da Anna Jarvis annesinin ölüm yıldönümü olan mayıs ayının ikinci pazarının ‘Anneler Günü’ olarak anılması için bir kampanya başlattı. İlk etapta böyle bir uygulamanın anayasada yeri yoktur denilerek hukuksal olarak engellenmeye çalışılsa da Anna’nın mücadelesi başarıyla sonuçlandı. Bir sene sonra Philadelphia’da gerçekleştirilen Anneler Günü Anna Jarvis’in izleyenleri tarafından büyük kitlelere ulaştırıldı. 1911 yılına gelindiğinde hemen hemen her ülkede Anneler Günü kutlanıyordu. 1914 yılında ABD Başkanı Wilson resmi bir açıklamayla mayıs ayının ikinci pazarının ‘Anneler Günü’ olarak anılacağını duyurdu. Türkiye’de de Türk Kadınlar Birliğinin girişimleriyle 5 Mayıs 1955 tarihinde mayıs ayının ikinci pazar gününün tüm dünyada olduğu gibi ‘Anneler Günü’ olarak kutlanmasına karar verildi. Ve o yıl, yılın annesi olarak 93 Harbinin meşhur kahramanlarından 98 yaşındaki Erzurumlu Nene Hatun seçildi.  

Yazının Devamını Oku

Daha adil, insanca ve sürdürülebilir bir dünyada yaşayabiliriz

Merhabalar sevgili okurlar... 26 Nisan tarihli köşemde sizlere yenilikçi bir eğitim anlayışını hayata geçiren KODA’ dan (Köy Okulları Değişim Ağı) söz etmiş, kurucusu Mine Ekinci’nin sıra dışı yaşam öyküsünü bir başka yazıma konu alacağımı söylemiştim.

Mine Ekinci 1990 yılında İstanbul’da doğuyor. Doğumundan kısa bir süre sonra Yalova’ya taşınıyorlar. 1999 Marmara Depremi’nde şehir merkezindeki evleri büyük zarar gördüğünden, yine Yalova’da babaannesinin doğduğu ve büyüdüğü köy olan Soğucak’ a geçiyorlar. Çocukluğunun önemli bir kısmını köylerde geçiren Mine, şehir merkezinde tamamladığı ilköğreniminin ardından Robert Koleji kazanıyor ve İstanbul’a geliyor. Yatılı olarak öğrenim gördüğü lisede aynı sıraları paylaştığı hepsi birbirinden zeki ve yetenekli arkadaşlarından ve idealist öğretmenlerinden ilham alıyor ve birçok farklı deneyim ediniyor. Robert Kolej’ e girdiği ilk yıldan itibaren okuldaki farklı farklı aktivitelere katılan Mine, yaz tatillerinde de yurtdışı gençlik kamplarına katılarak deneyimlerini artırıyor. 

9-10 yaşından beri başbakan olmayı hayal eden Mine, 2009’da liseden mezun olup ÖSS’ den iyi bir derece de elde edince hiç tereddüt etmeden Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ nü tercih ediyor. Bu arada AB Gençlik Programları dahilindeki Avrupa Gönüllü Hizmeti Programı’na başvuruyor ve Fransa’da bir kuruluş tarafından kabul ediliyor. Üniversite kaydını donduran Mine, Aralık 2009’da yedi ay gönüllü çalışmak üzere Fransa’ya gidiyor.  

Mine Limoges-Fransa’ da, şehirden uzak kırsal bir bölgede, sakatlandıkları ya da ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaştıkları için artık eski mesleklerinde çalışamayan kişilere yeni meslek edindirme amaçlı açılmış bir mesleki eğitim merkezinde görev yapıyor. Burada daha çok ofis işleri ve kütüphaneden sorumlu olan Mine, ilgilenen kişilere gönüllü İngilizce dersleri veriyor. Daha önce hiç engelli bir arkadaşı olmayan Mine için, Limoges’ da çalışmak ve yaşamak çok öğretici bir deneyim oluyor. Ayrımcılığa uğramanın, adaletsizliğin, sakatlık ve ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşmanın ne kadar zor ancak mümkün olduğunu orada görüyor. Aynı zamanda da hem engelli gruplarla beraber yaşama hem de Fransa'nın taşrasında bir yabancı olma deneyimi sayesinde, toplumdan dışlanmışlığı da güçlü bir şekilde hissedebiliyor. 

Mine Fransa’daki gönüllü çalışması sırasında fırsat buldukça Avrupa şehirlerine, Fas ve Balkanlar’a seyahat ediyor. Otostop çekmeyi, “Couchsurfing” * ile kalacak yer bulmayı ve böylece kendi kendine çok küçük bütçelerle uzun mesafeler kat edebilmeyi öğreniyor. Ve Mine 2010 sonbaharında Türkiye’ye döndüğünde, kendini olduğundan en az beş-altı yaş daha büyük hissediyor.  

Üniversiteye büyük bir motivasyonla başlayan Mine, Türk Eğitim Vakfı tarafından Üstün Başarı Bursiyeri seçiliyor. Üniversite dışında da bir buçuk yıl boyunca, 20 akademisyen ve aktivist ile beraber başlattıkları online Sakatlık Çalışmaları İnisiyatifi Projesi’ni yürütüyor. Bir yandan da para kazanmak için 4-12 yaş arasındaki çocuklara kendi hazırladığı program ve materyallerle İngilizce özel ders veriyor. Dört yıl boyunca bu derslere devam eden Mine, bu süreçte kendini öğrenci olduğu kadar biraz da öğretmen olarak hissediyor.  

Mine yaz tatillerinden birini Barış Çalışmaları alanında çalışan ünlü Profesör Galtung’un Almanya’daki araştırma merkezi Galtung-Institute’da geçiriyor. Ardından Erasmus programı dahilinde bir dönem okuduğu Sciences Po Paris’te adalet, özgürlük ve demokrasi teorileri üzerinde birçok ders alıyor; makaleler yazıyor.  

Mine üniversite mezuniyetinin ardından, yüksek lisansa başlamadan önce, öğrenimine bir yıl ara veriyor. Bu süreçte iki buçuk ayını Güney Amerika’da geçiren Mine, Türkiye’ ye döndükten sonra bir buçuk ay boyunca bir Montessori okulunda gözlem yapıyor ve konu ile ilgili eğitimlere katılıyor. Bu arada Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nda da gönüllü olarak çalışıyor.  

Mine yüksek lisansını adalet, özgürlük ve demokrasi konularında yapmaya karar veriyor. Ancak toplumda adaletin nasıl tesis edilebileceğine dair araştırmalar yapmak, akademik makaleler yazmak ve kürsülerde ders vermekten ziyade iyi bir düşünsel arka plana sahip bir -belki yüzlerce- projeyle dünyayı bir parça daha adil, insanları bir parça daha özgür, ülkesini bir parça daha demokratik kılmayı düşlüyor. Ve kendi adına bunu yapabileceği en iyi alanın “eğitim” olduğuna karar veriyor. Bu karar doğrultusunda bir sonraki yıl için eğitim alanında birkaç yüksek lisans programına başvuruyor. İlk tercihi olan Harvard Üniversitesi’nden kabul alan Mine, okulun verdiği bursun yanı sıra Türkiye’den de dört farklı kişi ve kurumdan sağladığı destekle yüksek lisansını tamamlıyor.  

Yazının Devamını Oku

Sahici ve kalıcı bir değişim ve dönüşüm mümkün

Merhabalar sevgili okurlar... Pandemi sürecinde en çok etkilenen alanlardan biri de eğitim kuşkusuz. Bu konuda çalışmalar sürdüren derneklerden biri de yönetim kurulu başkanlığını sevgili dostumuz Sinan Kurmuş’un üstlendiği Köy Okulları Değişim Ağı (KODA).

KODA, kırsal kesimde çocuklardan başlayarak tüm topluma yayılacak ve kırsal kalkınmayı destekleyecek yenilikçi bir eğitim anlayışını hayata geçirmek için bir araya gelmiş bir topluluk. Amacı köy okullarının eğitim potansiyelinde sahici, kalıcı bir değişim ve dönüşüm yaratabilmek olan dernek; bunu yapmanın yolunun çocuğun eğitiminde yer alan yetişkinleri – yani öğretmenleri, aileleri, köy halkından gönüllü yetişkinleri – güçlendirmekten, kırsalın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun nitelikli eğitim programları ve materyallerinden geçtiğini düşünüyor.

KODA’nın kurucusu Mine Ekinci köyde büyümüş ama hiç köy okulunda okumamış. Ailesi halen köyde yaşıyor. Başarılı bir öğrenci olarak liseyi İstanbul’da Robert Kolej’de yatılı olarak okuyan Mine üniversite eğitimini Boğaziçi Üniversitesinde Siyaset ve Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamlamış. Lisansını tamamladığında, eğitimde fırsat eşitliğine odaklanmak istediğini biliyormuş. Bunun üzerine Harvard Üniversitesinde Eğitim Politikaları alanında yüksek lisans yaparak kırsalda eğitim alanına odaklanmış. Henüz 30 yaşında olan bu genç hanımın sivil toplum macerasını başka bir yazıda sizlerle  paylaşmak istiyorum, zira genç yaşına rağmen dokunmadığı hayat kalmamış.

KODA, Mine’nin kafasını kurcalayan bir soruyla başlamış: “Bu kadar fırsat eşitsizliği var. Peki köy okullarındaki eğitimin niteliği artırılabilir mi?” Türkiye’ye geri döndüğünde bu soruya cevap arayan birkaç kişiyle beraber yollara dökülmüşler. Köy köy dolaşmış, bolca araştırma yapmışlar. Köylerde öğretmenlerle tanışmışlar; ailelerle, çocuklarla konuşmuşlar. Zaman içinde gönüllü bir ekip toplanmış, mekân sahipleri onlara evlerini açmış, arama toplantıları yapılmış. Bunların sonunda ilk çocuk atölyeleri etkinliğini geliştirdiklerinde, KODA 2016 yılında fiilen işe başlamış.

KODA; pek çok projenin yansıra, şu anda COVID-19 Bilgi ve İletişim Ağı projesini yürütüyor. Proje kapsamında 3.000 köy muhtarına ulaşarak bir ağ oluşturulmuş ve çeşitli materyaller hazırlanmış. Bu materyaller bilgilendirici ve yol gösterici olduğu kadar eğlenceli de. Örneğin, herhangi bir köy evinde kolaylıkla bulunabilecek malzemeler ile oynanabilecek yaratıcı oyunlar var: Eski Çoraplardan Top Yapalım, Mandallı Matematik, Kuru Yapraklardan Hayvan Figürleri, Dal Parçalarından Oyuncak Yapalım gibi.

COVID-19 Bilgi ve İletişim Ağı projesinin içerikleri (https://www.koda.org.tr/bia-icerikler/) arasında uzaktan eğitim sürecinde internetin olmadığı ya da kısıtlı olduğu durumlarda velilere çözüm önerileri, köy yaşamı ve koronavirüs, öğretmenlerin salgın sürecinde çocuklarla iletişim kurmaları hakkında öneriler, kaygı düzeyi yüksek çocuklarla konuşmanın yolları gibi konularda yalın ve etkili öneriler bulunuyor. Ben özellikle çocuklara mektup yazma önerisini çok sevdim. İçerikler içinde özel gereksinimli çocuklara yönelik öneriler bulunduğunu görmek de beni ayrıca sevindirdi.

Her zaman söylediğim gibi, sivil toplum kuruluşları bir toplumun olmazsa olmazları. Ülkemizin daha ileri gidebilmesi için büyük görev düşüyor onlara…

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

 

Yazının Devamını Oku

Yetimlerin kalplerine dokunmak istemez misiniz?

Merhabalar sevgili okurlar.

Yetim Vakfı, kurulduğu günden bu yana Türkiye’de ve dünyanın pek çok bölgesinde yetimlere yönelik eğitim ve psikososyal yardım çalışmalarını sürdürüyor. 

 

Vakıf; yetim kavramına klasik yetim tanımını merkeze alarak daha geniş bir perspektiften yaklaşıyor ve yetimlerin yanı sıra, aşağıda belirtilen dört farklı ihtiyaç grubuna daha hizmet sunuyor:

 

 -Buluğ çağına ermeden babalarını kaybetmiş, kendileri için çalışıp kazananı bulunmayan çocuklar (yetimler)

 -Buluğ çağına ermeden anneleri vefat etmiş çocuklar (öksüzler)

 -Anne, babası belli olmayan veya kayıp-buluntu çocuklar

 -Anne, babası yaşadığı halde sevgi ve ilgiden yoksun olan çocuklar (sosyal yetimler)

Yazının Devamını Oku

Değişim yaratan liderlik programı

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Değişim Liderleri Derneği (DLD), genç kadınlara daha aktif ve kendine güvenen bireyler olma yolculuklarında liderlik becerileri kazandırabilmek amacıyla kurulmuş bir sivil toplum kuruluşu. 

 

Derneğin kurucusu Sema Başol ABD’de 19 yılı aşkın süre profesyonel olarak çalıştıktan sonra, hayatının ikinci macerasına “Ben ne yapmak istiyorum?” sorusu ile başlıyor. Cevap arama sürecinde kurslara gidiyor, bolca okuyor ve düşünüyor. Genç kadınlara ve Türkiye’ye faydalı bir şeyler yapma fikri de kendi cevaplarını ararken şekilleniyor. 

 

Ancak Başol’un Türkiye’ye kesin dönüş yapması mümkün değil. Bu yüzden ülkesine gelip liseden sınıf arkadaşı olan Jale Ergelen ile birlikte “Kıvılcımlar Programı” nı başlatıyor. 

 

Kıvılcımlar Programı ile öncelikle genç kadınların özsaygı ve özgüvenlerinin güçlendirilmesi, ardından da “yapamam” diye düşündükleri her şeyi “yapabilirim” e dönüştürme gücüne sahip olduklarını fark etmelerinin sağlanması ve potansiyellerinin açığa çıkarılması amaçlanıyor. Bu amaca ulaşmak adına onların ilham alınacak rol modellerle tanışmaları; hayat, kariyer ve liderlikle ilgili beceriler edinmeleri sağlanıyor. 

Yazının Devamını Oku

Kanserde erken tanı hayat kurtarıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

 Kanser; DNA hasarlarının birikmesi sonucu oluşan, köken aldığı dokudan başka bölgelere metastaz yapma (yayılma) potansiyeline ve kontrol edilemez çoğalma özelliğine sahip hücrelerin oluşturduğu, alt türleri ile 1000’den fazla sayıda hastalığa verilen genel ad. 

 

Ülkemizde kanser hastalarına ve yakınlarına yardımcı olmak, kanserle ilgili araştırmaları desteklemek ve hekimlerin eğitimine katkı sağlamak amacı ile; 1947 yılında Ankara’da “Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği” kurulmuş bulunuyor. 1956 yılında da kanser Araştırma ve Savaş Kurumu’nun tavsiyesi ile, Nisan ayının ilk haftası Türkiye’ de Ulusal Kanser Haftası olarak kabul edilmiş durumda. Bu özel hafta boyunca, kanserin erken tanı ve tedavisi konusunda halkı uyarıcı ve farkındalık kazandırıcı etkinlikler düzenleniyor.

 

Dünyada her yıl 14 milyon yeni kanser vakası tespit ediliyor. Bu sayının gelecek 20 yıl içinde, %70 artarak, 22 milyona ulaşabileceği tahmin ediliyor. Önemli bir halk sağlığı problemi olan kanser hem dünyada hem de ülkemizde sebebi bilinen ölümler sıralamasında, kalp ve damar hastalıklarından sonra, ikinci ölüm sebebi. 

 

Ben kanserle yakından tanıştığımda henüz 23 yaşındaydım. Annem meme kanseri olmuştu ve teşhiste geç kalınmıştı. Bir göğsü oldukça zorlu bir ameliyatla alındı annemin. Ameliyatın ardından uzun süreli bir radyoterapi tedavisi gördü. Tedavi sırasında göğsünde yanıklar oluştu, ayrıca kolu sürekli şişmeye ve ağrı yapmaya başladı. Ancak annem göğsündeki yanıklar ile kolundaki ağrıya ve şişliğe alıştı -ya da biz öyle zannettik- ve hiç şikâyet etmedi. Ta ki bir yıl sonra karnında yoğun bir şişlik oluşuncaya kadar… 

 

Yazının Devamını Oku

Otizme Mavi Işık Yak

Merhabalar sevgili okurlar.

Otizm Spektrum Bozukluğu -kısaca Otizm-, “doğuştan gelen ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan karmaşık bir nöro-gelişimsel farklılık” olarak tanımlanıyor. Otizme neyin neden olduğu bilinmemekle birlikte, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlarından kaynaklandığı düşünülüyor. 

 

Otizm belirtileri, genellikle, yaşamın ilk üç yılında fark ediliyor. Bu belirtiler:

   -Göz teması kuramamak

   -İsmi söylendiğinde dönüp bakmamak

   -Dönen nesnelere karşı aşırı ilgi duymak

   -Sallanmak, parmak uçlarında yürümek gibi hareketlere sahip olmak

   -Yaşıtlarının oyunlarına ilgi duymamak

Yazının Devamını Oku

Veremsiz Bir Türkiye!

Merhabalar sevgili okurlar.

Halk arasında verem hastalığı olarak bilinen tüberküloz, hava yoluyla yayılan bulaşıcı bir akciğer hastalığı. Akciğerlerde yerleşen ancak kan ve lenf yoluyla tüm vücuda dağılabilen tüberküloz, çok önemli bir mikrobik hastalık. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, her yıl yaklaşık 10 milyon kişi tüberküloz tanısı alıyor; 1,5 milyon kişi de bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. 

 

Tüberküloza neden olan bakteri, 24 Mart 1982’de, Dr. Robert Koch tarafından keşfedilmiş bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü tarafından alınan karar doğrultusunda; 1996 yılından beri her yıl 24 Mart tarihi, dünya genelinde, “Dünya Tüberküloz Günü” olarak anılıyor. Bu özel günde tüm dünyada ve ülkemizde konu ile ilgili farkındalık etkinlikleri düzenleniyor; Böylece tüberküloz konusunda toplumun bilgilendirilmesi ve bu hastalığa bütün kesimlerin dikkatinin çekilmesi sağlanmış oluyor.

Tüberkülozun en erken ve en sık belirtileri 2-3 haftadan uzun süren öksürük, ateş, gece terlemesi, iştahsızlık, kilo kaybı, yorgunluk, halsizlik, balgam çıkarma, göğüs ve sırt ağrısı, nefes darlığı ve kan tükürme, Tanısı konulmamış tüberküloz hastaları en önemli bulaş kaynağı. Tüberküloz hastalığı gelişiminde en riskli gruplar ise 5 yaş altındaki çocuklar ve yaşlılar. Ayrıca HIV enfeksiyonu olan kişiler, bağışıklığı baskılayıcı tedavi görenler, Silikozis (sinsi bir solunum yolu hastalığı), Diabetes Mellitus (şeker hastalığı), kronik böbrek yetmezliği, lösemi, lenfoma, akciğer kanseri hastaları, ideal vücut ağırlığının çok altında olanlar, sigara içenler, ilaç bağımlılığı olanlar ve alkol kullananlar riskli grup içerisine giriyorlar.

 

Mycobacterium Tuberculosis adlı bakteriden kaynaklanan ve tedavi edilebilir bir hastalık olan tüberküloz, verem aşısı ile önlenebiliyor. Verem aşısı, diğer adı ile BCG, özellikle çocuklarda kanla yayılan ve ağır seyreden tüberküloz hastalığını önlemede çok etkili. Bu aşı, ülkemizde, ikinci ayını tamamlayan bebeklere çeşitli sağlık merkezlerinde ücretsiz olarak yapılıyor. 

 

Verem/ tüberküloz, insanlık tarihinin en eski hastalıklarından biri. İnsanlık tarihi boyunca zaman zaman salgınlara yol açan, ölümcül seyreden, Hipokrat’ın ‘phytisis’ (erime/tükenme) olarak tanımladığı tüberküloz; tedavi edilebilir bir hastalık olmasına karşın, günümüzde bile hâlâ bir tehdit olarak varlığını sürdürüyor. Tüm dünyada ilk on ölüm sebebi arasında yer alan tüberküloz, küresel bir halk sağlığı sorunu. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ nin sağlıkla ilgili hedeflerinden biri de 2030 yılına kadar tüberküloz epidemisinin sona erdirilmesi. Bu hedefe ulaşmak amacıyla ülkemizde de Ulusal Tüberküloz Kontrol Programı yürütülüyor. Bu program; tüberkülozdan korunma, erken tanı, yeterli ve uygun tedavi, sosyal koruma ve psiko-sosyal destekler ile hastalığın görülme sıklığının ve tüberküloza bağlı ölümlerin azaltılması, hastalığa bağlı yıkıcı maliyetlerle karşılaşan ailelerin sıfırlanması amacı ile “Veremsiz Bir Türkiye!” hedefine ulaşmak için yürütülen faaliyetleri kapsıyor.

Yazının Devamını Oku

Dijital Eğitim Platformu Projesi

Merhabalar sevgili okurlar.

Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk’un birkaç gün evvel açıkladığı yeni Eğitim Platformu Projesi beni çok heyecanlandırdı. Dünya Bankası ile yapılan bu projede, ‘Seç-Beğen-İzle’ formatında, isteyen herkes istediği alanda eğitim alabilecek. 

 

Çok geniş kapsamlı bir proje olan söz konusu dijital platform, Dünya Bankası’ ndan alınan büyük bir bütçe ile hayata geçiriliyor. Bakan Selçuk, bu platform ile yediden yetmişe herkesin istediği yüz binlerce eğitim içeriğine kolay ve ücretsiz erişim sağlayabileceğini söylüyor. Kurulum çalışmalarına başlanmış olan platformda verilen eğitimlerin, Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından onaylanarak sertifikalandırılmasının da gündeme geleceği söyleniyor. İsteyenler bu platforma mobil cihazlardan, televizyonlardan, bilgisayarlardan, EBA destek merkezlerinden ya da Halk Eğitim Merkezlerinden ulaşabilecekler.

 

Bu platform evde otururken mobil telefondan takip edilerek herhangi bir konuda sertifika alınabilmesini sağlayacak. Sayın Bakanımız Ziya Selçuk “Türkiye’nin geleceği, dünyanın geleceği, sürekli yenilenen ve giderek yeni becerilere ihtiyaç duyulan iş kollarında. Mesleki eğitim ve hayat boyu öğrenme kapsamında hangi becerilere ihtiyaç varsa, bunların tamamını halledeceğiz.” diyor. 

 

Büyük bir bütçe ile hayata geçirilen platformun yurtdışı tarafı da olacak. Sayın Bakan Selçuk altyapı çalışmalarının sürdüğünü; hayat boyu öğrenmeden örgün eğitime, öğretmenlerin mesleki gelişimine kadar tüm ihtiyaçlara cevap verecek bir platform olacağını ifade ediyor. Yani, “Kendim için ne yapabilirim? Danışmanlık desteği hizmeti istiyorum.” diyenler de bu platforma başvuru yapabilecekler. 

 

Yazının Devamını Oku

Seyit Ali Onbaşı

Merhabalar sevgili okurlar. 

Annem edebiyat, dedem tarih öğretmeniydi benim. Çocukluğum dedemden kahramanlık hikâyeleri dinleyerek ve annemin öğrencilerinin hazırladıkları ödevleri kaçamak olarak okuyarak geçti.

 

Osmanlı tarihini önce dedemin anlattıklarından öğrendim ben. Dedem çok okuyan, kendini sürekli geliştiren, mesleğine aşık bir adamdı. Öğrencileri O’nu çok severlerdi. Bense anlattıklarını büyük bir hayranlıkla dinlerdim. Ve ondan dinlediklerimi hiç unutmazdım… Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi’nde çarpışan Seyit Ali Onbaşı’ nın beni çok etkileyen hikâyesi ise o günden bugüne aklımdan hiç çıkmadı. 

 

1889 yılında Balıkesir’de dünyaya gelen Seyit Ali, 1909 yılında Osmanlı Ordusu’ na katılmış, Balkan Savaşı’nda çarpışmıştı. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da Çanakkale Cephesi’nde topçu eri olarak görevlendirilmişti. Çanakkale Boğazı’ nı ve İstanbul’u ele geçirmeyi amaçlayan İtilaf Devletleri, Şubat 1915’ te Çanakkale Boğazı’na yönelik saldırılar başlatmıştı. En güçlü saldırının tarihi ise 18 Mart 1915’ti. İtilaf Devletleri donanması İstanbul’a gitmek için Çanakkale Boğazı’ndan geçiyordu. Donanma tarafından Anadolu ve Rumeli hattındaki tabyalara yoğun bombardıman yapıldığı sırada, Seyit Ali Rumeli Mecidiye Tabyası’ nda bulunuyordu. Bombardıman esnasında düşman gemilerinden atılan bir mermi, Seyit Ali'nin tabyasındaki cephaneliği havaya uçurmuştu. Tabyadaki askerlerden on dördü hayatını kaybetmiş, yirmi dördü ise yaralanmıştı. Yalnızca Seyit Ali ile Niğdeli Ali adlı arkadaşı yara almadan kurtulmuşlardı. 

 

Bombardımandan sonra tabyada çalışır durumda tek bir top kalmış, ancak bu topun da mermiyi kaldıran kısmı (kaldıraç) bozulmuştu. Seyit Ali arkadaşı Niğdeli Ali’nin yardımıyla, sırtına 215 kilo ağırlığında top mermisini yüklemiş, iki metre yükseklikte bulunan topun merdivenlerinden çıkarmış ve mermiyi namluya sürerek karşıdaki gemiye ateş etmeye başlamıştı. Üçüncü atışında İngilizler’ in en büyük savaş gemilerinden birini (HMS Ocean) arka pervaneden vurmuştu. Atılan top geminin yan yatmasına ve kontrol edilemez bir duruma gelmesine neden olmuş; İngiliz gemisi daha önce Nusret Mayın Gemisi tarafından döşenen mayınlardan birine çarpmış ve bugün Çanakkale Şehitler Anıtı’nın bulunduğu alanın karşısında sulara gömülmüştü. Bu olaydan sonra İtilaf Devletleri donanması Çanakkale’ den ayrılmış, Seyit Ali’ye ise kahramanlığından ötürü “onbaşılık” unvanı verilmişti. 

 

Yazının Devamını Oku

Doktorluk yalnızca bir meslek değildir

Merhabalar sevgili okurlar.

Çocukluğumdan beri doktorluğun yalnızca bir meslek değil, bir yaşam biçimi olduğuna inanmışımdır. Sadece hayatını başkalarına adayacak olanların seçebileceği bir yaşam biçimi…

 

Osmanlı Devleti’ nde ilk Cerrahhane (Osmanlı Devleti’ nde orduda görevlendirilmek üzere cerrah yetiştiren müessese), II. Mahmut döneminde Hekimbaşı Mustafa Behçet’ in önerisiyle kuruldu. 14 Mart 1827’de, Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adı ile kurulan bu okul Türkiye’de modern tıp eğitiminin başlattı. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart tarihi ise 1919 yılında “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. 1976’dan beri de sadece 14 Mart günü değil 14 Mart’ı içine alan hafta Tıp Haftası olarak kabul ediliyor ve hafta boyunca yurt genelinde çeşitli etkinlikler yapılıyor. 

Doktorlar, eminim ki, herkesin hayatında önemli bir yer tutuyorlar. Ama sanırım benim hayatımdaki yerleri çok daha büyük bu özel insanların. Eğer bugün hayattaysam bunu onlara, çok zorlu bir ameliyatla beni baştan yaratan Sevgili Doktorlarıma borçluyum. Kendi doktorlarımın şahsında tüm tıp camiasının bayramını kutluyor, şahsım ve benimle aynı duyguları paylaşanlar adına yürekten teşekkür ediyorum onlara. Ve bu yazıda 1800’lü yıllarda yaşamış ve tıp alanında büyük başarılara imza atmış olan -Doktor James Barry adıyla tanınan- Margaret Ann Bulkley’ den söz etmek istiyorum. 

 

1790 civarında doğduğu sanılan Margaret, İrlanda’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Amcası James Barry İrlanda’ da meşhur bir ressamdı. Margaret çocukluktan itibaren tıpla ilgilenmeye başladı. Ancak o zamanlar kadınların resmi bir eğitim alması pek mümkün değildi. Margaret Ann Bulkley 18 yaşına geldiğinde, amcası öldü. Margaret bu tarihte amcasının kimliğine büründü; artık ismi James Barry idi ve o tarihten sonra asla gerçek kimliğini açık etmedi. 

 

Barry, amcasından kalan mirası kullanarak, Edinburgh’ta tıp fakültesine kayıt oldu. İnce sesi, narin vücudu ve yumuşak cildi nedeniyle çoğu arkadaşı onun tıp fakültesi okumak için çok genç olduğunu düşünüyordu. Hatta üniversite yönetimi bile Barry’ nin yaşının aslında ifade edilenden daha küçük olduğunu düşündüğünden, onu final sınavına almamayı planlıyordu. Ancak o dönemin Buchan Bölgesi Kontu David Steuart Erskine tarafından desteklenen James, tıp fakültesinden mezun olmayı başardı. Mezuniyeti sonrasında da çalışmalarına aralıksız devam ederek, 1813 yılında, İngiltere’de cerrahların yeterlilik belgesi gibi görülen “Royal College of Surgeons” diplomasını aldı. Artık diplomalı bir hekim ve yetkin bir cerrah olduğu tescillenmişti. 

Yazının Devamını Oku