GeriAyşegül DOMANİÇ YELÇE Onlar’ ın “Güzel Yarınları Var”
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Onlar’ ın “Güzel Yarınları Var”

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Cerebral Palsy (CP), çocukta en sık rastlanan fiziksel engellilik durumu. Ancak bu durumun ne olduğu ve neden kaynaklandığı konusunda, dünya genelinde, büyük bir bilgi eksikliği bulunuyor.

 

Cerebral Palsy, gelişimini tamamlamamış olan beynin; doğum öncesi, doğum sırası veya doğum sonrası dönemde hasar görmesi nedeniyle oluşuyor. Doğum öncesi Cerebral Palsy’ ye; annenin geçirdiği hastalıklar ve travmalar, genetik sebepler, ilaç kullanımları, kanamalar, radyasyon ve akraba evlilikleri neden oluyor. Doğum sırası Cerebral Palsy; erken/geç doğumlardan ya da uygun olmayan pozisyondaki doğumlardan, düşük/yüksek doğum ağırlığından, kordon dolanmasından, bebeğin oksijensiz kalmasından, çoğul gebelikten, zor doğumlardan ve doğum travmasından kaynaklanıyor. Doğum sonrası Cerebral Palsy’ ye ise; ateşli hastalıklar (menenjit ve benzeri), travmalar, hiperbilirubinemi (sarılık/yenidoğan sarılığı), hipoglisemi, havale ya da beyin kanaması neden oluyor.

 

Cerebral Palsy ilerleyici bir rahatsızlık değil. Travmaya uğramış beyne erken müdahale edilmesi ve hayat boyu rehabilitasyon uygulanmasıyla önemli gelişmeler sağlanabiliyor. Küresel düzeyde 17 milyon Cerebral Palsy’li kişi olduğu sanılıyor. Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı verilerine göre, bu bireylerin 700 bini ülkemizde yaşıyor. Bu sayı, Türkiye’nin CP görülme sıklığı açısından dünya birincisi olduğunu gösteriyor. Ülkemizde, her yıl 6 binden fazla bebeğe CP tanısı konuluyor.

 

Uluslararası organizasyonların aldığı ortak kararla, 6 Ekim tarihi 2012 yıllından beri “Dünya Cerebral Palsy Günü” olarak anılıyor. Bu özel günde, dünya genelinde CP farkındalığını artırmak için çalışan pek çok vakıf; filizlenme, büyüme ve yaşamın yenilenmesi anlamına gelen yeşil renkle simgeleştirilen çeşitli etkinliklerle halkı bilinçlendirmeye çalışıyor.

Ülkemizde de Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı ile Cerebral Palsy Türkiye ve Allergan Aesthetics Türkiye iş birliğinde, CP’li çocukların umutları ve yaşam mücadeleleri konusunda farkındalık yaratmak için, “Benim Güzel Yarınlarım Var” isimli dijital fotoğraf sergisi hayata geçirildi. Dijital sergi ile, CP’li çocukların hayatlarında erken müdahalenin önemine dikkat çekilmesi amaçlanıyor.

 

6 Ekim Dünya Cerebral Palsy Günü’nde bir araya gelen 11 Cerebral Palsy’li çocuk hem geleceğe yönelik hayallerini anlattı hem de hikayeleriyle umut verdi. Proje kapsamında fotoğraf sanatçısı Mehmet Turgut, 11 çocuğun hayallerini simgeleyen objelerle hikayelerini fotoğrafladı. Fotoğraf çekimlerine ev sahipliği yapan Sakıp Sabancı Müzesi, dijital serginin sanat danışmanlığını da yürüterek projeye destek verdi.

 

“Cerebral Palsy’li çocuklar erken tanı ve tedavi sayesinde yaşama tutunabilir, herkes gibi hayallerinin peşinden koşabilirler. Hatta yaşam mücadelelerinde o kadar başarılı olabilirler ki birer Kutup Yıldızı gibi bize umut aşılayabilir, örnek başarı hikayelerine imza atarak bize yön gösterebilirler.”

 

Bu özel çocukların ilham veren hikayelerini merak ederseniz, Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı’ nın “www.tscv.org.tr/Sergi/” adresli web sitesini ziyaret edebilirsiniz. İnanın o çocuklardan ve kurdukları hayallerden öğreneceğimiz çok şey var…

 

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz günler dileği ile…

 

Not: Bu yazıyı hazırlarken, konu ile ilgili eksik bilgilerimi tamamlamak için Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı web sitesinden yararlandım.

 

 

X

“Dün Bugün İstanbul” 2

Merhabalar sevgili okurlar.

Bir önceki yazımda da ifade etmiş olduğum gibi, Sakıp Sabancı Müzesi’nde ziyarete açılan “Dün Bugün İstanbul” sergisi; Sabancı Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Sanatçı Murat Germen’ in çağrısı ile buluşan ve yolu Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Programı’ ndan geçmiş 22 sanatçının İstanbul’a dair durum tespitleri içeren çalışmalarını bir araya getiriyor.

Dün Bugün İstanbul sergisinde yer alan isimler; Ahu Akgün, Aslı Narin, Begüm Yamanlar, Beril Ece Güler, Burak Dikilitaş, Canan Erbil, Cemre Yeşil Gönenli, Deniz Ezgi Sürek, Didem Erbaş, Ege Kanar, Eren Sulamacı, Eser Epözdemir, Korhan Karaoysal, Mekânda Adalet Derneği, Neslihan Koyuncu Bali, Nora Bryne, Onur Özen, Örsan Karakuş, Serkan Taycan, Sıla Ünlü İntepe, Sinan Tuncay ve Zeynep Kaynar. Mekâna özel hazırlanan çalışmalar çevre, hayvan popülasyonu, kentsel dönüşüm, toplumsal yaşam, tarihi mekanlar, su kaynakları, ulaşım ve ütopya/distopya kavramlarının da aralarında bulunduğu temalar ışığında kent dinamiklerine dair yorumlar içeriyor. Sergi seçkisi; yağlıboya resim, çizim, enstalasyon, fotoğraf, video ve serigrafi baskıyı içeren geniş bir mecra yelpazesinden oluşuyor. 

Serginin fikir babası olan sanatçı Murat Germen, İstanbul denilince akla “istiap haddi” kavramının geldiğini söylüyor. Sanatçı; kapasitesini çoktan doldurmuş, eskiden “taşı toprağı altın” olan bu megapolün, taşı toprağı inşaat molozuna, yağmur ve sel sonrası gelen çamura dönüşmüş olmasına karşın hâlâ bardağı taşıracak damlayı içine alacak kadar esnek olduğunu düşünüyor. Germen bir kültür başkenti olarak algılanmayan, hak ettiği saygıyı görmeyen ve itilip kakılarak hoyratça kullanılan İstanbul’un artık kendisine iyi davranan, esnekliğini istismar etmeyecek, durup düşünecek hemşerisini aradığının altını çiziyor. Ve şöyle sürdürüyor sözlerini: “Suyunu, denizini, florasını, faunasını, kültürel ve mimari mirasını, müziğini, seslerini, mutfağını, azınlığını, marjinalini, kendine haslığına zemin sağlayanı; sahiplenecek, koruyacak, sürdürebilecek, tüketmekten çok üretecek, vasiyetini yerine getirebilecek ve emanete hıyanet etmeyecek nesiller yetiştirmeyi amaç edinmiş bireylerini bekliyor bu kadim şehir!”

Özetle bu sergi; İstanbul’un acil çağrısını ve çığlığını, çeperinden merkezine, altından üstüne, suyundan karasına geniş kapsamlı görsel bir içeriğe çevirerek ileten, yolu Sabancı Üniversitesi’nden geçmiş sanatçıların geniş bir farkındalık yelpazesine yayılan güçlü ve öğretici birlikteliğinden oluşuyor.  

Sergide Murat Germen’ in de bir eseri yer alıyor. “Metrûkiyetin Sathî Meşrûiyeti” adını taşıyan bu çalışma İstanbul’un farklı noktalarındaki metruk binaların görüntülerini içeriyor. Eser; ‘metruk’ sıfatının türediği ‘terk etme’ kelimesinden hareketle, söz konusu eylemin Türkiye’nin kültürel, mimari ve siyasi tarihinde sebep olduğu yol ayrımlarına bir bakış sunuyor. Çalışma ağırlıkla zorunluluktan terk edilmiş yapıların fotoğraflarından oluşuyor. Sanatçıya göre siyasi dayatma, ekonomik çıkmaz ya da doğal afet gibi sebeplerden geride bırakılan, geçen sürede metruk hale gelmiş bu mekanlar ile bellek kaybı arasında bir bağ bulunuyor. Sanatçı; kimlik konusunda anlaşmazlık, zıtlaşma ve fikir ayrılıklarının ipuçlarını aramaya yönelik bu yaklaşımı ile aynı zamanda tek yönlü bir gelişim/dönüşüm zorlamasının ve rant uğruna kültürel çoğulculuktan vazgeçmenin tehlikelerine işaret ediyor.

Sergide beni en fazla etkileyen eserlerden biri Örsan Karakuş’un “Haydarpaşa Garı” adını verdiği çalışması oldu. Sanatçı, eserinde, İstanbul’un sürekli odağında olduğu dönüşüme duyarsızlaşmayı şehrin ikonik yapılarından Haydarpaşa Garı üzerinden irdeliyor. Garın farklı dönemlerine ait fotoğrafları bir araya getiren kolaj, aynı zamanda, uzun yıllar yapının merkezinde olduğu bir yaşama ev sahipliği yapan çevre bölgedeki değişimin de tanıklığını sunuyor. Hicaz ve Bağdat’a uzanan demiryolu kapsamında Alman Mimarlar Otto Ritter ve Helmuth Cuno tarafından Alman Neo-Rönesans üslubunda tasarlanan ve 1909’da hizmete açılan anıtsal yapı, yakın döneme kadar hem şehirler arası hem şehir içi ulaşım ağının en önemli noktalarından biriydi. Aslında Haydarpaşa Garı çok uzun yıllar Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısıydı. Köyden büyük şehre göçen birey, Haydarpaşa’da inip ilk defa denizle ve İstanbul’la karşı karşıya geliyordu. 

Haydarpaşa Garı yıllarca İstanbul’un Asya yakasında Gebze’ye uzanan banliyö hattının son durağı işlevini gördü ve şehir hatları iskelesi ile de ulaşımı Avrupa yakasına taşıdı. Günümüzde ise yapının insanlarla teması tamamen sona ermiş durumda. Sanatçı Örsan Karakuş, Gazete Kadıköy’e verdiği bir röportajda; Haydarpaşa’nın İstanbul için ve hatta belki bir adım daha ileri giderek ülke için bir hafıza mekânı olarak düşünülmesi gerektiğini söylüyor. Haydarpaşa için ne hissedeceğimi bilemediğini ifade eden Sanatçı, “Haydarpaşa Garı şu an bir hayalet olarak duruyor ve sanırım önce tekrar temas edilebilir hale gelmesi gerekiyor. Kent hafızasına katkı sağlayacak ve kamuyla tekrar buluşabilecek bir alana dönüşmesi, tekrar dokunulabilir, tecrübe edilebilir olması asıl dileğim.” diyor.

Yazının Devamını Oku

“Dün Bugün İstanbul”

Merhabalar sevgili okurlar.

Topluluk olarak sürdürülebilirliği odağına alarak faaliyet gösteren Sabancı Holding, daima, kültür ve sanata destek veren öncü ve örnek projelerin yanında yer alıyor. Holding’ in katkıları ile gerçekleştirilen ve 3 Eylül 2021 tarihinde Sabancı Müzesi’ nde ziyarete açılan “Dün Bugün İstanbul” sergisini 28 Kasım tarihine kadar görebilmek mümkün. 

Sabancı Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Sanatçı Murat Germen’ in çağrısı ile buluşan, yolu Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı programından geçmiş 22 sanatçıyı bir araya getiren Sergi, İstanbul’un dünü ve bugününü ortaya koyarken geleceğini de düşünmemizi sağlıyor.  

Bu sergiden olabildiğince detaylı olarak söz etmek istiyorum sizlere. Ancak bugün konu ile ilgili olarak kendi açımdan çok önemli olduğunu düşündüğüm bir noktaya ağırlık vereceğim:  

Erişilebilir bir sergi, erişilebilir bir İstanbul! 

“Dün Bugün İstanbul” sergisi; bu yıl Sabancı Vakfı’nın Fark Yaratanlar Programı’ na seçilen girişimlerden biri olan “Erişilebilir Her Şey” ile “Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi” nin ortak çalışması ve Sabancı Vakfı desteğiyle, görme ve işitme engelli bireyler için erişilebilir bir içerikle hazırlanmış. Tüm bilgi panoları Erişilebilir Her Şey uzmanları tarafından işaret diline çevrilmiş; ayrıca video, yerleştirme ve görsellerin sesli betimlendikleri kayıtlar gerçekleştirilmiş. Bu kapsamda aynı zamanda sergi alanı ve rotasının sesli betimlemeleri de hazırlanmış. Sonuçta, ziyaretçilerin QR kodu kullanarak ulaşabilecekleri tüm bu içeriklerle, sergi erişilebilir bir niteliğe kavuşmuş.  

Sergiye eser veren, Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Yüksek Lisans Programı 2017 mezunu Didem Erbaş “İnsana Yuvasından Uzak” adını verdiği yapıtı ile İstanbul’daki evsizlerin ve göçmenlerin sığındığı alanlara atıfta bulunuyor. Sanatçı “Yuvasından Uzak” adını Sigmund Freud'un ‘tekinsiz’ (unheimlich/uncanny) kavramından almış. Bu kavramdan yola çıkarak bir tünel-sığınak modeli olarak tasarlanmış bulunan enstalasyon, borulardan alınmış silikon kalıplarla insan bedeni parçaları metaforu oluşturmayı amaçlıyor. Tünel-sığınak güvensiz barınaklar ve temel ihtiyaçların karşılanması gibi sorunların yanı sıra her şeyini kaybetmiş bir insanın varlığını nasıl sürdürebileceği sorusundan hareketle bir tür geçici alan yaratma çabasını hayata geçiriyor. Ve akla şu soruları getiriyor: Geçici barakalar gibi mekanlarda kişi kendi alanını yaratabilir mi? Birkaç metre karelik bir alanda korunaklı sınırlarını oluşturabilir mi? Anlık, rastlantısal buluntu nesnelerle oluşturulmuş geçici yapıların bıraktığı izlerin coğrafya ile kurduğu geçici bağlantı böylece sorgulanabilir mi? 

Yazının Devamını Oku

Dünyada bir yılda 17 milyon kişi inme geçiriyor…

Merhabalar sevgili okurlar.

Dün, Cumhuriyetimiz’ in 98’inci yaşı ülke genelindeki etkinliklerle büyük bir coşku içinde kutlandı. Bu özel ve güzel günde yediden yetmişe tüm yurttaşların, ama özellikle de çocukların sevinci ve coşkusu yüzlerine yansıdı.  

Ancak “29 Ekim” tarihinin önemli bir anlamı daha var. Ekim ayının 29’u, 2006 yılında, Dünya İnme Organizasyonu (World Stroke Organization-WSO) tarafından “Dünya İnme Günü” olarak ilan edilmiş bulunuyor.  

Beyin damar hastalıkları dünyada en fazla fonksiyon kaybına neden olan, yaşam kalitesini en fazla etkileyen ve ölüm nedeni olarak da üçüncü sırada yer alan hastalık grubu. Dünyada bir yılda 17 milyon kişi inme geçiriyor ve 6 milyon kişi inme nedeniyle hayatını kaybediyor. 

1994 yılında kurulan Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği, kurulduğu günden bugüne, ülkemizde inmeden kaynaklı ölüm ve kalıcı engelliliği azaltmak için mücadele ediyor. Akademik çalışmalarının yanı sıra toplumu bilgilendirmeye yönelik çalışmalar da yürüten Dernek, 29 Ekim Dünya İnme Günü’ nü halk sağlığı ile ilgili önemli bir fırsat olarak görüyor ve bugünü önemli kazanımlar elde edilecek bir tarih olarak not ediyor.  

Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği, toplum genelinde inme farkındalığını arttırmanın inme ile mücadelede en önemli unsurlardan biri olduğunu vurguluyor. Çünkü inmeyle mücadele edebilmek için halkımızın da inme konusunda bilinçli olması gerekiyor. İnme, zamanında müdahale edildiğinde tedavi edilebilen, geç kalındığında ise ölümcül olabilen bir sağlık problemi. Kalp krizi ve kanserden sonra en sık karşılaşılan ölüm nedenleri arasında olan inme, aynı zamanda ülkemizde de kalıcı engellilik nedenleri arasında ilk sırada yer alıyor. Bu bağlamda, konu ile ilgili farkındalık çalışmalarının odağını inmenin ne olduğu ve belirtileri, inme anında yapılması gerekenler ve inmeden korunmak için yapılacaklar oluşturuyor.  

İnme, beyin damarlarında tıkanma ya da kanama sonucunda meydana geliyor. Bu da beyin için gereken sağlıklı kan akışının kesilmesine yol açıyor. Zaman kaybettikçe doğal olarak olası hasar da artıyor. İnme vakasına ne kadar erken sürede müdahale edilebilirse tedavide başarı şansı da o kadar yüksek oluyor. En sık görülen inme belirtileri; ani gelişen konuşma bozukluğu, yüzde kayma ve kolda güç kaybı olarak karşımıza çıkıyor. İnme anında yapılması gereken ise hiç vakit kaybetmeden 112’yi aramak. Hastaların kendi imkanlarıyla sağlık kuruluşlarına başvurmaları önerilmiyor. Çünkü bu hem zaman kaybı hem de yanlış müdahale gibi olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. İnme tedavisinin, bu konuda uzman ekip ve gerekli donanımın bulunduğu hastanelerde gerçekleştirilmesi son derece önemli ve 112 Acil Sağlık Hizmetleri hastayı en kısa sürede, en uygun sağlık merkezine ulaştırmak için önemli bir rol üstleniyor.  

Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği’nin, 2020 yılı Ekim ayında “İnmede Çare Erken Müdahale” sloganı ile hayata geçirdiği farkındalık kampanyası, bir yıldır çeşitli mecralarda devam ediyor. Bu süreçte ilk olarak inme konusunda herkesin mutlaka bilmesi gereken temel bilgileri içeren “inme.org.tr” web sitesini hayata geçiren dernek, sosyal medya hesaplarından düzenli olarak yapılan paylaşımlarla halkımıza inme konusunda en doğru ve güncel bilgileri ulaştırmaya çalışıyor.  

Bu yıl içinde düzenlenen “Farkında mısınız?” adlı inme temalı kısa film yarışması ise inmeye dikkat çekmek için sinemanın anlatım gücünden yararlanmayı amaçlıyor. Başvuru süreci 10 Ekim’de tamamlanan yarışmaya gönderilen filmler önümüzdeki günlerde jüri tarafından değerlendirilecek. Yarışmanın jüri üyeleri olan Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. A. Özcan Özdemir, Yönetmen Çağrı Vila Lostuvalı, Oyuncu Merve Dizdar, Oyuncu Oktay Kaynarca, Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sırrı Serhat Serter ve Gazeteci Şebnem Bursalı tarafından yapılacak değerlendirmenin ardından ödüller sahiplerini bulacak. Yarışmanın ödülleri Birinci için 9.000, İkinci için 4.500, Üçüncü için ise 3.500 Türk Lirası olarak sıralanıyor. Yarışmada Birincilik, İkincilik ve Üçüncülük ödülleri dışında ayrıca halk beğenisiyle -‘’Ben Seçtim’’ olarak adlandırılan- bir film daha ödüllendirilecek. Bu yaklaşımla, hedef kitlenin izleyici olmanın yanı sıra bizzat sürecin yöneticisi ve karar vericisi olmasının sağlanması amaçlanıyor. Bu sayede hem filmi çeken hem de izleyenlerin “inme” ve “inme anında yapılması gerekenler” hakkında doğru bilgi ve bilinç düzeyine ulaşmaları hedefleniyor.  

Yazının Devamını Oku

Sizi yalnız ben değil, tüm Türkiye özleyecek…

Merhabalar sevgili okurlar.

Türk basınında “dış haberler” in markası olmuş duayen gazeteci Sami Kohen’ e, Sevgili Sami Ağabey’ ye, veda ettik ne yazık ki.  

Sami Kohen’ i eşim Özer Yelçe vasıtasıyla tanıdım. Evlendiğimiz zaman Milliyet’in Spor Servisi’ nde çalışmakta olan Özer, aynı zamanda yurtdışındaki haber ajanslarına da Türkiye ile ilgili haberler veriyordu. Zira o dönemde lisan bilen eleman sayısı oldukça azdı. Bu yüzden bir süre sonra, o sıralar Milliyet'in Dış Haberler Müdürü olan Sami Kohen Özer’i Dış Haberler Servisi’ne aldı.  

Sami Kohen çok usta bir gazeteci olmanın yanı sıra çok da iyi bir öğretmendi. Eşim, birlikte çalıştıkları her gün O’ndan yeni bir şeyler öğrenmeye devam etti. Hayran olduğu öğretmeni, Sami Abisi, onun hem rol modeli hem de kahramanı oldu.  

28 Şubat 2021 tarihinde Milliyet' ten Sanem Arman’a verdiği röportajda; “Gazetecilik sıradışı bir kariyerdir. Bunu ciddiye alan kişi, gerekli tutkuya sahip bir insan demektir. Saat, gün, tatil, bayram düşünmezsiniz. Telgrafla, teleksle ya da kesintili telefon hatlarından sesinizi duyurup yazınızı yazdırmak kolay değil. İkinci şart ise meraklı olmak. Bir gazetecinin okuyucuyla bir şey paylaşabilmesi için konuyu çok iyi bilmesi lazım. En azından yabancı bir dili çok iyi biliyor olmak son derece önemli. Gözü pek olacaksınız, gözünüzü dört açacaksınız…” diyor Sami Kohen. 

Eşim de aynen böyle düşünüyordu. Bilgisayarın ve internetin olmadığı; telefon hattı almak için yıllarca sıra beklendiği; şehir dışı telefon konuşmalarının bir santral aracılığı ile ve saatlerce bekledikten sonra yapılabildiği o günleri bugünkü gençlerin hayal edebilmeleri biraz zor. Şimdi biz bir araştırma yapmak istediğimizde internete giriyor ve istediğimiz bilgiye Google’a sorarak ulaşıyoruz. Yani her şey çok daha kolay.  

Yine Sanem Arman’a verdiği röportajda “Daktilo hayatımın bir parçası.” diyor Sami Kohen. Daktilonun sesini ve şeklini sevdiğini; daktilo ile yazarken heyecan duyduğunu söylüyor. Ve ilk yazılarını babasına ait 1938 Alman malı siyah Torpedo ile yazdığını; 1954 yılında bir Olivetti, daha sonra da bir Hermes Baby’ nin seyahatlerinde bile kendisine eşlik ettiğini anlatıyor.

Özer’in de en yakın arkadaşı daktilosuydu. İki parmakla benim on parmakla yazdığımdan çok daha hızlı yazardı. Yazılarını kâğıda döktüğü Tippa markalı portatif daktilosunu hâlâ gözüm gibi saklıyorum.  

Sami Kohen Dış Haberler Servisi’ nin yöneticiliğini bırakıp sadece “Yazar” olarak çalışmaya karar verdiği zaman yerine öğrencisi Özer’i bıraktı. Özer, Milliyet Gazetesi’ nde çalıştığı süre boyunca ustasına lâyık olabilmek ve O’ndan aldığı bayrağı şerefle taşıyabilmek için var gücüyle çalıştı.  

Yazının Devamını Oku

Engelsiz erişim ve engelsiz eğitim

Merhabalar sevgili okurlar.

Geçtiğimiz 2 öğretim dönemi boyunca uzaktan eğitim yapmak zorunda kalan Üniversitelerde kısmen de olsa yüzyüze eğitim başladı. Üniversitelerimiz hem akademik açıdan hem de yerleşkelerindeki düzenlemeler açısından titiz bir hazırlık süreci geçirdiler. Her yıl olduğu gibi bu yıl da aralarına yeni katılan engelli öğrencileri karşılamaya hazırlar.

YÖK verilerine göre, üniversitelerimizde eğitim gören 51.647 engelli öğrencimiz bulunuyor. Bu öğrencilerimizin 27.782’si önlisans, 23.581’i lisans, 236’sı yüksek lisans ve 48’i doktora düzeyinde eğitim görüyor. Öğrencilerin % 89'u açıköğretim programlarında yer alıyor.

Bu rakam elbette kayıt altında olan öğrencileri kapsıyor. YÖK Başkanı Prof. Dr. M. A. Yekta Saraç’ın ifadesine göre, farklı engel düzeylerindeki öğrencilerin sayısı bu rakamların çok üstünde. Saraç, maalesef durumlarını resmi makamlara bildirmediklerini ifade ediyor. YÖK yetkilileri bir programın görme engelli bir birey için erişilebilir kılınması ile otizm spektrum bozukluğu olan bir bireye erişilebilir kılınmasının farklılık arz ettiğini, bunun için farklı engel gruplarının gereksinimlerine yönelik farklı tedbirler alınması gerektiğini vurguluyorlar.

Sayın Saraç’ın söylediklerini ve YÖK’ün tutumunu oldukça önemli buluyorum. Uygun çözüm geliştirilebilmesi için kişinin gereksinimlerinin tespit edilmesi elzem, bunun için de engelli bireyin ilgili birime başvurması şart.

2010 yılında “Yükseköğretim Kurumları Engelli Öğrenciler Yönetmeliği” nin yayınlanması ile birlikte hem YÖK nezdinde Engelli Öğrenci Komisyonu hem de her üniversitede engelli öğrenci birimleri kuruldu. Bu birimlerin amacı, engelli öğrencilerin öğrenim hayatlarını kolaylaştırabilmek için gerekli tedbirleri almak ve bu yönde düzenlemeler yapmak. Söz konusu birimler, başvuran öğrencinin ihtiyaçlarını tespit ederek uygun düzenlemeleri hayata geçiriyor. Bu düzenlemelerin  bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

* Yükseköğretim programlarını kazanan engelli öğrencilerin kayıt sırasında tespit edilmesi,

* Üniversite yerleşkesinin ve yerleşkede bulunan yapılar ile açık alanların engelli öğrenciler için ulaşılabilir olmasının sağlanması,

* Eğitim ortamının uygunlaştırılması,

Yazının Devamını Oku

Avrupa’nın öne çıkan Kas Hastalıkları Merkezleri’nden biri

Merhabalar sevgili okurlar.

Toplumda seyrek görülen kas hastalıkları ve diğer nöromusküler hastalıkların tanı ve tedavisi Koç Üniversitesi Hastanesi Merkezinde multidisipliner bir çalışma ile gerçekleştiriliyor. Teşhis ve tedavi, deneyimli bir nöroloji uzmanı liderliğinde; genetik, immünoloji, kas patolojisi, kardiyoloji, göğüs hastalıkları, fizik tedavi, ortopedi ve gerektiğinde diğer uzmanlık disiplinlerinin ortak çalışması ve iletişimi ile gerçekleşen bir sürece yayılıyor.  

Türkiye’de ilk defa Koç Üniversitesi Kas Hastalıkları Merkezi kapsamında haftalık nöroloji-tıbbi genetik konseyleri düzenleniyor ve hastaya özel tanısal algoritmalar belirleniyor. Burası, ayrıca, Türkiye’de Fasiyoskapulohumeral Musküler Distrofi moleküler tanısının yapıldığı tek merkez. Bu yönde kullanılan Molecular Combing Sistemi, Merkez’ in laboratuvarına 2019 yılında entegre edilmiş bulunuyor.  

Geçtiğimiz günlerde Koç Üniversitesi Hastanesi Kas Hastalıkları Merkezi Yöneticisi Prof. Dr. Piraye Oflazer ile, benim de hastalığım olan Fasiyoskapulohumeral Musküler Distrofi (FSHD), konusunda, bilgilendirici bir söyleşi gerçekleştirdik. 

FSHD öncelikli olarak yüz, kürek kemiği (skapula) çevresi ve kol çevresindeki kasları etkileyen; bu anlamda oldukça karakteristik bulguları olan genetik bir kas hastalığı. Hastalık anne veya babadan çocuğa aktarılabildiği gibi ilk kez o kişide de ortaya çıkabiliyor. Başlangıç yaşı genellikle 10-20 arasında olmakla birlikte bebeklikte veya daha geç yaşta da ortaya çıkabiliyor. Zaman içinde bacak kaslarını da tutan bu hastalık yürümeyi de güçleştirebiliyor ve hatta engelleyebiliyor.  

Belirti ve bulguların ağırlığı hastalarda değişkenlik gösteriyor. Belirtilerin ağırlığı ile başlangıç yaşı arasında bir ilişki bulunduğundan, çok erken yaşta başlayan hastalarda hastalık daha ağır seyredebiliyor. FSHD, hastadan hastaya değişkenlik gösterebiliyor. Hatta aynı aile içinde bulunan hastalarda bile hastalığın seyri farklı olabiliyor. Bazı hastalarda bulguların çok hafif olması hastalığın kişi tarafından fark edilememesine, yüzdeki ufak değişimlerin o kişinin “tipi” olarak algılanmasına neden olabiliyor. 

Özellikleri nedeniyle klinik planda oldukça kolay tanı konulan FSHD’ de, tanının kesinleştirilmesi genetik incelemeyle mümkün oluyor. Bu genetik incelemenin zorluğu nedeniyle, uzun yıllardır geni bilinen FSHD’ de genetik tanı dünyanın çok az merkezinde yapılma olanağı bulabilmiş durumda. Yeni tekniklerin gelişmesiyle göreceli olarak daha kolay ve güvenilir yöntemler gelişmiş olsa da halen dünyada çok az sayıda merkez bu tanı hizmetini verebiliyor. Koç Üniversitesi Hastanesi Genetik Hastalıkları Değerlendirme Merkezi, son teknolojiyi kullanarak FSHD genetik tanı tekniğini yerleştirmiş ve hizmet vermeye başlamış bu az sayıdaki merkezlerden biri.  

FSHD’ nin önemli bir tanıtıcı özelliği de skapula çevresindeki kasların zayıflığı ve atrofisi. Bu zayıflık nedeniyle kolun kaldırılmasında zorluk yaşanıyor ve skapula gövdeden dışarı doğru “kanatlanıyor”. FSHD’ nin diğer önemli bir özelliği de bazı kasları seçerek tutması, aynı anatomik bölgedeki bazı kasları ise hiç tutmaması. Bu özellik, diğer kas hastalıklarının aksine, bir cerrahi girişimi olanaklı hale getiriyor. Uygun hastalarda özellikle hareket sırasında yerinde tutulamayan skapulayı göğüs duvarına bağlama ameliyatı olan “Skapulotorasik Artrodez” (STA) ameliyatı, kanatlanmayı ortadan kaldırması sebebiyle hastaların estetik kaygısına yanıt olmanın yanı sıra kol kaldırma işlemine de büyük bir katkı sağlıyor. Konu ile ilgili ilaç geliştirme çalışmalarının halen devam ettiği bir ortamda bu ameliyat hastalara günlük yaşam konforu sağlayacak en önemli olanaklardan biri. Ancak bu ameliyatın deneyimli ekiplerce yapılması büyük önem taşıyor. Bugün Avrupa’daki birçok merkezde olumsuz deneyimler nedeniyle bu ameliyat yapılamıyor. Koç Üniversitesi Hastanesi ise STA ameliyatı konusunda dünyanın en önde gelen ekiplerinden birine sahip.  

Yazının Devamını Oku

Pandemiden en çok etkilenenler engelli bireyler oldu

Merhabalar sevgili okurlar.

12 Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak ilan edilen ve kısa süre içinde tüm dünyaya yayılan Covid-19 hepimiz için fiziksel, ruhsal ve sosyal açıdan ciddi tehditler oluşturuyor. Ancak bu tehditlerden en büyük zararı görenler, engelli bireyler… Onlar, bu süreçte eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimde büyük zorluklar yaşadılar.  

İşitme engelli bireyler de pandemi sürecinde zorluk yaşayanlardan. İşitme Engelliler ve Aileleri Derneği tarafından Etkiniz AB Programı desteğiyle gerçekleştirilen anket çalışması, pandemi sırasında İstanbul’daki işitme engellilerin sağlık ve eğitim hizmetlerine erişim düzeyinin ortaya çıkarılması amacıyla tasarlanmış. Söz konusu anket ile 149 işitme engellinin ailesine ulaşılmış; ayrıca 5 rehabilitasyon merkezi ve 6 işitme merkezi ile görüşme yapılmış. 

Anket çalışması, işitme engellilerin Covid-19 salgını sırasında 3 ay boyunca rehabilitasyon hizmetlerine erişememiş olduklarını gösteriyor. Bazı kurumlar uzaktan eğitim programları aracılığıyla öğrenciler ve aileleri ile iletişim kurarak süreci yönetmeye çalışmış olsalar da, aileler özel gereksinimi olan çocuklarının dikkatlerini ekrana veremediklerini ifade ediyorlar. Aileler, bunun yanı sıra, yeterli özel alanları olmadığı için sürekli hareket halinde bulunan öğrencilerin eğitimi anlamakta zorluk çektiklerini söylüyorlar. 

Engelliler pandemi boyunca sağlık hizmetlerine erişimde de önemli ölçüde zorlanmış bulunuyorlar. Yapılan araştırmanın sonuçları ailelerin çoğunun hastane hizmetlerinden yararlanamadığını, hatta randevu bile alamadığını gösteriyor. Birçok işitme engelli birey, bu süreçte fitting (ayar) hizmetinden geri kaldığını ve cihaz ayarlarını yaptırma olanağı bulamadığını söylüyor. 

Bu süreçte pandemi nedeniyle kapanmaya giden rehabilitasyon merkezleri kira ve diğer giderlerini karşılamakta zorluk çekmiş; hatta görüşülen merkezlerden ikisi çalışanlarının maaşlarını banka kredisi ile ödemek zorunda kalmış. Görüşülen kurum müdürlerinin çoğu bir kapanmayı daha kaldıramayıp iflas edeceklerini belirtiyor. 

Anket sonuçlarına göre, Covid-19 salgını sırasında eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimleri engellenen işitme engellilerin bu süreçte yaşadıkları kayıpları telafi edecek tedbirlerin hızla alınması önem taşıyor. Sonuçlar; doğrudan bu gruba yönelik tedbirlerin yanı sıra, hem işitme engellilerin hizmet aldıkları firmaların hizmet sunumunu devam ettirecek ilave tedbirlerin alınması hem de toplumun geneline yönelik Covid-19 ile mücadele tedbirleri planlanırken işitme engellilerin ihtiyaçlarının da gözetilmesi gerektiğini gösteriyor.  

Özetle, işitme engelli bireyler pandemi döneminde özellikle sağlık hizmetlerine erişimde en çok zorluk yaşayan gruplardan biri olmuş durumda. İşitme engelliler bu dönemde diğer insanlarla iletişim kurmakta sıkıntı çekmiş; hastalıktan korunmak için sürekli kullanmak durumunda kaldıkları maske hem onların dudak hareketlerinin görünmesini engellemiş hem de genel bir ses bariyeri oluşturmuş bulunuyor.  

Özel eğitim uzmanı Ayşegül Ataman; özel eğitimin, çoğunluktan farklı ve özel gereksinimli çocukların kapasitelerinin en üst düzeye çıkmasını sağladığını söylüyor. Ataman, yetersizliğin engele dönüşmesini önleyen, engellileri bağımsız üretici bireyler olmalarını destekleyecek becerilerle donatan ve onları kendine yeterli hale getirerek toplumla kaynaştıran bu eğitimin önemini vurguluyor. Özel eğitimin aksaması veya sürdürülememesi işitme engelli bireylerin akademik, sosyal ve toplumsal olarak geride kalmalarına yol açabiliyor. 

Yazının Devamını Oku

“Bir Kez Gönül Yıktın İse”

Merhabalar sevgili okurlar. 2021 yılı, Türk Dili ve Kültürü’ nün en önemli kişilerinden Mutasavvıf Şair Yunus Emre’nin vefatının 700. yıldönümü olması nedeniyle, UNESCO tarafından anma ve kutlama yıldönümleri arasına alınmış durumda. 30 Ocak 2021 tarihli T.C. Resmî Gazete' de yayımlanan Genelge ile de 2021 yılı “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” olarak ilan edilmiş bulunuyor.

Tarihi kişiliği menkıbelerle iç içe giren Yunus Emre’nin destansı hayatına dair ilk bilgiler Firdevsî’ nin yazdığı sanılan Velâyetnâme-i Hacı Bektâş’ı Velî’ de yer alıyor. Burada anlatıldığına göre; Sarıköy’ de yaşayan, çiftçilikle geçinen fakir bir kişi olan Yunus buğday almak üzere Karahöyük’ e gider ve bir süre Hacı Bektâş’ı Velî’nin yanında kalır. Geri döneceği zaman, Hacı Bektaş ona buğday yerine “nefes” vermeyi teklif eder. Ancak Yunus bu teklifi kabul etmeyince, kendisi dilediği kadar buğday verilerek gönderilir. Köyüne yaklaştığı sırada gafletinin farkına varan Yunus, buğdayın bir gün tükeneceğini ancak nefesin tükenmeyeceğini düşünerek, tekrar tekkeye döner ve nasip ister. Hacı Bektâş’ı Velî ise “O kilidin anahtarını Tapduk Emre’ ye verdiklerini, nasibini ondan almasını” söyler. Yunus da Tapduk Emre'nin yanına varıp durumu ona anlatır. Tapduk Emre konu hakkında bilgisi olduğunu, hizmet edip emek vermesi halinde nasibini alacağını belirtir. 

Yunus 40 yıl boyunca, erenler meydanına eğrinin yakışmayacağını düşünerek, tekkeye sadece düzgün odun taşır. Erenler’ in Tapduk Emre’nin tekkesinde büyük bir meclis kurdukları bir gün, mecliste Yunus Emre ile birlikte Yunus-ı Gûyende adlı bir derviş de bulunmaktadır. Tapduk Emre cezbeye* gelince, Gûyende ’ye “Yunus, söyle!” der. Fakat Gûyende işitmez. Tapduk bu sözü üç kez tekrarladığı halde Yunus-ı Gûyende yine işitmez. Bunun üzerine Yunus Emre’ye dönüp ““Haydi Yunus, vakit tamam oldu o hazinenin kilidini açtık; nasibini alıverdin, sen söyle! Bu mecliste sohbeti sen eyle. Hünkâr varlığının nefesi yerine gelsin.” der.  Gönlü açılan, gözlerinden perde kalkan Yunus ‘şevk denizine düşüp’ inci ve mücevher değerinde sözler söylemeye başlar. (Manâkib-ı Hacı Bektâş-ı Velî, S.48-49)

Yunus’un ilahileri söylenip yazıldığı tarihten itibaren dilden dile dolaşmaya, ezberlenip okunmaya başlanmış; 14. yüzyıldan itibaren tüm Türk-İslam coğrafyasına yayılmış bulunuyor. Severek dinlediğimiz “Bana Seni Gerek Seni”, “Gel Gör Beni Aşk Neyledi”, “Şol Cennetin Irmakları” ve “Sarı Çiçek” gibi ilahilerin sözleri de Yunus Emre’ nin kaleminden çıkma.

Eyüpsultan Belediyesi’ nin kültürümüzün temel taşlarından büyük Mutasavvıf Yunus Emre’nin vefatının 700. yıldönümünde, “Gelin Tanış Olalım” sloganıyla, Unesco iş birliğinde düzenlediği iki gün sürecek “Bizim Yunus Sempozyumu” dün başladı. Eyüpsultan Diyanet Sitesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen Sempozyum bugün sona erecek. Eyüpsultan Belediyesi tarafından Yunus Emre’nin vefatının 700. yıldönümü nedeniyle bir anı kitabı da hazırlandı. “Bizim Yunus” adlı söz konusu kitap Prof. Dr. Abdurrahman Güzel imzasını taşıyor. Ayrıca 11 şiir, 11 ilahi ve 11 türküden oluşan bir albüm de çıkarılmış bulunuyor. 

Bugün ben de söz konusu Sempozyum’ un açılış toplantısına katılanlar arasındaydım. Anadolu’dan Balkanlar’ a kadar geniş bir coğrafyada Müslüman Türk Kültürü’ nün izlerinin sürülmesinde ilahilerinin büyük etkisi bulunan Yunus’un anıldığı bu toplantıda bulunmak bana onur ve gurur verdi. 

Büyük Mutasavvıf Şair Yunus Emre’ yi anma amacıyla kaleme aldığım bu yazıyı, O’nun “Bir Kez Gönül Yıktın İse” adlı şiirinden alınan dizelerle tamamlamak istiyorum:

Bir Kez Gönül Yıktın İse

Bir kez gönül yıktın ise

Yazının Devamını Oku

‘Nerede Kalmıştık...’ Eğitim Seferberliği Projesi

Merhabalar sevgili okurlar.

Geçtiğimiz günlerde eğitim konusunda önemli bir projeye imza atıldı. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Sayın Emine Erdoğan’ın himayelerinde başlatılan bu proje, ülkemiz kadınlarının yarıda kalmış eğitimlerini tamamlamalarını hedefliyor.  

‘Nerede Kalmıştık...’ Eğitim Seferberliği Projesi ile, 81 ilimizde açık öğretim liseleri ve halk eğitim merkezlerinde kadınlarımıza hem mesleki beceri kazandırılacak hem de diploma verilecek. Ayrıca yurtdışında yaşayan Türk vatandaşları da ‘Açık Öğretim Lisesi Batı Avrupa ve Balkanlar Programı’ndan yararlanabilecek.   

Kadınların yarıda kalmış eğitimlerini tamamlayabilmeleri için gerekli her türlü imkânın sunulacağı, Milli Eğitim Bakanı Özer tarafından projenin tanıtım toplantısında ifade edilmiş bulunuyor. Bu kapsamda, özellikle açık öğretim sınavlarına erişimi arttırabilmek için yurtiçi ve yurtdışı açık öğretim sınavları dijital platformlar aracılığıyla online olarak yapılacak. Bu durum projeden yararlanmak isteyen kadınların eğitimlerini çok rahat bir şekilde tamamlamalarına olanak verecek.  Projeye katılımın arttırılması için, aslında kayıtları kapanmış bulunan, öğretim kurumları ve olgunlaşma enstitüleri kayıtları 15 Ekim 2021 tarihine kadar uzatılmış durumda. 

‘Nerede Kalmıştık…’ Eğitim Seferberliği projesinin tanıtım toplantısında konuşan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık, öncelikle, projeden duyduğu heyecanı ve mutluluğu dile getirdi. Yanık, 83 milyonluk nüfusumuzun yaklaşık yarısını kadınların oluşturduğuna değinerek, onların okur yazarlık başta olmak üzere eğitimin her aşamasında en üst seviyelere ulaşmalarını hedeflediklerini söyledi. Bakan Yanık, ayrıca, türlü sebeplerle yarım kalan bir işi tamamlama ihtimalinin bazen yeni başlangıçlardan daha motive edici ve daha heyecan verici olabileceğini ifade etti ve bu toplantıda böyle bir başlangıcın enerjisi ile bir araya geldiklerini belirtti. 

Bütün vatandaşlara kendilerini iyi yetiştirebilecekleri eğitim imkanları sunmayı hedeflediklerinin ve bu konuda mümkün olduğunca çok insana ulaşmaya çalıştıklarının altını çizen Yanık, sözlerini şöyle sürdürdü: ‘Böylelikle her bireyimizin kendi hedeflerini gerçekleştirirken aynı zamanda ülkemizin gelişimine de en ileri düzeyde fayda sağlayacağına inanıyoruz. Bu anlamda tek bir kişiyi dahi geride bırakmadan ilerleme çabası içindeyiz. Kız çocukları ve kadınların yarım kalan eğitimlerinin tamamlanmasıyla insan kaynağımızın daha da zenginleşeceğine inanıyorum. ‘Nerede Kalmıştık…’ projesini böyle bir idealin yansıması olarak görüyorum.’ 

Eğitimin insan hayatında ne denli önemli bir yer tuttuğunu ve ömür boyu devam edebileceğini pek çok yazımda dile getirmiş bulunuyorum. Bu yüzden ‘Nerede Kalmıştık…’ Eğitim Seferberliği Projesi’ nin çok önemli olduğunu düşünüyor ve ülkemizi çok daha ileriye taşıyacağına yürekten inanıyorum.  

Ülkesine aşık bir Türk vatandaşı olarak bu özel projeye katkı verenlere çok teşekkür ediyorum. 

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının Devamını Oku

Müzik dolu bir yaşamdan kalanlar…

Merhabalar sevgili okurlar.

1 Ekim benim yaşamımın en önemli günlerinden biri. 51 yıl önce bugün, 16 yaşındayken tanışıp âşık olduğum sevgili eşim Özer Yelçe ile hayatımızı birleştirdik. Birlikte yürümeyi hayal ettiğimiz uzun bir yolun ilk adımlarını attık. 

Nikahımız, o zamanlar Kadıköy İskelesi bitişiğinde, denize nazır bir binada yer alan evlendirme dairesinde kıyıldı. Öylesine kalabalık bir davetli grubu vardı ki, yaptırdığımız 500 adet nikah şekeri yeterli olmadı. Eniştem en yakın arkadaşlarımdan biri ile birlikte Kadıköy’deki bütün pastaneleri dolaşarak numunelik şekerleri toplamış ve davetliler dağılmadan salona yetiştirmişti.  

Nikahtan sonra eşimin ablası evinde hazırladığı bir çay sofrasında ağırladı nikaha katılan akrabalarımızı. Daha sonra da sevgili arkadaşım Verda’nın annesi Cevza Teyze’nin arkadaşlarımızla birlikte eğlenebilmemiz için düzenlediği kutlamaya katıldık. Bu davet bize düğün yapamamış olmanın eksikliğini unutturup, gelinliğimle uzun bir gece geçirme ve mutluluğumu arkadaşlarımla paylaşma olanağı vermişti. Bizim bu özel günümüzü daha da güzelleştirmek için emek veren Ali Enişte ve Özden Abla ne yazık ki artık hayatta değiller. Sevgili Cevza Teyze ise bugünlerde biraz rahatsız, O’na şifalar diliyorum. Kaybettiğim sevgili ablam ve eniştemi de rahmetle anıyorum. 

1 Ekim 1970 tarihinde çıktığımız yolda biz de herkes gibi pek çok sorunla karşılaştık. Ancak her seferinde sorunları çözebilmeyi başardık. Benim ortaya çıkan kas hastalığım bizi her şeyden daha çok üzdü. Çünkü yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Gittiğimiz doktorlar bize en küçük bir ümit bile vermediler. Hatta bu doktorlardan biri, birkaç yıl içinde yatalak olacağımı ima etti. Bu doktorun yanından ağlayarak çıktığımızı ve içimizin ne denli acıdığını hiç unutmadım.  

Sonraki yıllarda eşim de ben de bu hastalığı kabullenmeyi öğrendik. Bu durum artık bizim normalimiz olmuştu. Birlikte yaşamın güzel yanlarına bakmaya ve tüm olumsuzlukları unutarak bu güzelliklerden, belki de herkesten daha fazla, zevk almaya başladık. Gündelik masraflardan arttırdığımız para ile plak alıyor, her akşam birlikte müzik dinliyorduk. Eşimin müzik bilgisi oldukça derindi. Bana dinlediğimiz senfoniler, konçertolar ve sonatlar hakkında bilgiler veriyor; bu eserlerin bestecilerinin hayatlarını ve bestelerini hangi duygularla yaptıklarını anlatıyordu. Yıllar içinde ben de O’nun anlattıklarından öğrendiklerim, konu ile ilgili olarak okuduklarım ve yaptığım araştırmalar sonucunda hem bilgilendim hem de iyi bir dinleyici oldum. Sonraki yıllarda eşim NTV Radyo’da “Müzik Klasikleri” ve “Çalgıların Öyküsü” adlı programları yaptı. Bu programlarda önce eserle ilgili bilgi veriyor, ardından müziği dinletiyordu. Kızım ve ben uzun yıllar her pazar sabahı bu programları severek ve gururla dinledik. 

Eşimle ortak hayalimiz birlikte yaşlanmaktı. Ama ne yazık ki gerçeğe dönüşemedi bu hayal. O’nu erken kaybettim… Bugün benim yalnız geçirdiğim 11’inci 1 Ekim. O’ndan bana NTV Radyo’da yayınlanan programlarda kullanılan bir dolabı dolduracak sayıda CD, yüreğimi hâlâ ısıtan derin bir sevginin anısı ve tabii ki Sevgili Kızım kaldı… 

Bugün, bana müzikle dolu ve müzik kadar güzel bir hayat veren Kıymetli Eşim’ i derin bir sevgiyle anıyorum. Yaşamıma ise bir gün, bir başka dünyada, onunla yeniden buluşacağımıza yürekten inanarak devam ediyorum... 

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının Devamını Oku

LGMD Farkındalık Günü

Merhabalar sevgili okurlar. Bu hafta kas hastalıkları camiası için önemli bir hafta, zira 30 Eylül dünya genelinde LGMD Farkındalık Günü.

Daha önceki yazılarımda da söz ettiğim gibi, Limb-Girdle Musküler Distrofi (LGMD) özellikle omuz, üst kol ve alt karın kaslarını etkileyen; kasta eksik olan proteine ve genetik geçişine göre otuzun üzerinde alt türü bulunan bir hastalık grubuna verilen ad. Son yıllarda ilaç ve genetik tedavi araştırmaları hızlanmış olsa da henüz bir tedavisi bulunmuyor. Şu an için genetik tarama ve tür teşhisi, hasta ve hasta yakınlarına destek, hasta hakları ve farkındalık çalışmaları ön planda. Bu çalışmalara dikkat çekmek ve bu nadir hastalık konusunda farkındalık yaratmak amacıyla da 30 Eylül tarihi, yedi yıldan beri, LGMD Farkındalık Günü olarak anılıyor.

2021 Uluslararası LGMD Konferansı, 17-20 Eylül tarihleri arasında Speak Foundation evsahipliğinde çevrimiçi olarak gerçekleştirildi. Konferans 76 ülkeden araştırmacıları, doktorlar ve sağlık çalışanlarını, hasta ve hasta yakınlarını, sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirdi. Çok bilgilendirici olan oturumlara vakfın youtube sayfasından erişmek mümkün:  https://www.youtube.com/channel/UCGcb4iyAkk6jdNkMhPhupCg. Her ne kadar mükemmel bir çeviri sağlamasa da, otomatik Türkçe altyazı seçeneği de bulunuyor.

Konferansta hem teşhis hem de tedavi çalışmaları hakkında bilgi verildi. Hastalığın alt türü yöre ile yakından ilgili olabildiğinden yöresel  çalışmaların önemi vurgulandı. Her alt tür için farklı terapi yöntemleri geliştirilmesi gerektiğinden yöresel çalışmalar ilaç ve genetik tedavi araştırmalarını da doğrudan etkileyen bir etken. Uzmanlar hastaların araştırmalara katılmasının öneminin de altını çizdiler. Zira her araştırma sonuca ulaşmasa da araştırmacılara hastalık hakkında bir şey daha öğretiyor. Klinik deneme aşamasına gelen ya da gelmekte olan gen terapileri de konuşulan konular arasındaydı. Nadir hastalıklarda klinik deneme başladıktan sonra ilacın onay alması 3-5 yıl arası sürüyor. Uzmanlar klinik denemelere katılmadan önce iyi düşünülmesi, her şeyin sorulması gerektiğini belirtiyorlar. Klinik deneylerden çekilmek mümkün, fakat bu durumda araştırma zora giriyor.

Konferans ağırlıklı olarak Avrupa ve Kuzey Amerika’daki gelişmeleri kapsıyordu. Ancak bir oturumda Latin Amerika, Hindistan ve Mısır’daki durum hakkında da fikir sahibi olma şansı bulduk. Her üç ülkede de karşılaşılan en temel sorun kas hastalıkları konusundaki uzman eksikliği.  Bu ülkelerin henüz teşhis yöntemlerini geliştirme aşamasında olduklarını söylemek yanlış olmaz. Özellikle Hindistan ve Mısır’da, geleneksel akraba evliliklerinin halen sürdürülüyor oluşunun hastalığın yayılmasında önemli bir faktör olduğu vurgulandı.

Akraba evliliklerinin en sık yapıldığı ülkelerden biri olan Türkiye'de yapılan araştırmalar nüfusun %25'lik bir kısmın kendi akrabasıyla, kan bağı olan kişilerle evlendiğini gösteriyor. Yani ülkemizde de hastalığın yayılmasının en önemli faktörlerinden biri akraba evliliği.

LGMD kalıtılma şekline göre ikiye ayrılıyor:

Tip 1 LGMD (Otozomal Dominant -baskın- geçişli): Bu tipte; kişi, genin bir normal kopyasını, bir de olumsuz yönde değişmiş (mutasyonlu) kopyasını taşıyor. Ancak değişmiş gen normal gene baskın, ya da diğer bir deyişle normal genden üstün oluyor. Bu durum, bireyin genetik hastalıktan etkilenmesine sebebiyet veriyor. Ebeveynlerden biri değişmiş gene sahip olduğunda ya normal geni ya da değişmiş geni aktarıyor çocuğuna. Bu nedenle, doğacak çocuklardan her biri %50 (1/2) ihtimalle değişmiş geni taşıyor ve durumdan etkilenmiş oluyor.

Tip 2 LGMD

Yazının Devamını Oku

İzmirin dağlarında ve bağlarında açan çiçekler (II)

Merhabalar sevgili okurlar.

Geçen yazımda 9 Eylül’de “İzmir’in dağlarında çiçekler açar” ezgileriyle coşku içinde geçen kutlamalardan söz etmiştim. Bu güzel şehirde kaldığım birkaç gün boyunca İzmir’in bağlarında açan çiçekleri de doya doya görme fırsatım oldu. Özellikle son yirmi yılda bu yörede organik bağcılık hızla gelişmiş, öyle ki Ege Bağ Rotası olarak bilinen bir gezi rotası bile oluşmuş. Eylül havasının bize tanıdığı imkandan faydalanıp İzmir merkeze yarım saat uzaklıktaki bağların bazılarını  ziyaret ettim.Bağ gezisine Kemalpaşa’da bulunan Nif Bağları ile başladık. 400 dönümlük bağ, üç kuşak boyunca bağcılık ile uğraşan Özcan ailesi tarafından 2004 yılında kurulmuş. Bağlar, adını yörenin eski adı olan Nymphaion’dan alıyor. Kurucularından Hamit Özcan’ın özel Vintage Traktör koleksiyonu da görülmeye değer.

Menderes’ teki  İsabey Bağları adını şarapçılık dünyasının tanınmış firmalarından Sevilen Şarapları’nın kurucusu İsa Bey’den almış. Sevilen Bağları’nın tohumları 1960’da atılmış, 2002’de ise İsabey Bağevi kurulmuş. 850 dönümlük bağların içinde yer alan bağevinin bahçesindeki büyük çınar çok görkemli.  Torbalı’da 1.168 dönümlük arazide yer alan Lucien Arkas Bağları ise ziyaret ettiğimiz en geniş alandı. Öğrendiğim kadarıyla Türkiye’nin en büyük tek parsel bağıymış burası.

Aslında yola çıkarken biraz tedirgindim, tekerlekli sandalye ile bağlara erişip erişemeyeceğimi bilememiştim. Fakat gidince gördüm ki endişelerim boşaymış. Ziyaret ettiğim üç mekân da tekerlekli sandalye erişimine son derece uygundu. Standart ölçülerdeki rampalardan engelsiz tuvalete kadar pek çok şey düşünülmüştü.

İzmir’e gitmişken Kordon havası almadan olmaz diye düşünüp kalacağımız oteli ona göre belirlemiştik. İzmir Palas Oteli manzarası kadar erişilebilirlik ve engelli konuklarına sunduğu olanaklar konusunda da beni mutlu etti. Tekerlekli sandalye kullanıcısı olarak çok rahat ettiğimi söylemeliyim. Engelli konuklar için tasarlanan oda standartlara uygun, duşundan dolabına kadar her şey engelsiz erişime uygun olarak tasarlanmış. Üstelik tekerlekli sandalye ile rahatça dolaşabildiğim, şehrin manzarasına hakim kocaman bir terası vardı. Kordon boyunca gerek deniz kenarındaki geniş park alanları gerekse kaldırımlar tekerlekli sandalye ile sorunsuz gezmeye  elverişliydi.

Ben bu seyahati yaptığıma çok memnunum. Ne ile karşılacağımı bilmediğim için dışarılarda dolaşmaya  biraz çekinir olmuştum son zamanlarda. Bu seyahatte korkmadan gezmeye başladığım zaman çok hoş sürprizlerle karşılaşabildiğimi gördüm. Ve bu da beni çok mutlu etti…

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının Devamını Oku

İzmir’in dağlarında ve bağlarında açan çiçekler (I)

Merhabalar sevgili okurlar...

Geçen hafta kendimi çok iyi hissetmediğim için izin almıştım. Kızım bunu fırsat bilerek, bir arkadaşıyla çıkacağı İzmir gezisinde onlara eşlik etmemi istedi. Uzun yıllardır İzmir’e gitmemiştim. Bunun iyi bir fırsat olacağını düşünerek onun teklifini kabul ettim. Bu haftaki yazılarımda sizlerle bu geziden izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

9 Eylül bildiğiniz gibi İzmir’in kurtuluş günü. İzmirlilerin bu özel günü büyük bir coşkuyla kutladıklarına yıllardır televizyon ekranlarından, gazetelerden ve sosyal medyadan şahit olur, günün birinde bu coşkuya bizzat dahil olmak isterdim. Hoş bir tesadüf sonucu bu kez 9 Eylül’ü İzmir’de kutlayabildim ve bu büyük coşkuya şahsen tanıklık edebildim.

“İzmir’in dağlarında çiçekler açar. Altın güneş orda sırmalar saçar.” diye başlar İzmir Marşı. Tam da böyle bir sabaha uyandı İzmir o gün. Gün boyunca şehrin her yerinde bayram havası hâkimdi. Kutlamalar sabah 350 metrelik dev bayrağın Kordon boyunca taşındığı geleneksel Zafer Yürüyüşü ile başladı. Özendiğim deneyimlerden biri de yurttaşların bu coşkulu anlara evlerinin balkonlarından katılması olmuştur hep. Bu kez ben de otelimizin balkonundan izledim Zafer Yürüyüşü’ nü. Kelimenin tam anlamı ile büyüleyiciydi…

Cumhuriyet Meydanı'ndaki törende İzmir Büyükşehir Belediyesi Dans ve Ritim Topluluğu'nun zeybekten valse uzanan gösterilerini izledik. Bu gösterilerde İzmir halkı yediden yetmişe sahne aldı. Ritim topluluğunda sadece kadınların olması da çok hoştu. Her yaştan kadın, izleyenleri davul ezgileri ile coşturdu. Bu arada, İzmir’de kadınlara verilen önem çok dikkatimi çekti. Kaldığımız otelin altında yer alan restoranda sadece kadınlardan oluşan masalara indirim yapıldığına şahit oldum. Kadınların sosyal yaşamın her alanına katılmalarına gösterilen bu özen beni çok etkiledi.

Kutlamalar kapsamında Cumhuriyet Meydanı ile Gündoğdu Meydanı arasında Zafer Yürüyüşü’nün yanı sıra pek çok başka geçit töreni de izleme şansımız oldu. Gün içinde bando ve süvari birlikleri yürüyüşlerini gördük. Akşam ise Fener alayına katıldık. Çocukluğum geldi aklıma, ne de severdim çoluk çocuk katıldığımız fener alaylarını…

Geceyi Gündoğdu Meydanı’nda Athena konseri ile tamamladık. Tahmin edebileceğiniz üzere konser çok coşkulu ve kalabalıktı. Konser sırasında ve sonrasında en çok dikkatimi geçen şey ise yerlerde tek bir çöpe rastlanmayışı oldu. İzmir halkı yere bir tek sigara izmariti bile atmamıştı. Konser sırasında ellerindeki irili ufakları çöpleri hiç üşenmeden çöp kutusuna taşıyan insanları izledim memnuniyetle.

Gün boyunca yaptığı konuşmalarda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’e işaret dili tercümanının eşlik ettiğini de özellikle belirtmek isterim.

Bu coşkuyu mümkün kılmakla kalmayıp engelliler de dahil herkesin huzurla ve rahatça paylaşmasını sağlayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’ in şahsında bütün belediye çalışanlarına ve İzmir İl Emniyet Müdürü Mehmet Şahne’ nin şahsında tüm güvenlik kuvvetlerine teşekkür ederim.

Yazının Devamını Oku

Kişilerin hayatlarında olumlu bir değişim yaratabilmek…

Merhabalar sevgili okurlar.

AÇEV (Anne Çocuk Eğitim Vakfı), ağırlıklı olarak eğitim programlarıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşu. Hedef kitlesini sosyal ve ekonomik koşullardan ötürü gelişimleri desteklenemeyen ortamlarda yaşayan çocuklar, anne-babalar ve genç kadınlar oluşturuyor.  

AÇEV ’in ilk adımları 1980’li yıllarda Boğaziçi Üniversitesi Akademisyenleri Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı, Prof. Dr. Diane Sunar ve Prof. Dr. Sevda Bekman tarafından yürütülen bir araştırma projesi ile atılmış bulunuyor. Araştırmada o yıllarda Türkiye’de okul öncesi eğitimin çocukların sadece %7’sine ulaştığı gerçeğinden yola çıkılıyor ve alternatif bir okul öncesi eğitim modeli olan Anne Çocuk Eğitim Programı (AÇEP) geliştiriliyor. Ardından da ilk uygulamalara başlanıyor. Elde edilen başarılı sonuçlar ışığında, Kurucu Başkan Ayşen Özyeğin önderliğinde, Anne Çocuk Eğitim Vakfı kuruluyor ve eğitimlerin Türkiye çapında yaygınlaştırılmasını amaçlayan kurumsal bir yapıya kavuşuyor. 

AÇEV, 28 yıldan bu yana geliştirdiği programlarla hedef kitlesinin içinde bulunduğu risk faktörlerini azaltmayı ve sosyal refahı arttırmayı hedefliyor. Vakıf, etkin bir müdahale ile, çevresel koşullardan ötürü örselenebilir durumda olan kişilerin hayatlarında olumlu bir değişim sağlanabileceği inancı ile yürütüyor faaliyetlerini.  

Sağlam bir geleceğin temelinin yaşamın ilk altı yılında atıldığının bilincinde olan AÇEV; erken yaştaki her çocuğun güvende, sağlıklı, mutlu ve öğreniyor olması için çalışıyor. Ülkenin dört bir yanındaki ihtiyaç sahibi çocuklar, anne-babalar ve genç kadınlar için bilimsel temelli eğitim programları geliştiriyor ve uyguluyor. Eğitim programları ve saha çalışmalarının yanı sıra toplumsal farkındalığı arttırmak, bilinç ve destek oluşturmak amacıyla da çeşitli etkinliklere imza atıyor. 

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri çerçevesinde de özellikle vurgu yapılan erken çocukluk döneminde nitelikli eğitim, gelecek nesillerin yetiştirilmesinde ailelerin rolü, toplumsal cinsiyet eşitliği ve yaşam boyu öğrenme konuları, AÇEV’ in faaliyetlerinin odağında yer alıyor.  

Erken çocukluk dönemi, çocukların iyi yetişmesi için olağanüstü fırsatların olduğu bir dönem. Bu özel zaman diliminde anne ve babaları tarafından desteklenen çocuklar ileride daha mutlu, sağlıklı ve başarılı bireyler oluyor; toplum olarak birlikte gelişmeye ve birlikte yaşamaya daha çok katkıda bulunuyorlar. AÇEV, bu yüzden; farklı sosyo-ekonomik hedef kitlelere ve yaş gruplarına yönelik anne-baba eğitimleri ile, çocuklarının gelişimine destek olabilmeleri için ebeveynleri güçlendiriyor.  

Ülkemizde 0-6 yaş arasındaki çocuk sayısı 9 milyon civarında. Bunlardan 4,9 milyonu en yoksul %40’lık birimdeki hanelerde yaşıyor. 0-6 yaş arasında çocuğu olan annelerin %71,5’i, babaların ise en az %60,1’i ortaokul mezunu. AÇEV, ihtiyaç sahibi nüfusu hedef alan Erken Çocukluk Eğitim müdahaleleri ile toplumsal eşitsizlikleri ve özellikle eşitsizliklerin nesiller arası geçişini azaltmak için çalışıyor.  

Çocukların gelişimi için çok önemli bir konu da onlara kitap okunması. Ancak ülkemizde 5 yaş altı çocukların %71’inin evinde 3’ten az çocuk kitabı var ya da hiç kitap bulunmuyor. AÇEV’ in “Okuyan Bir Gelecek Platformu”, bu tablonun değişmesi ve daha fazla çocuğun kitaplarla buluşması için hayata geçirilen bir proje. Platform ile, çocuklara erken yaşlardan itibaren kitap okumanın önemi konusunda toplumda farkındalık oluşturulması hedefleniyor. AÇEV’ in erken çocukluk uzmanlarının seçtiği nitelikli çocuk kitaplarına ünlü sanatçılar, uzmanlar ve yazarlar ses veriyorlar.  

Yazının Devamını Oku

Adı yorgun olsa da etkisi büyük…

Merhabalar sevgili okurlar.

Kurşunun ateşlendikten sonra belli bir mesafeye ulaşıp hızını kaybederek düşüşe geçtiği andaki durumuna yorgun mermi deniliyor. Uzmanlar, kurşunun yorgun mermi anına geçtiği anda havada dönmeye başladığını ve bu nedenle birine isabet ederse normal mermiden çok daha büyük etki yaratacağını ve öldürücü yaralar açabileceğini söylüyorlar.  

Ülkemizde birçok insanın yaralanmasına, felç kalmasına, hatta ölmesine sebep olan yorgun mermi ne yazık ki masum insanların canını almaya devam ediyor. Üç gün önce hayatını kaybeden 15 yaşındaki Emir Yuşa Atıcı yorgun merminin son kurbanı... 

İstanbul’da yaşayan Emir’i dedesini ziyaret etmek için gittiği Trabzon’da buluyor yorgun mermi. Ailesi ile birlikte neşe içinde fındık toplarken aniden yere yığılıyor henüz hayatının baharını bile yaşayamamış olan Emir. Başından kanlar gelen çocuk hemen hastaneye götürülse de ne yazık ki tüm müdahalelere rağmen kurtarılamıyor.  

Kurşunun nereden geldiği belli değil. Emir Yuşa Atıcı’nın dedesi “Silah işi yok olsun, devletimizden bunu bekliyoruz. 40 yıl önce de 16 yaşında bir kızımızı kaybettik.” diyor.  

1970’li yılların sonlarında Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları’nın Çayırova’ da yerleşik bir yan kuruluşunda görev yapıyordum. Şirketimizin Muhasebe Şefi sessiz, sakin bir arkadaşımızdı. Eşimin de askerden arkadaşıydı ve ailece görüşüyorduk. Hemen hemen her erkek gibi bu arkadaşımız da futbola çok meraklıydı. Tuttuğu takımın rakibini ezici bir farkla yenerek galip geldiği bir akşam sevincinden evinin balkonuna çıkarak havaya açtığı ateş ne yazık ki onun hayatını bitirdi. Zira onun tabancasından çıkan bir kurşun yandaki evin balkonunda oturmakta olan masum bir insanın canını aldı.  

Bu olayı duyduğumuzda ne kadar çok üzüldüğümüzü bugün bile hatırlıyorum. Arkadaşımız cezaevine girdi ve ondan bir daha haber alamadık. O zaman bu arkadaşımızın sebep olduğu bu ölümün ne ilk ne de son olduğunu bilmiyordum. Yazmaya başladıktan sonra yorgun mermi nedeniyle hayatını kaybedenlerle ilgili haberleri toplamaya başladım. Ve gördüm ki, kimilerinin sevinci kimilerinin ölümüne neden oluyor… 

Ülkemizde düğünlerde, asker uğurlamalarında ve benzer kutlamalarda silah atılması ezelden beri normal kabul ediliyor. Ancak hiç de normal değil bu… Emniyet Müdürleri vatandaşları kutlamalarda silah atılmaması için uyarıyorlar. Zira havaya atılan her kurşun yere düşmek zorunda. Ve biz istemeden, bu kurşun bir komşumuza ya da hayvan dostlarımıza zarar verebiliyor. Bu yüzden silahı hayatımızdan çıkarmalı, kutlamalarımızı şarkılar ve türkülerle taçlandırmalıyız.  

Umarım bir gün “yorgun mermi” nin tarihe karıştığını anlatan bir yazı kaleme alma olanağı bulabilirim. 

Yazının Devamını Oku

Bir iyilik hareketi…

Merhabalar sevgili okurlar.

Cerebral Palsy; duruşu ve hareket kabiliyetini etkileyen, bebeklik ve çocukluk döneminde en sık görülen fiziksel engellilik durumu. Gelişimini tamamlamamış beynin doğum öncesi, doğum sırası veya doğum sonrası dönemde hasar görmesi nedeniyle oluşuyor. İlerleyici bir rahatsızlık olmayan Cerebral Palsy’ de, travmaya uğramış beyne erken müdahale edilmesi ve hayat boyu rehabilitasyon uygulamasıyla önemli gelişmeler sağlanabiliyor.   

Ülkemizde her gün 16’dan fazla bebek Cerebral Palsy teşhisi alıyor. Bir başka deyişle, Türkiye’ de her yıl 6,000’den fazla çocuğa Cerebral Palsy tanısı konuluyor. Tanı alan çocuklarda hareket bozukluğu ile birlikte görme, işitme, algılama sorunları ve epilepsi gibi farklı durum ve rahatsızlıklara da rastlanabiliyor. Cerebral Palsy’li her dört çocuktan biri konuşamıyor, üç çocuktan biri yürüyemiyor, iki çocuktan biri zihinsel engelli, dört çocuktan birinin ise epilepsisi bulunuyor. Cerebral Palsy’li çocukların ömür boyu özel eğitim ve rehabilitasyon desteği almaları gerekiyor.  

STEPtember, Cerebral Palsy’li çocukların hayatlarında pozitif etki yaratmak ve konuya herkesin destek eli uzatmasına olanak vermek amacıyla hayata geçirilen bir sosyal sorumluluk projesi. Avustralya’daki Cerebral Palsy Alliance tarafından 2011 yılında başlatılan ve September (Eylül) ile Step (adım) kelimelerinin birleşmesinden türetilmiş olan STEPtember, her yıl Eylül ayında ekip ruhuyla gerçekleşen eğlenceli bir spor ve farkındalık etkinliği. Katılımcılar bir yandan kendi sağlıkları için günde on bin adım atarlarken diğer yandan da Cerebral Palsy’li çocuklar için sosyal çevrelerinden bağış topluyorlar. Söz konusu etkinlik, dünyanın farklı ülkelerinde eş zamanlı olarak gerçekleştiriliyor. Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı, 2014 yılında, ülkemizi temsilen bu ağa dahil olmuş bulunuyor.   STEPtember Projesi’ ne destek veren katılımcılar dört kişilik takımlar oluşturuyorlar ve Eylül ayı başından itibaren adımlarını Cerebral Palsy’li çocuklar için atmaya başlıyorlar: Hedefleri, günde 10.000 adım…  

Projeye dahil olmak isteyen gönüllülerin önce www.steptember.org.tr üzerinden kayıt yaptırmaları ve Eylül ayı boyunca her gün attıkları adımları web sitesine ya da STEPtember Mobil Uygulaması’ na girmeleri gerekiyor. Ardından da bağış toplayabilmek için konuyu çevrelerine sözlü olarak ya da sosyal medya aracılığıyla duyurmaları…  

Proje süresince katılımcılara, hedeflerine ulaşabilmeleri için destek vermek üzere Cerebral Palsy’li çocuklardan oluşan “Hareket Elçileri” eşlik ediyor. “Hareket Elçileri”; gönüllülerin günlük 10.000 adım hedefine ulaşma yolculuklarında bazen onlarla egzersizler hakkında ipuçları paylaşırken, bazen de bağış toplarken kullanılabilecek yöntemlerden söz ediyorlar.  

İçinde bulunduğumuz pandemi döneminde aramızda mesafeler olsa da, STEPtember katılımcılarının ortak bir hedefte birleşmelerini mümkün kılacak. Her katılımcı evinde, ofisinde ve öğle molasında bireysel olarak yapacağı yürüyüşler veya spor aktiviteleri ile günlük 10.000 adım hedefini gerçekleştirebilecek. Günün sonunda her takım üyesinin attığı adımlar ve topladığı bağışlar, STEPtember uygulamasında Cerebral Palsy’li çocuklar için bir araya gelecek. Böylece hem sosyal mesafeyi koruyarak sağlıklı bir yaşam için hareket etme hem de aradaki mesafelere rağmen ortak iyilik hedefinde buluşabilme olanağı sağlanmış olacak.  

Projenin ülkemizdeki Temsilcisi olan Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı Genel Direktörü Nigâr Evgin, 2020 yılında 40’tan fazla kurumsal firma ve 2.500’e yakın katılımcının topladığı 1.601.445 TL. tutarındaki bağışın Cerebral Palsy’li çocukların eğitim ve tedavilerinde kullanıldığını söylüyor. Evgin, çocukların yaratılan fon sayesinde eğitim-öğretim bursu aldıklarını; psikolojik ve sosyal destek, erken müdahale hizmeti, fizyoterapi, hidroterapi ve özel eğitime ulaştıklarını ifade ediyor. Proje getirisiyle bilimsel çalışmalara da destek verildiğini belirten Nigâr Evgin, “Bu sene daha çok çocuğa yardım eli uzatarak yüzlerini güldürmek istiyoruz. Bu yüzden bu yıl daha çok destekçiye ulaşarak 1.800.000 TL’lik bağış hedefimizi gönüllülerimizle birlikte tamamlamak için çalışıyoruz.” diyor. 

Gelin bizler de bu Eylül’de adımlarımızı Cerebral Palsy’li çocuklar için atalım ve onlara umut olalım... 

Yazının Devamını Oku

Sürdürülebilir bir hayat için…

Merhabalar sevgili okurlar.

İstanbul’un trafik sorunu yıllardır gündemden düşmüyor. Ancak alınan hiçbir önlem bu sorunu çözmeye yetmiyor. 

Geçtiğimiz Cumartesi akşamı can yoldaşım Mercan ile hem biraz hava almak hem de pandemi günlerinin sıradanlığından bir gece olsun kurtulabilmek için, yemeğimizi genç yaşımdan beri üyesi bulunduğum İstanbul Yelken Kulübü Sosyal Tesisleri'nde yemeye karar verdik.  

Fenerbahçe’deki tesislere gitmek üzere engelli bireylere hizmet veren Engelsiz Nakil Şirketi’nden bir araç istedik ve saat 19.00’da yola çıktık. Günlerden cumartesi olduğu için, yol haliyle biraz kalabalıktı. Ancak Feneryolu’ ndan Kalamış Caddesi’ ne indiğimiz anda trafiğin durma noktasında olduğunu gördük. Evet, o istikamete giden araç oldukça fazlaydı; ama trafiğin durma noktasına gelmiş olmasının nedeni bu değildi. Yol boyunca caddenin her iki tarafı park halindeki araçlarla işgal edilmişti. Bu yüzden yol caddenin geniş kısımlarında iki şeride, dar kısımlarında ise tek şeride düşüyordu. Sonuçta internete göre 4 dakikada, bana göre ise en fazla 15 dakikada varmamız gereken mekâna ancak 1 saat 15 dakikada, Saat 20.15’te ulaşabildik.  

Spor kulüplerine ait sosyal tesislerin ve sayısız kafe ve restoranın yer aldığı bir semt Fenerbahçe. Bu yüzden cumartesi akşamları trafiğin biraz daha yoğun oluşu normal. Ancak yolun her iki tarafının park halindeki araçlarla işgal edilmiş olması normal değil. Bu kadar işlek bir caddeye neden park yasağı getirilmediğini bir türlü anlayamıyorum.  

Ben trafik konusunda uzman bir kişi değilim. Ama trafik sorununu çözmek için biz vatandaşların da katkı vermeleri gerektiğinin farkındayım. Nasıl derseniz, kendimce şöyle açıklayabilirim: 

Günümüzde pek çok şirket üst düzey çalışanlarına araç tahsis ediyor ve bu araçların masraflarını karşılıyor. Dikkat ederseniz, özellikle iki yaka arasındaki köprü geçişlerinde her arabada yalnızca bir kişi olduğunu görüyoruz. Oysaki aynı semtlerde yaşayan arkadaşlar aynı aracı paylaşabilirler. Ya da kendilerine özel araç tahsis edilmiş olsa bile, eğer gün içinde bu araca ihtiyaçları olmayacak ise şirketlerinin genel servisini kullanabilirler.  

Bir türlü anlayamadığım bir diğer husus ise, herhangi bir engeli olmayan kişilerin neden toplu taşımayı kullanarak yarım saatte gidebilecekleri yere özel araçlarıyla bir buçuk saatte gitmeyi tercih ettikleri. Zira engelim beni en fazla köprü trafiğinde kaldığım zamanlar rahatsız ediyor. Çoğu zaman gideceğim yere geç kalmamak için, gereğinden çok daha önce çıkmak zorunda kalıyorum evden.   

Bugünlerde basında en fazla yer alan konulardan biri de Küresel İklim Krizi. Kullanılan fosil yakıtların (kömür, petrol ve doğalgaz) ürettiği sera gazı ekolojiye büyük zarar veriyor. Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve uluslararası örgütlerin küresel sıcaklık artışına ilişkin hazırladığı rapora göre; pandemi nedeniyle karantina döneminde karbon salınımı %17 azalmış olsa da atmosferdeki uzun süreli gaz konsantrasyonları artmaya devam ediyor. Raporda küresel sıcaklık artışının gelecek beş yılda 2,7 santigrat derece yükselerek Sanayi Devrimi öncesindeki tehlikeli seviyelere ulaşılabileceği uyarısında bulunuluyor. Söz konusu olası artışın Paris İklim Anlaşması’ ndaki “küresel sıcaklık artışının 1,5 santigrat derecede tutulması” hedeflerini karşılamadığına dikkat çekiliyor ve iklim değişikliğinin “geri dönüşü olmayan” etkilerinin artmaya devam ettiği ifade ediliyor. 

Yazının Devamını Oku

İyi eğitimli ve gelişmeye açık gençler

Merhabalar sevgili okurlar.

Dün üniversite tercihlerinin son günüydü. Yüzbinlerce gencimiz geleceklerini inşa etmek üzere bir adım daha attı. Umarım hepsi hayal ettikleri eğitime ve güzel bir geleceğe kavuşur.

Gençlerimizin kendilerini geliştirmelerine ve hayallerini gerçekleştirmelerine destek olan sivil toplum kuruluşlarından söz etmeye bu yazımda da devam etmek istiyorum. Bilgilendirme bültenlerini takip ettiğim Yücel Kültür Vakfı da gençlere çeşitli destekler sunan kuruluşlardan biri.

Yücel Kültür Vakfı 1969 yılında gençlerin önüne olanaklar sunabilmek amacıyla bir araya gelen eğitimciler, iş insanları ve meslek erbabından oluşan 66 kişi tarafından kurulmuş. Kurucular işe, öncelikle, vakıf bünyesinde bir dershane kurup çeşitli kurslar ile gençlerin meslek sahibi olmalarına katkıda bulunarak girişmişler. Vakıf, bugün hem düzenli olarak sağladığı burslar hem de düzenlendiği çeşitli etkinlikler ile 16-33 yaş arasındaki gençlere kendilerini geliştirmeleri için olanaklar sunuyor.

Yücel Kültür Vakfı, yurt içinde ve yurt dışında başarılı fakat maddi desteğe ihtiyacı olan orta öğretim, üniversite, yüksek lisans ve doktora öğrencileri için çeşitli burslar veriyor. Vakfın kültür, sanat, spor alanlarında başarılı ve imkânı kısıtlı gençlerin çalışmalarına ve projelerine yönelik katkı bursları olduğu gibi orta öğretim öğrencilerinin yarışmalar, seminerler, araştırma projeleri, toplantılar, kültür-sanat ve bilim ağırlıklı faaliyetlere katılabilmeleri için sağladığı destekler de mevcut.

Benim en çok dikkatimi çeken burs türü, öğrenci olmadığı halde yabancı dil öğrenmek isteyen gençlere sağlanan burs oldu. Yabancı Dil Bursu’na hak kazanan öğrencilerin kurs ücretinin yarısı vakıf tarafından ödeniyor. Küreselleşen dünyada yabancı dil bilmenin gençler için önemi tartışma götürmez. İş imkanları bir yana, farklı kültürler tanımakla ufkunu açıyor, ruhunu zenginleştiriyor insan. Bu nedenle, özellikle böyle bir burs imkânı sunuluyor olması bana çok anlamlı geldi. Zira vakfın amaçları arasında  “dünya gençlerini bir araya getirerek sosyal ve kültürel faaliyetlerde bulunarak diğer kültürler ile olan iletişimlerini de güçlendirmek ve sosyal gelişimlerini sağlamak” da bulunuyor. Kuşkusuz dil bu konuda vazgeçilmez bir araç. Pandemi sürecinde, ayrıca, İngilizce Konuşma Kulübü düzenlenmiş. Gençler kendi seviyelerindeki akranlarıyla ücretsiz ve çevrim içi olarak, bir kolaylaştırıcı eşliğinde, bir araya gelerek  pratik yapma olanağı bulmuşlar.

Vakıf, bursların yanısıra, “gençlerin çağın teknoloji ve imkanlarını kullanarak öncelikle kendilerini ve yeteneklerini geliştirmelerini” sağlama misyonu doğrultusunda pek çok etkinlik, seminer, söyleşi düzenleyerek de gençlerin kişisel gelişimlerine katkıda bulunuyor. Yogadan bilişime uzanan son derece geniş bir yelpazede gerçekleştirilen etkinliklere göz atarken, Sevgili Arkadaşım Nörolog Dr. Cüneyt Başbuğu’nun "Alışkanlıklar", "Aşkın Nörobiyolojisi" ve "Beynimiz Nasıl Çalışıyor?" webinarlarıyla karşılaştım mesela.

Yücel Kültür Vakfı gençlerin “cumhuriyet ve demokrasinin temel ilke ve değerlerine sahip, çağdaş, donanımlı, sağduyulu, özgüven sahibi, düşünen, sorgulayan, kendi iç yaratıcılığını harekete geçirebilen, farklı düşünce ve inançlara saygılı, insan ilişkilerinde cinsiyet, ırk, din, dil farkı gözetmeyen, iyi eğitimli, gelişmeye açık, bilgi üreten ve kullanabilen bireyler” olarak yetişmeleri vizyonuyla yola çıkmış bir sivil toplum kuruluşu. Aslında hepimizin hayalindeki de bu değil mi?

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının Devamını Oku

“Çift Kanatlı Gençler”

Merhabalar sevgili okurlar.

Young Guru Academy (YGA); Türkiye’de kurulan, kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu. YGA, geleceğe umutla bakmamızı sağlayan çift kanatlı gençler yetiştiriyor. Bu gençler hem vicdan hem de donanım kanatlarını insanlığa faydalı inovasyonlar üretirken geliştiriyorlar. Dünya çapında bir ilke imza attıkları girişimler ile sosyal sorunlara teknoloji temelli köklü çözümler üretiyorlar.  

YGA’ ya her yıl 50 binin üzerinde lise ve üniversite öğrencisi başvuruyor. Beş aşamalı mülâkatla 50 kişi seçiliyor. Bu kişiler bilim insanı, akademisyen ve üst düzey yöneticilerden oluşan önemli isimlerden girişimcilik eğitimleri alıyorlar. YGA’ lılara ve YGA projelerine zaman, bilgi ve enerjilerini sunan mentorlar “Hayal Ortakları” olarak adlandırılıyor. 

“Bilim Seferberliği”, çocuklara bilimi sevdirmek için YGA’ nın başlattığı bir sosyal sorumluluk projesi. Millî Eğitim Bakanlığı’nın katkılarıyla hayata geçen Bilim Seferberliği Projesi kapsamında, Türkiye’nin her köşesindeki ihtiyaç sahibi köy okullarına en son teknolojiyi anlatan Bilim Setleri gönderiliyor. Bu sayede çocuklar bilimi eğlenerek öğreniyor ve bilimsel bakış açısı kazanıyorlar.  

YGA; önceden nasıl okuma yazma seferberliğine ihtiyacımız varsa bugün de gelişebilmemiz için Bilim Seferberliği’ ne, çocukların erken yaşta teknoloji ile tanışmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyor. Eğer çocuklarımızın bilim ve teknoloji ile erken yaşta tanışması bugünden sağlanabilirse, ülkemizin kalkınacağına inanıyor. 

YGA’ nın Global Impact Programı, ortaokul seviyesi ile başlayan ve üniversite seviyesinin sonuna kadar devam eden kümülatif bir program.  

* “Global Impact Middle School”, ortaokul öğrencileri için özel olarak hazırlanmış iki yıllık bir sosyal inovasyon programı. Hedef; çift kanatlı, dünya sorunlarına duyarlı ve o sorunlar için köklü çözümler üretebilecek gençler yetiştirmek.  

* “Global Impact High School”, dünyadaki sorunların farkında olan, bu sorunların kök nedenlerini söyleme cesaretine sahip, bu sorunlar için tek başına değil ekibiyle birlikte teknoloji temelli inovasyonlar geliştirmek isteyen, bu inovasyonları hayata geçirirken ekibiyle birlikte gelişmeye açık olan lise öğrencileri için tasarlanmış bir program. Bu program için ideal adaylar, 9, 10 ve 11. sınıftaki öğrenciler. 12. sınıftaki öğrencilerin mezun olduktan sonra Global Impact University Programı’na başvurmaları öneriliyor. Tüm dünyadan öğrencilere açık olan programın içerik dili İngilizce. Bu nedenle en az orta düzeyde İngilizce yeterlilik gerekiyor. 

* “Global Impact University” programına başvuru yapabilmek için öğrencilerin Türkiye’de bir üniversiteye kayıtlı olması gerekiyor. Bu programa kabul edilenler, Dünyanın en saygın üniversiteleri ile yapılan stratejik ortaklık kapsamında uluslararası öğrencilerle birlikte çalışma olanağına sahip oluyorlar. 

Yazının Devamını Oku

Enfeksiyon hastalıkları konusunda örnek bir merkez

Merhabalar sevgili okurlar.

Çoğunuzun bildiği gibi, iş hayatıma Türkiye İş Bankası A.Ş.’ nin bir bağlı kuruluşu olan Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş.’ nde başladım ben. İlk banka hesabımı Türkiye İş Bankası’nda açtım ve hâlâ aynı hesabı kullanıyorum. Demem o ki, İş Bankası her zaman hayatımın önemli bir parçası oldu.  

Yıllar geçtikçe kas hastalığım da ilerledi. Vücudumun şekli iyice bozuldu; omuzlarım kalçama değer oldu. Bu durum arkama dayanmama engel oluyor, eğri büğrü oturmaktan sürekli belim ve sırtım ağrıyordu. Sonra bir gün, bir mucize oldu. Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’ nin bir toplantısında Prof. Dr. Hülya Kayserili ile tanıştım. Kendisi hem Koç Üniversite Akademik Kadrosu’ nda yer alıyor hem de yeni kurulan Koç Üniversitesi Hastanesi’ nde görev yapıyordu. Beni hastaneye davet etti ve ben orada, geçireceğim bir omurga operasyonu sonucunda yeniden dik oturabileceğimi öğrendim. 

Hiç tereddüt etmeden önerilen ameliyatı oldum ve dimdik bir vücuda kavuştum. Ameliyatım, geçen yıl, Avrupa’da saygın bir tıp dergisinde yayımlandı. Zira bu ameliyat benim yaşımda ve benim durumumda bir kas hastasına dünyada ilk kez yapılıyordu.  

O günlerden sonra Koç Üniversitesi Hastanesi de hayatımın önemli bir parçası haline geldi. Bir süre önce, yaşamımda büyük yer tutan bu iki kurumun -Koç Üniversitesi ve Türkiye İş Bankası- iş birliği ile bir Enfeksiyon Hastalıkları Araştırma ve Uygulama Merkezi kurulduğunu öğrendiğimde gidip görmek ve öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istedim.  

21. Yüzyılın ilk salgını olan İnfluenza A HIN1’i yaşarken 2010 yılında kurulan Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından üç ana zorlu araştırma alanı belirlenmiş. Ortaya çıkan enfeksiyonlar bu üç büyük zorlu alandan biri imiş. Bu karar ile 2015 yılında tamamlanan hastane binasının yapımına Biyogüvenlik Seviye (BSL-3) laboratuvarı da dahil edilmiş. 

Ortaya çıkan virüslerin yanı sıra küresel bir halk sağlığı sorunu haline gelen antimikrobiyal direncin giderek artmasıyla, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Birimi bu alanı da araştırma gündemine almış. 

2019 yılı sonunda başlayan 21. Yüzyılın ikinci salgını Covid-19 pandemisinin beklenmedik bir morbidite (tıp dilinde hastalık) ve mortalite (ölüm) ile yayılması, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin bulaşıcı hastalıklarla mücadeleye katkı sağlama çabalarını hızlandırmış. Konu ile ilgilenen çekirdek ekip araştırma kapasitesini artırmak için çalışmalarını sürdürürken, Türkiye İş Bankası ekibe 25 milyon TL. hibe ve paha biçilmez motivasyon desteği sunmuş. Bu yüksek motivasyon; ekibin araştırma, eğitim ve bilgiyi yayma kapasitesine hız kazandırmış.Koç Üniversitesi-İş Bankası Enfeksiyon Hastalıkları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KUISCID) kurulduğu günden bu yana enfeksiyon hastalıklarını anlamak, tedavi etmek ve önlemek üzerine geniş kapsamlı bilimsel araştırmalar yürütüyor. Ve bunu yaparken, laboratuvar ve klinik düzeyde bulgular arasında bir köprü oluşturmayı hedefliyor. Merkez çok farklı disiplinleri bir araya getiren, hasta başındaki işlemlerden (sahadan) laboratuvar çalışmalarına uzanan çok yönlü bir yapıya sahip.  Merkez’in Direktörü, Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ender Ergönül, yeni enfeksiyonların dünyanın zorlu bir halk sağlığı sorunu olduğunu söylüyor. Profesör Ergönül; Nobel ödüllerinin üçte birinden fazlasının enfeksiyonlar ve bağışıklık alanında veriliyor oluşunun, konunun bilimsel gelişimdeki önemini gösterdiğini ifade ediyor. Görüşmemiz esnasında, ödüllü, kıdemli ve çok değerli bir doktor olan Profesör Ergönül’ ün ülkemiz için büyük bir şans olduğunu gördüm ve kendisini tanımaktan onur duydum. 

Yazının Devamını Oku