GeriAyşegül DOMANİÇ YELÇE Hayata bir başkasını yaşatarak veda etmek
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hayata bir başkasını yaşatarak veda etmek

Merhabalar sevgili okurlar. 

Dünyamızın ve ülkemizin en önemli sağlık sorunlarından biri, tedavisi yalnızca organ ve doku nakli ile mümkün olan hastalıklar. Organ ve doku nakli bekleyen hastaların sayısı tüm dünyada ve ülkemizde giderek artıyor. Türk Böbrek Vakfı verilerine göre, Ulusal Organ Nakli Koordinasyon Sistemi bekleme listesinde yer alan kronik böbrek yetmezliği rahatsızlığı bulunan hasta sayısı, yaklaşık, 25.000. Bu hastaların tümü, yaşamlarına devam edebilmek için kadavradan nakil olabilmeyi bekliyorlar. 

 

Görev yapamayacak kadar hasta ve hatta vücuda zarar veren organın sağlamı ile değiştirilmesi işlemine, organ nakli deniliyor. İleri düzeyde kalp, karaciğer ve böbrek yetmezliği olan hastalarda, sağlıklı bir yaşam ancak organ nakli ile mümkün olabiliyor. Bugünkü yazımda sizlere biri yurtdışında diğeri ise ülkemizde gerçekleştirilen iki böbrek nakli ameliyatından söz edeceğim.

 

En yakın arkadaşlarımdan biri eşi ve iki oğlu ile birlikte neredeyse kırk yıldır Avustralya’da yaşıyor. Eşi bundan yirmi yıl kadar önce aşırı halsizlik, yüksek tansiyon, konsantrasyon eksikliği ve ayak bileklerinde şişkinlik şikâyetleri ile doktora başvurdu. Yapılan tetkikler sonucunda, halk arasında ‘nefrit’ olarak adlandırılan “glomerülonefrit” teşhisi konuldu. Tanıyı koyan nefroloji (böbrek hastalıkları) uzmanı, arkadaşımızda böbrek yetmezliği olduğunu, hastalığının giderek ilerleyeceğini ve 7 ile 20 yıl arasında bir zaman dilimi içinde diyalize ihtiyaç duyacağını söyledi. 

 

Arkadaşım ve eşi bu beklenmedik habere alışmaya çalışarak tetkik ve tedavileri sürdürmeye devam ettiler. Zaman içinde arkadaşımın eşinin sağılığı giderek bozuldu ve vaktinin çoğunu hastanelerde geçirmeye başladı. Bundan dört buçuk yıl kadar önce de rutin bir kontrolde sol böbreğinde kanser görüldü ve böbreğinin bir bölümü alındı. Bu operasyon onun böbrek fonksiyonunu tümden azalttı ve bir süre sonra diyalize başlamasını zorunlu kıldı. Artık haftada üç gün altışar saat bir makineye bağlanıyor ve başlama/bitiş kontrolleri ile birlikte ortalama sekiz saatlik bir zaman dilimini bir merkezde kendi durumundaki kişilerle birlikte geçiriyordu. 

 

Beşinci ayın sonuna doğru gece yarısı gelen bir telefon onların hiç bitmeyecek gibi görünen endişeli bekleyişlerini sonlandırdı: Nihayet uygun bir böbrek bulunmuştu ve nakil gerçekleşebilecekti… Arkadaşım ve eşi karmaşık duygular içinde hemen hastaneye koştular ve çok uzun sayılamayacak bir süre içinde ameliyatın başarılı geçtiğini bize müjdelediler. Bir mucize olmuş, bir kişinin ölümü başka bir kişiye yaşama şansı vermişti… 

 

Arkadaşımın eşinin ameliyatından bu yana yaklaşık bir yıl geçti. Kendisi, sağlığının yıllardır olmadığı kadar iyi durumda bulunduğunu; içinde tanımadığı ve bilmediği yabancı bir kişinin parçasını taşıdığını, o parça sayesinde yaşadığını söylüyor ve böyle büyük yürekli kişilerin başkalarını da yüreklendirmesini diliyor.

 

Geçtiğimiz günlerde, organ nakli konusunda bir uzman görüşü alabilmek için, Koç Üniversitesi Organ Nakli Merkezi Çocuk Cerrahisi Bölümünden Prof. Dr. Turan Kanmaz ile görüştüm. Öğrendiğime göre; 2020 yılı itibariyle Türkiye’de, yaklaşık 2.500’ü karaciğer hastası olmak üzere, yine yaklaşık 30.000 kişi organ nakli olmak için sırada bekliyor. 

Pandemi öncesinde ülkemizde yılda yaklaşık 1000-1300 hastaya karaciğer nakli yapılıyormuş. Bu ameliyatlarda nakli gerçekleşen organların yaklaşık 130 kadarı kadavradan diğerleri ise canlı vericilerden (bağış yapan akrabalardan) sağlanıyormuş. Ancak pandemi sürecinde ameliyat sayısı, önceki dönemlere oranla, düşüş göstermiş.

 

En sevdiklerinizden birinin organ nakline ihtiyacı olursa ne yaparız diye düşündünüz mü hiç? Örneğin; onları yaşatmak için nelerden vazgeçebiliriz? Bir gün daha bizimle kalmaları için neleri feda edebiliriz? Unutmayalım ki bu durumda olan binlerce gözü yaşlı insan var.

 

Prof. Kanmaz’a gerçekleştirdiği organ nakli ameliyatlarının kendisine neler hissettirdiğini sordum. Nakil gerçekleştirerek yaşattıkları her insan için tarifsiz bir sevinç hissettiklerini söyledi ve meslek hayatında kendisini en çok etkileyen ameliyatlardan birini, Blerta’ nın hikâyesini anlattı bana. 

 

Blerta 2012 yılında Makedonya’da dünyaya gelmiş. Doğumundan hemen sonra başlayan kaşıntı ve huzursuzluk şikâyetleri sonrasında yapılan ilk incelemelerinde karaciğerinin sağlıklı çalışmadığı saptanmış. Ülkesinde gerçekleştirilen ileri tetkikler neticesinde, karaciğer nakli gerekebileceği ortaya çıkmış. Bu teşhisin ardından, karaciğer nakli konusundaki yüksek tecrübelerimiz nedeniyle ülkemize yönlendirilen Blerta ve ailesi; Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Organ Nakli Merkezi’ ne başvurmuş. Merkez’ de yapılan araştırmalar sonucunda Blerta’da kronik karaciğer hastalığı ile siroz saptanmış ve küçük kız karaciğer nakli programına alınmış. Yapılan incelemelerde annesinin karaciğerinin sol parçasının Blerta için uygun olduğu anlaşılmış. Ancak bağışıklık sistemi zayıf olan Blerta o sırada sık sık enfeksiyon geçirmekte olduğundan, hemen ameliyata alınamamış. Blerta’ nın tedavilerinin tamamlanmasının ardından gerçekleştirilen karaciğer nakli operasyonu ise başarıyla tamamlanmış. 

 

Prof. Kanmaz şöyle anlatıyor o günleri: “Annesi ve Blerta sağlıklı hayatlarına dönmek için çok büyük adımlar atmışlardı. Blerta artık tüm işlerini kendisi görür hale gelmişti ve yattığı serviste herkesin sevgilisi olmuştu. Ancak ameliyatının 12. gününde, her şey yolunda giderken ve ertesi gün taburculuğu planlanırken, Blerta aniden kötüleşti ve yoğun bakıma alındı. Bu hiç beklenmedik bir gelişmeydi. Acilen yapılan incelemelerde, karaciğeri besleyen atardamarda problem saptandı. Bu gelişme annesinin Blerta’ ya verdiği karaciğerin çalışmasını neredeyse imkânsız hale getiriyordu. Saatler içerisinde Blerta’ ya yeni bir karaciğer takılması gerekmekteydi. Tam bu sırada Blerta’ nın amcasının aynı kan grubundan olduğu öğrenildi ve amcası hızla Türkiye’ye doğru yola çıktı. Acilen yapılan değerlendirmede amcasının Blerta’ ya karaciğerinin sol parçasını verebileceği anlaşıldı. Hemen ameliyathane hazırlandı ve Blerta’. ya iki hafta içerisinde ikinci kez karaciğer nakli yapılmış oldu. Amcası hızla iyileşme gösterdi ancak Blerta’ nın yorgun vücudu ikinci ameliyat sonrasında, ilki kadar hızlı iyileşme gösteremedi. Bir yandan idrar ve solunum yolu enfeksiyonları ile mücadele ederken, öte yandan sırası ile bağırsak ve damar tıkanıklığı, mide kanaması, bağırsak ve diyafram delinmesi gibi birçok sıkıntılı süreçleri geçiren Blerta’ nın yatış süresi de giderek uzadı. Yoğun bakımda geçen 40 günün ardından, her biri çok yüksek riskler barındıran birçok problemi atlattıktan sonra, Blerta yeniden normal odaya alındı. Tekrarlayan ameliyatların ve girişimsel işlemlerin sonucunda yıpranmış olsa da Blerta amcasından aldığı yeni karaciğerinin sağlıklı çalışması sonucunda neşeli ve hareketli günlerine döndü. Yaklaşık 6 hafta süren rehabilitasyonunun ardından Blerta coşkulu bir sevinç ve büyük bir gururla, ancak bir yandan ayrılığın getirdiği hüzünle gözyaşları içerisinde taburcu edildi.”

 

Blerta’ nın hikayesi mutlu bir sonla bitiyor. Ama ne yazık ki her yıl ciddi sayıda çocuk kronik organ yetmezliği tanısı almaya devam ediyor. Tabii ki yalnızca çocuklar değil bu tanıyı alanlar. Türkiye’de organ bağışı ve nakli sayılarının yetersizliği, organ yetmezliği nedeniyle tedavi görmekte olan birçok hastanın organ beklerken hayatını kaybetmesine neden oluyor. Hastaların yaşam süresi ve kalitesinde olduğu kadar ülke ekonomisi ve iş gücünde de ağır kayıplara yol açan söz konusu organ yetmezlikleri önemli bir sorun olmayı sürdürüyor.

 

Türkiye organ nakli faaliyetleri için yeterli donanıma, deneyimli nakil ekiplerine ve nakil merkezlerine sahip bir ülke. Aşılması gereken en önemli sorun, kadavra bağış oranındaki yetersizlik. Unutmamak gerekir ki, her bağış yeni bir hayat demek oluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, organ naklinin caiz olduğunu bildirmiş ve organ bağışını, insanın insana yapabileceği en büyük yardım olarak tanımlanmış bulunuyor.
    
Ülkemizde organ bağışları Sağlık Bakanlığı kontrolü ve denetiminde yapılıyor. "Türkiye Organ ve Doku Nakli Bilgi Sistemi" vasıtasıyla organ dağıtımı en adaletli ve şeffaf biçimde gerçekleştiriliyor. Ülkemizde organ olarak, böbrek, deri, karaciğer, kalp, akciğer, pankreas ve incebağırsak nakilleri; doku olarak kemik, kemik iliği, kornea ve kalp kapağı nakilleri yapılıyor.

Organ bağışı yapmak isteyenler; il sağlık müdürlükleri, hastaneler, organ nakli yapan merkezler ya da aile hekimliklerine başvurarak, detaylı bilgi alabiliyorlar, bağış işlemlerini gerçekleştirebiliyorlar, Organ bağışında bulunabilmek için, organ bağışı kartının iki tanık huzurunda doldurulup imzalanması yeterli. Organ bağışı yapanların, daha sonra çıkabilecek problemleri önlemek açısından, ailelerini de bu durumdan haberdar etmeleri gerekiyor. Zira her durumda, nakilden önce ailenin onayı alınıyor,

 

İnsanın bu dünyadan bir başkasına hayat olacağını bilerek göçüp gitmesi, sanırım, büyük bir mutluluk. Ve bu mutluluk dilerim bana da nasip olur…

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz günler dileği ile…

 
 

 

 

 





X

Yetimlerin kalplerine dokunmak istemez misiniz?

Merhabalar sevgili okurlar.

Yetim Vakfı, kurulduğu günden bu yana Türkiye’de ve dünyanın pek çok bölgesinde yetimlere yönelik eğitim ve psikososyal yardım çalışmalarını sürdürüyor. 

 

Vakıf; yetim kavramına klasik yetim tanımını merkeze alarak daha geniş bir perspektiften yaklaşıyor ve yetimlerin yanı sıra, aşağıda belirtilen dört farklı ihtiyaç grubuna daha hizmet sunuyor:

 

 -Buluğ çağına ermeden babalarını kaybetmiş, kendileri için çalışıp kazananı bulunmayan çocuklar (yetimler)

 -Buluğ çağına ermeden anneleri vefat etmiş çocuklar (öksüzler)

 -Anne, babası belli olmayan veya kayıp-buluntu çocuklar

 -Anne, babası yaşadığı halde sevgi ve ilgiden yoksun olan çocuklar (sosyal yetimler)

Yazının Devamını Oku

Değişim yaratan liderlik programı

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Değişim Liderleri Derneği (DLD), genç kadınlara daha aktif ve kendine güvenen bireyler olma yolculuklarında liderlik becerileri kazandırabilmek amacıyla kurulmuş bir sivil toplum kuruluşu. 

 

Derneğin kurucusu Sema Başol ABD’de 19 yılı aşkın süre profesyonel olarak çalıştıktan sonra, hayatının ikinci macerasına “Ben ne yapmak istiyorum?” sorusu ile başlıyor. Cevap arama sürecinde kurslara gidiyor, bolca okuyor ve düşünüyor. Genç kadınlara ve Türkiye’ye faydalı bir şeyler yapma fikri de kendi cevaplarını ararken şekilleniyor. 

 

Ancak Başol’un Türkiye’ye kesin dönüş yapması mümkün değil. Bu yüzden ülkesine gelip liseden sınıf arkadaşı olan Jale Ergelen ile birlikte “Kıvılcımlar Programı” nı başlatıyor. 

 

Kıvılcımlar Programı ile öncelikle genç kadınların özsaygı ve özgüvenlerinin güçlendirilmesi, ardından da “yapamam” diye düşündükleri her şeyi “yapabilirim” e dönüştürme gücüne sahip olduklarını fark etmelerinin sağlanması ve potansiyellerinin açığa çıkarılması amaçlanıyor. Bu amaca ulaşmak adına onların ilham alınacak rol modellerle tanışmaları; hayat, kariyer ve liderlikle ilgili beceriler edinmeleri sağlanıyor. 

Yazının Devamını Oku

Kanserde erken tanı hayat kurtarıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

 Kanser; DNA hasarlarının birikmesi sonucu oluşan, köken aldığı dokudan başka bölgelere metastaz yapma (yayılma) potansiyeline ve kontrol edilemez çoğalma özelliğine sahip hücrelerin oluşturduğu, alt türleri ile 1000’den fazla sayıda hastalığa verilen genel ad. 

 

Ülkemizde kanser hastalarına ve yakınlarına yardımcı olmak, kanserle ilgili araştırmaları desteklemek ve hekimlerin eğitimine katkı sağlamak amacı ile; 1947 yılında Ankara’da “Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği” kurulmuş bulunuyor. 1956 yılında da kanser Araştırma ve Savaş Kurumu’nun tavsiyesi ile, Nisan ayının ilk haftası Türkiye’ de Ulusal Kanser Haftası olarak kabul edilmiş durumda. Bu özel hafta boyunca, kanserin erken tanı ve tedavisi konusunda halkı uyarıcı ve farkındalık kazandırıcı etkinlikler düzenleniyor.

 

Dünyada her yıl 14 milyon yeni kanser vakası tespit ediliyor. Bu sayının gelecek 20 yıl içinde, %70 artarak, 22 milyona ulaşabileceği tahmin ediliyor. Önemli bir halk sağlığı problemi olan kanser hem dünyada hem de ülkemizde sebebi bilinen ölümler sıralamasında, kalp ve damar hastalıklarından sonra, ikinci ölüm sebebi. 

 

Ben kanserle yakından tanıştığımda henüz 23 yaşındaydım. Annem meme kanseri olmuştu ve teşhiste geç kalınmıştı. Bir göğsü oldukça zorlu bir ameliyatla alındı annemin. Ameliyatın ardından uzun süreli bir radyoterapi tedavisi gördü. Tedavi sırasında göğsünde yanıklar oluştu, ayrıca kolu sürekli şişmeye ve ağrı yapmaya başladı. Ancak annem göğsündeki yanıklar ile kolundaki ağrıya ve şişliğe alıştı -ya da biz öyle zannettik- ve hiç şikâyet etmedi. Ta ki bir yıl sonra karnında yoğun bir şişlik oluşuncaya kadar… 

 

Yazının Devamını Oku

Otizme Mavi Işık Yak

Merhabalar sevgili okurlar.

Otizm Spektrum Bozukluğu -kısaca Otizm-, “doğuştan gelen ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan karmaşık bir nöro-gelişimsel farklılık” olarak tanımlanıyor. Otizme neyin neden olduğu bilinmemekle birlikte, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlarından kaynaklandığı düşünülüyor. 

 

Otizm belirtileri, genellikle, yaşamın ilk üç yılında fark ediliyor. Bu belirtiler:

   -Göz teması kuramamak

   -İsmi söylendiğinde dönüp bakmamak

   -Dönen nesnelere karşı aşırı ilgi duymak

   -Sallanmak, parmak uçlarında yürümek gibi hareketlere sahip olmak

   -Yaşıtlarının oyunlarına ilgi duymamak

Yazının Devamını Oku

Veremsiz Bir Türkiye!

Merhabalar sevgili okurlar.

Halk arasında verem hastalığı olarak bilinen tüberküloz, hava yoluyla yayılan bulaşıcı bir akciğer hastalığı. Akciğerlerde yerleşen ancak kan ve lenf yoluyla tüm vücuda dağılabilen tüberküloz, çok önemli bir mikrobik hastalık. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, her yıl yaklaşık 10 milyon kişi tüberküloz tanısı alıyor; 1,5 milyon kişi de bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. 

 

Tüberküloza neden olan bakteri, 24 Mart 1982’de, Dr. Robert Koch tarafından keşfedilmiş bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü tarafından alınan karar doğrultusunda; 1996 yılından beri her yıl 24 Mart tarihi, dünya genelinde, “Dünya Tüberküloz Günü” olarak anılıyor. Bu özel günde tüm dünyada ve ülkemizde konu ile ilgili farkındalık etkinlikleri düzenleniyor; Böylece tüberküloz konusunda toplumun bilgilendirilmesi ve bu hastalığa bütün kesimlerin dikkatinin çekilmesi sağlanmış oluyor.

Tüberkülozun en erken ve en sık belirtileri 2-3 haftadan uzun süren öksürük, ateş, gece terlemesi, iştahsızlık, kilo kaybı, yorgunluk, halsizlik, balgam çıkarma, göğüs ve sırt ağrısı, nefes darlığı ve kan tükürme, Tanısı konulmamış tüberküloz hastaları en önemli bulaş kaynağı. Tüberküloz hastalığı gelişiminde en riskli gruplar ise 5 yaş altındaki çocuklar ve yaşlılar. Ayrıca HIV enfeksiyonu olan kişiler, bağışıklığı baskılayıcı tedavi görenler, Silikozis (sinsi bir solunum yolu hastalığı), Diabetes Mellitus (şeker hastalığı), kronik böbrek yetmezliği, lösemi, lenfoma, akciğer kanseri hastaları, ideal vücut ağırlığının çok altında olanlar, sigara içenler, ilaç bağımlılığı olanlar ve alkol kullananlar riskli grup içerisine giriyorlar.

 

Mycobacterium Tuberculosis adlı bakteriden kaynaklanan ve tedavi edilebilir bir hastalık olan tüberküloz, verem aşısı ile önlenebiliyor. Verem aşısı, diğer adı ile BCG, özellikle çocuklarda kanla yayılan ve ağır seyreden tüberküloz hastalığını önlemede çok etkili. Bu aşı, ülkemizde, ikinci ayını tamamlayan bebeklere çeşitli sağlık merkezlerinde ücretsiz olarak yapılıyor. 

 

Verem/ tüberküloz, insanlık tarihinin en eski hastalıklarından biri. İnsanlık tarihi boyunca zaman zaman salgınlara yol açan, ölümcül seyreden, Hipokrat’ın ‘phytisis’ (erime/tükenme) olarak tanımladığı tüberküloz; tedavi edilebilir bir hastalık olmasına karşın, günümüzde bile hâlâ bir tehdit olarak varlığını sürdürüyor. Tüm dünyada ilk on ölüm sebebi arasında yer alan tüberküloz, küresel bir halk sağlığı sorunu. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ nin sağlıkla ilgili hedeflerinden biri de 2030 yılına kadar tüberküloz epidemisinin sona erdirilmesi. Bu hedefe ulaşmak amacıyla ülkemizde de Ulusal Tüberküloz Kontrol Programı yürütülüyor. Bu program; tüberkülozdan korunma, erken tanı, yeterli ve uygun tedavi, sosyal koruma ve psiko-sosyal destekler ile hastalığın görülme sıklığının ve tüberküloza bağlı ölümlerin azaltılması, hastalığa bağlı yıkıcı maliyetlerle karşılaşan ailelerin sıfırlanması amacı ile “Veremsiz Bir Türkiye!” hedefine ulaşmak için yürütülen faaliyetleri kapsıyor.

Yazının Devamını Oku

Dijital Eğitim Platformu Projesi

Merhabalar sevgili okurlar.

Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk’un birkaç gün evvel açıkladığı yeni Eğitim Platformu Projesi beni çok heyecanlandırdı. Dünya Bankası ile yapılan bu projede, ‘Seç-Beğen-İzle’ formatında, isteyen herkes istediği alanda eğitim alabilecek. 

 

Çok geniş kapsamlı bir proje olan söz konusu dijital platform, Dünya Bankası’ ndan alınan büyük bir bütçe ile hayata geçiriliyor. Bakan Selçuk, bu platform ile yediden yetmişe herkesin istediği yüz binlerce eğitim içeriğine kolay ve ücretsiz erişim sağlayabileceğini söylüyor. Kurulum çalışmalarına başlanmış olan platformda verilen eğitimlerin, Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından onaylanarak sertifikalandırılmasının da gündeme geleceği söyleniyor. İsteyenler bu platforma mobil cihazlardan, televizyonlardan, bilgisayarlardan, EBA destek merkezlerinden ya da Halk Eğitim Merkezlerinden ulaşabilecekler.

 

Bu platform evde otururken mobil telefondan takip edilerek herhangi bir konuda sertifika alınabilmesini sağlayacak. Sayın Bakanımız Ziya Selçuk “Türkiye’nin geleceği, dünyanın geleceği, sürekli yenilenen ve giderek yeni becerilere ihtiyaç duyulan iş kollarında. Mesleki eğitim ve hayat boyu öğrenme kapsamında hangi becerilere ihtiyaç varsa, bunların tamamını halledeceğiz.” diyor. 

 

Büyük bir bütçe ile hayata geçirilen platformun yurtdışı tarafı da olacak. Sayın Bakan Selçuk altyapı çalışmalarının sürdüğünü; hayat boyu öğrenmeden örgün eğitime, öğretmenlerin mesleki gelişimine kadar tüm ihtiyaçlara cevap verecek bir platform olacağını ifade ediyor. Yani, “Kendim için ne yapabilirim? Danışmanlık desteği hizmeti istiyorum.” diyenler de bu platforma başvuru yapabilecekler. 

 

Yazının Devamını Oku

Seyit Ali Onbaşı

Merhabalar sevgili okurlar. 

Annem edebiyat, dedem tarih öğretmeniydi benim. Çocukluğum dedemden kahramanlık hikâyeleri dinleyerek ve annemin öğrencilerinin hazırladıkları ödevleri kaçamak olarak okuyarak geçti.

 

Osmanlı tarihini önce dedemin anlattıklarından öğrendim ben. Dedem çok okuyan, kendini sürekli geliştiren, mesleğine aşık bir adamdı. Öğrencileri O’nu çok severlerdi. Bense anlattıklarını büyük bir hayranlıkla dinlerdim. Ve ondan dinlediklerimi hiç unutmazdım… Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi’nde çarpışan Seyit Ali Onbaşı’ nın beni çok etkileyen hikâyesi ise o günden bugüne aklımdan hiç çıkmadı. 

 

1889 yılında Balıkesir’de dünyaya gelen Seyit Ali, 1909 yılında Osmanlı Ordusu’ na katılmış, Balkan Savaşı’nda çarpışmıştı. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da Çanakkale Cephesi’nde topçu eri olarak görevlendirilmişti. Çanakkale Boğazı’ nı ve İstanbul’u ele geçirmeyi amaçlayan İtilaf Devletleri, Şubat 1915’ te Çanakkale Boğazı’na yönelik saldırılar başlatmıştı. En güçlü saldırının tarihi ise 18 Mart 1915’ti. İtilaf Devletleri donanması İstanbul’a gitmek için Çanakkale Boğazı’ndan geçiyordu. Donanma tarafından Anadolu ve Rumeli hattındaki tabyalara yoğun bombardıman yapıldığı sırada, Seyit Ali Rumeli Mecidiye Tabyası’ nda bulunuyordu. Bombardıman esnasında düşman gemilerinden atılan bir mermi, Seyit Ali'nin tabyasındaki cephaneliği havaya uçurmuştu. Tabyadaki askerlerden on dördü hayatını kaybetmiş, yirmi dördü ise yaralanmıştı. Yalnızca Seyit Ali ile Niğdeli Ali adlı arkadaşı yara almadan kurtulmuşlardı. 

 

Bombardımandan sonra tabyada çalışır durumda tek bir top kalmış, ancak bu topun da mermiyi kaldıran kısmı (kaldıraç) bozulmuştu. Seyit Ali arkadaşı Niğdeli Ali’nin yardımıyla, sırtına 215 kilo ağırlığında top mermisini yüklemiş, iki metre yükseklikte bulunan topun merdivenlerinden çıkarmış ve mermiyi namluya sürerek karşıdaki gemiye ateş etmeye başlamıştı. Üçüncü atışında İngilizler’ in en büyük savaş gemilerinden birini (HMS Ocean) arka pervaneden vurmuştu. Atılan top geminin yan yatmasına ve kontrol edilemez bir duruma gelmesine neden olmuş; İngiliz gemisi daha önce Nusret Mayın Gemisi tarafından döşenen mayınlardan birine çarpmış ve bugün Çanakkale Şehitler Anıtı’nın bulunduğu alanın karşısında sulara gömülmüştü. Bu olaydan sonra İtilaf Devletleri donanması Çanakkale’ den ayrılmış, Seyit Ali’ye ise kahramanlığından ötürü “onbaşılık” unvanı verilmişti. 

 

Yazının Devamını Oku

Doktorluk yalnızca bir meslek değildir

Merhabalar sevgili okurlar.

Çocukluğumdan beri doktorluğun yalnızca bir meslek değil, bir yaşam biçimi olduğuna inanmışımdır. Sadece hayatını başkalarına adayacak olanların seçebileceği bir yaşam biçimi…

 

Osmanlı Devleti’ nde ilk Cerrahhane (Osmanlı Devleti’ nde orduda görevlendirilmek üzere cerrah yetiştiren müessese), II. Mahmut döneminde Hekimbaşı Mustafa Behçet’ in önerisiyle kuruldu. 14 Mart 1827’de, Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adı ile kurulan bu okul Türkiye’de modern tıp eğitiminin başlattı. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart tarihi ise 1919 yılında “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. 1976’dan beri de sadece 14 Mart günü değil 14 Mart’ı içine alan hafta Tıp Haftası olarak kabul ediliyor ve hafta boyunca yurt genelinde çeşitli etkinlikler yapılıyor. 

Doktorlar, eminim ki, herkesin hayatında önemli bir yer tutuyorlar. Ama sanırım benim hayatımdaki yerleri çok daha büyük bu özel insanların. Eğer bugün hayattaysam bunu onlara, çok zorlu bir ameliyatla beni baştan yaratan Sevgili Doktorlarıma borçluyum. Kendi doktorlarımın şahsında tüm tıp camiasının bayramını kutluyor, şahsım ve benimle aynı duyguları paylaşanlar adına yürekten teşekkür ediyorum onlara. Ve bu yazıda 1800’lü yıllarda yaşamış ve tıp alanında büyük başarılara imza atmış olan -Doktor James Barry adıyla tanınan- Margaret Ann Bulkley’ den söz etmek istiyorum. 

 

1790 civarında doğduğu sanılan Margaret, İrlanda’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Amcası James Barry İrlanda’ da meşhur bir ressamdı. Margaret çocukluktan itibaren tıpla ilgilenmeye başladı. Ancak o zamanlar kadınların resmi bir eğitim alması pek mümkün değildi. Margaret Ann Bulkley 18 yaşına geldiğinde, amcası öldü. Margaret bu tarihte amcasının kimliğine büründü; artık ismi James Barry idi ve o tarihten sonra asla gerçek kimliğini açık etmedi. 

 

Barry, amcasından kalan mirası kullanarak, Edinburgh’ta tıp fakültesine kayıt oldu. İnce sesi, narin vücudu ve yumuşak cildi nedeniyle çoğu arkadaşı onun tıp fakültesi okumak için çok genç olduğunu düşünüyordu. Hatta üniversite yönetimi bile Barry’ nin yaşının aslında ifade edilenden daha küçük olduğunu düşündüğünden, onu final sınavına almamayı planlıyordu. Ancak o dönemin Buchan Bölgesi Kontu David Steuart Erskine tarafından desteklenen James, tıp fakültesinden mezun olmayı başardı. Mezuniyeti sonrasında da çalışmalarına aralıksız devam ederek, 1813 yılında, İngiltere’de cerrahların yeterlilik belgesi gibi görülen “Royal College of Surgeons” diplomasını aldı. Artık diplomalı bir hekim ve yetkin bir cerrah olduğu tescillenmişti. 

Yazının Devamını Oku

İstiklâl Marşımız tam 100 yıl önce bugün kabul edildi

Merhabalar sevgili okurlar

Bugün, Türk Milleti’ nin bağımsızlık mücadelesinin simgesi olan İstiklâl Marşımız’ ın kabulünün 100. yıldönümü. Bu özel gün Türkiye genelinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Ben de bu anlamlı günde Milli Marşımızın tarihçesine kısaca göz atalım istiyorum.

 

Maarif Vekâleti (Eğitim Bakanlığı) tarafından, Kurtuluş Savaşı’nın başlarında savaşın milli bir ruh içerisinde kazanılmasını sağlamak amacıyla bir güfte yarışması düzenlendi. Yarışmaya toplam 724 şiir katıldı. Son şiir gönderme tarihi olan 23 Aralık 1920’den sonra güfteler Eğitim Bakanlığı tarafından incelendi ancak içlerinde İstiklâl Marşı olabilecek bir eser bulunamadı. Yarışmaya para ödüllü olduğu için katılmamış bulunan Mehmet Akif, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in kendisine yazdığı 5 Şubat 1921 tarihli davet mektubundan sonra fikrini değiştirdi ve Türk Ordusu’ na hitap ettiği şiiri kaleme alarak Bakanlığa teslim etti.

 

Şair şiirde, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancını; Türk Askeri’ nin yürekliliğine ve özverisine güvenini; Türk Ulusu’ nun bağımsızlığa, Hakk’a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getiriyordu. Hamdullah Suphi Bey, Mehmet Akif’in şiirinin önce cephede asker arasında okunmasına karar verdi. Batı Cephesi Komutanlığı’ na gönderilen şiir askerin beğenisini kazandı. 

 

Ön elemeyi geçen 7 şiir, 12 Mart 1921’de Mustafa Kemal başkanlığındaki Meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Mehmet Akif’in şiiri, Meclis kürsüsünde Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu. Şiir milletvekillerini öyle heyecanlandırdı ki diğer şiirlerin okunmasına gerek görülmedi. Bazı millet vekillerinin (mebusların) itirazlarına karşın, Mehmet Akif’in şiiri coşkulu alkışlarla kabul edildi. Mehmet Akif kazandığı 500 liralık ödülü yoksul kadınlara ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek amacıyla kurulan Darül Mesai’ ye bağışladı. Şair, ayrıca, İstiklâl Marşı’nın Türk Milleti’nin eseri olduğunu ifade ederek Marşın güftesini şiirlerini topladığı Safahat’ e dahil etmedi. 

 

Yazının Devamını Oku

Şiddetin gölgesinde kutlanan Dünya Kadınlar Günü

Merhabalar sevgili okurlar

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ ne ülkemizde bu yıl da yine “kadına şiddet” damga vurdu. Gazete manşetlerinde Samsun’da sokak ortasında eski eşi tarafından ölesiye dövülen ve Ankara’ da yine eşi tarafından boğazlanıp yere yatırılarak darp edilen kadınların hikâyeleri yer aldı. 

 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ nun verilerine göre; 2020 yılında 300 kadın cinayeti işlendi, 171 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Platformun Ocak 2021 verilerine göre de 23 kadın cinayeti işlenirken, 14 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Şubat 2021’de ise 28 kadın öldürüldü, 12 kadının ölümü de şüpheli bulundu. 

 

Dünya Bankası’nın yayımladığı “Kadınlar, İş Dünyası ve Hukuk” adlı rapora göre, dünya genelinde erkek ve kadınlara yasal olarak ekonomik haklar veren ülke sayısı sadece 6. Türkiye, bu listede 187 ülke arasında 85. sırada yer alıyor. Rapor çalışmasında on yıllık mali ve yasal eşitsizlik verileri ile seyahat özgürlüğü, annelik, aile içi şiddet ve varlık yönetimi hakları gibi faktörlere de bakılmış bulunuyor. Dünya Bankası’na göre bu alanlarda iki cinsiyet arasında yüzde yüz eşitliği sağlayan ülkeler yalnızca Belçika, Danimarka, Fransa, Letonya, Lüksemburg ve İsveç. 85. sıradaki Türkiye’de ise bu oran %79,38. Küresel düzeyde ise kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olma oranı ortalama %75. 

 

Yüzde oranları, değişik bölgeler arasında da önemli farklılıklar gösteriyor. Örneğin; Avrupa ve Orta Asya’da %84,7 olan eşitlik yüzdesi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da %47,3’e düşüyor. ABD %83,75’lik skoruyla ilk 50 ülke arasına bile giremiyor. Suudi Arabistan ise %25,6 olan eşitlik yüzdesi ile son sırada yer alıyor. 

 

Yazının Devamını Oku

Ülkemizden bir kadın hikâyesi

Merhabalar sevgili okurlar

Dünya Emekçi Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler tarafından tanımlanmış olan ve her yıl

8 Mart’ta kutlanan uluslararası bir gün. Kadın Hakları Hareketi’ nde bir odak noktası olan bu özel gün, insan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine; ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılıyor. Bu özel günde, ben de sizlere ülkemizden bir kadın hikâyesi anlatmak istiyorum. 

 

Hikâyemizin kahramanı Ayten’i tanıdığımda kırklı yaşlarının sonlarındaydı. Bizim eve, bana can yoldaşı olmak için gelmişti. Kısa zamanda kaynaşmış, birbirimizi uzun zamandır tanıyormuşçasına derinden sevmiştik. Tanıştıktan kısa bir süre sonra, filmlere konu olabilecek hayat hikâyesini paylaşmıştı benimle. 

 

14 yaşına bile gelmeden bir akrabası ile evlendirmişlerdi Ayten’i. O kadar küçüktü ki evlendiği gece, korkudan, kaçıp kayınvalidesi ve kayınpederinin yatağına sığınmıştı. Bir süre sonra da eşinin aslında amcasının kızını sevdiğini öğrenmişti. Ama yapacak bir şey yoktu. Bu yüzden, büyüklerimizin söylediği gibi, kan kusup ‘kızılcık şerbeti içtim’ demeyi öğrenmişti. 

 

Ayten’in iki çocuğu olmuştu bu evlilikten; biri oğlan, diğeri kız. Dört elle sarılmıştı çocuklarına Ayten; ama yine de gücü bu evliliği uzun süre sürdürmeye yetmemişti. Kocası ondan ayrılıp amcasının kızı ile evlenmiş, çocuklarını da ona vermemişti. Ayten, bunun üzerine İstanbul’a gelmiş ve ev işlerini yapmak üzere bir ailenin yanında işe girmişti. 

Yazının Devamını Oku

Benim kitaplarımı okuyan savaş düşmanı olsun

Merhabalar sevgili okurlar

“Bir bahçede hep aynı çiçekten olursa, o bahçe güzel olmaz.

Sen, ben, o varız diye güzel bu bahçe.

Koparma farklı çiçekleri; kalsın renkleriyle, kokularıyla…”

 

Bu anlam yüklü dizeler, dünyaca ünlü hümanist yazarımız Yaşar Kemal’e ait. Bildiğiniz gibi. Büyük Usta 28 Şubat 2015 tarihinde bedenen ayrıldı aramızdan. Ancak, eserleri ve fikirleriyle hâlâ yaşıyor ve sonsuza dek yaşamaya devam edecek… 

 

Yaşar Kemal’in ölümünden bir yıl kadar sonra Prof. Dr. Teoman Akünal, Talha Apak, Ayşe Semiha Baban Gökçeli, Zülfü Livaneli ve Davut Ökütçü öncülüğünde Yaşar Kemal adına bir vakıf kuruldu. Vakfın amacı, öncelikle; “Ben angaje, bağımlı bir yazarım; kendime ve söze ve insanın onuruna bağımlıyım.” diyen Yaşar Kemal’in değerleri ve duruşu (özgürlük, eşitlik, insan ve doğa sevgisi, kültürel farklılıklara saygı ve sahiplenme) doğrultusunda, Türkiye ve dünya toplumları nezdinde Yaşar Kemal'in bakış, yaklaşım ve değerlerini yaygınlaştırmak olarak belirlendi. 

 

Yazının Devamını Oku

Engelli kadınlar sivil toplum örgütlerinde haklarını arıyorlar

Merhabalar sevgili okurlar

Türkiye Körler Federasyonu görme engellilerin ekonomik, sosyal, kültürel, sportif, mesleki vb. hak ve çıkarlarının korunup geliştirilmesi, toplumun diğer kesimleriyle eşit hak ve olanaklara sahip, özel ihtiyaçları dikkate alınan bireyler olarak toplumsal yaşama etkin katılımlarının sağlanması amacıyla çalışan bir sivil toplum örgütü. Altı Nokta Körler Derneği, Çağdaş Görmeyenler Derneği, Evrensel Görme Özürlüler Derneği, Görme Özürlüler Derneği, Türkiye Görme Engelliler Derneği, Uygar Görme Engelliler Derneği ile Körlere Eğitim ve Destek Derneği bu federasyonun üyeleri. 

 

Türkiye Körler Federasyonu’ndan kadınlar, engelli kadınların sivil toplum örgütlerinin yönetim ve karar süreçlerinde aktif yer almasını istiyorlar. Geçtiğimiz günlerde de bu isteklerini dille getirmek üzere bir duyuru yayınladılar.  

 

“Engelli kadınlar sivil toplum örgütlerinde haklarını arıyorlar: Kararlara katılamıyor, temsil edilmiyoruz“ sözleri ile başlayan duyuru şöyle devam ediyor:

“Türkiye Körler Federasyonu’ndan kadınlar, engelli kadınların sivil toplum örgütlerinin yönetim ve karar süreçlerinde aktif yer almasını istiyor. Federasyon’dan “Biz engelli kadınlar sesimizi duyurmak istiyoruz çünkü söyleyecek sözümüz var”:

Hayatın her alanında ve özellikle yönetim ve karar mekanizmalarında aktif yer almak istiyoruz. Engelli kadınlar olarak hem kadın hem de engelli olmamız nedeniyle çifte ayrımcılığa uğruyoruz. Ayrımcılığın nedeni ve sonucu olarak engelli örgütlerinde ve engellilerle ilgili olmayan örgütlerde yönetim ve karar mekanizmalarında yeterince yer alamıyoruz.

Türkiye Körler Federasyonu olarak Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı desteğiyle, “Engelli Kadınların Sivil Toplum Örgütlerindeki Etkinliğinin Araştırılması” konulu bir çalışma başlattık. En az 200 engelli kadının katılacağı bir araştırma anketi hazırladık.

Yazının Devamını Oku

Coronavirüs salgını çocuklarda miyopluk gelişimini arttırdı

Merhabalar sevgili okurlar. 

Geçtiğimiz yıl Mart ayında tanıştığımız Coronavirüs (Covid-19) pek çok şey değiştirdi yaşantımızda. Artık eskiden olduğu gibi sosyalleşemiyor, sevdiklerimizle kucaklaşamıyoruz., Alış-veriş merkezlerine gidemiyor, ihtiyaçlarımızı on-line mağazalardan temin etmeye çalışıyoruz. 

 

Küresel boyuttaki Coronavirüs salgını, hayatın diğer alanlarında olduğu gibi, eğitim alanını da derinden etkiledi. Dünyada hemen hemen tüm ülkeler virüsün yayılma hızını azaltabilmek için çocuklar ve gençlerin eğitimine ara verdiler. Unesco’nun verilerine göre; 191 ülkede okullar fiziksel olarak eğitime ara verirken, 5 ülkede okullar kısmen kapandı. Dünya genelinde yaklaşık 1,723 milyar öğrenci bu durumdan etkilendi. Süreç içinde dersler dijitale taşındı ve oyun oynamak, arkadaşlarıyla sohbet etmek (chatleşmek) gibi nedenlerle zaten bilgisayar başında olan öğrenciler artık vakitlerinin tamamını bilgisayar başında geçirmeye başladılar. 

 

Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Başhekimi ve Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arif Koytak, pandemi nedeniyle 2020 yılında hem eğitimlerini sürdürmek hem de sosyal faaliyetlerini gerçekleştirmek amacıyla bilgisayar, tablet ve telefon ekranlarına maruz kalan çocuklarda miyop oranının arttığını söylüyor. Prof. Koytak bu durumu kanıtlayan ilk bilimsel araştırmanın Çin’den geldiğini ifade ediyor. 

 

Yaklaşık 125 bin çocuğun son beş yıldaki göz kırma kusuru ölçümlerine dayanılarak yapılan çalışma; Çin’de, 2020 yılının ilk altı ayında uygulanan sıkı sokağa çıkma yasağı ve uzaktan öğretim gibi uygulamaların 6-8 yaşları arasındaki çocuklarda miyopluk gelişimini belirgin olarak arttırmış olduğunu gösteriyor. Araştırma bulgularına göre 2020 yılında miyopluk görülme sıklığı önceki yıllara göre 6 yaşındaki çocuklarda 3 kat, 7 yaşındaki çocuklarda 2 kat, 8 yaşındaki çocuklarda da 1,4 kat artmış durumda. 

 

Yazının Devamını Oku

Egzersizler, Ergonomi ve Ortezler

Merhabalar sevgili okurlar. 

17 Şubat Çarşamba akşamı, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’ nin ortaklaşa gerçekleştirdikleri “Tüm Yönleriyle FSHD Webinarı” na konuk ve konuşmacı oldum. 

 

Musküler Distrofi’ lerin en yaygın görülen türlerinden biri olan FSHD, genetik ve ilerleyici bir hastalık. Genellikle buluğ çağından sonra başlıyor ve ileri yaşlarda tekerlekli sandalye ihtiyacı ortaya çıkabiliyor. 

 

Çoğunuzun bildiği gibi, ben de FSHD (Facioscapulohumeral Muscular Dystrophy- Fasiyo Skapulo Humeral Musküler Distrofi) hastalarından biriyim. Konunun disiplinler arası yaklaşımla ele alındığı toplantıda, ben de FSHD’ yi hasta gözünden anlatmaya çalıştım. Birbirinden değerli hocaların konuyla ilgili sunumlarını zaman içinde sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Bugün ise, tedavisi henüz mümkün olmayan bu amansız hastalığın etkilerinin azaltılmasını sağlayacak tek uygulama olan rehabilitasyon konusuna değineceğim.

Webinar’ da bu konu, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Başkanı Prof Dr. Özden Özyemişçi Taşkıran tarafından ele alındı. Prof. Taşkıran, “Rehabilitasyonun Yeri: Egzersizler, Ergonomi ve Ortezler” başlıklı sunumda, FSHD hastalarının neden egzersiz yapması ve ne tip egzersiz yapması gerektiğinden, elektrik uyarımı gibi diğer yöntemlerden, Ortezler/Yardımcı Cihazlar’ dan söz etti. Kendisinden öğrendiğime göre; kas hastalığının kendisine bağlı zayıflık yanında, hareketsizliğin getirdiği kondisyon kaybı vücutta kas kitlesinde azalmaya vücuttaki yağ oranında ise -özellikle karın çevresi başta olmak üzere- artışa neden oluyor. Egzersiz ve hareketlilik kaslarda mevcut olan kuvvetin korunması ve potansiyelin ortaya çıkarılması açısından oldukça büyük önem taşıyor. 

 

Kondisyon artışı; kasları kuvvetlendirmenin ötesinde yorgunluğun azalması, enerji artışı ile birlikte kalp ve akciğer sağlığı, kemik erimesini önleme ve genel sağlığı iyileştirme gibi birçok olumlu etki yaratıyor. Sonuç olarak günlük yaşamı kolaylaştırıyor, yaşam kalitesinin artmasını ve ömrün uzamasını sağlıyor. Ancak, yapılacak egzersizlerin bireysel olması, her bireyin durumuna göre özel olarak planlanması gerekiyor. Yani hastalar durumlarına özel egzersizlerden yarar görüyorlar.

Yazının Devamını Oku

Salgında Kadın Olmak

Merhabalar sevgili okurlar.

“Kadının İnsan Hakları” kavramının insan hakları literatüründeki yeri, 1993 yılında Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı’ nda benimsenen “kadın hakları insan haklarıdır” sloganıyla birlikte daha da güçlenmiş bulunuyor.

 

Dünyada ve Türkiye’de kadın haklarını savunuculuğunu üstlenmiş pek çok kurum ve kuruluş mevcut. “Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği (KİH-YÇ)” de Türkiye’de ve dünyada kadınların insan haklarını savunmak üzere 1993 yılında kurulmuş olan, bağımsız bir kadın örgütü. KİH-YÇ; kadının insan haklarının eksiksiz uygulanmasını ve kadınların hayatın her alanına özgür bireyler ve eşit yurttaşlar olarak katılımını desteklemek amacıyla yerel, ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde yürütüyor çalışmalarını. 

 

Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği tarafından yürütülen, Covid-19 salgınının kadınların hayatına etkisi konulu, “Salgında Kadın Olmak Araştırması” nın raporu geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Söz konusu araştırmanın saha çalışmaları Covid-19 salgınının Türkiye’ de en etkili olduğu dönemde, Mayıs ve Haziran 2020 tarihlerinde, gerçekleştirildi. Araştırma kapsamında Türkiye'nin 81 ilinden toplam 1201 kadınla telefon görüşmesi yapıldı. 

 

Araştırma bulguları; kadınların genel sağlık durumunun Covid-19 salgınından olumsuz etkilendiğini, ancak asıl çarpıcı sonucun kadınların ruh sağlıklarındaki değişimde olduğunu gösteriyor. Katılımcıların %79’u salgından önce kendilerini iyi hissettiklerini söylerlerken, bu oran salgın sonrasında %30’a düşüyor.

 

Yazının Devamını Oku

Engelli öğretmen adayları sesleri duyulsun istiyorlar

Merhabalar sevgili okurlar. 

2018-2020 yılları EKPSS (Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı)’na katılan adaylar arasından puan üstünlüğüne göre alınacak öğretmenlerin atamalarına ilişkin Duyuru, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından, 26 Ocak 2021 tarihinde yayımlandı. Atama bekleyen adaylar,

1-5 Şubat tarihleri arasında ön başvurularını yaptılar. Atama yapılacak alan ve kontenjan sayıları ise 11 Şubat’ta ‘personel.meb.gov.tr’ adresinde yayınlanacak. Adaylar, ön başvuruda bulundukları alanda kontenjan verilmesi halinde tercih başvurularını; ‘personel.meb.gov.tr’ adresinde yer alan Elektronik Tercih Başvuru Formu’ nu doldurmak suretiyle 15 Şubat’a kadar yapabilecekler. Atama takvimi ise henüz netlik kazanmadı.  

 

2018-2020 EKPSS Sınav Sonuçlarına göre 500 engelli öğretmen adayı göreve atanacak. Engelli öğretmen adayları bu sayının yetersiz olduğunu, kendileri için en az 2000 kişilik kontenjan ayrılması gerektiğini söylüyorlar. Son birkaç gündür konu ile ilgili olarak onlarca

e-posta aldım. Bu postaları gönderenlerin hepsi de büyük zorluklarla okumuş, pırıl pırıl gençler. Bir an önce atanıp vatana vatana-millete yararlı nesiller yetiştirmeyi hayal ediyorlar.   Onların sesini duymazdan gelmek çok zor. Örneğin; okurum Ayşe Hanım şunları söylüyor:

 

“Merhabalar, ben ataması yapılmamış engelli bir öğretmenim. Öncelikle sizlere yaşadığım engel dolu hayatımı anlatmak isterim. Ben her iki haftada bir damar yolundan onkolojide akıllı ilaç almaktayım. Bununla beraber sürekli tahlillerim de yapılmakta. Eğer kan değerlerim düşüşe geçerse (ki her ay aynı problem) ünitelerce eritrosit (kırmızı kan) alıyorum. Ve tüm günüm hastanede geçiyor. Bu durum hem manevi hem maddi anlamda beni sürekli yoruyor, yıpratıyor. İdame tedavi ile hayatımı sürdürmek zorundayım. Ben bunları yaparken de kimse beni anlayıp yanımda olmuyor veya olamıyor. 

Üzüntümü katmerleyen başka olay ise MEB'in engelli öğretmen ataması olarak bizlere 500 kişilik kontenjan sayısını vermesi. Bu 500 sayısı kırk beş tane branşa dağıtılacak ve hiçbir şekilde bu dağılım adaletli yapılamayacak. Bu sayıyı paylaştırdıklarında zaten tüm engelli öğretmenler tekrar bir hüzne boğulacaklar.

Yazının Devamını Oku

Spinal Radyocerrahi

Merhabalar sevgili okurlar.

Bildiğiniz gibi, yazılarımın çoğunu sağlık konularında kaleme alıyorum. Bunun nedeni, sanıyorum ki, sağlık sorunları ile dolu olarak geçen ömrüme bir anlam kazandırmak…

Günümüzde tıp bilimi çok ilerlemiş ve -her ne kadar kas hastalıkları buna dahil değilse de- pek çok hastalığa çare bulunmuş durumda. Bir önceki yazımda da ifade etmiş olduğum gibi, babamı 1990 yılında beyin tümörü nedeniyle kaybettim ben. Oysa ki babam bu rahatsızlık ile bugün karşılaşmış olsa idi, “Spinal Radyocerrahi” (SRC) yöntemiyle tedavi edilebilir ve sağlığına kavuşabilirdi.

“Spinal Radyocerrahi” (SRC), beynin fonksiyonel anormalliklerini ve küçük tümörlerini tedavi etmek için kullanılan, cerrahi olmayan radyasyon tedavisine verilen ad. SRC, vücut tümörlerini tedavi etmek için kullanıldığında, “Spinal Stereotaktik Vücut Radyoterapisi” (SBRT) adını alıyor. Geleneksel tedaviye göre daha az sayıdaki yüksek doz tedavi seansında, hassas şekilde hedefe yönlendirilmiş radyasyonu göndererek sağlıklı dokunun korunmasına yardımcı olunabiliyor. SRC ve SBRT, genellikle, ayakta hasta koşullarında uygulanan bir tedavi yöntemi.

Spinal Radyocerrahi tedavisi kararının ilgili tüm branşların katılımıyla ve multidisipliner olarak, elde edilmesi istenilen hedef doğrultusunda, her hasta için kişiselleştirilerek verilmesi gerekiyor. Konu ile ilgili olarak görüştüğüm Koç Üniversitesi Hastanesi Multidisipliner Ekibi; Beyin Cerrahisi, Radyasyon Onkolojisi, Medikal Onkoloji, Patoloji, Radyoloji, Nükleer Tıp, Ortopedi ve Fizik Tedavi gibi uzmanlık alanlarından oluşuyor.

Dün, konu ile ilgili olarak, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yasemin Bölükbaşı ve Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Selçuk Peker ile sanal ortamda bir görüşme yaptık. Kendi adıma çok yararlı olduğunu düşündüğüm bu görüşmeden elde ettiğim bilgilere göre; SRC ve SBRT, uzman doktorların planı ve denetiminde tek seans ya da çoklu seans olarak (3-10 seferde) istenilen hedefe odaklanmış yüksek doz radyasyonla uygulanıyor. İşlem, genel adı “Lineer Hızlandırıcı” olan tedavi cihazlarının özelleşmiş modelleriyle, keskin ve hassas bir şekilde gerçekleştiriliyor. Uygulama, genellikle vücuttaki bir kanserin omurgaya sıçramış kitlelerini (metastazlarını) kapsasa da hem omurganın kendisinden veya yumuşak doku elemanlarından ortaya çıkan kötü huylu tümörlere hem de iyi huylu ancak tedavi gerektiren tümörlere başarıyla tatbik edilebiliyor. Ancak, bu tedavi uygulanırken hastalıklı bölgenin en iyi şekilde görüntülenebilmesi, tedavinin yüksek hassasiyetle uygulanabilmesi ve hastanın en küçük pozisyon farklılıklarına göre adapte edilebilmesi esas alınıyor.

Tedavi gereksinimi sıklıkla ağrı, omurganın bütünlüğünü tehdit eden durumlar, omurilik ya da kök basısına neden olan durumlarda ortaya çıkıyor. SRC ve SBRT sıklıkla tek başına yeterli görülse de öncesinde ya da sonrasında cerrahi gerekebileceği gibi, diğer tedavilerle kombine edilerek de uygulanabiliyor.

Sevgili eşimi 2011 yılında akciğerden kemiklere metastaz yapmış kötü huylu tümör nedeniyle kaybettim. Oysaki bu durum bugün başımıza gelmiş olsa, Spinal Radyocerrahi yöntemiyle yapılacak bir tedavi bu hastalıkla olan mücadeleyi kazanmamızı sağlayabilirdi.

Tıp bilimi ve teknoloji konularında kaydedilen ilerlemelerin önümüzdeki yıllarda pek çok hastalığa çözüm getirebileceğini söylemek, sanıyorum ki yanlış olmayacak. Bize düşen, o güne kadar sağlığımızı iyi korumak….

Yazının Devamını Oku

Dünya Kanser Günü

Merhabalar sevgili okurlar. 

1975 yılına yeni girmiştik. Ben bir yandan Çayırova’ da özel bir şirkette çalışıyor, bir yandan da şimdilerde Marmara Üniversitesi bünyesinde eğitim veren Atatürk Eğitim Enstitüsü İngilizce Öğretmenliği Bölümü’ nde yüksek öğrenim görüyordum. Feneryolu’ nda, annemlerle aynı apartmanda oturuyorduk. Kızım henüz 3,5 yaşındaydı. Edebiyat öğretmeni olan annem kızım doğduktan sonra emekli olmuş ve onun bakımını üstlenmişti. Her sabah işe giderken kızımı anneme bırakıyor, akşam alıyordum. Yani kızımla benden fazla annem ilgileniyordu. 

 

Her şey yolunda giderken annem göğsünde bir şişlik hissederek doktora gitti ve ameliyat olması gerektiğini öğrendi. Babam vakit geçirmeden onu hastaneye yatırdı. Ameliyatta annemin bir göğsü alındı. O zamanlar “kanser” hastalığı bugünkü gibi yaygın değildi. Annemin ameliyatından önce yakın çevremizden kimsenin bu hastalığa yakalandığını duymamıştım. Bu yüzden anneme de hiç yakıştıramamıştım kanseri. 

 

Annemin iyileşmesi oldukça uzun bir zaman aldı. Ameliyatın ardından gördüğü radyoterapi tedavisi cildinde yanıklara neden oldu. İyileştikten sonra bile zaman zaman kolu şişmeye devam etti. Ne yazık ki bizim iyileşme sandığımız süreç ancak bir yıl kadar sürdü. Annem hiç geçmeyen bir karın ağrısı ve şişkinlik çekmeye başladı. Neticede kanserin karaciğere metastaz yaptığı anlaşıldı. 

 

O tarihlerde kemoterapi tedavisi bugünkü gibi yaygın değildi. Bu yüzden anneme radyoterapi tedavisi uygulamaya başladılar. Ancak bu tedavi iyi gelmediği gibi daha da yordu annemi. 1976 yılının Haziran ayında babam onu, hava değişikliği için çalıştığı bankanın dinlenme tesislerine götürdü. Ama annem giderek daha da kötüleşti ve eve dönmek yerine hastaneye kaldırıldı. Kanser, maalesef, tüm vücuduna yayılmıştı. Yani yapılabilecek bir şey kalmamıştı…

 

Yazının Devamını Oku