Havaya ateş açmak bir kutlama biçimi olmamalı

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Ülkemizde, nedense, bir şeye çok sevinince ya da herhangi bir olayı kutlamak amacıyla havaya ateş açmak gibi bir adet var. Ve bu adet, yarattığı çeşitli olumsuz durumlara rağmen, bir türlü sonlandırılamıyor. 

 

Dün, hemen hemen tüm gazetelerde bu konu ile ilgili bir haber yer alıyordu. Habere göre; İzmir’in Ödemiş İlçesinde, koronavirüs yasağına rağmen sünnet düğünü sonrası yapılan konvoydan havaya açılan ateş evinin balkonunda oturan beş yaşında bir çocuğun yaralanmasına neden oldu. Olayın şüphelilerinin üzerinde beş av tüfeği, bir gaz tabancası ve çok sayıda kartuş bulunduğu kaydedildi. 

 

Bir önceki günün gazetelerinde yayınlanan bir haberde ise, Çankırı’nın Alaçatı Köyünde düzenlenen düğün merasiminde davetliler tarafından havaya açılan ateşin damadın yaralanmasına neden olduğu bildiriliyordu.

 

Bu yıl Ramazan ayı başında da Rize’de bazı vatandaşların bu hayırlı ayın girişini havaya ateş ederek kutladıklarını okumuştum. Kutlama sırasında mermilerden biri mahalledeki evlerden birinin camına isabet etmiş ve camda hasar oluşmuştu. Bu haber beni fazlasıyla şaşırtmıştı. Zira Ramazan’ı havaya açılan ateşle karşılamak, benim açımdan hiçbir şekilde kabul edilemezdi.  

 

Geçtiğimiz yıl Antep’te yapılan bir düğünde davetlilerin av tüfekleri ve tabancalarıyla havaya açtıkları ateş sonucunda kurşunlardan birinin 12 yaşındaki bir çocuğa isabet ettiğini ve o küçücük çocuğun ölümüne neden olduğunu ise hâlâ unutmuş değilim.

Umut Vakfı’nın “Türkiye Silahlı Şiddet Haritası” 2019 Raporu’na göre, sokaktaki ve evlerdeki şiddet sona ermiş değil. 2019 yılında Türkiye genelinde 3 bin 623 silahlı olay basına yansımış durumda. Bu silahlı olayların 2 bin 867’ sinde ateşli silahlar (bin 402’si her tür tüfek, 132’si beylik silahı olmak üzere 1465’i tabanca), 756’sında ise her türlü kesici, delici alet kullanılmış. 2019 yılında basına yansıyan söz konusu silahlı şiddet olaylarında 2 bin 211 kişi hayatını kaybetmiş, 3 bin 736 kişi de yaralanmış bulunuyor. 

 

1970’li yıllarda, henüz öğrenciyken girmiş olduğum ilk işimde muhasebe bölümünde görev yapan sessiz, sakin bir arkadaşımız vardı. Kendisi benden daha sonra başlamıştı işe. Bir süre sonra onun eşimin askerlik arkadaşı olduğunu öğrenmiş ve ailece görüşmeye başlamıştık. Günlerden bir gün arkadaşımız işe gelmedi. Öğrendik ki bir gün önce oynanan maçta takımının kazandığı galibiyetin sevinciyle balkondan bir iki el ateş açmış ve ne yazık ki kaza kurşunuyla bir komşusunun ölümüne neden olmuştu. 

 

Bu olaydan çok fazla etkilenmiş; havaya açılan ateşin bir kutlama biçimi olmaması, toplumun bu doğrultuda bilinçlendirilmesi ve bu konuda hepimizin katkı vermesi gerektiğini anlamıştım. Ancak ne yazık ki, aradan geçen onca yıla rağmen, bu konuda fazla yol aldığımızı söyleyemiyorum. 

 

Bireysel silahlar yaralanma, sakatlanma ve hatta ölüme neden olarak halk sağlığını tehdit ediyor. Dünya genelinde halk sağlığı çalışanları ve tıp otoriteleri diğer toplumsal sağlık problemleri (sigara kullanımı, sağlık için hijyen vb.) ile mücadelede başarıya ulaşmış yöntemlerin kullanılmasıyla bu sorunun da çözülebileceğini ileri sürüyorlar. Dünya Sağlık Örgütü, Şiddeti Önleme Programı’nda ateşli silahlara erişimin kısıtlanması hususuna alınacak önlemlerin ilk üç sırasında yer verilmesini öneriyor. 

 

Umarım bu dünyaya veda etmeden havaya ateş açmanın artık bir kutlama biçimi olmadığı, silahların kutlamalarda yer bulmadığı günleri görebilirim…

 

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz günler dileği ile…      

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

“Hayallerinin peşinden giden kız çocuklarının yanında olmalıyız”

Merhabalar sevgili okurlar.

11 Ekim tarihi, Birleşmiş Milletler’ e üye ülkeler tarafından -Türkiye, Kanada ve Peru'nun önerileriyle- 2012 yılında alınan kararla, “Dünya Kız Çocukları Günü” ilan edilmiş bulunuyor. 

 

Söz konusu kararda, “Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri” ne ulaşılması ve kız çocuklarının kendilerini etkileyecek kararların alınmasına katılımı açılarından; kız çocuklarının desteklenmesinin, güçlendirilmesinin ve onlara yatırım yapılmasının son derece önemli olduğu belirtiliyor. Ayrıca kız çocuklarının güçlendirilmesinin onlara karşı yapılan ayrımcılık ve şiddeti önleyeceği, onların da insan haklarından tam ve etkili bir şekilde yararlanmalarını sağlayacağı ifade ediliyor. 

 

Bilindiği gibi, dünya genelinde, kız çocukları toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ile karşı karşıya bulunuyor. Dünya Kız Çocukları Günü’ nün amacı bu konuda farkındalık yaratmak ve bu farkındalığı yaygınlaştırmak. Bu amaca hizmet eden önemli kuruluşlardan biri de Sabancı Vakfı. Vakfın Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü ile ilgili olarak yayınladığı mesajda; kendi potansiyelinin farkına varan bir kız çocuğunun gücünü tüm dünyaya gösterme cesaretine sahip olduğunu belirterek, toplumsal gelişim yolunda atılacak en sağlam adımlardan birinin bu cesarete sahip kız çocukları yetiştirmek olduğunu söylüyor.

 

Güler Sabancı, UNESCO’ya, göre bu yıl Kovid-19 nedeniyle dünyada yaklaşık 743 milyon kız çocuğunun okula gidemediğini belirtiyor. Sabancı; okulların kapalı olduğu dönemde sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı konumda bulunan ailelerin kız çocuklarının ev işlerine yardım etmeye, küçük kardeşlerine bakmaya, mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmaya, hatta evlenmeye zorlandıklarının altını çiziyor.   

 

Yazının Devamını Oku

Onlar’ ın “Güzel Yarınları Var”

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Cerebral Palsy (CP), çocukta en sık rastlanan fiziksel engellilik durumu. Ancak bu durumun ne olduğu ve neden kaynaklandığı konusunda, dünya genelinde, büyük bir bilgi eksikliği bulunuyor.

 

Cerebral Palsy, gelişimini tamamlamamış olan beynin; doğum öncesi, doğum sırası veya doğum sonrası dönemde hasar görmesi nedeniyle oluşuyor. Doğum öncesi Cerebral Palsy’ ye; annenin geçirdiği hastalıklar ve travmalar, genetik sebepler, ilaç kullanımları, kanamalar, radyasyon ve akraba evlilikleri neden oluyor. Doğum sırası Cerebral Palsy; erken/geç doğumlardan ya da uygun olmayan pozisyondaki doğumlardan, düşük/yüksek doğum ağırlığından, kordon dolanmasından, bebeğin oksijensiz kalmasından, çoğul gebelikten, zor doğumlardan ve doğum travmasından kaynaklanıyor. Doğum sonrası Cerebral Palsy’ ye ise; ateşli hastalıklar (menenjit ve benzeri), travmalar, hiperbilirubinemi (sarılık/yenidoğan sarılığı), hipoglisemi, havale ya da beyin kanaması neden oluyor.

 

Cerebral Palsy ilerleyici bir rahatsızlık değil. Travmaya uğramış beyne erken müdahale edilmesi ve hayat boyu rehabilitasyon uygulanmasıyla önemli gelişmeler sağlanabiliyor. Küresel düzeyde 17 milyon Cerebral Palsy’li kişi olduğu sanılıyor. Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı verilerine göre, bu bireylerin 700 bini ülkemizde yaşıyor. Bu sayı, Türkiye’nin CP görülme sıklığı açısından dünya birincisi olduğunu gösteriyor. Ülkemizde, her yıl 6 binden fazla bebeğe CP tanısı konuluyor.

 

Uluslararası organizasyonların aldığı ortak kararla, 6 Ekim tarihi 2012 yıllından beri “Dünya Cerebral Palsy Günü” olarak anılıyor. Bu özel günde, dünya genelinde CP farkındalığını artırmak için çalışan pek çok vakıf; filizlenme, büyüme ve yaşamın yenilenmesi anlamına gelen yeşil renkle simgeleştirilen çeşitli etkinliklerle halkı bilinçlendirmeye çalışıyor.

Yazının Devamını Oku

  “Engellilik Tarihi Yazıları”

Merhabalar sevgili okurlar.

29 Eylül 2020 tarihinde yayımlanan yazımda, 15-16 Kasım 2018 tarihlerinde, İstanbul Üniversitesi Engelliler Uygulama Merkezi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sağlık Daire Başkanlığı Engelliler Müdürlüğü iş birliği ile “Dünden Bugüne Engellilik-Engellilik Araştırmaları Konferansı” düzenlenmiş olduğundan söz etmiştim sizlere. Üniversite, bu konferansta sunulan çalışmaları içeren bir kitap yayınladı geçtiğimiz günlerde.

 

“Engellilik Tarihi Yazıları- Essays on Disability History” başlığı ile yayınlanan söz konusu kitap; İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi A. Resa Aydın, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi İshak Keskin ve Sabancı Üniversitesi Temel Geliştirme Direktörlüğü Öğretim Üyesi N. Zeynep Yelçe editörlüğünde, Türkçe ve İngilizce dillerinde hazırlandı. 

 

Yine 29 Eylül 2020 tarihli yazımda, Türkiye’de engellilik araştırmalarının geliştirilmesi amacıyla, İstanbul Üniversitesi’nde 2017 yılında Sosyal Bilimler Enstitüsü Engellilik Araştırmaları Anabilim Dalı kurularak Yüksek Lisans Programı açılmış olduğunu belirtmiştim. Engellilik deneyiminin kişisel ve toplumsal düzeyde etkilerini incelemeyi hedefleyen bu programın belkemiğini oluşturan konulardan biri de toplumlarda engelliliğin tarihsel ve sosyo-kültürel boyutları. 

 

Türkiye’de engelliliğin tarihsel ve sosyo-kültürel boyutlarını ilgilendiren alanlarda farklı disiplinler tarafından yapılmış bazı çalışmalara rastlanmakla birlikte, engellilik çalışmalarıyla ilgilenen araştırmacılar için kaynak ihtiyacı açık bir şekilde hissedilen bir konu. “Engellilik Tarihi Yazıları” işte bu amaçla yola çıkmış bir çalışmanın ürünü. 

 

Yazının Devamını Oku

Yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisindeki payı artıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

Doğum oranlarının düşmesi ve teknolojik gelişmelerin sağlık hizmetlerinde etkili kullanımı, bilinçli beslenme ve hareketli yaşam ortalama hayat beklentisinin uzamasına ve yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisindeki payının artmasına olanak sağlamış durumda.

 

Birleşmiş Milletler; yaşlı nüfus artışına paralel olarak, insanların yaşlı sağlığı konusunda bilinçlendirilmesini sağlamak, yaşlıların sağlığına ve sosyal açıdan yaşam standartlarının yükseltilmesine dikkat çekmek amacıyla -1990 yılında aldığı kararla- 1 Ekim tarihini “Dünya Yaşlılar Günü” ilan etmiş bulunuyor. 

 

Dünyada ve ülkemizde 65 ve üzeri yaştaki bireyler ‘yaşlı nüfus’ olarak tanımlanıyor. Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde doğum oranlarının düşmesinin yanı sıra doğumda ve yaşlılıkta beklenen yaşam sürelerinin uzaması, yaşlı nüfusun ve toplam nüfus içerisindeki payının görece artmasına neden oluyor. 

 

Ülkemizde yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı, 1935 yılına göre 2,3 artarak, 2019 yılında %9,1’e yükselmiş durumda. Yapılan nüfus tahminlerinde yaşlı nüfusun artış trendini devam ettireceği öngörülüyor. Nüfus projeksiyonlarına göre yaşlı nüfus oranının 2023 yılında %10,2, 2020 yılında %12,9, 2040 yılında %16,3, 2060 yılında %22,6, 2080 yılında ise %25,6 olacağı tahmin ediliyor. 

 

Yazının Devamını Oku

Toplumumuzdaki ‘engelli algısı’ artık değişmeli

Merhabalar sevgili okurlar.

Türkiye’nin en köklü yüksek öğrenim kurumlarından olan İstanbul Üniversitesi; evrensel tasarım ilkesinden hareketle, herkesin eşit olanaklara sahip olarak öğrenim gördüğü, çalıştığı ve hizmet aldığı bir üniversite olarak, engellilik alanında yurtiçi ve yurtdışındaki farklı disiplin ve sektörlerdeki kuruluşlarla bilimsel iş birlikleri oluşturarak yürütüyor akademik çalışmalarını.

 

Üniversite; “engellilik” konusuna verdiği önemi 2003 yılında temellerini attığı, 2014’te de oluşumunu tamamladığı İstanbul Üniversitesi (İÜ) Engelliler Uygulama ve Araştırma (ENUYGAR) Merkezi ile ispatlamış bulunuyor. Merkez’ in amacı; “disiplinler arası bir yaklaşımla engelliliğin hak temelli tanıtılması, korunması ve bu hakların uygulanması ve geliştirilmesi açılarından ulusal ve uluslararası alanda kuramsal ve uygulamaya yönelik araştırmalar yapma, bilgi ve belge toplama, izleme, iş birliği yapma, bilgi ağı oluşturma ve akademik faaliyetlerde bulunma” olarak belirlenmiş durumda. 

 

Merkez’ in ağırlık verdiği çalışmalar arasında; toplumda engelli farkındalığının geliştirilmesi (EBE-Engelsiz Bilinç Eğitimleri-2012-2015), Türk İşaret Dili Kurslarının açılması (2011-2013), İstanbul İli Bölgesel Engelsiz Üniversite Toplantıları (2014 yılından beri devam ediyor), Mimari ve Bilişim Erişilebilirliğinin Yaygınlaştırılması Çalışmaları (toplantılar, farkındalık ve lobi çalışmaları), Türkiye’de disiplinler arası engellilik araştırmalarının öne çıkarılması çalışmaları (Birinci Engellilik Araştırmaları Kongresi 2016), Dünden Bugüne Engellilik Araştırmaları Konferansı (2018) sayılabilir.

 

İstanbul Üniversitesi’nde, engellilikle ilgili araştırma ve uygulamaların disiplinler arası akademik düzeyde yürütülmesini sağlamak üzere Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde “Engellilik Araştırmaları Tezli Yüksek Lisans Programı” oluşturulmuş ve program 2017-2018 eğitim yılında uygulamaya konulmuş bulunuyor. Üçüncü yılını tamamlamış olan Yüksek Lisans Programı’ na, 2020-2021 eğitim ve öğretim yılı başvuru süreci halen devam ediyor.

 

Yazının Devamını Oku

Engelli gençlerimizin umutları kırılmamalı…

Merhabalar sevgili okurlar.

 

“EKPSS”, Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı ve Engellilerin Devlet Memurluğuna Alınmaları Hakkında Yönetmelik ve buna bağlı olarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Devlet Personel Başkanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı (ÖSYM) arasında yapılan “Protokol” hükümlerine göre hazırlanan sınav sistemine verilen ad. Sistem; başvuru, sınavın uygulanması ve sınav sonuçlarının değerlendirilmesi aşamalarından oluşuyor. 

 

İki yılda bir yapılan ve engellilerin kamuda istihdamları için tek şans olan bu sınav, son olarak 2018 yılında gerçekleştirilmişti. Yani bu yıl yeni bir sınav yapılması gerekiyordu ve 22 Nisan 2020 sınav tarihi olarak belirlenmişti. Ancak söz konusu sınav önce 20 Eylül 2020 tarihine, ardından da 11 Ekim 2020 tarihine ertelendi. 6 Eylül 2020 tarihinde yapılan bildirim ile de “2020 yılı Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı’ nın 11 Ekim 2020 tarihinde yapılacağı ve sonuçlarının 12 Kasım 2020 tarihinde açıklanacağı” duyuruldu. 

 

Bu duyurudan sadece iki gün sonra ise, sınava girecek engelli adaylar EKPSS ek başvuru tarihi ile ilgili bir açıklama beklerlerken, ÖSYM; 8 Eylül 2020, günü Sağlık Bakanlığı Covid-19 Bilimsel Danışma Kurulu’ nun önerisi doğrultusunda EKPSS’ nin ileri bir tarihe ertelendiğini duyurdu. Bunun üzerine -15 Eylül 2020 tarihinde- metni Engellilerin İstihdamda Hakları Platformu üyelerinden Türkiye Körler Federasyonu Başkanı Avukat Süha Sağlam, Altınokta Körlere Hizmet Vakfı Başkanı Avukat Turhan İçli, Gören Kalpler Eğitim Derneği Başkanı Psikolog Erol Sayyıdan, Sağlık Hizmetleri Sendikası Engelliler Komisyonu Başkanı Sosyal Hizmet Uzmanı Ayşe Sarı, Türkiye Sakatlar Derneği Genel Başkanı Şükrü Poyraz ve İşitme Engellileri ve Aileleri Derneği Başkan Yardımcısı Onur Cantimur tarafından hazırlanan ve “2020 Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı” nın İvedilikle yapılması gereğini ifade eden bir “Açık Çağrı” yayınlandı.

 

İlgili ve yetkililer henüz bu Çağrı ile ilgili bir yorumda bulunmadılar. Sınava girecek olan engelli adaylar ise konunun bir an önce çözüme kavuşturulmasını bekliyorlar. Sanırım yazılarımda engellilerin sorunlarına ağırlık verdiğim için, konu ile ilgili onlarca e-posta aldım. Bu postaları gönderenlerin hepsi de Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı” nın yeni bir tarih verilmeden ertelenmesinin kendilerini ne kadar derinden etkilediğini dile getiriyorlar. Bu e-postalardan ikisini, söz konusu ertelemenin engelli adaylar üzerindeki etkisini daha iyi anlatabilmek adına, sizlerle de paylaşmak istiyorum:

Yazının Devamını Oku

Engellilik ve istihdam politikaları

Merhabalar sevgili okurlar.

Türkiye'de engelli hakları konusunda çalışan akademisyenler arasında başı çekenlerden biri, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Anabilim Dalı öğretim üyesi ve Sosyal Politika Forumu merkez müdürü Doç. Dr. Volkan Yılmaz. Kendisiyle yolum 2010’ların başlarında Dilek Sabancı'nın öncülüğünde çeşitli üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve kamu kurumlarının iş birliği yaptığı bir projede kesişmişti. Yılmaz, “Engelsiz Türkiye İçin: Yolun Neresindeyiz?” konulu projede, engellilerin siyasal hayata katılımını inceliyordu. Bu genç araştırmacının yaptığı işe saygısı, engellilik konusuna objektif ve hak temelli yaklaşımı, gerçekleri çok berrak bir şekilde ifade edebilme yeteneği dikkatimi çekmişti.
Aradan geçen on yıl boyunca Doç. Dr. Volkan Yılmaz pek çok başarılı çalışmaya imza attı. Son olarak da engellilik çalışmaları konusunda dünyanın önde gelen akademik dergilerinden biri olan Disability & Society’de istihdam ile ilgili araştırması yayınlandı.
Engellilik konusunda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının ve politika yapıcıların perspektifinden Türkiye'deki engellilik ve istihdam politikalarını inceleyen bu çalışma çerçevesinde, Mart-Mayıs 2018 arasında, engellilik hakkında faaliyet gösteren altı sivil toplum kuruluşu temsilcisi; İŞKUR, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığını temsilen üç politika yapıcısı; bir korumalı işyeri sahibi ve bir sendika temsilcisi olmak üzere 11 kilit isim ile görüşme yapılmış.
Araştırmaya katılan bütün isimler engellilerin toplumsal hayata katılımları konusunda istihdamın kilit rol oynadığında hemfikirler. Engellilik konusundaki politikalarda bireylerin fiziksel durumlarından bağımsız olarak kendi hayatları konusunda söz ve tasarruf hakkına sahip olabilmelerini sağlayacak bağımsız yaşam kavramının ön plana çıkması gerekiyor.
Araştırmaya katılan temsilciler, halihazırda engelli istihdamını teşvik eden mevcut kota sisteminin tam anlamıyla yeterli olmadığı görüşünü savunuyorlar. Araştırmalar büyük şirketlerin çoğunun kotaya önem verdiğini ortaya koyarken, daha küçük ölçekli şirketlerde kota sisteminin pek verimli olmadığını gösteriyor.
Bu noktada biraz da özeleştiri yapalım. Şirketlerle anlaşıp sadece kâğıt üzerinde çalışıyor görünüp aslında çalışmayan engelliler de mevcut. Cüzi bir gelir karşılığı şirketin kota doldurmasını sağlamak amacıyla bu durumu kabul eden engelli bireyler, ne yazık ki, hak temelli politikaların yerleşmesine farkında olmayarak engel oluyorlar.
Yılmaz’ın çalışması, hem Türkiye’de engellilerin istihdamı konusunda kat edilen yolu hem mevcut durumu hem de gelişmeye katkı sağlayacak önerileri içermesi açısından hayli önemli. Umarım, Doç. Dr. Volkan Yılmaz’ın İngilizce dilindeki bu çalışması Türkçe olarak da yayınlanarak araştırma sonucunda elde edilen bilgilerden daha geniş kitlelerin yararlanması sağlanabilir.

Yazının Devamını Oku

“Bulaşıcı olan iyiliktir”

Merhabalar sevgili okurlar.

Türk Eğitim Vakfı’nın temelleri, 53 yıl önce 205 iş insanı, öğretim üyesi ve entelektüelin eğitimin yaygınlaşması amacıyla merhum Vehbi Koç önderliğinde bir araya gelmeleri sonucunda atıldı. Ve 1967 Türkiye’sinin şartlarında, birçok kişi için hayal bile edilemeyecek bir seferberlikle, okumak isteyen gençlere destek olmak için Türk Eğitim Vakfı kuruldu. Zira bu seferberliğin neferleri ancak vasıflı insan gücünün bu ülkeyi kalkındırabileceğini, bu gücün de ancak eğitimle sağlanabileceğini biliyorlardı. 

 

Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi ise, 2008 yılında Ahmet Şahin tarafından Sapanca Gölü kenarında doğal ortam bozulmadan kurulmuş bir çalıştay alanı. Doğapark Sanat Çiftliği olarak adlandırılan bu eşsiz ortamda, her yıl, Haziran ayı boyunca yurdumuzdan ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen sanatçılar konuk ediliyor. Kuruluş, yaşadığımız zaman dilimi içinde dünyanın en büyük sanat organizasyonu olma özelliğine kavuşmuş durumda. 

 

Sizlerin de bildiği gibi, tüm dünyada ve ülkemizde hayatın akışını değiştiren korona virüs salgınını durdurmak ve toplumun sağlığını korumak için çok sayıda kurum ve kuruluş etkin bir mücadele veriyor. Hastaneler ve sağlık çalışanları ise bu mücadelenin baş kahramanları. Hepimiz biliyoruz ki, tüm sağlık çalışanları günlerce risk altında fedakârca çalıştılar ve hâlâ da çalışmaya devam ediyorlar. Bu süreçte evlerine gidemediler, ailelerini göremediler, çocuklarına sarılamadılar. Ve bu yolda, ne yazık ki, çok sayıda sağlık çalışanı da hayatını kaybetmiş bulunuyor.  

 

Bir süre önce Türk Eğitim Vakfı ve Portakal Çiçeği Uluslararası Sanat Kolonisi bir araya gelerek kayıplarımızın acısını biraz olsun hafifletebilmek ve sağlık çalışanlarına minnet duygumuzu ifade edebilmek amacı taşıyan bir projeye imza attılar. Söz konu proje ile korona yüzünden hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının (doktor, hemşire, teknisyen, diş hekimi, eczacı, hasta bakıcı, hastane işçisi vb.) geride bıraktıkları çocuklarının eğitimine destek verilmek isteniyor.  

 

Yazının Devamını Oku

Demans

Merhabalar sevgili okurlar.Entelektüel yetenekleri kısmen ya da tamamen azaltan, bilişsel davranışsal ve işlevsel gerilemeye yol açan durum “Demans” (Bunama) olarak adlandırılıyor. Değişik derecelerde sıkıntılar yaratan, yaşa ve sosyal konumlara bağlı olarak mesleki ve sosyal alanda değişik derecelerde kayıplara yol açan bu durum, ne yazık ki, ilerleyici bir süreç sergiliyor.

Beynimizdeki sinirlerin iletim hızlarındaki azalma ve bazı bilgileri değerlendirmede yavaşlama, aslında, yaşlanma dediğimiz normal sürecin parçası. Ancak beslenme alışkanlıkları, kronik hastalıklar, psikososyal travmatik olaylar, büyük kayıplar, ağır psikiyatrik hastalıklar ve bazı ilaçların uzun süreli kullanımları ile ilgili bazı hallerde Demans daha hızlı ilerliyor ve bazı yetilerde çok ciddi kayıplara neden oluyor. Normal yaşlanmanın dışında gelişen bu durum, bireyi olduğu kadar ailesini ve çevresini de etkiliyor.

Demansta en temel belirti hafıza, özellikle yakın hafıza bozukluğu şeklinde ortaya çıkıyor. Kişi, bellek ile ilgili sorunlar nedeniyle yapılan konuşmaları, yeni öğrenilen isimleri ya da telefon numaralarını biraz zaman geçince hatırlayabiliyor. Hastalık ilerledikçe geçmişte öğrenilen bilgiler de yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. Zaman zaman bu belirtilere aşağıda sıralanan bilişsel sorunlardan bazıları da eşlik edebiliyor:

Bazı kelimeleri hatırlamada zorlanma ya da yerine anlamsız başka bir kelime koyma

Özellikle muhakeme etme ve analiz etme fonksiyonlarını yürüten ön beyin işlevlerinde bozulma

Yazının Devamını Oku

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının güçlenmesi, küresel bir öncelik olarak Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) en önemli öğelerinden biri. UNDP, kadınlar ve kız çocuklarının kendi toplumlarına erkekler ve oğlan çocukları ile eşit temelli katkı yapamadığı sürece sürdürülebilir insani gelişmenin tam anlamıyla gerçekleşmeyeceğine inanıyor. 

 

İnsani gelişme için yalnızca ekonomik refah yeterli değil. İnsanların eşit, sürdürülebilir ve istikrarlı bir dünyada esenlikle yaşayabilmeleri çok yönlü yaklaşımlar gerektiriyor. UNDP için, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının güçlenmesi küresel çapta tanınan bir norm olarak tanımlanıyor ve yoksulluğun ortadan kaldırılması, eşitsizlik ve dışlamanın azaltılmasında ülkeleri destekleme çalışmalarında ayrılmaz bir parça olarak yer buluyor. UNDP Türkiye, bu küresel görevin ivmesiyle uyumlu olarak, toplumda cinsiyet eşitliği ve kadının toplumdaki güçlenmesi çalışmalarını kararlı biçimde sürdürüyor.

 

Türkiye'nin önde gelen yüksek öğretim kurumlarından biri olan Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Mükemmeliyet Merkezi (SU Gender) resmen 2015 yılında kurulmuş bulunuyor. Ancak konu ile ilgili çalışmaların başlama tarihi 2006’ya kadar uzanıyor. Üniversite öğrencileri, öğretim üyeleri ve idari kadrosundan bir grup gönüllünün bir araya gelerek kaleme aldıkları “Sabancı Üniversitesi Cinsel Tacize Karşı Önlem ve Destek İlkeleri Belgesi” nin 2007 yılında bir yönerge olarak uygulamaya konulması, Türkiye’deki üniversiteler açısından önemli bir adım teşkil ediyor. Gönüllülerin 2010 yılında kurdukları Gender Forum, 2015’te Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti tarafından Mükemmeliyet Merkezi” olarak tanınmış ve Merkez’e, 2016 yılında, YÖK tarafından verilen Uygulama ve Araştırma Merkezi (UYGAR) statüsü verilmiş bulunuyor. Merkez, halen, yoluna “SU Gender” olarak devam ediyor.

 

Merkezin en önemli ve heyecan verici çalışmalarından biri, “Birleşmiş Milletler Kadınların ve Kız Çocuklarının İnsan Haklarının Geliştirilmesi Ortak Programı (BMOP)” çerçevesinde, farklı illerden lise öğretmenleriyle yürütülen “Mor Sertifika Programı”. UNDP’ nin desteğiyle başlayan ve 2007 yılından itibaren Sabancı Vakfı’nın desteğiyle sürdürülen Mor Sertifika Programı; 17 ilden 3 binden fazla lise öğretmenine ulaşılmasını, birçok lise ve ilkokul öğretmeninin yanı sıra eğitim fakültesi öğrencilerinin de toplumsal cinsiyet odaklı yoğun ve bütüncül bir eğitim almalarını sağlamış bulunuyor. 

Yazının Devamını Oku

“Dünya Duchenne Musküler Distrofi Farkındalık Günü”

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Günümüzde giderek yaygınlaşan sağlık sorunları yaşamı zorlaştırıyor. Vücudumuzu oluşturan organ ve dokulara zarar veren ve başka başka hastalıkların da meydana gelmesine neden olan rahatsızlıklar artıyor. Bu hastalıklardan biri de kesin tedavisi hâlâ bulunamamış olan Duchenne Musküler Distrofi (DMD).

 

Başına gelmeyenlerden çok az kişinin fark ettiği bir hastalık olan DMD kasların zayıflamasına, yaşamsal fonksiyonların bozulmasına ve hareket kabiliyetinin yok olmasına neden oluyor. Genetik temelli olan bu hastalık sadece erkek çocuklarda görülüyor. Kadınlarda iki adet X kromozomu olduğu için birinde oluşan bozukluk diğer X kromozomuyla telafi edilebiliyor. Bu nedenle kız çocuklarda hastalık belirtileri görünmüyor; kadınlar sadece taşıyıcı oluyorlar ve bu durum onların DMD’ li çocuklar dünyaya getirmelerine sebep oluyor. 

 

Kas hastalıkları arasında en sık karşılaşılan bu rahatsızlığa, kas fonksiyonu için gerekli olan temel bir proteinin (distrofin) eksikliği neden oluyor. Bu proteinin yokluğunda, giderek zayıflayan kas dokusunun yerini yağ dokusu alıyor. Çocuğun doğumu ve ilk yıl içindeki gelişme aşamaları tümüyle normal görünüyor. DMD’ li çocuklar, genellikle, normal yaşta yürümeye başlıyorlar. Yürümeye başladıktan sonra çocuğun yavaş yürümesi “ağır kanlılığına”, sık sık kucak istemesi “şımarıklığına” sık düşmesi ise “beceriksizliğine” atfediliyor. Hekime ise, çoğunlukla, yürüme ve merdiven çıkma zorluğu fark edildiğinde başvuruluyor. 

 

DMD teşhisi genellikle çocuk iki-beş yaşlarında iken konulabiliyor. Hastalığın semptomları erken yorgunluk ile yerden kalkma, yokuş ve merdiven çıkma gibi aktivitelerde zorlanma şeklinde kendini gösteriyor. Kalça ve omuz çevresi kaslarında başlayan zayıflık giderek ilerliyor; gövdede karın ve sırt kaslarının da zayıflaması sonucu çocuklar karınlarını öne doğru çıkararak yürümeye başlıyorlar. Bacak kaslarındaki zayıflığın ilerlemesi ise sıklıkla düşmelerine neden oluyor. 

Yazının Devamını Oku

Shane, Hannah ve Kâbusuna Gülebilmek

Merhabalar sevgili okurlar.

Salgın nedeniyle Sağlık Bakanımız’ ın ve uzmanların uyarılarına uyarak, uzun zamandır, mecbur kalmadıkça dışarı çıkmıyorum. Evde kaldığım bu dönemi takip ettiğim çeşitli blogları ve web sitelerini inceleyerek geçiriyorum. Bu sayede hem çok faydalı bilgiler ediniyorum hem de benimkilere benzer deneyimler yaşayan kişilerin görüşlerini duyma fırsatı buluyorum. 

Shane ile Hannah’ın hikâyesini de böyle öğrendim. Dört yıldır hayat arkadaşı olan bu ikilinin yolları, Shane’i engellilik üzerine hazırlanan bir belgeselde gören Hannah’ın onunla tanışmak için ilk adımı atmasıyla kesişmiş.

2 yaşından itibaren tekerlekli sandalyede olan SMA hastası Shane 2011 yılında, henüz yirmili yaşlarının başındayken, kaslarını günden güne eriten bir hastalıkla yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu mizahi bir dille anlatmak için bir blog yazmaya başlamış. Blog çok kısa sürede yarım milyon takipçiye ulaşınca, Shane kuzeni Sarah ile birlikte insanların yüzünü daha çok güldürebileceği ve bu hastalıktan mustarip olanlara destek olabileceği bir örgüt kurmaya karar vermiş: Kâbusuma Gülmek (Laughing at My Nightmare). 

Shane ve Hannah, tanıştıktan bir süre sonra, birlikte bir de youtube kanalı açmışlar. Bu kanalda, biri engelli diğeri engelli olmayan bir çift olarak yaşadıkları günlük hayatı paylaşıyorlar. 678.000 abonesi olan, bugüne kadar 103.673.201 kez görüntülenen, Squirmy and Grubs adlı bu kanalın asıl amacı, önyargıları kırmak ve farkındalık oluşturmak. Hannah kadar güzel bir kızın neden “sakat” bir çocukla beraber olduğunu anlayamayanlardan tutun da sokakta “ay ne tatlı bir çift” diye çevirenlere, Hannah ’nın Shane ile (aslında olmayan) parası için birlikte olduğunu düşünenlere ya da Hannah’yı azize ilan edenlere varıncaya kadar herkese, aslında, sıradan bir çift olduklarını göstermeye çalışıyorlar.

Shane bu konuda yine mizahi dille bir kitap da yazmış: Tanımayanlar Kız Arkadaşımı Bakıcım Sanıyor (Strangers Assume my Girlfriend is my Nurse). Kitabın girişinde, Shane şöyle diyor:

“Hayatımın hatırı sayılır kısmında insanları normal olduğuma ikna etmeye çalıştım. Hastalığım nedeniyle görünüşüm hep şömine ateşinde eriyen plastik oyuncak bir süper kahraman gibi eğri büğrüydü. Bu yüzden insanlar bana gözlerinin önünde akıp giden bir trajediymişim gibi bakarlardı. Yabancılar benimle yavaş yavaş konuşurlardı. Hiç arkadaşım olmadığını, sosyalleşme kapasitem bulunmadığını, hatta beynimin olmadığını farz ederlerdi. Alışverişe çıktığımda insanlar hâlâ bunu yapabildiğim için benden ilham alıyorlar, sanki evin dışına çıkmak takdire şayan bir durummuş gibi…”

Shane, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında bu durumdan çok rahatsız oluyormuş. Bu durumu çözemeyeceğini fark edince, işi mizaha vurmaya karar verişini ise şöyle açıklıyor.: “İşi şakaya vurunca en azından gerginliği azaltabiliyordum. Böylece ister çocuk ister yetişkin olsunlar, karşımdaki kişilerin beni her an kırılabilecek nadide bir yaratık olarak görmekten vazgeçmelerini sağlayabiliyordum.” Shane, bu tavrı sayesinde, tekerlekli sandalyenin ötesine geçerek kendisini görebilen pek çok dost edindiğini söylüyor.

Shane’in hikayesi bana hiç yabancı gelmedi. Anlattıklarının çoğunu birebir yaşadım. Hayatım, insanların birbirlerini dış görünüşlerine bakarak değerlendirmedikleri bir dünya hayal ederek geçti.

Yazının Devamını Oku

OKUYAY Platformu okuma kültürünü yaymaya çalışıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından Sivil Toplum Sektörünün Ortaklıklar ve Ağlar Hibe Programı kapsamında verilen hibeyle hayata geçirilen OKUYAY Platformu, okuma kültürünü yaygınlaştırmaya çalışıyor. Platform; Sivil Toplum Kuruluşlarına (STK), aktivistlere ve gönüllülere destek vererek Türkiye ve Avrupa’daki iyi örnekleri Türkiye geneline yaymayı hedefliyor. 

 

OKUYAY Platformu “Korona günlerinde dijital platformlarda okuma kültürü için neler yapılıyor?” başlığı altında hem e-posta gönderimi yoluyla hem de internet sitesi üzerinden korona günlerinde okuma kültürü konusunda dünyada ve Türkiye’de dijital mecralarda gerçekleştirilen etkinlikleri; birçok kurumun internet üzerinden yayına açtığı kitap ve okuma kültürüne dair kaynak ve içerikleri paylaşıyor. Yurtdışından sunulan örnekler, çocukların yabancı dil eğitimlerine de ara vermeden devam edebilmeleri için ideal kaynaklar sunuyor. 

 

Dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını nedeniyle halkın mümkün olduğu kadar evlerinden çıkmamasının tavsiye edildiği bu dönemde, OKUYAY Platformu’nun önerileri okumaya dair yeni farklılıklar yaratıyor. Platform, internet sitesinde okuma kültürünü yaygınlaştırmaya yönelik araştırmalarını ve önerilerini sürekli güncelleyerek bizler için önemli bir kaynak oluşturuyor. 

 

OKUYAY Platformu’nun internet sitesindeki “Önerilerimiz” başlığı altında yer alan “Okuma Önerimiz” sekmesinden okuma kültürü ve kitap okuma alışkanlığı hakkında yazılmış, kitap, tez, makale, köşe yazısı gibi kaynaklara; “İzleme Önerimiz” sekmesinden de benzer konularda gerçekleştirilen panel, etkinlik, televizyon programı gibi çalışmaların linklerine ulaşılabiliyor. “Biz de Yapsak” sekmesinde yine bugünlerde evlerde çocuklarla birlikte yapılacak etkinlikler, “İyi Örnekler” sekmesinde okuma kültürü konusunda dünyada ve Türkiye’de gerçekleştirilen önemli projeler, “Veriler” sekmesinde ise OKUYAY Platformu’nun yaptırdığı anket ve araştırmalar yer alıyor. 

 

Yazının Devamını Oku

ALS Hastalığını engellemeyi amaçlayan bir ilaç üzerinde çalışılıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

 

ALS (Amiyotropik Lateral Skleroz); motor nöronların dejenerasyonu ve ölümü sonucu ortaya çıkan, yaşam kalitesini ciddi biçimde düşüren, progresif ilerleyen ve tedavisi olmayan bir hastalık. ALS’ de motor nöronların ölümüne, bu hücrelerde çözünürlüklerini yitirip çökelen proteinler yol açıyor. Bu proteinlerin neden çözünürlüklerini kaybettikleri ve çökeldikleri ise henüz tam olarak bilinmiyor. 

 

İçinde bulunduğumuz günlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde, nadir hastalıklar kapsamında değerlendirilen ALS hastalığını hastalığın semptomları ortaya çıkar çıkmaz engellemeyi hedefleyen bir ilaç geliştirilmeye çalışılıyor. Söz konusu proje Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Umut Şahin başkanlığında yürütülüyor. 

 

TÜBİTAK ve Fransa Dışişleri Bakanlığı ortaklığı ile yürütülen ve Bosphorus Ortak Proje Çağrısı sonucunda desteklenen altı proje arasında yer alan bu araştırma ile ALS gibi nörodejeneratif hastalıklarda görülen protein çökelmesini tamamen engelleyecek bir tedavi geliştirilmek isteniyor. Avrupa Moleküler Biyoloji Organizasyonu (EMBO) tarafından da desteklenen bu proje ile literatürde bir ilkin gerçekleştirilmesi hedefleniyor. 

 

Doç. Dr. Umut Şahin onkoproteinlerinin fonksiyonlarını ilaçla bloke etmek yerine onları total yıkıma uğratmanın kanser kök hücrelerinin yok edilmesini ve böylelikle hastalarda kanserin geri gelmemek üzere elimine edilmesini sağlayabileceğini düşünüyor. Dr. Şahin, prensip olarak kanser dışındaki enfeksiyon hastalıkları veya ALS, Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklar ile de viral veya toksik proteinleri total yıkıma uğratarak savaşılabileceğini söylüyor. “Laboratuvarımızda hücre içi moleküler mekanizmaları yeniden programlayarak veya farmakolojik olarak endükte ederek istenmeyen proteinleri suni yıkıma uğratmanın ve böylelikle yukarıda bahsedilen hastalıklarla savaşmanın yeni yollarını arıyoruz. Bu bağlamda temel ilgi alanımız istenmeyen proteinleri yakın bir zaman önce keşfettiğimiz ‘PML/SUMO/Ubiquitin yıkım mekanizması’ ile hedefleyip yok edebilmek.” diyor. 

Yazının Devamını Oku

Anılar

Merhabalar sevgili okurlar.

 

1968 yılı yazında Üsküdar Amerikan Lisesi’nde onuncu sınıftan on birinci sınıfa geçmiştim. Yaz tatilinde lisanımı kullanabileceğim ufak tefek işlerde çalışarak harçlığımı çıkarmaya çalışıyordum. Bu yüzden, Ağustos ayında İstanbul Yelken Kulübü'nde yapılacak olan Balkan Yat Yarışları Sekreterliği görevini üstlenmem teklif edildiğinde hemen kabul etmiştim. 

 

6 Ağustos sabahı, benimle çalışacak olan bir arkadaşımla birlikte, göreve başladım. Yarışı takip etmek üzere kulübe gelen gazetecilerle ilgileniyor, bilgi almak için telefon edenlerin sorularını cevaplıyorduk. Gün oldukça sakin geçiyordu. Ta ki akşam üzeri kapıdan içeriye uzun boylu, yakışıklı bir genç girinceye kadar… Her ne kadar o anın hayatımın dönüm noktası olacağını anlamamış olsam da o gençten etkilenmiştim. Genç adam kendini tanıtarak Milliyet Gazetesi’nin spor servisinde çalıştığını ve kendisinin de yelkenci olduğunu söylemişti. Sesi de kendisi kadar etkileyiciydi… 

 

Eşim Özer Yelçe ile işte böyle tanıştık. O’na önce “Özer Bey” diye hitap ettim. “Bey” sözünü kullanmamamı istedi. “Özer Ağabey” dedim, onu da beğenmedi. Sonunda, o gün için benden oldukça büyük olan birisine adıyla hitap etmek durumunda kaldım. 

 

Yarışların devam ettiği beş gün süresince her gün geldi Özer Yelçe. Sohbet ettikçe biraz daha yakınlaştık birbirimize. Ve Özer yarış sonunda düzenlenecek olan yemek davetine birlikte gitmemizi teklif etti. Bu yemeğe dışarıdan kimse katılamayacağımdan, başka davetler de aldım. Ancak ben Özer’in davetini kabul ettim. 

Yazının Devamını Oku

Pandemi sürecinde 65 yaş üstü bireyler

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2019 yılı verilerine göre, ülkemizde 7 milyon 550 bin 727 kişi 65 yaşın üstünde. Benim de aralarında bulunduğum bu yaş grubundaki bireyler, toplam nüfus içinde %9 civarında pay alıyorlar.

Bilindiği gibi, Covid-19 hastalığında risk grubunda yer aldıkları için, 65 yaş ve üzerindeki bireylere pandemi sırasında bazı kısıtlamalar getirildi. İlgili bakanlıkların bu kısıtlamaları konu alan genelgelerini tarih sırasına göre gözden geçirecek olursak;

 -22 Mart 2020 tarihle 5762 sayılı Genelge ile 65 yaş üzerindeki bireylere sokağa çıkma ve ikametten ayrılma kısıtlaması getirildiğini,

-20 Mayıs 2020 tarih 8206 sayılı Genelge ile 65 yaş ve üzeri bireylere, 21 Mayıs 2020 tarihinden itibaren, en az bir ay dönmemek kaydıyla tek yön olarak istedikleri yerleşim yerlerine gidiş izninin verildiğini,

-29 Mayıs 2020 tarih ve 8483 sayılı Genelge ile 65 yaş ve üzeri bireyler arasında işletme sahibi, esnaf, tüccar, sanayici, serbest meslek sahipleri ile çalışanlardan durumlarını (aktif sigortalı olduklarını gösteren SSK Hizmet Belgesi, vergi kaydı, hizmet yetki belgesi, oda ve birlik kimliğinden biriyle) belgeleyenlerin sokağa çıkma kısıtlamasından muaf tutulduklarının açıklandığını,

-10 Haziran 2020 tarih ve 9138 sayılı Genelge ile 22 Mart 2020’de yürürlüğe giren sokağa çıkma ve ikametten ayrılma kısıtlamasının esnetilerek 65 yaş ve üzerindeki bireylere her gün saat 10.00 ve 20,00 saatleri arasında sokağa çıkabilme izni verildiğini, 

-24 Haziran 2020’de ise, turizm sezonunun açılması sebebi ile, 89780865-153-E.10134 sayılı Genelge ile 65 yaş ve üzeri bireylerin turizm amaçlı seyahatlerine izin verildiğini; ancak başvuru formunda otel tatili, yazlık/devre mülk, kiralık ev/villa ya da karavan tatili gerekçelerinden birinin seçilmesi, otel tatili için rezervasyon belgelerinin, yazlık/devre mülk için tapu örneklerinin, kiralık ev/villa için kira sözleşmelerinin, karavan tatili için karavan sahiplik belgelerinin ya da kira sözleşmelerinin başvuru sırasında sisteme yüklenmesinin zorunlu tutulduğunu görüyoruz.

Yazının Devamını Oku

Karaciğer yağlanması istemeyen sonuçlar doğurabiliyor

Merhabalar sevgili okurlar.

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım karnının sağ üst tarafındaki şiddetli ağrı nedeniyle bir gastroenteroloji uzmanına başvurdu. Yapılan çeşitli tetkiklerin ardından arkadaşımın karaciğerinde yağlanma olduğu tespit edildi. Ben de merak edip konuyu biraz araştırdım. 

 

Karaciğer vücudumuzun ikinci en büyük organı. Bu önemli organ, yediğimiz ve içtiğimiz her şeyin işlenmesi ve zararlı maddelerin kanda filtrelenmesini de içeren çok önemli işlemlerden sorumlu. 

 

Normal şartlarda karaciğerde az miktarda yağ bulunuyor. Karaciğerde gereğinden fazla yağ birikmesi Hepatik Steatoz’a, yani karaciğer yağlanmasına neden oluyor. Karaciğer yağlanması nedenine göre iki genel türe ayrılıyor.:

 

-Çok fazla alkol tüketen kişilerde gelişen alkole bağlı karaciğer yağlanması (Alcoholic Fatty Liver Disease-AFLD)

-Alkol kullanmayan ya da çok az kullanan bireylerde gelişen karaciğer yağlanması (Nonalcoholic Fatty Liver Disease-NAFLD)

Yazının Devamını Oku

“Cerebral Palsy’li çocuklardan umut dolu haberler …”

Merhabalar sevgili okurlar.

 

1989 yılında kurulan Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı’nın (TSÇV) geçmişi 1972 yılına dayanıyor. Vakfın temelleri Kadıköy’de mütevazi bir binada, Prof. Dr. Hıfzı Özcan öncülüğünde, Türk Spastik Çocuklar Derneği’nin kurulmasıyla atılmış bulunuyor. 

Cerebral Palsy (CP)’li bireylere doğumlarından itibaren yaşlılık döneminin sonuna kadar hizmet veren, kendini bilimsel olarak sürekli geliştiren ve finansal olarak sürdürülebilir bir yapıya sahip olan uluslararası düzeyde bir referans grubu olma amacı ile kurulan bu Dernek, o tarihe kadar ülkemizde genellikle bilimsel çalışmaların uzağında kalan CP hastalığının daha dikkat çekici bir hale gelmesini sağlamış durumda. 

Cerebral Palsy çocuklukta en sık rastlanan fiziksel engellilik durumu. Gelişimini tamamlamamış beynin doğum öncesi, doğum sırası veya doğum sonrası dönemde hasar görmesi nedeniyle oluşuyor. İlerleyici bir hastalık olmayan Cerebral Palsy’de, travmaya uğramış beyne erken müdahale edilmesi ve hayat boyu rehabilitasyon uygulamasıyla önemli gelişmeler sağlanabiliyor.

Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı Cerebral Palsy’li çocuk ve erişkinlere teşhis, tedavi, rehabilitasyon ve eğitim hizmetleri sağlıyor; onların meslek sahibi olmalarını ve kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini, sosyal hayatta daha fazla yer edinebilen bireyler olmalarını hedefleyerek çalışıyor. 

Geçtiğimiz günlerde Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı’ndan “Çocuklarımızdan Umut Dolu Haberler Var!” başlıklı bir mesaj aldım. Mesajda hepimizin belki de ilk kez tecrübe ettiği pandemi sürecinde CP’li çocuklar ve ailelerinin zorlu bir mücadele yaşadığına değinen Vakıf yetkilileri, çocukların sağlığı için, kampüslerindeki hizmetlerini pandeminin ilk gününden itibaren geçici olarak durduklarını bildiriyorlardı. 

 

Söz konusu dönemde, her ne kadar Vakfın kampüs hizmetleri durdurulmuşsa da; 

Yazının Devamını Oku