“Bu da Benim Farkım”

Merhabalar sevgili okurlar.

Otizm Spektrum Bozukluğu, “Doğuştan gelen ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan karmaşık bir nöro-gelişimsel farklılık” olarak tanımlanıyor. Otizme dair belirtiler, genellikle, üç yaştan önce ortaya çıkıyor. Ancak bu belirtiler bazı çocuklarda gelişim basamaklarının erken dönemlerinde görülürken, bazılarında ise normal seyreden gelişim sürecinde zamanla ortaya çıkan gerileme veya aksaklıklar ile fark ediliyor. 

 

Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi’ nin (Centers for Disease Control and Prevention) son verilerine göre, doğan her 54 çocuktan biri otizm tanısı alıyor ve otizm erkek çocuklarda kız çocuklarına oranla yaklaşık dört kat daha fazla görülüyor. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm; bireylerin sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor. 

 

Bireyin doğumundan başlayan ve yaşamı boyunca etken olan otizm zaten başlı başına yönetimi zor bir süreç iken, toplumla olan hatalı/yanlış etkileşim ve iletişimler bu süreci daha da zorlaştırıyor. Bu yüzden, otizmli bireyler ve ailelerinin sosyal uyumlarını sağlayabilmek için yapılacak farkındalık çalışmalarında; kavrama ait toplumsal algı düzeyinin bilinirliği ve eksik/hatalı fikir ve görüşlerin saptanmış olması büyük önem taşıyor. 

 

13 Nisan 2016 tarih, 2016/8 sayılı ‘Yüksek Planlama Kurulu Kararı’ ve 3 Aralık 2016 tarih, 29907 sayılı Resmî Gazete’ de yayımlanan ‘Otizm Spektrum Bozukluğu Olan Bireylere Yönelik Ulusal Eylem Planı’ nda (2016-2019); otizmli bireylerin sunulan hizmetlerden diğer bireylerle eşit olarak yararlanmalarını sağlamak ve toplumsal yaşamın her alanına bağımsız olarak katılımlarını kolaylaştırmak amacıyla belirlenen altı öncelikten ilki ‘farkındalık çalışmaları ve kurumlar arası iş birliği’. Bu doğrultuda, Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlilerinden Doç. Dr. S. Serhat Serter tarafından bilimsel bir araştırma projesi tasarlanmış bulunuyor. Türkiye’ nin otizm konusunda önde gelen sivil toplum kuruluşlarından biri olan Otizm Dernekleri Federasyonu (ODFED) iş birliği ile gerçekleştirilen proje çalışmaları kapsamında, farklı şehirlerde yaşayan yaklaşık 100 otizmli birey ve ailesine ulaşılarak sosyal hayatta uzak ya da yakın ilişkilerde oldukları insanlar ile yaşadıkları sorunlara ait bilgiler toplanıyor. Proje kapsamında elde edilecek verilerin işlenerek otizmli birey ve ailelerinin sosyal uyumlanmalarında yaşadıkları sorunların analiz edilmesi ve bu anlamda yapılacak başkaca önemli çalışmalara taban oluşturulması amaçlanıyor.

 

Söz konusu çalışma ile, herhangi bir özellikli durumu olsun/olmasın, her bireyin doğuştan gelen ve/veya sonradan kazanılan davranışsal farklılıklarının olduğu vurgulanmak isteniyor. Bu nedenle, Dr. Serter tarafından tasarlanmış olan bu bilimsel araştırma çalışması; otizmli bireylerin sosyal uyum ve toplumsal kabullerinde, sahip oldukları farklılıklar sebebiyle yaşadıkları sorunları fark ettirebilmek amacıyla “Bu da Benim Farkım” sloganı ile kampanyalaştırılmış bulunuyor. 

 

“Bu da Benim Farkım” projesi ile ülkemizde, “Otizm” kavramının sosyolojik yansımalarına ilişkin bireysel, ailesel ve toplumsal bilgi, bilinç ve tutuma yönelik bir ölçümleme yapılması; konuya, taleplere veya ihtiyaçlara yönelik farkındalığın artırılması ve otizmli bireylerin tercihli yalnız kalma isteklerine yönelik yanlış algının düzeltilmesine katkı verilmesi amaçlanıyor. Katılımcılar, konu ile ilgili olarak hazırlanan ankete www.budabenimfarkim.org adresinden katılarak hem kendi bilinç ve tutumlarını ölçümleyebilecek hem de site aracılığı ile eksikliğini hissettikleri bilgileri edinebilecekler. 

 

Pandemi döneminde otizmli bireylerle yapılan çalışmalar; Covid-19 süreci ile birlikte artan stereotipler, saldırganlık, aşırı duyarlılık, davranış sorunları, uyku ve iştah değişikliklerinin olduğu bir klinik tablo sergiliyor. Pandemi sonrası normalleşme sürecine geçildiği zaman, otizmli bireylerin sosyal hayata daha kolay uyumlanabilmeleri için birlikte var oldukları toplumun diğer üyelerinin de çabası ve desteği gerekecek. “Bu da Benim Farkım” projesi, birlikte yaşam sürecine geçişteki pratiklere destek verecek olması açısından büyük önem taşıyor.  

 

Projeye toplumun tüm kesimlerinden kişilerin katılımı; otizmli bireylerin farklılıklarının kabulüne yönelik doğru algı bilincinin yaygınlaştırılmasını, otizmli bireylerin ve ailelerinin yaşadıkları dışlanma/etiketlenme gibi temel sorunların hafifletilmesini sağlayacak. 

 

Söz konusu çalışma ile ilk günden binlerce kişiye ulaşılmış durumda. Ancak kampanyaya otizmli bireyler ve ailelerinin yaşadıkları dışlanma/etiketlenme sorununa birlikte çözüm üretmek isteyecek on binlerce kişinin daha katılımı bekleniyor.

 

Ben, kendi adıma, bu kampanyaya katıldım. Umarım Sizler de beni takip edersiniz…

 

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz günler dileği ile…   

 

X

Engelli kadınlar sivil toplum örgütlerinde haklarını arıyorlar

Merhabalar sevgili okurlar

Türkiye Körler Federasyonu görme engellilerin ekonomik, sosyal, kültürel, sportif, mesleki vb. hak ve çıkarlarının korunup geliştirilmesi, toplumun diğer kesimleriyle eşit hak ve olanaklara sahip, özel ihtiyaçları dikkate alınan bireyler olarak toplumsal yaşama etkin katılımlarının sağlanması amacıyla çalışan bir sivil toplum örgütü. Altı Nokta Körler Derneği, Çağdaş Görmeyenler Derneği, Evrensel Görme Özürlüler Derneği, Görme Özürlüler Derneği, Türkiye Görme Engelliler Derneği, Uygar Görme Engelliler Derneği ile Körlere Eğitim ve Destek Derneği bu federasyonun üyeleri. 

 

Türkiye Körler Federasyonu’ndan kadınlar, engelli kadınların sivil toplum örgütlerinin yönetim ve karar süreçlerinde aktif yer almasını istiyorlar. Geçtiğimiz günlerde de bu isteklerini dille getirmek üzere bir duyuru yayınladılar.  

 

“Engelli kadınlar sivil toplum örgütlerinde haklarını arıyorlar: Kararlara katılamıyor, temsil edilmiyoruz“ sözleri ile başlayan duyuru şöyle devam ediyor:

“Türkiye Körler Federasyonu’ndan kadınlar, engelli kadınların sivil toplum örgütlerinin yönetim ve karar süreçlerinde aktif yer almasını istiyor. Federasyon’dan “Biz engelli kadınlar sesimizi duyurmak istiyoruz çünkü söyleyecek sözümüz var”:

Hayatın her alanında ve özellikle yönetim ve karar mekanizmalarında aktif yer almak istiyoruz. Engelli kadınlar olarak hem kadın hem de engelli olmamız nedeniyle çifte ayrımcılığa uğruyoruz. Ayrımcılığın nedeni ve sonucu olarak engelli örgütlerinde ve engellilerle ilgili olmayan örgütlerde yönetim ve karar mekanizmalarında yeterince yer alamıyoruz.

Türkiye Körler Federasyonu olarak Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı desteğiyle, “Engelli Kadınların Sivil Toplum Örgütlerindeki Etkinliğinin Araştırılması” konulu bir çalışma başlattık. En az 200 engelli kadının katılacağı bir araştırma anketi hazırladık.

Yazının Devamını Oku

Coronavirüs salgını çocuklarda miyopluk gelişimini arttırdı

Merhabalar sevgili okurlar. 

Geçtiğimiz yıl Mart ayında tanıştığımız Coronavirüs (Covid-19) pek çok şey değiştirdi yaşantımızda. Artık eskiden olduğu gibi sosyalleşemiyor, sevdiklerimizle kucaklaşamıyoruz., Alış-veriş merkezlerine gidemiyor, ihtiyaçlarımızı on-line mağazalardan temin etmeye çalışıyoruz. 

 

Küresel boyuttaki Coronavirüs salgını, hayatın diğer alanlarında olduğu gibi, eğitim alanını da derinden etkiledi. Dünyada hemen hemen tüm ülkeler virüsün yayılma hızını azaltabilmek için çocuklar ve gençlerin eğitimine ara verdiler. Unesco’nun verilerine göre; 191 ülkede okullar fiziksel olarak eğitime ara verirken, 5 ülkede okullar kısmen kapandı. Dünya genelinde yaklaşık 1,723 milyar öğrenci bu durumdan etkilendi. Süreç içinde dersler dijitale taşındı ve oyun oynamak, arkadaşlarıyla sohbet etmek (chatleşmek) gibi nedenlerle zaten bilgisayar başında olan öğrenciler artık vakitlerinin tamamını bilgisayar başında geçirmeye başladılar. 

 

Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Başhekimi ve Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arif Koytak, pandemi nedeniyle 2020 yılında hem eğitimlerini sürdürmek hem de sosyal faaliyetlerini gerçekleştirmek amacıyla bilgisayar, tablet ve telefon ekranlarına maruz kalan çocuklarda miyop oranının arttığını söylüyor. Prof. Koytak bu durumu kanıtlayan ilk bilimsel araştırmanın Çin’den geldiğini ifade ediyor. 

 

Yaklaşık 125 bin çocuğun son beş yıldaki göz kırma kusuru ölçümlerine dayanılarak yapılan çalışma; Çin’de, 2020 yılının ilk altı ayında uygulanan sıkı sokağa çıkma yasağı ve uzaktan öğretim gibi uygulamaların 6-8 yaşları arasındaki çocuklarda miyopluk gelişimini belirgin olarak arttırmış olduğunu gösteriyor. Araştırma bulgularına göre 2020 yılında miyopluk görülme sıklığı önceki yıllara göre 6 yaşındaki çocuklarda 3 kat, 7 yaşındaki çocuklarda 2 kat, 8 yaşındaki çocuklarda da 1,4 kat artmış durumda. 

 

Yazının Devamını Oku

Egzersizler, Ergonomi ve Ortezler

Merhabalar sevgili okurlar. 

17 Şubat Çarşamba akşamı, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’ nin ortaklaşa gerçekleştirdikleri “Tüm Yönleriyle FSHD Webinarı” na konuk ve konuşmacı oldum. 

 

Musküler Distrofi’ lerin en yaygın görülen türlerinden biri olan FSHD, genetik ve ilerleyici bir hastalık. Genellikle buluğ çağından sonra başlıyor ve ileri yaşlarda tekerlekli sandalye ihtiyacı ortaya çıkabiliyor. 

 

Çoğunuzun bildiği gibi, ben de FSHD (Facioscapulohumeral Muscular Dystrophy- Fasiyo Skapulo Humeral Musküler Distrofi) hastalarından biriyim. Konunun disiplinler arası yaklaşımla ele alındığı toplantıda, ben de FSHD’ yi hasta gözünden anlatmaya çalıştım. Birbirinden değerli hocaların konuyla ilgili sunumlarını zaman içinde sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Bugün ise, tedavisi henüz mümkün olmayan bu amansız hastalığın etkilerinin azaltılmasını sağlayacak tek uygulama olan rehabilitasyon konusuna değineceğim.

Webinar’ da bu konu, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Başkanı Prof Dr. Özden Özyemişçi Taşkıran tarafından ele alındı. Prof. Taşkıran, “Rehabilitasyonun Yeri: Egzersizler, Ergonomi ve Ortezler” başlıklı sunumda, FSHD hastalarının neden egzersiz yapması ve ne tip egzersiz yapması gerektiğinden, elektrik uyarımı gibi diğer yöntemlerden, Ortezler/Yardımcı Cihazlar’ dan söz etti. Kendisinden öğrendiğime göre; kas hastalığının kendisine bağlı zayıflık yanında, hareketsizliğin getirdiği kondisyon kaybı vücutta kas kitlesinde azalmaya vücuttaki yağ oranında ise -özellikle karın çevresi başta olmak üzere- artışa neden oluyor. Egzersiz ve hareketlilik kaslarda mevcut olan kuvvetin korunması ve potansiyelin ortaya çıkarılması açısından oldukça büyük önem taşıyor. 

 

Kondisyon artışı; kasları kuvvetlendirmenin ötesinde yorgunluğun azalması, enerji artışı ile birlikte kalp ve akciğer sağlığı, kemik erimesini önleme ve genel sağlığı iyileştirme gibi birçok olumlu etki yaratıyor. Sonuç olarak günlük yaşamı kolaylaştırıyor, yaşam kalitesinin artmasını ve ömrün uzamasını sağlıyor. Ancak, yapılacak egzersizlerin bireysel olması, her bireyin durumuna göre özel olarak planlanması gerekiyor. Yani hastalar durumlarına özel egzersizlerden yarar görüyorlar.

Yazının Devamını Oku

Hayata bir başkasını yaşatarak veda etmek

Merhabalar sevgili okurlar. 

Dünyamızın ve ülkemizin en önemli sağlık sorunlarından biri, tedavisi yalnızca organ ve doku nakli ile mümkün olan hastalıklar. Organ ve doku nakli bekleyen hastaların sayısı tüm dünyada ve ülkemizde giderek artıyor. Türk Böbrek Vakfı verilerine göre, Ulusal Organ Nakli Koordinasyon Sistemi bekleme listesinde yer alan kronik böbrek yetmezliği rahatsızlığı bulunan hasta sayısı, yaklaşık, 25.000. Bu hastaların tümü, yaşamlarına devam edebilmek için kadavradan nakil olabilmeyi bekliyorlar. 

 

Görev yapamayacak kadar hasta ve hatta vücuda zarar veren organın sağlamı ile değiştirilmesi işlemine, organ nakli deniliyor. İleri düzeyde kalp, karaciğer ve böbrek yetmezliği olan hastalarda, sağlıklı bir yaşam ancak organ nakli ile mümkün olabiliyor. Bugünkü yazımda sizlere biri yurtdışında diğeri ise ülkemizde gerçekleştirilen iki böbrek nakli ameliyatından söz edeceğim.

 

En yakın arkadaşlarımdan biri eşi ve iki oğlu ile birlikte neredeyse kırk yıldır Avustralya’da yaşıyor. Eşi bundan yirmi yıl kadar önce aşırı halsizlik, yüksek tansiyon, konsantrasyon eksikliği ve ayak bileklerinde şişkinlik şikâyetleri ile doktora başvurdu. Yapılan tetkikler sonucunda, halk arasında ‘nefrit’ olarak adlandırılan “glomerülonefrit” teşhisi konuldu. Tanıyı koyan nefroloji (böbrek hastalıkları) uzmanı, arkadaşımızda böbrek yetmezliği olduğunu, hastalığının giderek ilerleyeceğini ve 7 ile 20 yıl arasında bir zaman dilimi içinde diyalize ihtiyaç duyacağını söyledi. 

 

Arkadaşım ve eşi bu beklenmedik habere alışmaya çalışarak tetkik ve tedavileri sürdürmeye devam ettiler. Zaman içinde arkadaşımın eşinin sağılığı giderek bozuldu ve vaktinin çoğunu hastanelerde geçirmeye başladı. Bundan dört buçuk yıl kadar önce de rutin bir kontrolde sol böbreğinde kanser görüldü ve böbreğinin bir bölümü alındı. Bu operasyon onun böbrek fonksiyonunu tümden azalttı ve bir süre sonra diyalize başlamasını zorunlu kıldı. Artık haftada üç gün altışar saat bir makineye bağlanıyor ve başlama/bitiş kontrolleri ile birlikte ortalama sekiz saatlik bir zaman dilimini bir merkezde kendi durumundaki kişilerle birlikte geçiriyordu. 

 

Yazının Devamını Oku

Salgında Kadın Olmak

Merhabalar sevgili okurlar.

“Kadının İnsan Hakları” kavramının insan hakları literatüründeki yeri, 1993 yılında Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı’ nda benimsenen “kadın hakları insan haklarıdır” sloganıyla birlikte daha da güçlenmiş bulunuyor.

 

Dünyada ve Türkiye’de kadın haklarını savunuculuğunu üstlenmiş pek çok kurum ve kuruluş mevcut. “Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği (KİH-YÇ)” de Türkiye’de ve dünyada kadınların insan haklarını savunmak üzere 1993 yılında kurulmuş olan, bağımsız bir kadın örgütü. KİH-YÇ; kadının insan haklarının eksiksiz uygulanmasını ve kadınların hayatın her alanına özgür bireyler ve eşit yurttaşlar olarak katılımını desteklemek amacıyla yerel, ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde yürütüyor çalışmalarını. 

 

Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği tarafından yürütülen, Covid-19 salgınının kadınların hayatına etkisi konulu, “Salgında Kadın Olmak Araştırması” nın raporu geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Söz konusu araştırmanın saha çalışmaları Covid-19 salgınının Türkiye’ de en etkili olduğu dönemde, Mayıs ve Haziran 2020 tarihlerinde, gerçekleştirildi. Araştırma kapsamında Türkiye'nin 81 ilinden toplam 1201 kadınla telefon görüşmesi yapıldı. 

 

Araştırma bulguları; kadınların genel sağlık durumunun Covid-19 salgınından olumsuz etkilendiğini, ancak asıl çarpıcı sonucun kadınların ruh sağlıklarındaki değişimde olduğunu gösteriyor. Katılımcıların %79’u salgından önce kendilerini iyi hissettiklerini söylerlerken, bu oran salgın sonrasında %30’a düşüyor.

 

Yazının Devamını Oku

Engelli öğretmen adayları sesleri duyulsun istiyorlar

Merhabalar sevgili okurlar. 

2018-2020 yılları EKPSS (Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı)’na katılan adaylar arasından puan üstünlüğüne göre alınacak öğretmenlerin atamalarına ilişkin Duyuru, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından, 26 Ocak 2021 tarihinde yayımlandı. Atama bekleyen adaylar,

1-5 Şubat tarihleri arasında ön başvurularını yaptılar. Atama yapılacak alan ve kontenjan sayıları ise 11 Şubat’ta ‘personel.meb.gov.tr’ adresinde yayınlanacak. Adaylar, ön başvuruda bulundukları alanda kontenjan verilmesi halinde tercih başvurularını; ‘personel.meb.gov.tr’ adresinde yer alan Elektronik Tercih Başvuru Formu’ nu doldurmak suretiyle 15 Şubat’a kadar yapabilecekler. Atama takvimi ise henüz netlik kazanmadı.  

 

2018-2020 EKPSS Sınav Sonuçlarına göre 500 engelli öğretmen adayı göreve atanacak. Engelli öğretmen adayları bu sayının yetersiz olduğunu, kendileri için en az 2000 kişilik kontenjan ayrılması gerektiğini söylüyorlar. Son birkaç gündür konu ile ilgili olarak onlarca

e-posta aldım. Bu postaları gönderenlerin hepsi de büyük zorluklarla okumuş, pırıl pırıl gençler. Bir an önce atanıp vatana vatana-millete yararlı nesiller yetiştirmeyi hayal ediyorlar.   Onların sesini duymazdan gelmek çok zor. Örneğin; okurum Ayşe Hanım şunları söylüyor:

 

“Merhabalar, ben ataması yapılmamış engelli bir öğretmenim. Öncelikle sizlere yaşadığım engel dolu hayatımı anlatmak isterim. Ben her iki haftada bir damar yolundan onkolojide akıllı ilaç almaktayım. Bununla beraber sürekli tahlillerim de yapılmakta. Eğer kan değerlerim düşüşe geçerse (ki her ay aynı problem) ünitelerce eritrosit (kırmızı kan) alıyorum. Ve tüm günüm hastanede geçiyor. Bu durum hem manevi hem maddi anlamda beni sürekli yoruyor, yıpratıyor. İdame tedavi ile hayatımı sürdürmek zorundayım. Ben bunları yaparken de kimse beni anlayıp yanımda olmuyor veya olamıyor. 

Üzüntümü katmerleyen başka olay ise MEB'in engelli öğretmen ataması olarak bizlere 500 kişilik kontenjan sayısını vermesi. Bu 500 sayısı kırk beş tane branşa dağıtılacak ve hiçbir şekilde bu dağılım adaletli yapılamayacak. Bu sayıyı paylaştırdıklarında zaten tüm engelli öğretmenler tekrar bir hüzne boğulacaklar.

Yazının Devamını Oku

Spinal Radyocerrahi

Merhabalar sevgili okurlar.

Bildiğiniz gibi, yazılarımın çoğunu sağlık konularında kaleme alıyorum. Bunun nedeni, sanıyorum ki, sağlık sorunları ile dolu olarak geçen ömrüme bir anlam kazandırmak…

Günümüzde tıp bilimi çok ilerlemiş ve -her ne kadar kas hastalıkları buna dahil değilse de- pek çok hastalığa çare bulunmuş durumda. Bir önceki yazımda da ifade etmiş olduğum gibi, babamı 1990 yılında beyin tümörü nedeniyle kaybettim ben. Oysa ki babam bu rahatsızlık ile bugün karşılaşmış olsa idi, “Spinal Radyocerrahi” (SRC) yöntemiyle tedavi edilebilir ve sağlığına kavuşabilirdi.

“Spinal Radyocerrahi” (SRC), beynin fonksiyonel anormalliklerini ve küçük tümörlerini tedavi etmek için kullanılan, cerrahi olmayan radyasyon tedavisine verilen ad. SRC, vücut tümörlerini tedavi etmek için kullanıldığında, “Spinal Stereotaktik Vücut Radyoterapisi” (SBRT) adını alıyor. Geleneksel tedaviye göre daha az sayıdaki yüksek doz tedavi seansında, hassas şekilde hedefe yönlendirilmiş radyasyonu göndererek sağlıklı dokunun korunmasına yardımcı olunabiliyor. SRC ve SBRT, genellikle, ayakta hasta koşullarında uygulanan bir tedavi yöntemi.

Spinal Radyocerrahi tedavisi kararının ilgili tüm branşların katılımıyla ve multidisipliner olarak, elde edilmesi istenilen hedef doğrultusunda, her hasta için kişiselleştirilerek verilmesi gerekiyor. Konu ile ilgili olarak görüştüğüm Koç Üniversitesi Hastanesi Multidisipliner Ekibi; Beyin Cerrahisi, Radyasyon Onkolojisi, Medikal Onkoloji, Patoloji, Radyoloji, Nükleer Tıp, Ortopedi ve Fizik Tedavi gibi uzmanlık alanlarından oluşuyor.

Dün, konu ile ilgili olarak, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yasemin Bölükbaşı ve Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Selçuk Peker ile sanal ortamda bir görüşme yaptık. Kendi adıma çok yararlı olduğunu düşündüğüm bu görüşmeden elde ettiğim bilgilere göre; SRC ve SBRT, uzman doktorların planı ve denetiminde tek seans ya da çoklu seans olarak (3-10 seferde) istenilen hedefe odaklanmış yüksek doz radyasyonla uygulanıyor. İşlem, genel adı “Lineer Hızlandırıcı” olan tedavi cihazlarının özelleşmiş modelleriyle, keskin ve hassas bir şekilde gerçekleştiriliyor. Uygulama, genellikle vücuttaki bir kanserin omurgaya sıçramış kitlelerini (metastazlarını) kapsasa da hem omurganın kendisinden veya yumuşak doku elemanlarından ortaya çıkan kötü huylu tümörlere hem de iyi huylu ancak tedavi gerektiren tümörlere başarıyla tatbik edilebiliyor. Ancak, bu tedavi uygulanırken hastalıklı bölgenin en iyi şekilde görüntülenebilmesi, tedavinin yüksek hassasiyetle uygulanabilmesi ve hastanın en küçük pozisyon farklılıklarına göre adapte edilebilmesi esas alınıyor.

Tedavi gereksinimi sıklıkla ağrı, omurganın bütünlüğünü tehdit eden durumlar, omurilik ya da kök basısına neden olan durumlarda ortaya çıkıyor. SRC ve SBRT sıklıkla tek başına yeterli görülse de öncesinde ya da sonrasında cerrahi gerekebileceği gibi, diğer tedavilerle kombine edilerek de uygulanabiliyor.

Sevgili eşimi 2011 yılında akciğerden kemiklere metastaz yapmış kötü huylu tümör nedeniyle kaybettim. Oysaki bu durum bugün başımıza gelmiş olsa, Spinal Radyocerrahi yöntemiyle yapılacak bir tedavi bu hastalıkla olan mücadeleyi kazanmamızı sağlayabilirdi.

Tıp bilimi ve teknoloji konularında kaydedilen ilerlemelerin önümüzdeki yıllarda pek çok hastalığa çözüm getirebileceğini söylemek, sanıyorum ki yanlış olmayacak. Bize düşen, o güne kadar sağlığımızı iyi korumak….

Yazının Devamını Oku

Dünya Kanser Günü

Merhabalar sevgili okurlar. 

1975 yılına yeni girmiştik. Ben bir yandan Çayırova’ da özel bir şirkette çalışıyor, bir yandan da şimdilerde Marmara Üniversitesi bünyesinde eğitim veren Atatürk Eğitim Enstitüsü İngilizce Öğretmenliği Bölümü’ nde yüksek öğrenim görüyordum. Feneryolu’ nda, annemlerle aynı apartmanda oturuyorduk. Kızım henüz 3,5 yaşındaydı. Edebiyat öğretmeni olan annem kızım doğduktan sonra emekli olmuş ve onun bakımını üstlenmişti. Her sabah işe giderken kızımı anneme bırakıyor, akşam alıyordum. Yani kızımla benden fazla annem ilgileniyordu. 

 

Her şey yolunda giderken annem göğsünde bir şişlik hissederek doktora gitti ve ameliyat olması gerektiğini öğrendi. Babam vakit geçirmeden onu hastaneye yatırdı. Ameliyatta annemin bir göğsü alındı. O zamanlar “kanser” hastalığı bugünkü gibi yaygın değildi. Annemin ameliyatından önce yakın çevremizden kimsenin bu hastalığa yakalandığını duymamıştım. Bu yüzden anneme de hiç yakıştıramamıştım kanseri. 

 

Annemin iyileşmesi oldukça uzun bir zaman aldı. Ameliyatın ardından gördüğü radyoterapi tedavisi cildinde yanıklara neden oldu. İyileştikten sonra bile zaman zaman kolu şişmeye devam etti. Ne yazık ki bizim iyileşme sandığımız süreç ancak bir yıl kadar sürdü. Annem hiç geçmeyen bir karın ağrısı ve şişkinlik çekmeye başladı. Neticede kanserin karaciğere metastaz yaptığı anlaşıldı. 

 

O tarihlerde kemoterapi tedavisi bugünkü gibi yaygın değildi. Bu yüzden anneme radyoterapi tedavisi uygulamaya başladılar. Ancak bu tedavi iyi gelmediği gibi daha da yordu annemi. 1976 yılının Haziran ayında babam onu, hava değişikliği için çalıştığı bankanın dinlenme tesislerine götürdü. Ama annem giderek daha da kötüleşti ve eve dönmek yerine hastaneye kaldırıldı. Kanser, maalesef, tüm vücuduna yayılmıştı. Yani yapılabilecek bir şey kalmamıştı…

 

Yazının Devamını Oku

PROSPAX Projesi

Merhabalar sevgili okurlar.

 

“Ataksi” kelimesi Yunanca ’dan geliyor ve “düzensiz” anlamını taşıyor. Tıpta ise ataksi; ‘cerebellum (beyincik) ve bağlantılarından, omurilik tutulumundan veya periferik duyusal kayıplardan kaynaklanan denge ve koordinasyon kaybı’ olarak tanımlanıyor. Ataksiler; konjenital, herediter, non-herediter ve semptomatik olarak sınıflandırılıyor. 

 

Herediter (kalıtsal) ataksiler, Mendelian Kalıtım’ a göre otozomal dominant (OD), otozomal resesif (OR) ve X’ e bağlı olarak kalıtılabiliyorlar. Herediter Spastik Paraparezi (HSP) alt ekstremitelerde giderek artan spastisite, zaaf ve yürüme güçlüğü ile karakterize, nörodejeneratif bir hastalığa verilen ad. Fenotipe (gözle görülür özelliklere) göre “saf” HSP ve “komplike” HSP olarak iki geniş gruba ayrılmakla birlikte genetik alanındaki çalışmalar hastalığın genetiğinin de son derece heterojen (ayrışık) olduğunu göstermiş ve yeni bir sınıflamanın doğmasına neden olmuş bulunuyor. Genellikle otozomal dominant geçiş gösteren HSP’ de, otozomal çekinik ve X’ e bağlı kalıtım da görülebiliyor. Akraba evliliklerine sıklıkla rastlanan toplumlarda, hastalığın çekinik tipine rastlanma oranında da artış görüyor. Herediter Spastik Paraparezi hastalarında spastisite (belirli kasların sürekli kasılma durumu) uzun dönem özürlülüğün en önemli nedenini oluşturuyor ve hastaların yaşam kalitelerini önemli ölçüde etkiliyor. 


Eylül 2020’de başlatılan PROSPAX Projesi; Avrupa, Birleşik Krallık ve Kanada’ dan nörologların başlattıkları yeni bir iş birliği çalışması. Koç Üniversitesi Hastanesi Nörodejenerasyon Araştırma Laboratuvarı’ nın da içinde yer aldığı PROSPAX projesi, iki hastalığa odaklanıyor: ARSACS ve SPG7.

Daha yaygın olarak ARSACS adıyla bilinen Charlevoix-Saguenay Otozomal Resesif Spastik Ataksi, kas hareketini etkileyen bir rahatsızlık. Hastalık adını, ilk görüldüğü bölgeden, Kanada’nın Quebec kentindeki Charlevoix-Saguenay bölgesinden almış bulunuyor. ARSACS hastaları tipik olarak kaslarda anormal kasılmalar, denge ve koordinasyon sorunları, kollarda bacaklarda his azaltmaları ve zayıflama gibi semptomlar sergiliyorlar. ARSACS’ da görülebilen diğer problemler arasında kas erimesi, istemsiz göz hareketleri, yutkunma ve konuşma zorluğu, skolyoz, idrar yolu sorunları, duyma kaybı ve tekrarlayan nöbetler (epilepsi) yer alıyor.

ARSACS hastalığının ilk belirtisi, dengesiz bir yürüyüş tarzı ile ortaya çıkıyor. Yürüme sorunları genellikle 12 ay ile 18 ay arasında, çocuklar daha yürümeyi yeni öğrenirlerken başlıyor. Bu hareket problemleri zamanla kötüleşiyor; spastisite ile kol ve bacaklardaki denge bozuklukları artıyor. Bazı durumlarda spastisite kayboluyor, ancak bu belirgin iyileşmenin kol ve bacaklardaki kasların erimesinden kaynaklandığı düşünülüyor. Bu hastalıktan etkilenen bireylerin çoğu, otuzlu veya kırklı yaşlarında tekerlekli sandalye yardımına ihtiyaç duyuyorlar.

Yazının Devamını Oku

Limb-Girdle Musküler Distrofi (LGMD)

Merhabalar sevgili okurlar.

Dün bir okurum bana gönderdiği e-posta ile teyzesinin kızına Limb-Girdle Musküler Distrofi teşhisi konulduğunu bildiriyor ve bu hastalıkla ilgili bilgi istiyordu. Ben de bugünkü yazıma bu hastalığı konu alacak ve okurumu elimden geldiği kadar aydınlatmaya çalışacağım. 

 

Limb-Girdle Musküler Distrofi (LGMD), kasta eksik olan proteine ve genetik geçişine göre farklı türleri olan bir hastalık grubuna verilen ad. Bu hastalıktan en çok bedene yakın olan (proksimal) kaslar -özellikle omuz, üst kol ve alt karın kasları- etkileniyor. LGMD’ nin her biri farklı bir gendeki değişimden kaynaklanan yirminin üzerinde farklı türü bulunuyor. Bu türler; hastalığın şiddeti, etkilediği kaslar ve kalıtılma şekli açısından değişiklik gösteriyor. Bazı türler birkaç yıl içinde yürüme yeteneğinin kaybına ve ciddi hasarlara yol açarken diğer bazı türler yıllar içinde çok yavaş seyrediyor ve önemli bir hasara yol açmıyor. Bu yüzden LGMD tanısı konan her hasta kendine özel bir süreç yaşıyor. 

 

LGMD kalıtılma şekline göre ikiye ayrılıyor:

 

Tip 1 LGMD (Otozomal Dominant -baskın- geçişli): Bu tipte; kişi, genin bir normal kopyasını, bir de olumsuz yönde değişmiş (mutasyonlu) kopyasını taşıyor. Ancak değişmiş gen normal gene baskın, ya da diğer bir deyişle normal genden üstün oluyor. Bu durum, bireyin genetik hastalıktan etkilenmesine sebebiyet veriyor. Ebeveynlerden biri değişmiş gene sahip olduğunda ya normal geni ya da değişmiş geni aktarıyor çocuğuna. Bu nedenle, doğacak çocuklardan her biri %50 (1/2) ihtimalle değişmiş geni taşıyor ve durumdan etkilenmiş oluyor. 

 

Yazının Devamını Oku

SMA Hastası Çocuklar için Tedavi Erişim Anketi

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Çoğumuzun bildiği gibi, bir kas hastasıyım ben. Herhangi bir yaşta, vücudun hareketi sağlayan bölümlerinde yaşanan sorunlarla ortaya çıkan ve kendilerini farklı şekillerde gösterebilen bu hastalıkların; yeni doğumdan başlayarak çocukluk, ergenlik, erişkinlik ve yaşlılık gibi dönemlerin hepsinde görülebilmeleri mümkün. 

 

Kas hastalıklarından biri olan Spinal Musküler Atrofi (SMA), bir grup kalıtsal nöro-musküler hastalığa verilen isim. Bu hastalık, omurilikte yer alan ve beyinden gelen hareket emrini kaslara iletmekten sorumlu olan bazı hücrelerin görevlerini yapamamaları sonucunda ortaya çıkıyor. Hareket emrini alamayan kaslar çalışamıyor ve giderek zayıflıyorlar. Tüm kol ve bacak kasları, gövde ve bazı solunum kasları bu hastalıktan etkileniyorlar. 

 

Klinik olarak farklı tipte ve şiddette dört tip SMA hastalığı belirlenmiş bulunuyor. Bunların hareket etme becerilerine ya da fonksiyonel durumlarına göre özellikleri şöyle: 

 

Tip 1 SMA

Yazının Devamını Oku

“Dünyanın Çarkını Kadınlar Döndürüyor!”

Merhabalar sevgili okurlar.

Kasım ayında “COVID-19 Gölgesinde Evden Çalışma ve İş-Yaşam Dengesi” başlıklı bir seriyle sizlere bir araştırma raporundan bilgiler sunmuştum. Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Mahmut Bayazıt ile İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi İlknur Özalp Türetgen tarafından yürütülen “COVID-19 Gölgesinde Evden Çalışma ve İş-Yaşam Dengesi” başlıklı araştırma, pandemi sürecinin kadınları erkeklere kıyasla daha fazla zorladığını gösteriyordu.

Çalışmalarını ilgiyle takip ettiğim sivil toplum kuruluşlarından biri olan Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı’nın (KEDV) son bültenindeki bir ifade de bu durumu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor:

“Bu yıl çok daha iyi anladık ki afetler, salgınlar gibi krizlerden en çok etkilenenler kadınlar olurken, verdikleri ücretsiz bakım emeğiyle ekonominin ve toplumun çarkını da yine onlar döndürüyor.”

1986 yılında kurulan KEDV dar gelirli kadınların yoksullukla mücadelelerine ağırlıklı olarak kooperatifleşme vasıtasıyla destek olan bir kuruluş. Vakıf, kadınların yaşamları boyunca çocuk ve yaşlı bakımı dahil üstlendikleri çeşitli ev işlerini “bakım emeği” olarak adlandırıyor. Her ne kadar bu emeğin değeri maddiyata dökülemeyecek kadar büyük olsa da, vakıf kadınların günlük olarak yaptıkları bu işlerin yarattığı ekonomik değerle ilgili farkındalık yaratmak için “Küresel Bakım Emeği Hesaplama Uygulaması” nı hayata geçirmiş bulunuyor: https://www.carecalculator.org/tr/

Uygulamaya ütü, çamaşır, temizlik gibi ev işlerine haftada kaç saat harcadığınızı giriyorsunuz. Bir de planlama, alışveriş, doktor randevuları alma gibi aslında bir hayli zaman alan işler de var. Uygulama bunları da içeriyor. Uygulama hem evinizin düzenini sağlamak için haftada kaç saat çalıştığınızı, hem de bu harcadığınız saatlerin ekonomik değerini – yani ücretli bir işte çalışsanız bu kadar saat için alacağınız ücreti – hesaplıyor. En sonunda da küresel boyutta “ev hanımları” nın ortaya koyduğu emeğin toplam ekonomik boyutunu görebiliyorsunuz.

Kendiniz deneyip görmeniz açısından bu hacmi söylemeyeceğim, ama kadınların evlerinde verdikleri emeğin ekonomik değerinin dev bir sanayi sektörüne eşit olduğunu söyleyebilirim.

“Küresel Bakım Emeği Hesaplama Uygulaması” dünya genelinde yoksullukla ve eşitsizlikle mücadele etme amacıyla ortaya çıkan küresel bir oluşum olan Oxfam önderliğinde yaratılmış. KEDV, çeşitli ülkelerden 20 kuruluşun bir araya gelmesiyle oluşan ve dünyada yüzün üzerinde ülkede kadınların güçlenmesine yönelik faaliyet gösteren Oxfam’ a 2019’dan bu yana üye.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının Devamını Oku

“Eğitim Reformu Girişimi”

Merhabalar sevgili okurlar.

“Eğitim Reformu Girişimi (ERG)”; çocuğun ve toplumun gelişimi için eğitimde yapısal dönüşüme nitelikli veri, yapıcı diyalog ve farklı görüşlerden ortak akıl oluşturarak katkı sağlayan bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir girişim. Yapısal dönüşümün ana unsurları ise; eğitimde karar süreçlerinin verilere dayalı olması, paydaşların katılımıyla gerçekleşmesi, her çocuğun kaliteli eğitime erişiminin güvence altına alınması.

 

2003 yılında kurulan ERG, Türkiye’nin önde gelen vakıflarının bir arada desteklediği bir girişim olmasıyla, Türkiye sivil toplumu için iyi bir örnek oluşturuyor. Çalışmalarını “Eğitim Gözlem Evi” ve” Eğitim Laboratuvarı” birimleriyle yürüten ERG, Öğretmen Ağı’ nın yürütücülüğünü de üstleniyor. 

 

Eğitim Gözlem Evi, eğitim sistemimizin iyileştirilmesine ve karar süreçlerinin veriye dayalı olmasına katkı sunabilmek için nitelikli veri kaynağı olma amacıyla çalışıyor. Bu doğrultuda, eğitim politikalarının iyileştirilmesi için yapıcı görüşler sunuyor; öneriler geliştiriyor. Her yıl, eğitim alanındaki gelişmeleri izleyerek, “Eğitim İzleme Raporu” yayımlıyor. Aynı zamanda eğitim politikalarının süreç ve çıktılarını iyileştirmek, kamuoyunu bilgilendirmek için araştırma ve politika belgeleri hazırlıyor.

 

Eğitim Laboratuvarı ise; çeşitli uzmanlık alanlarından kişi, kurum ve kuruluşları eğitim zemininde bir araya getirerek farklı görüşlerden ortak bir akıl yaratmak amacıyla çalışıyor. Bu çalışmalar kapsamında; eğitimde fark yaratacak yenilikçi ve yaratıcı çözümler üretilmesinde, hayal gücü büyük önem taşıyor. Öğretmenlerin, eğitim alanında çalışan uzmanların, kurum ve kuruluşların bir araya getirilerek iyi örnek ve materyallerin paylaşıldığı etkinlikler, festivaller ve Eğitimde İyi Örnek Konferansı da Eğitim Laboratuvarı tarafından düzenleniyor. Eğitim Laboratuvarı’ nın diğer bir görevi ise, eğitimin farklı paydaşlarını bir araya getirerek ağ inşa etmek. 

 

Yazının Devamını Oku

“Fazlaysa Bırak Eksikse Al”

Merhabalar sevgili okurlar.

Dünya genelinde büyük kayıplara neden olan Covid-19 pandemisi ile özdeşleşen 2020 yılını geride bırakarak, umutla yeni bir yıla başladık. Hepimiz, 2021’in sağlık ve mutluluk getirmesini; kaybettiğimiz umutları geri kazandırmasını bekliyoruz. 

 

Bu beklenti doğrultusunda, yeni yılın bu ilk yazısına sizleri gülümsetecek ve umuyorum ki içinizi ısıtacak bir hikâyeyi konu almak istedim:

 

Fetih Mahallesi, İstanbul’un Anadolu Yakası ’nda bulunan Ataşehir ilçesine bağlı 17 mahalleden biri. Mahallenin nüfusu 2019 yılı verilerine göre, 5.700’ü kadın 6.300’ü erkek olmak üzere, 12.000 kişi. Mahallede yer alan 9 site kapsamındaki konut sayısı ise 2.164. 

 

Beni çok heyecanlandıran ve bu nedenle de sizlerle paylaşmaya yönelten hikâye, işte bu sitelerden birinde başlamış. Esin Sitesi sakinleri, herkesin mutlu olduğu, dayanışmanın bir komşuluk hakkı olarak kabul edildiği, sevinçte de tasada da bir araya gelebilen bir mahalle yaratmayı hayal etmişler. Bu hayali gerçeğe dönüştürmek amacıyla da önce mahallenin muhtarını, ardından da Ataşehir Belediyesi’ni bu büyük hayale ortak etmişler. Böylece, küçük bir siteden başlayan dayanışma ağı 12.000 kişilik bir mahalleye yayılmış. 

 

Yazının Devamını Oku

Birbirinden anlamlı yeni yıl kartları

Merhabalar sevgili okurlar.

Sevdiklerimizden uzak geçirdiğimiz şu günlerde sosyal medyada yeni yıl mesajları paylaşıyoruz çoğumuz. Bu şekilde özlemimizi bir nebze olsun dindirmeye, dostlarımıza yeni yıla dair umut vermeye, biraz neşelenmeye ve neşelendirmeye çalışıyoruz.

Eskiden uzakta olan yakınlarımızın yeni yıllarını kutlamak için kart gönderirdik. Yılbaşı yaklaştığında UNICEF’in kartlarından almayı tercih ederdim. UNICEF kartları hem rengarenk ve umut dolu olurdu, hem de geliri ile dünyanın çeşitli yerlerindeki çocukların yaşamlarına dokunulurdu. Bu yıl UNICEF kartı bulamadım, ama UNICEF’in “Hayat Veren Hediyeler” programı ile tanıştım. 70 TL'den başlayan farklı fiyat seçenekleri ve aşı, ilaç, temiz su, gıda gibi acil ihtiyaçları içeren hediye paketlerinden birini seçiyorsunuz. E-kartınızı oluşturuyor, mesajınızı yazıyorsunuz. Hediyenizi ister e-kart olarak ister yazıcıdan çıktı alarak hediyenin sahibi sevdiğinize ulaştırıyorsunuz. Hediye ettiğiniz paket UNICEF’in hizmet verdiği 150'den fazla ülkede, en çok ihtiyaç duyan çocuklara ulaştırılıyor. https://www.hayatverenhediyeler.org/

UNICEF, özel günlerde dijital sertifika seçeneği sunan ilk örgütlerden biri. Bu sene, biraz da salgının ve kısıtlamaların etkisiyle, sivil toplum kuruluşlarının dijital kartlarını ya da e-kartlarını göndermek uygun bir seçenek olacak sanırım. Biraz araştırdım, engelli bireylerin hayatlarına dokunacak bazı kart seçeneklerini sizinle paylaşmak isterim. Dijital kartların ve sertifikaların asgari bedelleri 10 TL ile 75 TL arasında değişiyor, üst limit ise yok. Hem de kartlar aynı gün içerisinde e-posta yoluyla size ve/veya adına bağış yaptığınız kişiye iletiliyor.

Kas hastalarının daha kaliteli yaşam sürmelerini sağlamak, hastalara ve topluma rehber olmak, çözüm önerileri geliştirerek uygulanmasını sağlamak adına Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’ne sevdikleriniz adına katkıda bulunabilirsiniz: https://fonzip.com/kasder/e-kartlar

İhtiyaç sahibi engelli bireylerin eğitim, sağlık ve spor malzemesi ihtiyaçlarına destek olmak isterseniz, sevdiklerinize yeni yıl hediyesi olarak Türkiye Engelliler Spor Yardım ve Eğitim Vakfı TESYEV'in “Engelleri Kaldıralım” projesine bağış karşılığı bir sertifika gönderebilirsiniz: https://fonzip.com/tesyev/sertifika

Cerebral Palsy’li çocukların özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerine ulaşmalarına destek olmak için yakınlarınıza Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı’nın yeni yıl sertifikalarından hediye edebilirsiniz: https://fonzip.com/tscv/e-kartlar

Tohum Otizm Vakfı’nın kartlarından seçebilir; dostlarınıza yeni yıl dileklerinizi iletirken aynı zamanda otizmli bir çocuğun tek tedavisi olan eğitime kavuşmasını katkı sağlayabilirsiniz: https://fonzip.com/tohum/sertifika

Yeni yıla girdiğimiz bu özel günü kutlamak için SMA Hastalığı ile Mücadele Derneği’nin yeni yıl bağış sertifikalarını tercih ederek, yılbaşı hediyenizi SMA hastaları için iyiliğe dönüştürebilirsiniz:

Yazının Devamını Oku

Dünya sadece bize ait değil, onlar da var

Hukuk tarafından korunan bir yarar olan hak; hak sahibine bu korumadan yararlanma yetkisi veren, hak sahipleri arasında dağıtılan ve her bireyin bu paylaşımda yer almasını sağlayan bir sistemler bütünü olarak tanımlanıyor. (Rex, M.1993) * 

Hak kavramı ilk kez insan için uygulanmaya başlanmış, hayvan hakları kavramı ise insan haklarının yerleşme sürecinden sonra gelişmiş bulunuyor. “Hayvan Hakları” denildiğinde insan gibi mal mülk edinebilmesi ve miras edinimi gibi konulardan söz edilmiyor. Daha çok sürdürülebilir bir ekosistem için yaşamın Homeostatik dengesinin korunmasında hayvanların sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürebilmesinin sağlanması anlatılmak isteniyor. Çünkü hayvanlar da düşünüyor, hissediyor ve acı çekiyorlar. Dünyanın en gelişmiş yaratığı, en yetkilisi insan olduğuna göre; insan, yetkinin getirdiği hak ve sorumluluk ile hayvanları da korumak zorunda. * Uluslararası toplum, bu gerekliliğin bir sonucu olarak 15 Ekim 1978’de Paris’te “Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi” ni ortaya çıkarmış bulunuyor. 

 

Bildirinin; 

-Maddesinde “Tüm hayvanların saygı görme hakkı vardır. Bir tür hayvan olan insan diğer hayvanları yok edemez. Hayvanları kendi çıkarı için karşılıksız kullanamaz.”,  

-Maddesinde “Hiçbir hayvana kötü ve zalimce davranılamaz.”, 

-Maddesinde ise “Zorunlu olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi yaşama karşı işlenmiş bir suçtur.”

deniliyor.

 

Yazının Devamını Oku

Engelli bireyler yasal haklarının ne kadarının farkında?

Merhabalar sevgili okurlar

Engellilik konusu, günümüzde bir insan hakları meselesi olarak kabul ediliyor. Engellilerin haklarını insan hakları hukukunun ayrılmaz bir parçası olarak değerlendiren ve engellilerin toplumsal yaşamın tüm alanlarına ayrımcılığa uğramaksızın ve diğer bireylerle eşit katılımlarının sağlanmasını benimseyen bu yaklaşım, ulusal ve uluslararası politika ve uygulamalara yön veriyor. 

 

Engellilerin talepleri ve hak temelli mücadeleleriyle, engelliliğin bir insan hakları meselesi olduğu küresel anlamda kabul edilen bir yaklaşım haline gelmiş bulunuyor. Artık engelliler, kendileri hakkında başkaları tarafından karar verilen korunmaya ve yardıma muhtaç bireyler olarak görülmek yerine, kendi yaşamları üzerinde yetki ve karar sahibi özerk bireyler olarak kabul ediliyorlar. Bu değişim, topluma kamu hizmeti verenlerin sorumluluklarını da arttırmış durumda. 

 

Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’ nden Prof. Dr. Hilal Onur İnce, Niğde Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden Dr. Cenay Babaoğlu ve 100. Yıl Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden Dr. Aysun Yaralı Akkayalı’ nın yaptıkları “Belediye Hizmetleri ve Engelli Vatandaşların Beklentileri Üzerine Ampirik Bir Araştırma”, Türkiye’de engellilere yönelik hizmetin önemli bir bölümünü üstlenen belediyelerin sorumlulukları ve çalışmalarına engelli bireylerin gözünden bakmamızı sağlıyor. 

 

Saha çalışmaları Ankara’nın Altındağ, Çankaya, Etimesgut, Gölbaşı, Keçiören, Mamak, Pursaklar ve Sincan belediyeleri sınırları dahilinde gerçekleştirilen araştırma kapsamında 336 görüşme yapılmış. Toplum içindeki görünürlüğün az olması ve toplumsal yaşamdan daha uzak kalmaları nedeniyle kadın engelli grubuna erişimde daha fazla sorun yaşanmış ve bu nedenle görüşmelerde eşit dağılım yerine erkek yoğunluklu bir veri seti elde edilmiş. 

 

Yazının Devamını Oku

Sigara ve Covid-19

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Amerika Birleşik Devletleri Kaliforniya Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan ve ‘Cell Stem Cell’ adlı bilimsel dergide yayımlanan ‘korona virüsü ile sigara arasındaki ilişki’ konulu çalışma, sigara içmenin vücudun bağışıklık sistemini zayıflatarak üç kat daha fazla hücrenin korona virüsü ile enfekte olmasına neden olduğunu ortaya koydu. Çin’de yapılan bir araştırma ise, sigara kullanan kişilerin korona virüsüne yakalanma riskinin 14 kat daha fazla olduğunu meydana çıkardı. 

 

İnsan kök hücrelerinden solunum sistemi modelleri üzerinde yapılan laboratuvar çalışmalarına göre, sigara içmek ‘interferon’ adı verilen bağışıklık sistemi moleküllerinin düzgün çalışmasını engelliyor. İnterferon, vücut hücrelerinin çoğunluğunca sentezlenen ve bakterilere, parazitlere, virüslere ve urlara karşı etki gösteren çok önemli bir protein; yani bu moleküllerin düzgün çalışmaması istenmeyen neticeler doğurabiliyor. 

 

Lokman Hekim Üniversitesi Ankara Hastanesi Doktorlarından Sibel Meryem Alpar’ ın ifade ettiği gibi; bağışıklık sistemi korona virüsü ile savaşmada önemli bir faktör. Bağışıklık sistemi yaşlılarda, kronik hastalığı olanlarda, kanser hastalarında, iyi beslenemeyenlerde ve bedensel ya da ruhsal olarak aşırı yorgun kişilerde daha zayıf oluyor. Dolayısıyla da bu kişilerde virüs enfeksiyonları daha ağır seyrediyor. Sigara ve nargile gibi tütün ve tütün ürünleri kullanımı da solunum yollarının savunma mekanizmalarını bozuyor ve Covid-19 dahil pek çok solunum yolu enfeksiyonunun gelişimini kolaylaştırıyor. Sigara içenlerde, akciğer hücreleri yüzeylerinde meydana gelen değişiklikler sonucunda, korona virüslerinin solunum yolu hücrelerine girişi kolaylaşıyor. Salgın sürecinde yapılan çalışmalarda, sigara içenlerde ağır zatürre ve solunum yetmezliği ile seyreden Covid-19 vakalarının daha sık görüldüğü ve bu grupta daha yüksek ölüm riski bulunduğu saptanmış durumda. 

 

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre de sigara içenlerin enfeksiyon kapma riski daha yüksek. Zira sigara içme eylemi ellerin dudaklar ile temasta olmasını gerektiriyor. Bu da virüsün elden ağza taşınma ihtimalini yükseltiyor. Nargile gibi birçok kişi tarafından paylaşılan tütün içme araçları da Covid-19 hastalığının yayılmasını kolaylaştırıyor. 29 Nisan 2020 tarihinde yayınlanan Dünya Sağlık Örgütü Halk Sağlığı Çalışmaları’ nın derlemesi, Covid-19 enfeksiyonunun tütün kullananlarda kullanmayanlara göre daha ağır seyrettiğini gösteriyor. Tütün kullanan kişilerde, solunum yollarında lokal bağışıklık düşük olduğu için, Covid-19 gibi mikroorganizmaların seyri de daha ağır oluyor. Avrupa Hastalıkları Kontrol Merkezi (ECDC) ile İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi Vakfı tarafından da sigara içenlerin Covid-19’a karşı ‘riskli’ grup oldukları uyarısı yapılmış bulunuyor.

Yazının Devamını Oku

Engellilik Çalışmaları Lisansüstü Tez Ödülleri

Merhabalar sevgili okurlar.

2004 yılında Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde kurulmuş bulunan Sosyal Politika Forumu, sosyal politika alanında bilimsel araştırmaları teşvik etmek ve politika süreçlerine katkıda bulunmak amacıyla çalışıyor. Forum’un sosyal politika konularına yaklaşımı, vatandaşlık haklarını merkez alıyor. 

 

Research Worldwide İstanbul ise; hukuk başta olmak üzere sosyal, siyasal, ekonomik, sağlık bilimleri, tıp, çevre, mühendislik, teknoloji vb. alanlarda hak temelli çalışmaları geliştirmek, güçlendirmek ve kurumsallaştırmak amacıyla araştırma ve eğitim faaliyetleri gerçekleştirmeyi hedefleyen bir kurum. Bu hedef doğrultusunda uluslararası kurumlar, kamu kurumları, genel yönetimler, üniversiteler, barolar, sivil toplum kuruluşları ve iş dünyasıyla doğrudan iş birlikleri kurarak insan hakları araştırmalarının ve yükseköğretimde insan hakları eğitiminin çok disiplinli bir perspektifle güçlendirilmesi için çalışıyor.

 

Bu iki kurum, 2018 yılından beri, Lund Üniversitesi Raoul Wallenberg Enstitüsü’nün de desteği ile Engellilik Çalışmaları Lisansüstü Tezlerini ödüllendiriyor. Ödüller, her yıl bu amaçla düzenlenen bir törenle sahiplerini buluyor. 2018 ve 2019 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen törenler, bu yıl, pandemi nedeniyle Zoom üzerinden sanal ortamda yapıldı. 

 

10 Aralık 2020 İnsan Hakları Günü’nde gerçekleştirilen “2020 yılı Engellilik Çalışmaları Lisansüstü Tez Ödülü Töreni” Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu Merkez Müdürü Doç. Dr. Volkan Yılmaz’ın açış konuşması ile başladı. Yılmaz, konuşmasında; İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin yetmiş iki yıl önce 10 Aralık’ta kabul edilmiş olduğuna, o günden bugüne insan hakları yaklaşımının çeşitli kişiler ve toplumsal hareketler tarafından daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya oluşturmak için kullanıldığına ve kullanılmaya devam ediyor olduğuna değindi. Volkan Yılmaz, ayrıca, insan hakları yaklaşımını sürekli gelişen ve hiçbir zaman işlevini kaybetmeyecek bir yaklaşım olarak görmenin faydalı olduğunu ifade etti.

 

Yazının Devamını Oku