GeriAyşegül DOMANİÇ YELÇE Dünyaya umut dağıtmaya gelmiş bir adam
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dünyaya umut dağıtmaya gelmiş bir adam

Merhabalar sevgili okurlar.

Dün her zamanki gibi internet üzerinden gazetem Hürriyet’i okurken, Hindistan’ın bir köyünde kolları ve bacakları olmayan bir kız bebek doğduğuna dair bir habere rastladım. Bebeğin, “Tetra-Amelia Sendromu” olarak da bilinen, “otozomal resesif konjenital bozukluk” ile doğması sonucunda kollarının ve bacaklarının olmadığı belirtiliyor; bu bozukluğun dışında bebeğin son derece sağlıklı olduğu söyleniyordu. 

Çok nadir görülen Tetra-Amelia Sendromu, bebeğin kol ve bacak olmadan doğmasına neden olan; iskelet, yüz, baş, kalp, akciğerler, sinir sistemi veya genital bölgede diğer malformasyonlara da yol açabilen genetik bir hastalık. Sendromun tüm vakaları için belirlenmiş tek bir neden henüz yok; ancak hastalığın WNT3 genindeki bir mutasyon yoluyla oluştuğuna dair birçok vakaya rastlanmış bulunuyor. WNT3 geni hamilelikte uzuvların ve diğer vücut sistemlerinin gelişimi için önemli bir proteinin üretilmesinden sorumlu. Eğer bu gende bir değişiklik meydana gelirse protein üretilmiyor ve bu durum kol ve bacakların yokluğuna, aynı zamanda, gelişme eksikliği ile ilgili diğer malformasyonlara neden oluyor.

Okuduğum haber bana, varlığından üç beş yıl kadar önce haberdar olduğum, Tetra-Amelia Sendromlu Motivasyon Uzmanı Nick Vujicic’i anımsattı.

Vujicic, 1982 yılında Yugoslav göçmeni olan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Otobiyografisine göre anne ve babası onu kabul etmek istemediler. Ama sonunda bebeklerinin durumunu kabullendiler ve bunu Tanrı’nın oğulları için yaptığı bir plan olarak görmeyi başardılar. 

Nick Vujicic’in malformasyona uğramış ayaklarının parmakları birbirine yapışıktı. Bu yüzden, ayaklarını el gibi kullanabilmek amacıyla bir operasyon geçirdi. Ameliyatın ardından elektrikli tekerlekli sandalye kullanabilmeye başladı. Ancak sekiz yaşındayken okulda kendisiyle alay edildiği için intihara teşebbüs etti. On yaşında da kendini suya atıp boğulmak istedi, fakat ailesini çok sevdiği için bunu gerçekleştiremedi. Kısa sürede günlük işlerini tek başına yapmayı öğrendi, vücudunda bulunan iki ayak parmağıyla kalem tutup yazı yazmaya başladı. Bilgisayar ve mobil telefon kullanmayı, davul çalmayı, saçını taramayı ve tıraş olmayı öğrendi. Yedinci sınıftayken okul birliğine üye oldu. 

Nick on yedi yaşındayken annesi ona bir makale okuttu. Söz konusu makale engelleri olan fakat buna rağmen hiç pes etmeyen bir adam hakkındaydı. Bu yazıyı okuduktan sonra hayata bakış açısı değişen ve engellerini benimseyen delikanlı, kilisede umut verici konuşmalar yapmaya başladı.  

Buluğ çağında ve ilk gençlik yıllarında yaşıtları tarafından aşağılanan Nick, her şeye rağmen, kendini kanıtlayabilmeyi başardı. 21 yaşında Griffith Üniversitesi’nden çift ana dal yaparak (İşletme ile Muhasebe ve Finansal Planlama) mezun oldu. 2005 yılında uluslararası kâr gütmeyen bir organizasyon olan “Life Without Limbs” (Uzuvsuz Hayat) Derneği’ ni kurdu. 2007’de ise “Attitude is Altitude” (Tavrınla Yüksel) adlı, motive edici konuşmalar yapma amaçlı, bir şirket kurdu. 2010 yılında “The Butterfly Circus” (Kelebek Sirki) adlı kısa bir filmde oynayan Nick, Method Fest Bağımsız Film Festivali'nde kısa film dalında en iyi aktör unvanı ile onurlandırıldı. 2011 yılında “Attitude is Altitude” Şirketi tarafından Nick’in seslendirdiği bir single ve müzik videosu yayınlandı. 

Nick’in ilk kitabı, Life Without Limits: Inspiration for Ridiculously Good Life (Sınırsız Yaşam: Delicesine Güzel Bir Hayat İçin İlham) 2010 yılında basıldı ve 30’dan fazla dile çevrildi. 

25 ülkede konferanslar veren bu olağanüstü adam, insanlara ilham veren konuşmalar yapmayı ve yeni kitaplar yazmayı sürdürüyor. Konuşmalarında pes etmemek gerektiğini; umut ve pozitif düşüncenin hayata tutunmanın en önemli kuralı olduğunu vurguluyor. Evli ve bir çocuk sahibi olan Nick “Ben mutluyum ve hayatı yaşamayı seviyorum.” diyebiliyor. Kim bilir, belki de ailesinin düşündüğü gibi, dünyaya kolsuz ve bacaksız olarak gelmiş oluşunun bir nedeni vardı: Ve bu neden Dünyaya, onun aracılığıyla, umut dağıtmaktı…

Yazımı Nick’in konuşmalarından aldığım bir paragrafla tamamlamak istiyorum:

“Yaşadığınız sürece düştüğünüz zamanlar olabilir. Peki düştüğünüz zaman ne yapıyorsunuz? Tekrar ayağa kalkıyorsunuz… Ama bazen düştüğünüz vakit kendinizde ayağa kalkacak gücü bulamıyor olabilirsiniz. Umudunuzun olduğunu düşünüyor musunuz? Size yüz üstü düştüğümü ve kollarımın ve bacaklarımın olmadığını söylüyorum. Bu şartlarda benim ayağa kalkmam imkânsız olmalı, ama değil… Düştüğüm zaman yüz kere de olsa kalkmayı deneyeceğim; yüz kere başaramasam da yeniden, yeniden deneyeceğim. Bilmek istediğim sadece bunun “bir son” olmadığı. Önemli olan nasıl başladığınız değil, nasıl bitirdiğiniz… Güçlü bitireceğinize inanacaksınız. İşte o zaman kalkma gücünü bulacaksınız kendinizde...”    

 

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz günler dileği ile…

 

X

Engelliler için Moda Tasarımı

Merhabalar sevgili okurlar.

Tasarım endüstrisinde ırktan cinsiyete her kesişim noktasında kapsayıcılık için gittikçe büyüyen bir talep bulunuyor; ancak fiziksel engellere sahip kişiler potansiyel bir pazar olarak görülmüyor. Tasarımcılar erişilebilirliği dijital tasarım alanlarında bir öncelik haline getirmeye başlamış olsa da bütünsel tasarım kapsayıcılığını uygulamaya yeni başlayan pek çok tasarım sektörü -moda sektörü gibi- bulunuyor.  

Engellilere yönelik moda tasarım uzmanı Stephanie Thomas, “Tüketici olarak değer vermediğiniz insanları göremezsiniz; göremediğiniz insanlar için tasarım yapmanız da mümkün değildir.” diyor ve tasarımcıları hedef pazarlarını yeniden gözden geçirmeye davet ediyor. 

Tüm engelli bireylerin aynı olduğu ve aynı ürünlere ihtiyaç duyduğu fikrinin geçmişte kaldığını söyleyen Stephanie Thomas’ ın tasarımları, engelli müşterilerin benzersiz ihtiyaçları konusunda farkındalık kazandırmış bulunuyor. Tasarımın işleve göre uyarlanabileceğini savunan Thomas, “Oturan vücut tipine sahip bir bireyi (yani tekerlekli sandalye kullanıcısını) giydirme süreci, engellere sahip bireyler için tasarımın önemli bir kolu. Arka ceplerde perçin ve kalın dikiş kullanımı tekerlekli sandalye kullanıcılarında dayanılmaz vücut berelenmelerine neden oluyor; aynı zamanda giysi bedenlerinin kişinin sandalyeden başka bir yere geçişine uygun şekilde tasarlanması gerekiyor.” diyor.  

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, dünya çapında yaşamını sürdüren 3,1 milyarın üzerinde engelli bireyin 8 trilyon dolar düzeyinde kümülatif harcanabilir geliri bulunuyor. Bu durumda tasarımcıların, fiziksel engellerle yaşayan müşterilerin yeni ürünler alacak parasının olmadığına yahut daha da kötüsü, alışverişe engeli bulunmayan müşteriler kadar ilgi duymadıklarına dair yaygın mitleri aşmaları gerekiyor.  

Güney Afrikalı Moda Tasarımcısı Balini Naidoo, benzersiz bir Braille tanımlama sistemini giyim markasıyla bütünleştirerek görme engellilere yardımcı olmayı ve aynı zamanda tasarım dünyasında engellilik ile ilgili farkındalık oluşturmayı hedefliyor. Modacı, “Balini” markalı ürünlerinde görme engelli bireylerin giysinin rengi, bedeni, yıkama talimatları ve stil tanımını anlamalarına yardımcı olacak Braille baskılı etiketler kullanıyor. “Kim olursa olsun herkes iyi görünmek ister.” diye düşünen tasarımcı; markasının görme engelli bireylerin kendi moda zevklerine göre seçim yapabilmelerinin onlara güven verdiğini düşünüyor.  

Engellilere yönelik tasarım yapan diğer yenilikçi markalar ise oturan vücut tipleri için giysiler yaratan IZ Adaptive ve engelli kadınların da kullanabileceği evrensel tasarımlara imza atan Kintsugi Clothing. Kintsugi kelimesi Japonca’ da “kırık çanak çömleği altın yaldız kaplanarak tamir edilmiş şekliyle gören bir sanat formu ve felsefesi” anlamını taşıyor. Firma yöneticileri web sitelerinde şirketlerini tanıtırken; bir metafor olarak derin bir anlamı olan bu kelimenin bizlere yaşamımız süresince hem fiziksel hem duygusal olarak pek çok yara aldığımızı ancak bu yaraların bizi zayıflatıp çökertmediğini, aksine geliştirdiğini hatırlattığını söylüyorlar. 

Tommy Hilfiger da bu “uyarlanabilirlik” hareketine katılarak, “Tommy Adaptive” markasının lansmanını yapmış bulunuyor. Markanın web sitesinde, yeni tasarımlarının arkasında yatan hedefler şöyle açıklanıyor: “Kendi kişisel deneyimleri ve Tommy’ nin otizmli çocuklarla olan geçmişinden ilham alan ekibimiz gerçekten işe yarayan çözümler ortaya koymak için tasarım sürecini yeniden gözden geçirdi.” Marka, giyinmeyi daha kolay hale getirmek üzere tek elle kapanan, geniş açıklıklara sahip ve oturma opsiyonu içeren giysileri ön plana çıkarıyor. 

Ancak ne yazık ki bu ürünler henüz Türkiye pazarına girmiş değil. 

Yazının Devamını Oku

Anılarımda yaşattığım bir Bayram Günü

Merhabalar sevgili okurlar.

Bugünkü yazıma bayramınızı kutlayarak başlamak istiyorum. Bu özel ve güzel günde çocukluğuma dönmek ve unutamadığım bayram günlerinden birini sizlerle birlikte yeniden yaşamak istiyorum.

Heyecandan zor uyuduğum bir gecenin sabahında neşe içinde uyandım. Yeni doğan güneşin ışıkları yüzümde dolaşıyor, sanki beni öpücüklere boğuyordu. Annemin akşamdan hazırlayarak dolabımın kapağına astığı bayramlık elbisem sanki bulunduğu yerden bana göz kırpıyor, adeta “nihayet kavuşacağımız gün geldi” diyordu. Hemen yataktan kalktım. Terliklerimi bile giymeden banyoya koşturuyordum ki birden annemin buna ne kadar kızacağı geldi aklıma. Kös kös terliklerimi giydim ve yüzümü yıkamaya gittim. Aynada kendime bakarken bugünün ne kadar güzel geçeceğini düşünüyordum. 

Babam çoktan camiye gitmişti. Annem kahvaltı hazırlıyordu. “Git kardeşlerini de uyandır ve giyinmeye başlayın, ben hemen geleceğim.” dedi bana. Neşe ve ben hemen giyinmeye başladık. Sonra annem geldi ve en küçük kardeşimiz Feyza’yı giydirdi. Pembe organze bayramlık elbiselerimiz çok şıktı. Üçümüz’ ün elbisesinin de etek uçları fırfırlıydı ve bu fırfırların dikişleri küçük pembe çiçeklerle bezenmişti. Bu güzel elbiseler, annemin de edebiyat öğretmeni olduğu, Üsküdar Mithat Paşa Kız Sanat Enstitüsü son sınıf öğrencileri tarafından dikilmişti. 

Babam camiden döndüğünde bizi hazırlanmış olarak kendisini beklerken buldu. Üç kardeş sırayla babamızın elini öptük ve gıcır gıcır banknotlardan oluşan bayram harçlıklarımız aldık. Zira babam Merkez Bankası’nda çalışıyordu… 

Babamın getirdiği taze ekmeği de masaya ilave ettikten sonra hiçbir eksiğimiz kalmamıştı sofrada. Hep birlikte oturup, güle oynaya zevkli bir bayram kahvaltısı yaptık. Kahvaltıdan sonra günün en sevmediğim zamanı başladı. On gündür bahçede ellerimle beslediğim kınalı kuzu ne yazık ki kesilmek zorundaydı. Babam kurban kesmenin anlamını anlatmıştı bizlere. Ama ne de olsa hâlâ çocuktuk. Bunu anlamak hiç kolay değildi bizim için. Kesim süresince hiç camdan bakmayarak kendimizi korumaya çalıştığımızı bugün bile hatırlıyorum. 

Babam kesilen etleri ayırdı, komşulara ayrılanları bizimle gönderdi. Sonra anneannemlere gitmek üzere yola çıktık. Anneannem bizi öğle yemeğine bekliyordu. Çok iyi bir aşçıydı benim anneannem. Yol boyu O’nun bizim için kim bilir neler hazırladığını düşünüp durdum. Tahmin ettiğim gibi hiçbir şey eksik değildi sofrada. Babamın da mutfağa girip kurban etinden kavurma yapmasının ardından sofraya oturduk. Anneannem yemeğe başlamadan önce biz çocuklara önceden içlerine para koyarak hazırlamış olduğu bayram mendillerimizi verdi. Bu mendiller benim için bayramların simgesiydi. O mendillerin hepsini biriktirdim ve bundan birkaç yıl önce kızıma hediye ettim. 

Anneannemlerde neşe içinde yediğimiz yemeğin ardından çaylarımızı da içtik ve onlara veda ettik. İlk ziyaretimizi “Masalcı Baba” olarak tanınan, Türk Çocuk Edebiyatı’nın önde gelen yazarlarından olan Eflatun Cem Güney’in evine yapacaktık. Eflatun Cem Güney, babamın çok sevdiği ve değer verdiği bir büyüğü idi. O’nun evine gidiyor olmak bizi her zaman çok heyecanlandırır ve mutlu ederdi. Zira hiçbir zaman masal dinlemeden geri dönmezdik oradan. 

Masalımızı da dinledikten sonra babamın en yakın arkadaşı olan Arif Bey Amca ve eşi Halide Teyze’ yi ziyarete gittik. Onların çocukları olmadığı için bizleri sanki kendi çocuklarıymış gibi severlerdi. Halide Teyze yine her zamanki gibi en sevdiğimiz çikolataları almış, gelmemizi bekliyordu. Arif Bey Amca da, her zaman olduğu gibi, bayram harçlığı konusunda fazlasıyla bonkördü. O günü birkaç akraba ziyareti daha yaptıktan sonra tamamladık. Eve döndüğümüzde biraz yorgun, ama çok mutluyduk. 

Yazının Devamını Oku

“Geleceğin Kahramanları”

Merhabalar sevgili okurlar.

7 Nisan tarihindeki yazımda sizlere, genç kadınlara daha aktif ve kendine güvenen bireyler olma yolculuklarında liderlik becerileri kazandırabilmek amacıyla kurulmuş bir sivil toplum kuruluşu olan, Değişim Liderleri Derneği’nden (DLD) söz etmiştim. Dernek; yürüttüğü Kıvılcımlar Programı ile üniversiteli genç kadınlara önlerindeki zorlukları aşmaları iş ve toplumsal hayatlarında daha aktif olabilmeleri, daha çok sorumluluk almaları ve lider olabilmeleri için gerekli beceriler konusunda destek oluyor.  

Mülâkat ile seçilen ve “Kıvılcım” olarak adlandırılan üniversiteli genç kadınlar, 8 aylık bir süre içinde, 6-8 kişilik gruplar halinde çalışarak Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri doğrultusunda bir sosyal değişim projesi üretiyorlar ve ürettikleri projeyi planlama safhasından başlayarak aşama aşama gerçeğe dönüştürüyorlar. 

Değişim Liderleri Derneği’ nin, Kıvılcımlar Programı Projelerini de içeren, 2020-2021 Faaliyet Raporu geçtiğimiz günlerde yayınlandı. 2020-2021 döneminde 7 proje gerçekleştirildi. Bugünkü yazımda ne yazık ki bu projelerin tümüne birden yer verebilmem mümkün değil. Ama zaman içinde hepsinden söz etmeye çalışacağım. Bugün ise sizlere Pandora Grubu’nun projesini anlatacağım.  

Pandora Grubu’nun üyeleri 9 Eylül Üniversitesi’nden Elif Kurşun, Elif Konca, Melike Nur Bayrakçı, Serap Akın; Ege Üniversitesi’nden Şevval Tabakoğlu, Semanur Çelik; İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Rabia Hamurcu ve Celal Bayar Üniversitesi’nden Hatice Şevval Görgülü. Grubun projesinin adı ise “Geleceğin Kahramanları”.  

Projenin amacı; 

* Sürdürülebilirliği günlük hayatımıza aşılayarak tasarruf konusunda bilinçli bir toplum oluşturmak

* Bireylerin sadece kendi hayatlarına değil aynı zamanda çevrelerindeki insanların hayatlarına da bilinçli tüketmeyi dahil etmeyi sağlamak

* Yanlış bilinen ve gözden kaçan küçük büyük eylemleri ayırt etmelerine yardımcı olmak

Yazının Devamını Oku

2021-2022 öğrenim yılı üniversite öğrencilerine burs veren kurumlar

Merhabalar sevgili okurlar.

2021-2022 öğretim yılı üniversite giriş sınavı (ÖSYM), hepimizin bildiği gibi, 26-27 Haziran tarihlerinde gerçekleştirildi. Sınav sonuçları 4 Ağustos 2021 tarihinde açıklanacak. Ancak henüz tercih süresi hakkında net bir tarih verilmemiş bulunuyor. 

2021-2022 öğrenim yılında da bazı kurum ve kuruluşlar üniversite öğrencilerine burs vermeyi sürdürüyorlar:

* Millî Eğitim Bakanlığı, yüksek öğrenim kurumlarının öğretmen yetiştiren fakültelerini ilk beş tercihi içinde yazan ve bu bölüme girmeye hak kazanan öğrencilere dört yıl boyunca her ay karşılıksız burs veriyor. 

* Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), İlahiyat ve İslam Bilimleri alanlarında öğrenim görecek öğrencilere hem yurtiçi hem de yurtdışı burs imkânı sunuyor. 

* Üniversite öğrencilerine devletin burs ve kredi desteğinden sonra en çok maddi destek sağlayan kurum Türk Eğitim Vakfı (TEV). Kurum akademik başarısı yüksek öğrencilere ve bu desteğe ihtiyacı olan öğrencilere burs olanağı veriyor.  

* TÜBİTAK, üniversite öğrencilerine burs veren diğer bir kurum. Ancak şartları diğer kurumlara göre daha kısıtlayıcı. 

* Toplum Gönüllüleri Vakfı, haftada en az dört saat toplumsal sorumluluk projelerinde yer alınması koşuluyla, karşılıksız burs veriyor. Bursun devamlılığı için akademik başarı şartı bulunuyor.  

* Vehbi Koç Vakfı bursları; Akdeniz Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, 9 Eylül Üniversitesi, Fırat Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi, Harran Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Marmara Üniversitesi (İktisat, işletme, Siyasal Bilgiler Fakülteleri, Atatürk Eğitim Fakültesi), Mersin Üniversitesi, Muğla Sıtkı Koçman üniversitesi, 19 Mayıs Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi, Uludağ Üniversitesi (Mühendislik Fakültesi), Van 100. Yıl Üniversitesi’nde öğrenim görecek öğrencilere veriliyor. 

Yazının Devamını Oku

Bizleri gururlandıran sporcu kızlarımız

Merhabalar sevgili okurlar.

2005 yılında Ankara’da dünyaya gelen Merve Tuncel Türk sporunu yüzme branşında, serbest stil kategorisinde temsil ediyor. Yüzme kariyerine ENKA Spor Kulübü bünyesinde devam eden Tuncel, 2020 yılının Şubat ayında düzenlenen FFN Golden Tour Camille Muffat yüzme yarışmasında 1.500 metre serbest stilde 16:29.04’lük derecesiyle Olimpiyat A Barajı’ nı geçerek Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunlarına katılma hakkı kazandı. Tuncel, 2020 yılının Aralık ayında ise İstanbul’da düzenlenen Türkiye Arena Kulüpler Arası Kısa Kulvar Genç ve Açık Yaş Yüzme Şampiyonası’nda 1.500 metre serbest stilde Avustralyalı Chelsea Gubecka’ ya ait olan kısa kulvar dünya gençler rekorunu kırmayı başardı. 

Milli yüzücümüz Merve Tuncel; 6 Temmuz 2021 tarihinde başlayan Avrupa Gençler Yüzme Şampiyonası’ nda da kadınlar 800 metre serbest stilde, 8.21.91’lik derecesiyle, gençlerde Avrupa rekoru kırdı ve altın madalya kazandı. Tuncel, 23 Temmuz- 8 Ağustos 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 2020 Tokyo Yaz Olimpiyatlarında; 400, 800 ve 1500 metre serbestte ülkemizi temsil edecek.

2020 Yaz Olimpiyatları ya da resmi adıyla XXXII. Yaz Olimpiyat Oyunları’nın 24 Temmuz- 9 Ağustos 2020 tarihleri arasında Japonya’nın başkenti Tokyo’da yapılması planlanmıştı. Ancak Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Thomas Bach ve Japonya Başbakanı Sinzo Abe arasındaki görüşmenin ardından, IOC Yönetim Kurulu; Covid-19 pandemisi nedeniyle, Tokyo 2020 Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları’ nın “Tokyo 2020” adıyla 2021 yılına ertelenmesine karar verdi. 

Henüz 2-3 yaşlarındayken suyla oynamayı çok seven, Ankara’daki evlerinin banyosundan hiç çıkmayan küçük Merve’nin yeteneği Yenimahalle Belediyesi Spor Kulübü Antrenörü Erhan Bulut tarafından keşfedilmiş. 10 yaşına gelince Eryaman Türkiye Olimpiyat Hazırlık Merkezi’nde hızla kendini geliştiren Merve, Enka’ya transfer olmuş. Olimpiyatlarda ilk hedefinin finallere kalmak olduğunu söyleyen Merve, 2024’de madalya kazanacağına inanıyor.  

Tokyo Olimpiyatları’nda ülkemizi temsil edecek diğer bir sporcu kızımız ise İlke Özyüksel. Rio Olimpiyatları’nda Türkiye’yi pentatlon kategorisinde temsil eden ilk sporcu olan İlke Özyüksel, Ağustos 2019’da düzenlenen Avrupa Modern Pentatlon Şampiyonası’nda dünya rekoru kırmış bulunuyor. Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de 27 Şubat-2 Mart 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilen Modern Pentatlon Salon Şampiyonası’nın kadınlar kategorisinde yarışan İlke Özyüksel; yüzme, eskrim, binicilik, koşu ve atış yarışlarında 1400 puan toplayarak ikinci oldu. Lazer Run’ da (atış ve koşu) önemli bir başarıya imza atan milli sporcu, 11.20.29’luk derecesiyle kendisine ait dünya rekorunu geliştirdi. İlke Özyüksel Tokyo Olimpiyatları’nda da ülkemizi pentatlon kategorisinde temsil edecek.  

RS:X Rüzgâr Sörfü Dünya Şampiyonası’nda elde ettiği başarı sonucunda 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları için kota alan Olimpik Milli Sporcumuz Dilara Uralp da Tokyo Olimpiyat Oyunları’na hazırlanıyor. Rüzgâr sörfçüsü olan Dilara Uralp İzmir’de sürdürdüğü spor hayatı ile özellikle Türkiye’deki rüzgâr sörfüne yönelik farkındalığın da yükselmesini amaçlıyor. İspanya’nın Barcelona şehrinde düzenlenen Campeonato De Espana De Windsurf 2021’e katılan Olimpik Milli Sporcu Dilara Uralp, kadınlar kategorisinde ikinciliği elde etti. 

Ülkemizi spor alanında gururlandıran bir başka kızımız da Berfe Sancak. 1994 yılında İzmir’de doğan ve Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Berfe, ailesi gibi, spor hayatına milli atlet olarak devam ediyor. Sancak ailesinin atletizm pistlerindeki gururu olan Berfe’ nin anne ve babasının Türkiye ve Balkan rekorları bulunuyor. Kardeşi de kendi yaş grubunda madalyalı bir atlet. 2019 yılında düzenlenen Bosna Hersek Uluslararası Atletizm Yarışmaları’ nda gümüş madalya kazanan Berfe’ nin de hedefi olimpiyatlar.  

1996 yılında Ankara’da doğmuş olan yüzücümüz Nida Üstündağ’ın da kelebek stilde Avrupa ve Türkiye rekorları bulunuyor. Üstündağ, 2016 Rio Olimpiyatları'nda 2.10.02’lik derecesiyle 200 metre kelebek Türkiye rekorunu kırmıştı. Bu rekoru 2018 Avrupa Şampiyonası’nda 2.09.69’a çekti.  

Yazının Devamını Oku

Başarı, başarısızlık ve cesaret üzerine

Merhabalar sevgili okurlar.

Pandemi sürecinde türlü zorluklar yaşayıp bir hayli sıkıldık. Normalleşme sürecine girmemizle beraber içimizde kalan, özlemini duyduğumuz birçok şeye de kavuşmaya başladık. Mezuniyetler de bunlardan biri…

Geçtiğimiz yıl eğitimlerinin çeşitli aşamalarını tamamlayan pek çok öğrenci mezuniyet töreni sevincini yaşayamadı. Oysa bu törenler gençlerin yeni yaşamlarına başlamalarının ilk adımlarını sembolize ediyor. Eksikliğini duyduklarına hiç şüphem yok.

Neyse ki mezuniyet törenleri yavaş yavaş, gerekli önlemler alınarak, yapılmaya başlandı. Geçtiğimiz hafta sonu Sabancı Üniversitesi 2021 Mezuniyet Töreni ve 2020 Mezunlar Buluşması’nı izleme imkânım oldu. Son iki senede mezun olan gençler beklenmedik pandemi koşullarına adapte olmak zorunda kalmış, mezuniyetlerinde bir araya gelmeyi ve bu özel anı birlikte kutlamayı hayal etmişlerdi. Neyse ki Sabancı Üniversitesi Kurucu Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı’nın da konuşmasında belirttiği gibi, normalleşme ve aşı süreçlerinin hızlanmaya başlamasının etkisiyle ve gerekli tüm önlemlerin alınması sayesinde 2021 Mezuniyet Töreni ve 2020 Mezunlar Buluşması Sabancı Üniversitesi kampüsünde gerçekleştirilebildi.Mezuniyet töreninin onur konuşmacıları Uğur Şahin ve Özlem Türeci idi. Kendileri törene video konferansla katıldılar ve genç mezunlara ilham veren konuşmalarında pandeminin, bilim ve araştırmanın insanlık için ne gibi farklar yaratabileceğini bir kez daha gösterdiğinin altını çizdiler.

2021 mezunları adına mezuniyet konuşmasını yapan Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Ekonomi Programı’ndan bu sene mezun olan Alara Buyuran, üniversitedeki son yıllarını tanımlayan kavramın pandemi nedeniyle “belirsizlik” olduğunu vurguladı. Kendisini okula ilk girdiği yıl "bölümsüz okulun kararsız öğrencilerinden" olarak tanımlayan Alara, mezun olurken artık "belirsizliklerin ortasına mezun olan bir ekonomist" idi. Alara, bunca belirsizlik arasında Sabancı Üniversitesi 2021 Mezunları olarak bu kapıdan çıkarken yanlarına aldıkları belki de en önemli şeyin “cesaret” olduğunu söyledi: "Biz burada bazen bölümümüzden emin olamadık, değiştirmeye cesaret ettik. Bazen o güne kadar verdiğimiz tüm emekleri feda edip yaptıklarımızı yıkmaya yeniden başlamaya cesaret ettik. Şartlar ağırlaştığında bazen sadece devam edebilmeye cesaret ettik. Şimdi, cesaret veren okulun geleceğe güvenen mezunları olarak bu kapıdan çıkmak üzereyiz."Alara, pandemi döneminde yaşadıkları zorluklara rağmen sorunları aşmak konusunda pek çok beceri kazanarak çok dayanıklı bir grup olarak mezun olduklarını da sözlerine ekledi. Alara’nın söyledikleri, Güler Sabancı’nın “Zorlukları aşabilmek için hızlı ve akılcı çözüm bulma becerisi yani beceriklilik ve de duygusal dayanıklılık çok önem kazanıyor. Değişime ayak uyduran, değişimi kucaklayan, şikâyet etmek yerine çözüm üreten bireyler olmak önemli.” sözlerinin Sabancı Üniversitesi öğrencileri tarafından ne kadar benimsendiğinin bir göstergesiydi.

Sabancı Üniversitesi mezunlarına yaptıkları her şeyde cesaret ve tevazu ile hareket etmeyi öneren Özlem Türeci de genç mezunlara başarısızlıktan korkmamaları gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi: “Potansiyelinizi ve size has özel güçlerinizi açığa çıkarmak için hiç durmadan gayret etmeniz gerekli. Yirmi kere başarısız olup, yirmi birinci denemede başarıya ulaşabilirsiniz. Evet, bu Uğur ile hayatımızda hep tekrar eden bir tema oldu. Kariyerimin başında; büyük başarılar elde etmek istiyorsam, yalnızca başarıyla değil, başarısızlıkla da başa çıkabilmem gerektiğini anladım. Enerjinizi başarısızlığınızı saklamaya çalışarak harcamayın. Başarısız olmadan gelişemezsiniz.”

Alara da zaten Sabancı Üniversitesi 2021 mezunları olarak başarısızlıktan asla korkmadıklarını dile getiriyordu: "Bizim korkumuz başarısızlık olmadı hiçbir zaman. Bizim korkumuz son basamağa geldiğimizde merdivenin yanlış duvara dayalı olduğunu fark etmekti. Sabancı Üniversitesi bize yalnızca merdiveni tırmanmayı değil, merdivenin yerinin doğru olup olmadığını da sorgulamayı öğretti."

Sorgulayan, başarıya ulaşmak için başarısızlıkla yüzleşmekten korkmayan, zor koşullar altında cesaretini yitirmeyen gençlerimizin olduğunu gördükçe umudumu asla yitireceğimi düşünmüyorum. Gençlerimizin bu cesaretinin hepimize örnek olmasını diliyorum.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının Devamını Oku

Sosyal etki odaklı projeler geliştiren bir sivil toplum kuruluşu

Merhabalar sevgili okurlar.

Habitat Derneği, dijitalleşen dünya ile uyumlu, sürdürülebilir kalkınmayı hedefleyen güçlü ortaklıklar temelinde toplumun tüm kesimlerine yönelik teknoloji, girişimcilik ve finansal bilinç alanlarında kapasite geliştirici ve sosyal etki odaklı projeler geliştiren bir sivil toplum kuruluşu.  

İlk kuruluş vizyonu dünya gençliği ile Türkiye gençliği arasında iletişim köprüsü kurmak olan Habitat, 1995 yılındaki Kopenhag Sosyal Kalkınma Zirvesi ve 1996 yılındaki Birleşmiş Milletler Habitat II Zirvesi için bir araya gelen gençler tarafından 1997 yılında kurulmuş bulunuyor. Dernek, bu vizyon doğrultusunda, gençlerin kapasitelerini geliştirmek ve uluslararası ortaklıklar kurmak adına birçok proje ve program geliştirmiş durumda. 

Habitat, 1997’den bu yana; Türkiye’nin 81 ilinde binlerce genç gönüllüsü ile dil, din, ırk, cinsiyet, siyasal görüş ayrımı yapmaksızın toplumdaki tüm dezavantajlı gruplara yönelik çalışıyor. Bütün toplumsal grupların kapasite gelişimini, çağın gerektirdiği becerilerle donanmasını, fırsatlara erişimini, karar alma süreçlerine katılımını, toplumsal ve çevresel duyarlılıklarının artırılmasını ve kendilerini gerçekleştirebilmelerini destekleyen projelere imza atıyor. Dernek; bütün çalışmalarında hükümetler, yerel yönetimler, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarıyla çok paydaşlı ortaklıklar kurarak yerel ve ulusal düzeyde kamu politikalarına da katkı sağlıyor. Ayrıca, kuruluşundan bu yana Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’ nı destekleyen Habitat; toplumsal cinsiyet eşitliğine katkıda bulunmak amacıyla, özellikle kadınların güçlenmesi ve ekonomiye katılımının sağlanması için eğitim ve işgücü odaklı çalışmalar gerçekleştiriyor.  

Habitat Derneği’ nin son projelerinden biri olan “Kız Kardeşim Projesi”; kadınların ekonomik hayata katılımı konusunda gerekli bilgi ve becerilerle donatılarak toplumsal ve ekonomik konumlarının güçlenmesi ve ekonomik kalkınmada rol almaları için desteklenmesi amacıyla, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Coca Cola Türkiye’ nin iş birliği ile yürütülüyor. Proje kapsamında, 2018-2020 yılları içerisinde; finans, bilişim ve girişimcilik eğitimleri ile yüz yüze ve online olarak 29,600, online etkinlikler ile de 22,200’den fazla kadına ulaşılmış bulunuyor. Ayrıca, 2019 yılında ilki düzenlenen Kız Kardeşim Projesi Yerel Lezzetler Hibe Programı ile; gıda girişimciliği üzerine, girişimci kadınların iş geliştirme süreçlerine yardımcı olmak amacıyla 30 ilden 11 girişimci kadına 275 bin TL.’ lık hibe desteği sağlanmış bulunuyor.  

2021 döneminde Kız Kardeşim Projesi ile; Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Habitat Derneği ve Coca Cola iş birliğinde, eğitim müfredatları ve gezici eğitim tırı ile 15,000 kadına ulaşılması hedefleniyor. Yerel eğitimlere ek olarak, yeme ve içme sektörüne yönelik çalışan ve hali hazırda işletme sahibi olan girişimci kadınların işletmelerini geliştirebilmeleri için; 29 girişimci kadının 25’er bin TL ve bir girişimci kadının da 40,000 TL jüri özel ödülü olmak üzere toplamda 765,000 TL’lik iş geliştirme hibesi ile desteklenmesi amaçlanıyor. 

Habitat Derneği tarafından yürütülen, ülkemizdeki gençlerin yaşam kalitesini inceleyen, “Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali Araştırma Raporu” nun dördüncüsünün sonuçları da geçtiğimiz günlerde çevrimiçi bir toplantı ile kamuoyuna açıklandı. Saha çalışmaları Nisan ayında tamamlanan dördüncü araştırmada, pandeminin gençler üzerindeki etkisi de ayrıntılı olarak ele alınmış bulunuyor. Bu araştırmanın sonuçlarını, önümüzdeki günlerde, sizlerle bir başka yazıda paylaşacağım. 

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının Devamını Oku

“Sanat güzelliğin ifadesidir”

Merhabalar sevgili okurlar.

Goethe-Institut İstanbul, Anadolu Kültür, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), Institut Français Türkiye ve Danimarka Kültür Enstitüsü Türkiye Ofisi Ortaklığı’ nda, Türkiye Hollanda Büyükelçiliği iş birliği ile gerçekleşen bir Avrupa Birliği projesi olan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı Türkiye’de kültür sanat alanındaki sivil toplum çalışmalarını güçlendirmeyi amaçlıyor. Faaliyetlerini Hibe Programları ve Kapasite Geliştirme Programı olmak üzere birbirini tamamlayan iki ana eksende yürütecek olan proje kapsamında, farklı ihtiyaçlara yönelik dört ayrı hibe kategorisinde toplam 14 açık çağrı yapılarak, Mart 2025’e kadar 200’ün üzerinde projeye destek verilecek. 

Söz konusu Kültür Sanat Destek Programı ile, özellikle; kültürel diyalog ve toplumsal katılımı, ifade özgürlüğünü, demokratik süreçleri ve ayrımcılığa karşı çoğulculuğu teşvik eden projelere ve bireylere destek sağlanacak. Öncelikli hedefi ana kültürel merkezlerin ötesine uzanarak Türkiye’nin kültürel alt yapısını yerel düzeyde ve tabana yayılan bir yaklaşımla güçlendirmek olan programdan; kültür sanat alanında çalışan sivil toplum kuruluşları, inisiyatifler, sanatçılar, kâr amacı gütmeden proje üretmek isteyen tüm kişi, kurum ve girişimler yararlanabilecek. 

CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında özellikle kariyerinin başındaki sanatçılara, yeni kültür oluşumlarına ve büyük şehirler dışında varlık gösteren aktörlere geniş bir yer ayıracak olan hibe programları; Türkiye’nin farklı bölgelerinde kültür sanat alanında diyaloğun, iş birliğinin ve iletişimin geliştirilmesine katkıda bulunmayı hedefliyor. Başvuruda bulunan projeler değerlendirilirken hak temelli faaliyetleri destekleyen, farklı etnik, dinî, dilsel geçmişe sahip aktörleri bir araya getiren; cinsiyet eşitliği, sosyal uyum, insan hakları, ifade özgürlüğü ve çocuk hakları gibi konulara odaklanan faaliyetlere öncelik verilecek. 

Hibe programları; “Yerel Projeler”, “Yapısal Destek”, “Kentler Arası Ağ Geliştirme” ve “Sanatsal Üretim” başlıklı dört farklı kategoride hayata geçirilecek ve sanatçılara, kültür profesyonellerine, kültür kurumlarına finansman sağlayacak. Program kapsamındaki ilk açık çağrı ise Yerel Projeler Hibe Programı’ nın ilk dönemi için yapıldı. 

Yerel Projeler Hibe Programı; Türkiye’nin daralan sivil alanında hoşgörü, ayrımcılık karşıtlığı, ifade özgürlüğü ve demokratik süreçlerin teşvik edilmesinde kültür-sanat alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarına, kültür operatörlerine ve aktivistlere fon sağlamayı ve alanın demokratikleşmesine katkıda bulunmayı amaçlıyor. Diyaloğu teşvik eden ve sosyal sorunları mercek altına alan kültürel projeleri kapsamlı ve esnek bir yapıda uygulamayı hedefleyen program, bu amaçla özellikle resmi olmayan yapıları odağına alacak. Geleneksel finansman kaynaklarına erişimi olmayan veya erişimi zor olan başvuru sahiplerine öncelik tanınacak programa, İstanbul, Ankara ve İzmir dışındaki şehirlerden daha fazla katılım ve çeşitlilik için seçim kotası uygulanacak.  

Programa; sergi, çevrimiçi ve matbu yayın, atölye-seminer-sempozyum, konser, performans, tiyatro prodüksiyonu, tüm sanat türlerinde eğitim programları, gazetecilik ve belgeselcilik faaliyetleri, koleksiyon ve arşivcilik faaliyetleri ile film prodüksiyon projeleriyle başvurulabilecek. İlk dönem başvuruları 30 Haziran 2021 Çarşamba günü başlayacak ve 30 Ağustos 2021 Pazartesi günü sona erecek. 

CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı’ nın Ülkemiz için çok önemli bir proje olduğunu düşünüyorum. Zira, Ulu Önder Atatürk’ ün söylediği gibi, "Sanat güzelliğin ifadesidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir."  

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının Devamını Oku

Bilginin de eğitimin de sonu yok…

Merhabalar sevgili okurlar.

Türkiye’de yayıncılık sektöründe faaliyet göstermekte olan yayıncıları ve yayın dağıtımcılarını temsil eden Türkiye Yayıncılar ve Yayın Dağıtımcıları Birliği Derneği 1985 yılında İstanbul’da kurulmuş bulunuyor. Dernek, 400’ü aşkın üyeye sahip. 

Derneğin amaçları;  

* Yayıncılık mesleğini geliştirmek, kaliteli yayın yapılmasını sağlamak

* Mesleki sorunlara çözümler üretmek, bu amaçla ilgili bakanlıklar ve resmi/sivil tüm kuruluşlarla ortak çalışmalar yapmak,

* Üyelerini ve kamuoyunu aydınlatmak, üyelerinin ve yayıncıların haklarını korumak ve desteklemek,

* Kardeş kuruluşu YAYBİR (Yayıncılar Telif hakları ve Lisanslama Meslek Birliği) aracılığı ile korsan yayıncılıkla mücadele etmek,

* Düşünce ve ifadeleri söz, yazı, resim ve başka yollarla açıklama ve yayımlama özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasına çalışmak,

* Kültür, edebiyat ve sanatın geliştirilmesi ve yayılmasına yardımcı olmak,

Yazının Devamını Oku

Katarakta yol açan nedenler çok çeşitli

Merhabalar sevgili okurlar.

2001 yılına girdiğimizden beri görme seviyemde, özellikle gece saatlerinde, belirgin bir azalma olmuş; ışığa hassasiyetim artmıştı. Ayrıca renklerde de bir bulanıklaşma fark etmeye başlamıştım. Okurken ve bilgisayar kullanırken epey zorlanıyordum. 

Bu şikâyetlerim artınca, Koç Üniversitesi doktorlarından beni takip eden Prof. Dr. Orkun Müftüoğlu ile görüşmeye gittim. Ve böylece her iki gözümde de ameliyat gerektiren katarakt oluştuğunu öğrenmiş oldum. Bir önceki hafta içinde de iki gün ara ile, her iki gözümden ameliyat oldum. 

Katarakt gözün içerisinde bulunan ve net görmemizi sağlayan doğal merceğin, geçen yılların da etkisiyle, saydamlığını kaybetmesi neticesinde oluşuyor. Normalde şeffaf olan doğal göz merceği şeffaflığını yitirerek bulanıklaşıyor; opak bir görünüm alıyor. Mercek bulanıklaşıp opaklaştığında retinaya ulaşan görüntü de bulanıklaşıyor ve görme yetimizi olumsuz etkiliyor. 

Katarakta yol açan nedenler çok çeşitli. Kataraktın en yaygın tipi yaşa bağlı olarak ortaya çıkıyor. 50 yaşın altındaki kişilerde görülen kataraktlarda ise altta yatan bir sebep aranması gerekiyor. Bu tür kataraktlar kalıtsal olabileceği gibi şeker hastalığı gibi metabolik bozukluklar, travma, geçirilmiş göz ameliyatı ya da göz içi enjeksiyonu, radyasyona maruz kalma, korumasız olarak uzun süre güneş ışığı altında bulunma veya kortizon ve benzeri ilaç kullanımı ile ilişkili olabiliyor.  

Kataraktı iyileştiren ya da önleyen hiçbir ilaç veya diyet mevcut değil. Katarakt tedavisinin tek yöntemi cerrahi müdahale. Bu yöntemle; kornea, retina ya da optik sinir problemi olmayan hastalarda %95’in üzerinde görme artışı sağlanabiliyor. Katarakt cerrahisi; göze 2-3 milimetrelik mikro kesiler aracılığıyla girilip, saydamlığını yitirmiş olan lensin yapay lens ile değiştirilerek hastanın görüş kalitesini maksimum seviyeye ulaştıran dikişsiz cerrahi yöntemi. Katarakt cerrahisi günümüzde Fakoemülsifikasyon adı verilen modern teknikle yapılıyor. Ameliyat herhangi bir enjeksiyona gerek olmadan göze uygulanan uyuşturucu damla yardımıyla gerçekleştiriliyor. Ağrısız ve dikiş gerektirmeyen bu yöntemle matlaşan mercek alınıyor ve yerine yapay mercek yerleştiriliyor. Yapay mercek ömrümüz boyunca yerinde kalabiliyor. Ameliyat ortalama 15-20 dakika içinde tamamlanıyor. Benim ilk ameliyatım 15, ikinci ameliyatım ise 14 dakikada tamamlandı.  

Bu operasyon hastanın hastanede yatmasını gerektirmiyor. Ameliyatlı göz bir bant yardımıyla kapatılıyor, hasta ertesi gün kontrole çağrılıyor ve gözdeki bant çıkarılıyor. Yani bir önceki hafta ben haftanın dört gününü hastanede geçirdim. Ne mutlu bana ki her iki operasyonum da başarıyla sonuçlandı. Artık çalışmadığım ya da televizyon seyretmediğim zamanlarda gözlük kullanmama gerek kalmadı.  

Katarakt ameliyatı sonrası hastanın normal görüşüne kavuşması kataraktın sertliğine ve yumuşaklığına göre değişkenlik gösteriyor. Ameliyat sonrasında gözün iyileşme süresi ortalama bir hafta. Bu süre zarfında hastanın ameliyatı yapıldığı gözü kaşımaması, 72 saat boyunca duş almaması ve doktorun ameliyat sonrası için vermiş olduğu damlaları hijyen koşullarına uygun şekilde kullanması, bir ay boyunca ani hareketlerden ve çok ağır kaldırmaktan kaçınması gerekiyor. Televizyon seyretmek, gazete-kitap okumak ve aşırıya kaçmadan bilgisayar kullanmak serbest. 

Ameliyatla yerleştirilen Lens-Merceğin yerine oturması bir-iki ay sürebildiğinden hemen gözlük verilmemesi tercih ediliyor. Ancak ben zamanımın çoğunu bilgisayar başında geçirdiğim için, bir ay sonra değiştirmeyi göze alıp, hemen kullanabileceğim bir gözlük (hatta iki, yakın ve uzak için) yaptırmayı tercih ettim.  

Yazının Devamını Oku

“Hayvan Hakları Yasası” nihayet çıkıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

Birkaç gün önce Kahramanmaraş’ta kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından ayakları kesilerek ağaca asılan yavru köpekle ilgili bir haber okudum gazetelerde. Bu, hayvana şiddetle ilgili haberlerin ne ilki ne de sonuydu ne yazık ki.  

Şiddet, diğer dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de toplumsal bir sorun. Bu şiddet, İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Deniz Kalafatoğlu’ nun söylediği gibi, en zayıf canlı ve erişilmesi kolay olduğu sesi soluğu çıkmadığı için hep hayvandan başlıyor. Hayvana şiddet uygulayan insanlar genellikle toplumsal anlamda güvenliği tehdit eden insanlar oluyor.  

Neyse ki hayvan haklarını koruyan onların da yaşadığımız bu dünyadan pay almaları için çalışan duyarlı kişiler de var etrafımızda. Veteriner Hekim Gürkan Gülanber de onlardan biri. Gülanber, VetGürkan markası ile tasarlayıp ürettiği yürüteç, protez ve ortezlerle engelli can dostlarımızı hayata döndürüyor. Bugüne kadar sayısız hayvanın yaşama katılmasını sağlayan deneyimli veteriner hekim “askıda yürüteç” gibi projelerle de maddi durumu yetersiz olan ailelerle yaşayan ve engeli nedeniyle sokakta yaşaması olanaksız olan hayvanlara yardımcı oluyor.  

Gülanber herhangi bir sebeple geçici ya da kalıcı ortopedik problemler yaşayan kedi ve köpekler için yardımcı cihazlar tasarlamayı daha veteriner fakültesinde iken hayal etmiş. Bu işte odaklanıp uzmanlaşmaya ise 2012 yılında başlamış. O dönem birlikte çalıştığı cerrahi uzmanı olan ağabeyi ile hizmet verirken uzuv kaybı yaşamış hastalarının bu araçlara ulaşmasında farklı zorluklar yaşadığını görmüş. Hayvanların ihtiyaç duyduğu ortopedik cihazların yurt dışında üretilmesi nedeniyle hem geç geldiğini hem de pahalı olduğunu gören Gülanber, konuyu araştırdığında bu araçların ülkemizde de rahatlıkla yapılabileceğini fark etmiş. Ve bu konu üzerinde çalışmaya başlamış…  

2015’ ten bu yana çalışmalarını ağırlıkla yürüteç, protez ve ortez alanında sürdüren Gürkan Gülanber; her hayvanın anatomisi, mekaniği ve gereksinimleri birbirinden farklı olduğundan ihtiyaçların da kendilerine özel olduğunu söylüyor. Bugüne kadar sayısız araç tasarlayan Gülanber baştan sona özen isteyen sürecin öncelikle hastanın ihtiyaçlarının iyi tespit edilmesiyle başladığını; sonrasında probleme uygun aracın hastanın biyomekaniğine uygun olarak tasarlandığını söylüyor.  

Gülanber genellikle araç tasarladığı can dostlarının veteriner hekimleriyle çalışıyor; onlarla ortaklaşa belirledikleri gereksinimlere uygun aracı tasarlıyor ve üretim sürecine geçiyor. Tasarladığı cihazı provası yapılıp uygun olduğunu gördükten sonra sahibine teslim ediyor. Son olarak da kullanım konusunda hasta yakınını bilgilendiriyor ve gerektiğinde de cihazın bakım ve ayarlarını sağlıyor.  

Uzvunu kaybetmiş hayvanlar konusunun pek çok insanı vicdani olarak etkilediğini ifade eden deneyimli veteriner hekim, ehil olmayan ellerde cihaz üretilip uygulanmasının istenmeyen sonuçlara neden olabileceğini belirtiyor. Gülanber uzvunu kaybetmiş bir hayvanla karşılaştığımızda ya da kendi can dostlarımız bu tür bir durum yaşadığında öncelikli olarak bir veteriner hekime danışmamızı öneriyor. Ortopedik cihazların ancak doğru bir prosedür izlenmesi şartıyla can dostlarımızın normale yakın bir hayat sürdürmelerini sağlayacağını söylüyor.

Çocukluğundan beri hayvanları çok seven ve yaşamının büyük bölümünü kedilerle paylaşarak geçirmiş bir birey olarak, bu yararlı hizmet için Sayın Gülanber’ e çok teşekkür ediyorum. 

Yazının Devamını Oku

Handan kızımın ardından

Merhabalar sevgili okurlar.

Gün geçmiyor ki aile içi şiddete bir kurban daha vermeyelim. Her gün gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde karşılaştığımız kısacık polisiye haberlerde, çoğu zaman katili ve maktulü görüyor, vah vah deyip başka bir habere geçebiliyoruz. Oysa her haberin arkasında bir hikâye, her hikâyenin içinde bir birey var. Ne yazık ki gündelik telaşlarımızda, okuduğumuz haberde saklı insana dair hikâyeyi görmüyoruz.

Bana bunları bir kez daha düşündüren şey, kızımla birlikte gözümün önünde büyüyen Handan’ın hazin sonu…Handan’ı tanıdığımda; enerjisi içine sığmayan, taşıdığı neşeyi etrafa saçan, zekâ küpü 11 yaşında pırıl pırıl bir kız çocuğuydu. Kızımla aynı sene, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ne Eskişehir’den birincilikle girmişti. 7 sene aynı yatakhaneyi, sevinçleri, hüzünleri, başarıları, acıları, zorlukları paylaştılar. Kardeş oldular, ortak oldular. Yeri geldi birbirlerine kızdılar. Gün oldu ortak paydada buluşmayı öğrendiler, birbirlerine kenetlendiler…

İzlediğim kadarıyla, Handan Çivicik, faal ortaokul ve lise hayatı boyunca, içinde bulunduğu ekiplere heyecanını ve ‘kendi gibiliğini’ yansıtmayı becermişti. Okulun basketbol takımında yıllarca top sürmüş, Öğrenci Birliği’nin Sekreteryası’nı yürütmüştü. Üretkenliği ile katkı verdiği alanlar bunlarla sınırlı değildi. Çok kez ödül almış okul orkestrası Seraglio’ nun da solisti idi.

Handan’ın müzik yolculuğu liseden mezun olduktan sonra da devam etti. 90’lı yılların hafızası olmuş nice mekânda emeği sesi vardır. Çekirdek Müzik Evi, Amfora Jazz Club, Naima aklıma ilk gelenler…

Bu dönemde, Alman müzisyen Roman Seehon tarafından kurulan Voyage grubunun solistliğini yaparken içinde kendi güfteleri de olan bir albümde yer aldı. 1997 yılında çıkan albümün tanıtımlarında Handan olağanüstü sesi olan bir vokalist olarak betimleniyordu. Zaten onu bir kez bile dinleyen birinin, sesinden etkilenmemesi pek mümkün değildi.

Takip eden yıllarda sevgili Handan’ın izini kaybettiysem de son dönemlerinde yaşadığı sıkıntıları, baş başa kaldığı zorlukları, içine düştüğü çıkmazları kızım ve arkadaşlarından ara ara duyuyordum…Buna rağmen hayata tutkunluğunun azalmadığını da söylerdi Zeynep.

Daha hayalleri vardı: “Bu köyden bir gün daha sonram varsa, Roma' ya gitmek isterim. Hem Latince hem İtalyanca çalışmak için hem de az sinematografi… Yeni icat kameralarla bakmaya, eski dil film çalışmaya…”

Kısmet olmadı bu hayallerini gerçekleştirmesi. Handan’dan geriye hayata dair aşk kaldı bize. Tıpkı albümün son parçası olan Aşk’a yazdığı sözler gibi…

Yazının Devamını Oku

Artık erken doğan bebeklerin de yaşama şansı var, hem de yüksek…

Merhabalar sevgili okurlar.

12 Mayıs 2014 ailemize minicik bir bebek armağan etti. Bu bebek kuzenimin kızı Ezel’in daha 6,5 aylıkken annesinin karnını terk eden kızı Defne’ydi. Henüz 1 kilo ağırlığında bile değildi. Uzunca bir süre neredeyse her uzvunda ayrı bir hortum bağlantısıyla hastanede kaldı. Hatırlıyorum da bu minik bebeğin yaşam savaşını kazanıp evine gelmesi hepimize bayram sevinci yaşatmıştı.  

Geçtiğimiz Çarşamba günü Koç Üniversitesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’ ni ziyaret ettim ve Neonatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tuğba Gürsoy ile sohbet etme fırsatı buldum. Yenidoğan Ünitesi olarak da adlandırılan Neonatoloji Bölümü, yenidoğan sağlığından sorumlu olan tıp branşı.  

Neonatal sözcüğü doğumdan sonraki ilk dört haftasını doldurmamış olan bebekleri tanımlıyor. Pediatri (çocuk hastalıkları ve sağlığı) Anabilim Dalı’ na bağlı olan bu branş, özellikle dünyaya beklenenden daha erken gözlerini açan (prematüre) ya da riskli sağlık sorunları bulunan bebeklerle ilgileniyor. Kromozom hastalıkları, genetik hastalıklar, nadir görülen hastalıklar, tüm fiziksel ve fonksiyonel doğumsal anomaliler gibi sağlık sorunları bu bölümün ilgi alanına giriyor. 

Neonatoloji Bölümü pediatrik cerrahi, çocuk kardiyolojisi ve nörolojisi gibi branşlarla iş birliği kurarak sağlık hizmeti sunuyor. Ani gelişen komplikasyonlara vakit kaybetmeden müdahale edilmesi ve başarılı sonuçlar alınması, tam donanımlı cihazlar kullanılarak sağlanıyor. Tedavi süreci boyunca bebeklerin izole alanda kalması, ziyaretlerin kısıtlanması gibi uygulamalar da tamamen bu amaçlarla hayata geçiriliyor.  

Neonatoloji uzmanları; yenidoğanların hastalıklarının teşhis, tedavi ve takiplerinden sorumlu olan hekimler. Neonatolog olmak için öncelikle altı yıllık temel tıp eğitiminin tamamlanması ve TUS ile Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları (Pediatri) Uzmanlık Eğitimine hak kazanılması gerekiyor. Bu eğitim sonrasında da ihtisasa Neonatoloji Bölümü üzerinden devam ediliyor. Tüm eğitimlerde başarı gösteren ve gereken donanımı kazanan adaylar, Neonatoloji Uzmanı unvanını kazanarak göreve başlayabiliyorlar.  

Koç Üniversitesi Hastanesi Çocuk Kliniği tam teşekküllü bir çocuk hastanesi niteliğine ve kapasitesine sahip. Klinik; 16 yatak kapasiteli çocuk ve 15 yatak kapasiteli yenidoğan yoğun bakım ünitesi, tek kişilik 24 oda ve aynı anda 32 hastaya hizmet verebilen çocuk kliniği ile şifa dağıtıyor küçük hastalarına.

Yazının Devamını Oku

“Barış İçin Müzik”

Merhabalar sevgili okurlar.

Barış insanlığın başta açlık, sağlık, eğitim vb. olmak üzere birçok sorununun çözümü için en acil zorunluluk. Müzik ise kültürler, dinler, ülkeler arasında siyasi olmayan köprüler kurarak barış, adalet, özgürlük gibi fikirleri en iyi ifade edebilme ve kitlelere ulaştırma yolu. Müziğin sınırları yok... Mucizeler yaratabiliyor...  

Barış İçin Müzik girişimi, barışın zorunluluğuna ve müziğin gücüne olan inançtan yola çıkan Mimar Mehmet Selim Baki tarafından 2005 yılında başlatıldı. Mehmet Selim Baki, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ nin temel insan haklarından birini vurgulayan ancak unutulan 27. maddesinin önemini hatırlatmayı görev edinmişti. Söz konusu maddede, “Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.” deniliyordu.  

Bu temel ilke, ne yazık ki, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de göz ardı ediliyordu. Mehmet Selim Baki, “müzik eğitimi” konusunda küçük bir adım atabileceğini düşledi. Çevreden herhangi bir yardım beklemeden, sponsor arayışına girişmeden kendi sınırlı bütçesiyle hayalini gerçekleştirmek için çalışmaya başladı. Öncelikle müzik eğitimi alma olanağı bulamayan çocuklara ulaşmalıydı…  

Müzik eğitiminin yaygınlaşmasının evrensel barışa katkısı yadsınamazdı. “Barış İçin Müzik” ismi işte bu görüşten doğdu. Adını bulan girişim, ilk çalışmalarına Fatih’ te Ulubatlı Hasan İlkokulu’ nda başladı. Okulun müdürü, öğrencilerin gelişimini samimiyetle isteyen açık fikirli bir insandı. Bu benzersiz girişimi sonuna kadar destekledi. Ve okulun depo olarak kullanılan bodrum katı kısa sürede bir müzik okuluna dönüştürüldü.  

Amaç yetenek sınavlarıyla hiçbir çocuğu elememekti. Rekabetçi olmayan, birlikte öğrenmeyi esas alan, ayrımcılık yapmayan, sürdürülebilir, ücretsiz, kaliteli, çok sesli müzik eğitimi yapılmak isteniyordu. Kendi kendini geliştiren ve besleyen bir sistem kurulmalıydı. Burada eğitim gören çocuklar ileride müzik eğitmeni olabilirler, öğrendiklerini yeni katılanlara aktarabilirlerdi. “Barış İçin Müzik” in önünde heyecanlı ama zor bir yol vardı…  

Mehmet Selim Baki’ nin eşi Dr. Yeliz Baki de üniversitedeki görevinden ayrılarak zamanının tamamını bu çalışmalara ayırdı. Tüm olanaklar seferber edilerek geç saatlere kadar emek verildi. Yetenek seçmesinin yapılmadığı, istekli olan her çocuğun katılabildiği, devam etmek isteyenin kaldığı, gönüllülük esasına dayalı bir eğitim modeli denemek istiyorlardı. Çocuğa inisiyatif veren bir sistem kurulmalı, müzik konusunda temel bilgileri alan çocukların öğretmenler moderatörlüğünde kendi kendilerini eğitmelerine olanak tanınmalıydı.  

Öncelikle çok sesli eğitime olanak veren, eve götürülüp okula getirilebilen bir enstrüman seçilmesi gerekiyordu. Ve neticede akordeonla başlanmasına karar verildi. Zaman geçtikçe çok doğru seçimler yapıldığı ortaya çıktı. Daha önce hiçbir müzik aletiyle karşılaşmamış çocuklar kısa sürede müzik eğitimini benimsemişler, çok sesli müziğin temel bilgilerini “not” kaygısı olmadan sadece müzik sevgisiyle öğrenmeye başlamışlardı. Akordeonları istedikleri zaman evlerine götürebiliyor, çalışmalarına oradan da devam edebiliyorlardı. Enstrüman çalmayı hızla öğreniyor, notaları kolaylıkla okuyup tuşlara aktarabiliyorlardı.  

İşin en heyecanlı yanı, çocukların okulun bodrum katına indiklerinde farklı bir eğitimle karşılaştıklarının bilincinde olmalarıydı. Bodrum kat sadece bir eğitim kurumu değil kendilerine ait bir yaşam alanı, bir özgürlük vahasıydı. Orada enstrüman çalmanın ya da müzik öğrenmenin getirdiği, alışık olmadıkları ama sevdikleri bir disiplin vardı. Pür dikkat solfej derslerini dinliyor, kimse onları zorlamadığı halde saatlerce akordeon çalışıyorlardı. Müzik çocukların arasındaki sosyal ilişkileri de zenginleştirmiş, onlara bireysel olarak gelişme olanağı tanımıştı. Hepsi birer müzisyen adayı olan çocuklar birbirlerine saygıyla davranıyor, bir parçayı birlikte çalmanın gururunu paylaşıyorlardı.  

Yazının Devamını Oku

Engellilerin tüketici hakları çalışması

Merhabalar sevgili okurlar...

Hepimizin bildiği gibi engelli bireyler istihdam, eğitim, sağlık gibi temel konularda ciddi hak ihlâlleri ile karşı karşıya kalıyorlar. Mal ve hizmetlerin, çevrenin, bilgi ve teknolojinin kolaylıkla erişilebilir olmaması hem sorun yaratıyor hem de yaşanan sorunları ve hak ihlâllerini ağırlaştırıyor.  

Tüketici hakları konusu da engellilerin önemli hak ihlâlleri yaşadıkları bir alan. Tüketici; ‘iktisadi mal ve hizmetleri belirli bir bedel karşılığında satın alarak kullanan kişi’ olarak tanımlanıyor. Tüketici tarafından tüketilen nesneler daha ziyade maddi şeyler olarak algılanmakla birlikte aslında maddi olmayan kültür, eğlence, spor, paylaşılan bilgi, mal ve hizmetlerin tüketiciye ulaşma şekli ve süreçlerinin hepsi tüketim öğeleri. Bu tanıma göre de gündelik yaşamımızın bütün faaliyetleri tüketici haklarını ilgilendiriyor.  

Engellilerin tüketici hakları dediğimizde ilk sıraya yazılması gereken hak, ‘engellilerin ihtiyaç duydukları mal ve hizmetlere herkesle beraber ulaşma hakkına sahip olmaları’. Bu hakkı takip eden diğer bir hak ise çevrenin, mekânların, bilgi ve teknolojinin engelliler için erişilebilir kılınması. Gündelik hayatımızın engellileri de gözeterek erişilebilir şekilde planlanması, engellilerin toplumsal yaşama katılabilmesi için şart. Bu şart aynı zamanda engelliler için bir tüketici hakkı.  

Engellilerin tüketici hakları konusu engelli olmayanların haklarını da kapsamakla beraber, engellilere özgülenmiş politikalar ve uygulamalar gerektiriyor. Örneğin; tekerlekli sandalye ile hareket eden bir engelli oturduğu sandalyeden raflardaki bütün ürünlere erişebilmeli veya görme engelli bir birey istediği bir ürünün marketin hangi bölümünde kaç liraya satıldığı ve ürünün markasını, içeriğini başkalarından destek almadan bilebilmeli. Diğer bir örnek de Çölyak hastaları. Bu bireylerin de tüm restoran ve kafelerde glütensiz ürünlere ulaşabilme hakları olmalı.  

Bunların tümü engelliler için yaşamsal önemi olan haklar. Bu öneme karşın, 5378 sayılı Engelliler Kanunu’ nda engellilerin tüketici hakları konusunda yeterli bir düzenleme bulunmuyor. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Kanunu’ nda ise yalnızca ‘ticari reklamların engellileri rencide edici olamayacağı’ şeklinde bir düzenleme mevcut.  

Engelliler Konfederasyonu ve Tüketici Hakları Derneği ile Bulgaristan'dan Bulgar Ulusal Aktif Tüketiciler Derneği ve Bulgaristan Görme Engelliler Spor Federasyonu arasında kurulan iş birliği ağı ile engellilere özgülenmiş tüketici hakları politikaları oluşturuluyor. Avrupa Birliği’nin desteği ve Merkezi Finans ve İhale Birimi Başkanlığı’ nın koordinatörlüğünde gerçekleştirilen ‘Engellilerin Tüketici Hakları Çalışması’, gerek mevzuatta gerekse uygulamalarda var olan boşluğun ortadan kaldırılması için bir başlangıç olarak hayata geçiriliyor. Ağın önümüzdeki günlerde Türkiye’den ve Avrupa’dan engelli ve tüketici hakları alanında çalışan diğer sivil toplum örgütlerinin katılımıyla güçlendirilmesi hedefleniyor. 

Proje kapsamında kurulacak ağ, sivil toplum örgütleri arasında bilgi alışverişine ve iyi uygulamaların yaygınlaşmasına yol açacak. Böylece hem Türkiye’de hem de diğer Avrupa ülkelerinde engellilerin tüketici hakları konusunda yeni politika ve uygulamaların oluşturulması sağlanacak.  

Engellilere diğer bireylerle eşit tüketici hakları sağlanması amacıyla oluşturulan bu uluslararası iş birliğinin istenen ve beklenen sonucu doğurmasını diliyorum.  

Yazının Devamını Oku

“9 Eylül Gönüllüler Topluluğu”

Merhabalar sevgili okurlar.

9 Eylül Üniversitesi; sağlıktan ekonomiye, sanattan mühendisliğe geniş bir yelpazede yetiştirdiği ve yetiştireceği beyin gücünü ülkemize kazandırarak toplumsal kalkınmaya katkıda bulunmayı amaç edinmiş eğitim kurumlarımızdan biri.  

9 Eylül Gönüllüler Topluluğu ise; yetersiz olan gönüllülük bilincini uyandırmak, gönüllülük temelli toplumsal farkındalık yaratmak amacıyla 9 Eylül Üniversitesi bünyesinde kurulmuş olan bir öğrenci topluluğu. Topluluğun üyeleri, başta engelliler olmak üzere, ihtiyaç duyulan her alanda gönüllülük faaliyetleri yapmayı hedefliyorlar. Gönüllüler; ‘Kıvılcım’, ‘Kültür-Sanat’, ‘Gökkuşağı’, ‘Kitap’ ve ‘Doğa’ olarak adlandırdıkları projeler ile hayallerini gerçeğe dönüştürmek için çalışıyorlar.  

Topluluğun çıkış projesi olan ‘Kıvılcım Projesi ’nin ilk adımı, 2013 yılı nisan ayında, görme engelli bir bireyin topluluk kurucularından birine sorulan ‘Bana kitap okur musun?’ sorusu ile atılmış. Bu soru gençlere eğitim hayatında yeterli desteği alamayan birçok öğrencinin var olduğunu hatırlatmış ve onları yardım etmek amacıyla neler yapılabileceklerini düşünmeye yöneltmiş.  

‘Kıvılcım Projesi’ ile amaçlanan; maddi durumu yetersiz olan ailelerin çocuklarına, engelli ailelerin çocuklarına, özel durumu olan çocuklara derslerinde yardımcı olmak, çocukların geleceğe umutla ve farklı bakış açılarıyla bakmalarını sağlamak, hayallerini süslemek. Küçük bir çocuğun gülüşünde mutluluğu yakalamak adına bir araya gelerek hem gülümseyip hem gülümsetmek…  

‘Kültür-Sanat Projesi’ kapsamında ise Gönüllüler, kültürü ve sanatı bir araya getirerek düzenledikleri etkinlikler çerçevesinde tüm yaş gruplarına ulaşmaya çalışıyorlar. Bu doğrultuda bazen hiç müzeye gitmemiş olan çocukları müzeye götürüyorlar; bazen de ülkemizin geleceği olan gençlerin farkındalıklarını arttırmak üzere birbirinden değerli isimleri üniversitelerinde ağırlıyorlar. Tüm yaş gruplarına ulaşarak, özellikle çocukların yüzünde bir tebessüm oluşturup, kültür ve sanat bilincini yaygınlaştırmayı hedefliyorlar.  

‘Gökkuşağı Projesi’ nin amacı günümüzde toplum tarafından ötekileştirilmiş bireylerin yanında olmak ve onların eksik kalmış yanlarını tamamlayabilmek; çalışmak zorunda kalmış, maddi durumu yetersiz çocuklara hayatın zorluklarını biraz olsun unutturabilmek. Yaşamın zorlu karmaşasını bir kenara bırakmış yaşlı amca ve teyzelerine yalnız olmadıklarını hissettirebilmek ve onların hayata dair tecrübelerinden bir nebze de olsa yararlanabilmek. Down sendromu veya otizme sahip bireyleri topluma kazandırmak ve farklılıkların dostluğa engel olmadığını, bu farklılıkların sevgiyi daha da güçlendirebileceğini göstermek. Doğuştan veya sonradan bedensel yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybeden kişilerle empati kurarak onların hayatta karşılaştıkları engelleri ortadan kaldırmaya çalışmak.  

‘Kitap Projesi’ ile de toplumun farklı hobilere yönelerek unuttuğu kitap okuma zevkinin ‘Ağaç yaş iken eğilir’ düşüncesi ile miniklere aşılanması, kitap okumanın verdiği huzurun hatırlatılması, kitapların sevdirilmesi, bilginin paylaşılarak çoğaltılması ve topluca kitap okuma aktivitelerinin düzenlenmesi amaçlanıyor.  

‘Doğa Projesi’ 9 Eylül Gönüllüler Topluluğu’ nun yeşil projesi. Bu projenin amacı doğa ile kaynaşmak, kurak topraklara can verip yeşertmek, soğuk havalarda sokak hayvanlarının mama ve barınak ihtiyacını karşılamak, barınaktaki hayvanları ziyaret etmek, doğanın her alanında var olmak ve ulaşabildikleri her insanı bu konuda bilinçlendirmeye çalışmak. 

Yazının Devamını Oku

Dünyada her yıl 17 milyon insan inme geçiriyor

Merhabalar sevgili okurlar.

Her yıl 10-16 Mayıs tarihleri, Birleşmiş Milletler’e üye 156 ülkede, Engelliler Haftası olarak anılıyor. Hafta boyunca, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de engelli hakları ile ilgili konularda farkındalık yaratmak üzere çeşitli etkinlikler düzenleniyor. 

Halk arasında felç ya da beyin felci olarak bilinen ‘inme’, Türkiye’de kalıcı engellilik nedenleri arasında birinci sırada yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımıyla ise inme; damarsal neden dışında görünürde başka bir sebep olmadan ani gelişen, bölgesel veya beyni ilgilendiren işlev bozukluğu. Vücut fonksiyonlarında kalıcı hasarlara neden olabildiği gibi ölümle de sonuçlanabiliyor. İnme dünya genelinde kalp hastalığı ve kanserden sonra üçüncü sıradaki en sık karşılaşılan ölüm nedeni. 

Avrupa İnme Birliği raporunda her yıl inme geçiren 780 bin yeni tanıya dikkat çekiliyor. Bu sayının 2036 yılında 4 milyon 630 bin civarında olacağı öngörülüyor. Oysa ki inme zamanında müdahale ile hem önlenebilir hem de yenilebilir bir hastalık. Dünya genelinde

10 Mayıs tarihi itibariyle tüm mayıs ayı inmeden korunma yollarının ve tedavisi hakkında yapmamız gerekenlerin etkin olarak duyurulduğu bir dönem. Ülkemizde bu bilinçlendirme çalışmaları Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği (TBDHD) tarafından dünya ile eş zamanlı olarak sürdürülüyor. TBDHD ülkemizde inme üzerine çalışan çok önemli bir akademik otorite. Dernek 1994 yılından beri inme alanında faaliyet gösteriyor. Dünya İnme Organizasyonu (World Stroke Organization-WSO), Avrupa İnme Organizasyonu (European Stroke Organization-ESO) ve Avrupa İnme Birliği (Stroke Alliance for Europe-SAFE) üyesi olan sivil toplum kuruluşu, çalışmalarını büyük bir sorumlulukla gerçekleştiriyor. 

Bu yıl ülkemizde yürütülen farkındalık çalışmaları pandemi koşulları dikkate alınarak düzenlenmiş ve yoğunluklu olarak sosyal medya bilgilendirmeleri ve basın desteği ile sağlanması planlanmış durumda. Bu sene, önceki yıllardan farklı olarak, yapılacak etkinlikler içerisine bir kısa film yarışması ilave edilmiş bulunuyor. 

‘Farkında mısınız?’ kısa film yarışması, toplum sağlığını ilgilendiren inme gibi çok önemli bir konunun sinema sanatı aracılığı ile ele alınarak aktarılmasını desteklemek amacıyla gerçekleştiriliyor. Yarışmada kazanan filmler birincilik, ikincilik ve üçüncülük dışında ‘ben seçtim’ halk beğenisiyle de ödüllendirilecek. Böylece hedef kitlenin yalnızca izleyici olarak kalmaması, bizzat sürecin yöneticisi ve karar vericisi olması sağlanmış olacak. Bu sayede hem filmi çeken hem de izleyenlerin ‘inme’ ve ‘inme anında yapılması gerekenler’ hakkında doğru bilgi ve bilinç düzeyine ulaşmaları hedefleniyor. 

Söz konusu yarışmanın jüri üyeleri TBDHD Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Özcan Özdemir, Yönetmen Çağrı Vila Lostuvalı, Oyuncu Merve Dizdar, Oyuncu Oktay Kaynarca, Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhat Serter ve Gazeteci Şebnem Bursalı. Yarışma, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan 18 yaş üstü herkesin katılımına açık. Yarışma ile ilgili tüm detaylara (www.farkindamisinizkisafilm.com) adresinden ulaşılabiliyor. Son başvuru tarihi 10 Eylül 2021. Yarışmanın birincisi 9.000 TL, ikincisi, 4.500 TL, üçüncüsü ise 3.500 TL ile ödüllendirilecek. Halk oylaması sonucunda kazananın ödülü ise GoPro Aksiyon Kamerası olacak.

Ben sevgili eşimin ablasını inme nedeni ile kaybettim. Onu tanıdığımda 16 yaşındaydım. Zaman içinde sanki eşimin değil de benim ablam olmuştu. Son derece akıllı, çok okuyan ve derin düşünen bir kadındı. Geçirdiği ilk inmeyi atlatmayı başardı. Ama ikinci inmede onu kurtarmamız mümkün olmadı. 

Yazının Devamını Oku

Engelli öğretmen adayları atama bekliyor

Engelli öğretmen adayları atama, anneleri ise onlardan gelecek güzel bir haber bekliyor...

Merhabalar sevgili okurlar...

Son birkaç gündür atama bekleyen engelli öğretmen adaylarından yüzlerce mektup aldım. Gençler daha önce şubat ve haziran ayında iki atama verildiğini, ancak bu yıl haziran ayında gerçekleşmesi gereken ikinci atamanın yapılmayacağını öğrendiklerini ve çok büyük hayal kırıklığı yaşadıklarını ifade ediyorlardı.  

Kendileri için ayrılan 500 kontenjanın yetersiz olduğunu düşünen 2511 engelli öğretmen adayı hala ümitlerini kaybetmiş değil. Çaresizlikleri onları bu durumu değiştirmek için daha güçlü çabalamaya devam etmeye yöneltiyor.  Benden de kendilerinin sesi olmamı, onların çığlıklarını duyurmamı istediler. Konu hakkında doğru bilgi alabilmek amacıyla Millî Eğitim Bakanlığı’nın ilgili birimini aradım ve gerçekten de haziran ayı için öğretmen ataması konusunda herhangi bir çalışmaları olmadığını öğrendim.  

Onların mektupları, bir anne olarak, beni çok etkiledi. Zira anneler evlatlarının üzüntülerini katlanarak yaşıyorlar. Hele bir de çocukları engelli olursa, acıları büyük bir dağ oluyor içlerinde. Yüzlerini güldürmek istiyorlar çocuklarının, ama bu kez bunu başarabilmek ne yazık ki mümkün değil onlar için.  

Önümüzdeki pazar Anneler Günü. Hepimizin bildiği gibi sevginin en güzeli ve değerlisi olan anne sevgisi başka hiçbir sevgiyle karşılaştırılamaz. Annelerimiz bizi dünyadaki tüm kötülüklerden canları pahasına korurlar, hatalarımızı affederler. Kelimelerle anlatılamayan fedakârlık ve karşılıksız sevginin karşılığıdır ‘anne’.  

Ben de bir anneyim. Kendi annesini oldukça erken kaybetmiş bir anne... Belki de bu yüzden kendi annemle yaşayamadığım ne varsa hepsini kızımla birlikte gerçekleştirmeye çalıştım. Onunla güldüm, onunla ağladım. Gözündeki bir damla yaş beni tarifsiz acılara boğdu. Başarıları ise gururlandırdı ve mutlandırdı.  

Anneler günü ile ilgili ilk resmi kutlama önerisi Amerika’da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak tasarlandı. Ve Boston’da bir yürüyüş düzenlenerek kutlandı.1907 yılında Philadelphia’da Anna Jarvis annesinin ölüm yıldönümü olan mayıs ayının ikinci pazarının ‘Anneler Günü’ olarak anılması için bir kampanya başlattı. İlk etapta böyle bir uygulamanın anayasada yeri yoktur denilerek hukuksal olarak engellenmeye çalışılsa da Anna’nın mücadelesi başarıyla sonuçlandı. Bir sene sonra Philadelphia’da gerçekleştirilen Anneler Günü Anna Jarvis’in izleyenleri tarafından büyük kitlelere ulaştırıldı. 1911 yılına gelindiğinde hemen hemen her ülkede Anneler Günü kutlanıyordu. 1914 yılında ABD Başkanı Wilson resmi bir açıklamayla mayıs ayının ikinci pazarının ‘Anneler Günü’ olarak anılacağını duyurdu. Türkiye’de de Türk Kadınlar Birliğinin girişimleriyle 5 Mayıs 1955 tarihinde mayıs ayının ikinci pazar gününün tüm dünyada olduğu gibi ‘Anneler Günü’ olarak kutlanmasına karar verildi. Ve o yıl, yılın annesi olarak 93 Harbinin meşhur kahramanlarından 98 yaşındaki Erzurumlu Nene Hatun seçildi.  

Yazının Devamını Oku

Daha adil, insanca ve sürdürülebilir bir dünyada yaşayabiliriz

Merhabalar sevgili okurlar... 26 Nisan tarihli köşemde sizlere yenilikçi bir eğitim anlayışını hayata geçiren KODA’ dan (Köy Okulları Değişim Ağı) söz etmiş, kurucusu Mine Ekinci’nin sıra dışı yaşam öyküsünü bir başka yazıma konu alacağımı söylemiştim.

Mine Ekinci 1990 yılında İstanbul’da doğuyor. Doğumundan kısa bir süre sonra Yalova’ya taşınıyorlar. 1999 Marmara Depremi’nde şehir merkezindeki evleri büyük zarar gördüğünden, yine Yalova’da babaannesinin doğduğu ve büyüdüğü köy olan Soğucak’ a geçiyorlar. Çocukluğunun önemli bir kısmını köylerde geçiren Mine, şehir merkezinde tamamladığı ilköğreniminin ardından Robert Koleji kazanıyor ve İstanbul’a geliyor. Yatılı olarak öğrenim gördüğü lisede aynı sıraları paylaştığı hepsi birbirinden zeki ve yetenekli arkadaşlarından ve idealist öğretmenlerinden ilham alıyor ve birçok farklı deneyim ediniyor. Robert Kolej’ e girdiği ilk yıldan itibaren okuldaki farklı farklı aktivitelere katılan Mine, yaz tatillerinde de yurtdışı gençlik kamplarına katılarak deneyimlerini artırıyor. 

9-10 yaşından beri başbakan olmayı hayal eden Mine, 2009’da liseden mezun olup ÖSS’ den iyi bir derece de elde edince hiç tereddüt etmeden Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ nü tercih ediyor. Bu arada AB Gençlik Programları dahilindeki Avrupa Gönüllü Hizmeti Programı’na başvuruyor ve Fransa’da bir kuruluş tarafından kabul ediliyor. Üniversite kaydını donduran Mine, Aralık 2009’da yedi ay gönüllü çalışmak üzere Fransa’ya gidiyor.  

Mine Limoges-Fransa’ da, şehirden uzak kırsal bir bölgede, sakatlandıkları ya da ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaştıkları için artık eski mesleklerinde çalışamayan kişilere yeni meslek edindirme amaçlı açılmış bir mesleki eğitim merkezinde görev yapıyor. Burada daha çok ofis işleri ve kütüphaneden sorumlu olan Mine, ilgilenen kişilere gönüllü İngilizce dersleri veriyor. Daha önce hiç engelli bir arkadaşı olmayan Mine için, Limoges’ da çalışmak ve yaşamak çok öğretici bir deneyim oluyor. Ayrımcılığa uğramanın, adaletsizliğin, sakatlık ve ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşmanın ne kadar zor ancak mümkün olduğunu orada görüyor. Aynı zamanda da hem engelli gruplarla beraber yaşama hem de Fransa'nın taşrasında bir yabancı olma deneyimi sayesinde, toplumdan dışlanmışlığı da güçlü bir şekilde hissedebiliyor. 

Mine Fransa’daki gönüllü çalışması sırasında fırsat buldukça Avrupa şehirlerine, Fas ve Balkanlar’a seyahat ediyor. Otostop çekmeyi, “Couchsurfing” * ile kalacak yer bulmayı ve böylece kendi kendine çok küçük bütçelerle uzun mesafeler kat edebilmeyi öğreniyor. Ve Mine 2010 sonbaharında Türkiye’ye döndüğünde, kendini olduğundan en az beş-altı yaş daha büyük hissediyor.  

Üniversiteye büyük bir motivasyonla başlayan Mine, Türk Eğitim Vakfı tarafından Üstün Başarı Bursiyeri seçiliyor. Üniversite dışında da bir buçuk yıl boyunca, 20 akademisyen ve aktivist ile beraber başlattıkları online Sakatlık Çalışmaları İnisiyatifi Projesi’ni yürütüyor. Bir yandan da para kazanmak için 4-12 yaş arasındaki çocuklara kendi hazırladığı program ve materyallerle İngilizce özel ders veriyor. Dört yıl boyunca bu derslere devam eden Mine, bu süreçte kendini öğrenci olduğu kadar biraz da öğretmen olarak hissediyor.  

Mine yaz tatillerinden birini Barış Çalışmaları alanında çalışan ünlü Profesör Galtung’un Almanya’daki araştırma merkezi Galtung-Institute’da geçiriyor. Ardından Erasmus programı dahilinde bir dönem okuduğu Sciences Po Paris’te adalet, özgürlük ve demokrasi teorileri üzerinde birçok ders alıyor; makaleler yazıyor.  

Mine üniversite mezuniyetinin ardından, yüksek lisansa başlamadan önce, öğrenimine bir yıl ara veriyor. Bu süreçte iki buçuk ayını Güney Amerika’da geçiren Mine, Türkiye’ ye döndükten sonra bir buçuk ay boyunca bir Montessori okulunda gözlem yapıyor ve konu ile ilgili eğitimlere katılıyor. Bu arada Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nda da gönüllü olarak çalışıyor.  

Mine yüksek lisansını adalet, özgürlük ve demokrasi konularında yapmaya karar veriyor. Ancak toplumda adaletin nasıl tesis edilebileceğine dair araştırmalar yapmak, akademik makaleler yazmak ve kürsülerde ders vermekten ziyade iyi bir düşünsel arka plana sahip bir -belki yüzlerce- projeyle dünyayı bir parça daha adil, insanları bir parça daha özgür, ülkesini bir parça daha demokratik kılmayı düşlüyor. Ve kendi adına bunu yapabileceği en iyi alanın “eğitim” olduğuna karar veriyor. Bu karar doğrultusunda bir sonraki yıl için eğitim alanında birkaç yüksek lisans programına başvuruyor. İlk tercihi olan Harvard Üniversitesi’nden kabul alan Mine, okulun verdiği bursun yanı sıra Türkiye’den de dört farklı kişi ve kurumdan sağladığı destekle yüksek lisansını tamamlıyor.  

Yazının Devamını Oku

Sevdiklerimize zaman ayırmalı ve güzel anılar biriktirmeliyiz

Merhabalar sevgili okurlar.

Bugün 30 Nisan… Benim için çok önemli bir gün… Bundan 45 yıl önce kaybettiğim annemin doğum günü ve bundan 5 yıl önce kaybettiğim çok sevgili kuzenimin ölüm yıldönümü… Onların birbirlerine olan sevgileri dışındaki ortak noktaları, her ikisinin de meme kanserinden vefat etmiş olmaları.  

Meme kanseri kadın kanserleri arasında en fazla görülen ve akciğer kanserinden sonra en sık ölüm nedeni olan kanser türü. Tüm kadın kanserlerinin %24’ünü ve kanserden ölümlerin %14’ünü oluşturuyor. Her 8 kadından 1’inin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanma olasılığı bulunuyor. Meme kanseri nadir olarak erkeklerde de görülebiliyor. Her 100 kadına karşın 1 erkek meme kanseri tanısı alıyor. 

Kanser, vücut hücrelerinin kontrol edilemez bir şekilde sürekli çoğalması neticesinde oluşuyor. Meme kanseri de meme dokusundaki süt kanallarında yer alan ve süt üretiminden sorumlu bulunan hücrelerin kontrolsüz şekilde çoğalmasına bağlı olarak gelişiyor. Meme kanseri varlığında, kanser hücreleri zaman içinde çoğalarak kitle oluşturuyor. Diğer kanser türlerine kıyasla daha yavaş gerçekleşen bu durumun ardından kanser hücreleri lenf nodlarına sonra da kan dolaşımı aracılığıyla vücudun farklı bölgelerine sıçrayabiliyor. Çoğunlukla

50-70 yaşları arasında ortaya çıkan meme kanseri, 1. derece akrabalarında meme kanseri olanlarda daha sık görülüyor. Bu yüzden meme kanseri taraması büyük önem taşıyor. Meme kanseri belirtisi göstermese bile, 40 yaşına gelen tüm kadınların düzenli aralıklarla mamografi yaptırmaları öneriliyor.  

Meme kanseri belirtileri arasında meme ucundan akıntı gelmesi, şekil bozukluğu, meme ve koltuk altı bölgesinde şişlik ve/veya kitle varlığı gibi semptomlar yer alıyor. Meme kanseri tedavi yöntemleri ise meme kanserinin teşhis edildiği evreye göre farklılık gösteriyor. Meme kanserinin tanısı ne kadar erken konulursa tedavi şansı da o kadar yüksek oluyor. Bu nedenle meme kanseri riskine karşı 20 yaşından sonra her kadının adet döneminin sona ermesinin ardından gelen ilk haftada elle meme muayenesi yapması gerekiyor.  

Meme kanseri genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak oluşuyor. Ailede meme kanseri öyküsünün bulunması kişinin meme kanserine yakalanma riskini arttırıyor. Ayrıca;

* Radyasyona maruz kalmak

* Meyve ve sebze bakımından fakir diyet uygulamak

Yazının Devamını Oku