Engellilikte cinsel eğitim ve mahremiyet

Geçtiğimiz yıl şahit olduğum bir olay üzerine bir sorunu gündeme getirmiş, zihinsel engelli bir erkeğin cinsel istismarda bulunması durumunda sorumlu kimin olacağını sorgulamıştım.

Ülkemizde engelliler için gerek eğitim gerek istihdam alanında büyük adımlar atıldı. Engelli arkadaşlarımızın sosyal hayatın içinde olması elbette bir kazanım. Bu kazanımın beraberinde getirdiği sorunlarımız var. Bu sorunlardan biri de bir çok engellinin mahremiyet ve cinsel  alanda eğitim alamamaları. Bu sorunu gözlemleyen ve projelendiren (benden daha güzel olan ikiz kardeşim) Hanife Baykal, Türkiye Beyazay Derneği İstanbul Şubesi ve Bağcılar Belediyesi Engelliler Sarayı ile birlikte “Engelli Mahremiyeti” adını verdiği projenin startını verdi. Projenin amacı; ortopedik, görme, işitme ve zihinsel engellilerin; tuvalet alışkanlıklarından TAK kullanıma, özel durumlarından cinsellikle ilgili sorularına kadar cevap vermek.

İl il gezilerek, engelli vatandaşlarımızın ayağına kadar giderek yapılması hedeflenen bu çalışmanın hayata geçmesi ülkemiz açısından çok önemli. Geçtiğimiz hafta engelli alanında çalışan psikolog, özel eğitimci ve koordinatörlerden oluşan 11 kişi; yurt dışından gelen uzmanlardan eğitim aldılar. Destek bulunabilirse ki umarım en kısa zamanda bulunur, ülkemiz genelinde hizmet verecekler. Kendilerine başarılar diler, her daim engelli çalışmalarına destek veren Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağrıcı’ya ve ekibine teşekkür ederim.

Bugün sizlerle projenin eğitmen kadrosunu eğitmek adına alanında uzman pedagoglarla yaptığım söyleyişi paylaşacağım.  

Jörg Nitschke ve Sven Neumann 30 yıldır engellilik alanında hizmet veren uzman iki isim. Uzun yıllardır İSP'de  (İnstitut Für Sexual Pedagogik - Cinsel Pedagoji Enstitüsü) görev yapıyorlar. Çalışma grupları zihinsel engelliler ağırlıklı olmak üzere engelliler.

Bu arada millet olarak mahremiyet ve cinsel eğitim hususunda tutucu olduğumuzu düşünürdüm ama Alman pedagoglarımızla sohbetten sonra aynı sorunun onlarda da olduğunu gördüm. Hatta Jörg’ün kayınvalidesi damadının mesleğini kimseye söylemediği için işini değiştirmesi için önerilerde bulunmuş.

……………

Engellilik alanında cinsel pedagog olma fikri nereden geldi?

1988 yılında Dortmunt Üniversitesi bünyesinde genç öğrenci ve genç bilim adamlarının birlikte yürüttüğü bir model proje vardı. Hıristiyan demokrat olan Rita Üssmuth’un başkanlığında dört yıl süren bir projeydi. Dahil olduk daha sonra proje dernek faaliyeti çerçevesinde devam etti. 

Böyle bir çalışma otuz yıl önce Almanya’da nasıl karşılandı?

Almanya karma bir toplum. Destekleyen de oldu, cinsel pedagojinin konuşulmasına tahammül edemeyen de.  Bugün de aynı şekilde devam ediyor.

Bugünün Almanya’sında Türklerin yaklaşımı nasıl, iletişimde zorlandığınız grup kimler?

Türk  gençleriyle birlikte güzel çalışmalar yapıyoruz. Katolikler çok kapalı bu konulara. Genel olarak katı bir din anlayışına sahip olanlar düşmanca yaklaşıyor bize.

Geçtiğimiz günlerde Almanya’da Katolik Kilisesi taciz olaylarıyla gündeme geldi özür dilendi. Ne düşünüyorsunuz?

Olması gerekendi. Uzun zamandır üstü örtünmeye çalışılıyordu. 2014 yılında taciz mağdurları tarafından bir çalışma başlatılmıştı, özür bu çalışmanın neticesidir. Kilisenin özür dilerken ne kadar zorlandığını görmüşsünüzdür. Tabii bu özür bile çok önemli bir adımdı.

Din alanındaki kişilerle ilişkili  taciz haberleri insanları dinden uzaklaştırıyor mu sizce?

Muhakkak etkilidir ama tek neden olarak söyleyemeyiz. İnsanlar çeşitli nedenlerden dinden uzaklaşıyor.

En çok istismara uğrayan engel grubu hangisi?

Zihinsel engelli kadınlar.  Ve ailesi tarafından fazla korunmayanlar.

İstismara uğrayanları  kültür veya yaşam tarzına göre sınıflandırabilir misiniz?

Engellilikte cinsel eğitim ve mahremiyet

Böyle bir sınıflandırma yapamayız. Toplumun tüm seviyelerinde taciz var ama ağırlıklı olarak  tacizciler yakın akraba oluyor.

Engelli bir kişinin taciz travmasını atlatmasıyla, engelsiz kişinin atlatması arasında fark var mı?

Elbette. Travma sonrası terapi sınırlarımızın çok zorlandığı bir durumdur. Almanya’da  zihinsel engellilik artmakta buna karşılık zihinsel engellilik alanında uzmanımız yetersiz. Çok fazla bilinmeyen tacizler de olabiliyor.

Taciz olaylarının medyada yer alması önleyici bir unsur mudur?

Önler mi derseniz belki. İnsanları silkeleyebilir ama tacize uğrayan kişiler ciddi anlamda mağdur oluyorlar. Bazı durumlarda sapkın kişiler taklit yoluna da girebiliyor.  Ve medya taciz haberlerini ajite ederek, abartılı bir şekilde de sunuyor.

Ailesi veya bir kurum tarafında cinsel eğitim alan engelliyle eğitim almayan engelli arasındaki fark nedir?

Cinsel eğitim alan kişi kendisi için ne iyi olduğunu bilir ve öz güvenlidir. Bu konuyla ilgili çok olumlu tecrübelerimiz var. Hiçbir eğitim almamış birini gördüğümüzde günlük hayatında yön bulamadıklarını görüyoruz. Bunun yanında cinsel eğitim alan biri tacize uğramaz diye varsayım yok.

Hep tacize uğrayan engellileri konuşuyoruz ama benim şahit olduğum bir olayda zihinsel engelli bir erkek küçük yaşta bir kız çocuğunu taciz etmişti.  Ve toplum içinde mastürbasyon yapan zihinsel engelli gençler var. Bu da meselenin başka boyutu.

Bu alanda çok eğitimlerimiz var. Yetişkin zihinsel engellilere bu eğitimi veriyoruz. 18 yıl önce 40 ve 50 yaşlarında kişilere eğitim veriyorduk. Belli bir  yaşa gelmiş ama hiçbir şekilde vücutlarını tanımayan ve bilinçsiz insanlardı. Kimi vücudundan nefret ediyordu. Bugün toplum daha bilinçli 20’li yaşlarda gençlere eğitim veriyoruz ve kendileriyle toplumla barışık bir hayat yaşamalarına yön veriyoruz. Cinsel pedagoloji eğitimi, engellinin kendisini ve karşısındakini koruyan en etkili bir eğitim aslında. Toplum açısından önemli bir konu.

Engellilikte cinsel eğitim ve mahremiyet

Dünya "engelli cinsel eğitimi" konusunda nerede sizce?

Dünya çok büyük. Ülkeler 2008’de yürürlüğe giren BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmesi'ne dahil olsaydı; öğrenme zorluğu olan engelli insanlar kendileri tayin ettiği hayatı yaşardı. Cinsel eğitim alanında bilinçlendirme olurdu. Engelli haklarını sadece engelli bireylerin kabul etmesi yeterli değil,  toplumun da kabul etmesi gerekli. Ülkeniz bu sözleşmeye Almanya’dan önce imza atmıştır.  

30 yıllık bir çalışmanız var bu alanda. Neleri değiştirdiğiniz ülkenizde?

Bu konuda elimizde bir istatistik bilgi yok. Ama dünyadaki en düşük çocuk hamileliği bizim ülkemizde. Cinsel hastalıklar yok gibi...

Türkiye’ye gelişiniz nasıl oldu?

Ülkenizden davet aldık. Biz, davet sahiplerinin engelli cinsel eğitimi konusunda istekli ve kararlı olduklarını gördük. Daveti kabul edip geldik. Çok da iyi bir ekiple karşılaştık. Bugüne kadar dünyanın çeşitli yerlerinden bize gelen tüm soruları sordular. Çok cesur ve öz güveni yüksek bir çalışma grubuyla birlikteyiz.

Türkiye’de en çok neyi sevdiniz?

Çok sıcak karşılandık, misafirperverlik harika. Katılımcıların cesur soru sormasını ve iletişimini sevdik.

Geçtiğimiz günlerde Başkanımız ülkenizde, iki ülkenin ilişkileri için ne düşünüyorsunuz?

Engellilikte cinsel eğitim ve mahremiyet

Türkiye’nin yerinin Avrupa olduğunu düşünüyoruz. Türk ve Alman yetkililer bu ilişkinin bozulmasına izin vermemeli.

  • Söyleşide tercümanlık yapan Pamukkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Koordinatörlüğü görevlisi Gülsiye Bıçak’a teşekkür ederim.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Hatice Cengiz Suudi Arabistan’a gitmeye cesaret edebilir mi?

Rahatsızlığımdan dolayı yazılarıma ara vermiştim. Yakından takip ettiğim gündemi rötarlı olarak kaleme aldığım için bağışlamanızı istirham ediyorum.

Vahşi bir cinayete kurban gittiği anlaşılan Cemal Kaşıkçı’yı konuştuk, konuşmaya da devam ediyoruz. Kendisine rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyorum. Öyle "Kaç parçaya ayırdılar?", "Cesedi nerede?" gibi hususlarda fikir beyan edecek değilim.

Yıllar önce Umre'ye gittiğim gruptan yaşlı bir teyze “Kızım buranın kralı Müslüman mı?” diye sormuştu. Sorusunun şaşkınlıkla karşılamış “Yani burası Allah’ın evi, tabii ki Müslüman.” demiştim. 

Müslüman tanımının masum olduğu, Kutsal beldenin yöneticilerinin muhalifleri ve masum çocukları henüz öldürmeği yıllardı.

Hatırlıyorum da ben dâhil birçok arkadaşım Allah’ın evinde ve Peygamberin diyarında yaşamayı ne çok arzulardık. Nasıl Paris âşıklar şehriyse, Mekke’de inananlar için aşk şehriydi. Huzur ve güvenin adıydı. Fakir ve zenginin, siyah ve beyazın eşitlendiği kutsal mekândı Kâbe…

Yemen’de binlerce masumun ölümünde rolü olan Suud yönetimi, Kaşıkçı cinayeti ile Müslümanların nezdinde itibarını kaybetmiştir. Yaşananlardan sonra, Umre ve Hac ibadeti için Suudi Arabistan’a gidecek olanların ibadet heyecanına artık endişe de eşlik edecektir.

Örneğin; Kaşıkçı’nın nişanlısı Hatice Cengiz bugünden sonra Umre ve Hac ibadeti için Suud’a gitmeye cesaret edebilir mi?

Suud yönetimi yeryüzünde yaşayan tüm Müslümanlara karşı unuttuğu sorumluluğunu hatırlamalı artık. Mekke ve Medine’nin itibarına zarar verecek davranış ve söylemlerden uzak durmalıdır. Yitirdikleri itibarlarını kazanmak için ise BM’ye para teklif etmek yerine somut adımlar atmalıdır.

Bir taraftan muhalif ve mazlumlara hayatı zindan edip, diğer taraftan itibar reklamı yapmak nedir? Suud yönetimi ister Kâbe’nin İmamı olan Sudeysi’yi, ister ABD’yi, ister İsrail’i, ister BM’yi yanına alsın; haktan uzaklaştığı sürece HALKIN nezdinde itibarını kaybetmeye devam edecektir.

Yazının Devamını Oku

Çağla Şikel ve Arda Turan’la ilgili önerim…

Hemen hemen her gün birilerinin birilerini şikayet ettiği haberleri okuyorum. Özellikle ünlüler hakaret ve aşağılayıcı sözleri affetmiyor.  Elbette hakkını aramak herkesin doğal hakkı lâkin özellikle bir şikayet haberi beni biraz düşündürdü. Önce olayı özetleyeyim.

Çağla Şikel, sunuculuğunu yaptığı programında “Körler sağırlar birbirini ağırlar” sözünü sarf etmiş. Bunun üzerine Ağrı İl Engelliler Meclisi ve Doğubayazıt Yaşama Sevinci Engelliler Derneği, “engellilere yönelik hakaret içerikli, onur kırıcı sözler kullanması” gerekçesiyle Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunmuşlar.

Engelliler alanında çalışan ve bu konuda hassas biri olarak böyle bir şikâyeti çok gereksiz bulduğumu söylemek isterim. Maalesef bu ve benzeri söylemler günlük hayatta sık kullanılıyor. Yanlış ifadeler olarak adlandırabiliriz ama hakaret ve onur kırıcı olarak tanımlamak haksızlık olur.

Zirâ bana göre, yaptığı binaya “uçan rampa” yapan müteahhit ve buna ruhsat verenler veya kaldırımın ortasındaki ağaç veya direkleri “engel” olarak görmeyenlerdir; engelli onurunu kıran.

Örnekleri çoğaltabiliriz.  Ben sadece bugüne kadar bu veya benzeri hususlarla ilgili bir şikâyet duyamadığım için yazmak istedim. Çağla Şikel’in sözlerini elbette tasvip etmiyorum veya savunmuyorum ama arkadaşlarımızın yaptığını da abartılı bir eylem olarak görüyorum.

Nedense artık meramımızı anlatmak yerine şikâyet etmeyi tercih ediyoruz. Arkadaşlar şikâyet yerine programa bağlanma ve engellileri rencide eden söz ve davranışları ifade etme yoluna gitseler daha faydalı olurdu diye düşünüyorum. Böylece hem Çağla Hanım hem de toplum bilgilenmiş olurdu. Günlük hayatımıza yerleşmiş o kadar arızalı deyimlerimiz var ki…

 

Bakın, sizler için yazar arkadaşım sevgili Aliye Yücel'in Engeloji adlı kitabından bazı bölümleri paylaşmak istiyorum. Farkındalık için kitabı okumanızı tavsiye ederim.

 

Yazının Devamını Oku

İrem Derici yalnız değil…

Tanımadığım ama sevdiğim isimlerden biridir, İrem Derici. En çok da egosuzluğu hoşuma gidiyor. Ayşe Arman’ın kendisiyle söyleşi yapmasını istediği videoyu da çok samimi ve sempatik buldum. Çok güzel bir söyleşi okuyacağımızdan şüphem yok.

Nedense kadınlar Ayşe Arman’ın kendileriyle söyleşi yapmasına çok meraklı. Muhafazakâr kadınlar da dahil buna. "Nereden biliyorsun?" derseniz, bana söylüyorlar. İstanbul’da da , Trabzon’da da,  Sakarya’da da çok karşılaştım. Düşünün, ben de yazıyorum ve söyleşi yapıyorum ama bana “Ayşe Arman bizimle söyleşi yapmaz mı? Çok seviyoruz.” diyorlar.  Ben de “Artık benimle idare edeceksiniz.” diyorum.

Kadınların; bir insanı sevdiler mi, camiasının veya birilerinin ne dediğini zerre kadar takmadığını Ayşe Arman’a olan sevgilerinden teyit etmiş bulunuyorum.

Açıkçası başörtülü bir kadının Ayşe Arman’ı kendisine yakın hissetmesi beni rahatsız eden bir şey değil.  Zaman zaman Ayşe’ye iletirim de, hiç gocunmam.

Bir insanın birini sevmesi veya yakın hissetmesi için hayat tarzlarının aynı olması gerekli olmadığına inananlardanım. Ve hiç kimse diğerine hesap vermek zorunda da değil.

Buradan  Ayşe Arman’ın kendileriyle söyleşi yapmasını isteyen hemcinslerime sesleniyorum;  siz de İrem Derici’yi örnek alıp kısa videolar hazırlayabilirsiniz. 

Evren (!)  kilo vermemi istemiyor

Geçtiğimiz günlerde verip aynen geri aldığım kiloları tekrar vermek için farklı bir yol deneyeyim dedim. (Kiloda sabit kalamama gibi sorunum var da…) İnsan hep aynı yöntemden sıkılıyor hâliyle; bu yüzden zumba yaparak kilo verme yöntemi kafama yattı. Evden çıkmayı sevmeyenlerden olduğum için internetteki zumba videolarıyla ilgili bir araştırma yaptım. Buldum ve akşam ilk dansımı – daha çok çırpınışlarımı diyelim- yaptım. Yaklaşık iki saat sonra başlayan baş dönmesini fazla önemsemedim. Lâkin sabah baş dönmesi ve istifrayla uyanınca doğru hastaneye... Vertigo teşhisi konuldu.

Yaklaşık bir yıl önce de sevgili Umay Villa’nın detokslarından yapmaya karar verdiğim akşam banyoda düşüp belimi incitmiştim.

Yazının Devamını Oku

Gündeş & Zarrab

Reza Zarrab’ın gözaltına alınma süreci ve gardiyanlara rüşvet vererek cezaevine kadın alma olaylarının bir kurgu çerçevesinde gerçekleştiğini düşünenlerdenim. Bunu da 06.12.2017 tarihli yazımda belirtmiştim. Gündeş ve Zarrab’ın birbirinden vazgeçmediklerine inandım ve inanmaya da devam ediyorum.

Bu çerçevede geçtiğimiz günlerde kızıyla birlikte eşini görmek için Amerika’ya giden Gündeş’e gösterilen tepkileri  anlamlandıramadığımı yazmak istedim bugün. Öncelikle belirteyim, Ebru Gündeş’in damar şarkılarıyla mest olanlardan değilim. Karakterim herhangi bir sanatçının hayranı olmaya da müsait değil.  

Konunun ilgimi çekmesinin nedeni ise uzun zamandır iç dünyamda sorguladığım bir sorunun cevabını arıyor olmamdı. Gündeş ve Zarrab  görüşmesi bu soruyu tetikledi.

Hayat bazıları için karmaşıktır. Örneğin; iyi (iyi göreceli bir kavram olmakla birlikte genelleme için kullanıyorum)  bir aileye  veya eşe sahip olanları şanslı,  aksi durumda olanları şanssız olarak nitelendiririz.  Toplumun onayladığı – takdir ettiği veya acıdığı – bir hayatınız varsa sorun yok.

Sorun, toplum veya  hukuk nezdinde suçlu  olan kişiyle ilişkinizde ortaya  çıkıyor.  Varsa kan bağınızı yoksa kalp bağınızı koparmanızı istiyor toplum. Çok enteresandır, filmlerde dolandırıcı, kanun kaçakçısı  vs. suçlu bir adamın aşkına hayranlık duyarız, onu bırakmayan kadını alkışlarız. Ama  gerçek hayata geldi mi  iş başka.  Kim bilir günün birinde Gündeş-Zarrab ilişkisini beyazperde de izleyebiliriz. Belki  o zaman  “Bu hususta haksızlık yapmışız, nereden bilebilirdik?” deriz.  Zira bir şeyi onaylamamız için özeli bilmemiz  bilmemiz gerekiyor.

Diyelim ki yanılıyorum, medyada yazıldığı çizildiği gibi Gündeş, Zarrab’la  olan evliliğini korku temelli yürütüyor. Zarrab’ın çocuğuna zarar vereceğinden filan korkuyor ve Amerika’ya hesaplaşmaya gitti.

Söyler misiniz;  Gündeş,  Zarrab’ın yanına ister hesaplaşmak, ister sevişmek için gitmiş olsun bizim onu yargılamaya hakkımız  var mı?

Yazının Devamını Oku

Türbanlı fenomenler günah keçisi mi? Tesettürün modası var mı?

Son zamanlarda başörtülü sosyal medya fenomenleri gündemde. Sayısı bir hayli fazla, başörtülü kadınların kendilerinden ayrı bir dünya olarak gördükleri ve eleştirdikleri türbanlı fenomenlerle tanışmam 2016 yılında rastlıyor.

Arkadaşlarım, sosyal medyada fenomenleşen muhafazakar modasıyla ilgili bir şeyler yazmamı isteyince girdiğim bu dünyada büyük şaşkınlık yaşadığımı itiraf etmeliyim.  Zira medyada var olmayan kocaman bir dünya vardı.

Konuyu kaleme almaya karar verdikten sonra fenomen olarak adlandırılan kişilerin hesaplarını bir süre takip ettim... Ve birkaçıyla  söyleşi yaparak bir yazı dizisi hazırladım.

Türbanlı fenomenlere tepki o günlerde de vardı. O tepkiyi sorduğumda aldığım ortak cevap şuydu:

 “Tesettürün modası olmaz. Kaideleri, ölçüleri, şartları sabittir ve değiştirilemez. Bizler ölçülü giyim ve moda ile ilgiliyiz.  Tesettür başka, ölçülü giyim başka. Tesettür sadece örtünmek değildir, bu neden ile sadece buraya indirgemek doğru olmaz. Mücadeleyi hep birlikte verdik ve bu gün çok şükür arkadaşlarımız bu konuda sıkıntı yaşamadan eğitimlerini ve iş hayatlarını sürdürüyorlar. Bu eleştiriler bizim kesimden değil farklı bir kesim tarafından ne yazık ki kullanılıyor.”

Muhafazakâr fenomenler genellikle kendilerini “Ölçülü giyinen”  kişiler olarak tanımlıyor. Bence sorulması gereken başörtülü genç kızların neden ölçülü giyinenleri takip ettiği sorusudur.

 Zira yazı dizim bittiğince başörtülü genç kızlardan “Ayşe Hanım, söyleşi yaptığınız fenomene rica eder misiniz, ben de onun gibi olmak istiyorum, yardımcı olur mu?” sorusu çok geldi.

Emeğe saygı duyan biri olarak asla yadırgıyor değilim. Sadece durum değerlendirmesi yapmak niyetim.

Türbanlı fenomenler kendilerini ölçülü giyinen kişiler olarak tanımlasa da hitap ettikleri kesim muhafazakar yaşam tarzında olan kadınlar. Bu kadar rağbet görmelerinin nedenlerinden biri ihtiyaca cevap vermeleri. Zira özellikle genç kızlar için sosyal medya dışında başörtüsünü nasıl farklı yapabileceğini, kıyafetini nasıl kombinleyeceğini öğrenebileceği mecra yok.

Yazının Devamını Oku

Karadenizli tüm yetkililerin dikkatine…

Gerek ekonomi, gerek dış siyasette sancılı günler yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz; öyle görünüyor.

Yazımın başlığından anlaşılacağı üzere Karadenizli bir vatandaş olarak bölgeme ait sorunları kaleme alacağım bugün.

Sorularımla ilgili hiç bir ayrım yapmıyorum. Maddeler hâlinde sıralayacağım sorunlarla ilgili olarak; ister bir Cumhurbaşkanı olarak Tayyip Bey, ister bir milletvekili, isterse bir belediye başkanı olsun herhangi bir Karadenizli yetkiliden cevap rica ediyorum.  

 

 

 

 

 

 

Yazının Devamını Oku

Nagehan Hanımcığım baltayı vuran ben değilim

Sevgili Nagehan Alçı taciz ve tecavüz davalarına kadın hâkim ve savcıların bakmasında ısrarcı.

Konu hakkında itirazımı yazmıştım. Bu sebeple tekrar etmeyeceğim, fakat kendisine sadece şunu soracağım.

Yıllardır ülkemizde eski adıyla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na kadın bakan getirilir. Bugüne kadar ilgili bakanlığın başında bir kadının olması taciz veya tecavüz olaylarının engellenmesi üzerinde bir etkisi olmuş mudur?

Bir kadın olarak, kanun koyucuların veya uygulayıcıların cinsiyetinin sorunun çözümüne katkısı olacağına inanmıyorum. Sorunu çözebilecek en önemli etken kadın-erkek birlikte en sert tepkiyi gösterebilmemizdedir.

Bırakalım duyarsız erkek ve kadınlar susmaya veya görmezden gelmeye devam etsinler. Duyarlı insanlar olarak hangi görüşten olursak olalım taciz-tecavüz suçlarına karşı vatandaş olarak birlik olabiliyor muyuz? Oy verdiğimiz hükümete gerekli tedbirleri alması için baskı yapabiliyor, savcı ve hakimlere bir insanın “iyi hâl”li olabilmesinin kılık kıyafetle ilgisi olmayacağı tepkisini yüksek sesle gösterebiliyor muyuz? Buna bakalım. Kanunlarımızı tacizcilere nefes aldırmayacak şekilde düzenleyebiliyor muyuz? Bunları konuşalım.

Nagehan Hanım, taciz olaylarıyla ilgili dikkati medya sektörüne çekmiş ve tacize uğrayan kadınları itirafa davet etmişti. Ben de kimse alınmasın diye Hollywood’da yaşanan taciz olaylarını örnek göstererek, zamanında tacize ses çıkarmamış, hemcinslerinin yapamadıklarını yaparak “haksız kariyer” elde etmiş kadın oyuncuları örnek göstererek her taciz itirafına saygı duyamayacağımı yazmıştım. Nagehan Hanım, örneğimin  ülkemizdeki kadınların konuşma sürecine balta vuracağını ifade ederek beni uyarma ihtiyacı hissetmiş. Türkiye’de doğup büyüdüm ve bir kadın için taciz itirafının ne kadar zor olduğunun bilincindeyim. Bu sebeple tacize "hayır" demiş ve gençlere örnek olmuş, güç vermiş şahsiyetlere saygım sonsuz.

Aklı başında kadınlar olarak, kadın hakları konusunda anlaşacağımıza da şüphem yok. Hayat tarzlarımız farklı olsa da sorunlarımız aynı neticede. Habertürk yazarı Esin Övet’in “Kadına tacizi anlamak için gece sokağa çıkın” önerisine katılmıyorum. Şahsen geceleri sokağa çıkmıyor, mini etek veya şort giymiyor olmam tacizi yaşamadığım anlamına gelmiyor. Gündüz vakti Aksaray’da arkadaşımı beklerken “Çalışıyor musun?” diye soran adamı “Çalıştığımı veya izinde olduğumu neden soruyor ki?” düşüncesiyle anlamaya çalışmış sazanlığım vardır.

Belli bir yaşta bekâr olmak arızalı (!) bir durum olduğundan,  iyilik yapmak isteyen (!) erkekleri de gördü gözlerim. Tacizin sektörü yoktur, ister medya, ister siyaset, ister iş dünyası, isterse din alanında olsun her sektörde taciz muhakkak vardır. Üstelik bu durum ülkemize has bir durum da değil, dünya bunun örnekleriyle dolu.

Hiçbir koşulda tacizi yapan suçsuz olamaz elbette, lâkin tacize ses çıkarmayarak bunu meşrulaştıran kadın da masum değildir. 

Yazının Devamını Oku

Taciz…

Geçtiğimiz günlerde Habertürk yazarı sevgili Nagehan Alçı “Taciz” le ilgili dikkat çekici bir yazı kaleme aldı.

Talat Bulut’la ilgili taciz iddialarına takipsizlik kararı veren erkek savcıya itiraz eden Alçı, "taciz iddiasının bulunduğu dosya, onca şahit varken, bir kadın savcıya verilse, takipsizlik alır mıydı?" diye sordu ve Batıyı örnek göstererek, ülkemizdeki taciz ve tecavüz davalarının kadın savcı ve hakimlere verilmesini önerdi.

Şahsi görüşümü yazarak mevzuya dahil olmak istedim. Anladığım kadarıyla Nagehan Hanım,  Talat Bulut davasının takibini yapan savcının kadın olması durumunda  takipsizlik kararı çıkmayacağından emin. Hemcinsim olan meslektaşımın sorusunu anlamlı bulmakla birlikte kendisine katılmadığımı söylemek isterim. Zira maalesef ülkemizde özellikle taciz ve tecavüz olaylarında erkeği koruyan ve kollayan bir anlayış var. Ve bu anlayışı zaman zaman kadınlar erkeklerden daha hararetli savunuyor.

İster geleneksel, ister dini olsun katı bir kültürde yetişmiş bir kadın savcı veya hakimin taciz  olaylarında kadının lehine karar verebileceğine inanmayacağım gibi özgür, eşit, adil kültürde  yetişen bir erkek savcı veya hakimin de kadının aleyhine karar verebileceğine inanmıyorum. Eğitim şart... Lakin adaleti sağlayan bir alanda hukukun üstünlüğünü kavrayamamış bir insanın cinsiyetinin çok önemli olmayacağı kanaatindeyim.

Dönüp dönüp bizi yaralayan ve öldüren   taciz-tecavüz sorununu ortadan kaldırmak için öncelikle biz kadınlar birlik olmalıyız ve dik durmalıyız ama erkekleri çözümün dışına itemeyiz.

Farkındaysanız biz daha tacize karşı tepkilerimizde birlik sağlayamıyoruz. Tacizcinin kimliğinden önce hangi cemaat veya hangi parti mensubu olduğunu  konuşuyoruz. Sosyal medyada taciz haberlerini takip ederseniz takipçilerin tacizciye değil de birbirine hakaret ettiğine tanık olacaksınız. Bazen durum öyle bir trajikomik hale geliyor ki, sırf yaşam tarzından dolayı tacizci bir grubun veya tarafın sorumluluğunda kalabiliyor. Birkaç gün sonra karşı grubun yaşam tarzına sahip bir erkeğin taciz haberi oluyor. Garip anlamsız ve yorucu bir kısır döngünün içine girmişiz.

Birlikte bir şeyler yapmamız için önce ivedilikle bu durumdan kurtulmamız gerektiğini hatırlatmak isterim.

Sırf hemcinsimiz diye her şeyi tacizden mi sayacağız?

Nagehan Hanım ülkemizin aydın sınıfı olarak kadın köşe yazarlarımızı yaşadıkları tacizi anlatmaya davet ediyor. Hangi sektörden olursa olsun yaşadığı tacizi anlatan kadınlara saygım sonsuz, hiçbir itirazım yok lâkin her taciz itirafına saygı gösteremeyeceğim.

Yazının Devamını Oku

Mucitler Atölyesi

Bugün sizlere  bir kadını tanıtacağım. 1974 Ordu doğumlu olan Ayşe Devrim Kuralay meraklı ve araştırmacı bir çocukluktan sonra “Ben bilim kadını olacağım” der ve Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü'nü bitirir.

Okuldan sonra eğitim sektörünün cazibesine kapılan Kuralay bilim hayalinden de vazgeçmez ve “Mucitler Atölyesi”ni kurar. Eğlenceli  Deneyler, Şaşırtan Deneyler, Eğlenceli Zeka Soruları olmak üzere 3 kitabı yayımlanır Kuralay’ın. Bugün sizlere  bir kadını tanıtacağım. 1974 Ordu doğumlu olan Ayşe Devrim Kuralay meraklı ve araştırmacı bir çocukluktan sonra “Ben bilim kadını olacağım” der ve Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü'nü bitirir. Okuldan sonra eğitim sektörünün cazibesine kapılan Kuralay bilim hayalinden de vazgeçmez ve “Mucitler Atölyesi”ni kurar. Eğlenceli  Deneyler, Şaşırtan Deneyler, Eğlenceli Zeka Soruları olmak üzere 3 kitabı yayımlanır Kuralay’ın.



Sizi Ayşe Hanım’ın Mucitler Atölyesi’yle baş başa bırakıyorum. 

Mucitler Atölyesi 2010 yılında kuruldu. Çocuklara yönelik ağırlıklı olarak bilim ve sanat aktiviteleri düzenleyen bir kuruluş. Kurumumuz  meraklı, bir şeyleri karıştırmayı ve araştırmayı seven, yeni deneyimler yaşamaktan mutluluk duyan 4 -14 yaş arası tüm çocuklara açıktır. Amacımız bir yandan çocuklarımızın meraklarını giderirken, bir yandan da yeni meraklar oluşturmaktır. 

Yazının Devamını Oku

Nüfus Müdürlüğü’nde kardeşiniz olduğunu öğrenseniz ne yapardınız?

Son günlerde kadının güçlü olmasını destekleyen söylemlerin, ailelerin dağılmasına sebep olduğuna dair şikayetlerini sık duyuyorum.

Konuyla ilgili çok şey yazılabilir elbette ama söze gerek bırakmayan bazı hikayeler vardır.

Bugün size tanıtacağım Beyza ve annesinin hikayesi, kadının gücünün bir aileyi nasıl arada tuttuğunun canlı örneğidir.  

Beyza’yla söyleşimizi  yazıya dökerken bir hayli zorlandım. Zira anlattığı her detay çok önemliydi. Biraz uzun bir yazı oldu ama emin olun ayırdığınız zamana değecek.

……

İstanbul doğumluyum. İki kardeşim ve birlikte büyüdüğüm annem var. Birlikte büyüdüğün diyorum çünkü annem çok küçük yaşta evlenmiş ve ilk çocuğum. Anlaşma bazında çok problemli bir ailede büyüdüm, üç dört yaşlarımda anne-babamın kavgalarıyla uyanırdım.

Anne ve babamın yaşam tarzları çok farklıydı. Annem dindar bir kadındı ve hafızdı. Babam ise evde alkol alan bir insandı. Annem babamın mezelerini hazırlar,  namazını kılardı. Babamın aldatma mevzuları her zaman gündemdeydi. 

Küçük yaşta ailevi sorunlara şahit olduğum için farkında olmadan krizleri yönetme, sorunlara çözüm üretme ve insanlara liderlik ve yardım etme gibi misyonu edindim. Çocukken mahalledeki çocuklara liderlik yapardım. Onları annelerinin izin vermediği uzak parklara gizli götürür, yeri geldiğinde kullanılmayan oyuncakları satarak dondurma masraflarını karşılar, sürekli bir şey organize ederdim.

Doğuştan kas hastasıyım, tanım ilkokul 4. sınıftayken konuldu. Annem inançlı bir kadın  olduğundan benim durumumu lütuf olarak değerlendirdi. Bilinçaltımda yanlış bir algı oluştu ve “Madem durumum bir lütuf tedavi olmak istemiyorum” dedim.

Yazının Devamını Oku

Adnan Oktar ve Mustafa Ceceli’nin ortak mantığı

Şubat ayında Adnan Oktar’ı eleştiren bir yazı yazmıştım.

Bunun üzerine “aslanları ve kedicikleri”, Trans ölümleri ve Kerimcan Durmaz’la ilgili yazılarımdan alıntı yaparak beni karalamaya ve kendilerini aklamaya çalışmışlardı. 

 

Televizyonlarda hemcinslerimin çıkıp, din adına mini etekli bir şekilde yaptıkları masum (!) danslarından rahatsız olmamı şiddetle eleştiriyorlar ve anlayamadıklarını yazıyorlardı.  Gerçi anlamalarını beklemek hata olurdu; neticede din, kendilerine böyle öğretilmişti. Bugün hiç birinin itirafını ciddiye almıyorum.

 

(İster Adnan’cı ister Fethullah’çı olsun, kısa yoldan makam ve para uğruna her türlü rezilliğe göz yuman bir insanın bir günde pişman olup itirafçı olmasını kabul edemiyorum.)

 

Bizde meşhurdur; her cemaatin “Müslümanlık” tanımı farklıdır ve hocaları ne diyorsa odur.  Kur’an’ı gözüne soksan aksine inandıramazsın. Bu, uydurulmuş bir cemaat için de böyledir. Ortak savunmaları ise; Kur’an’ı sıradan insanların anlayamayacağı ancak birilerine tabi olurlarsa anlayabilecekleridir.  

 

Yazının Devamını Oku

Kimin tarafıyım?

“Kimin tarafısın?” sorusunu her duyduğumda annemle diyaloğumuz gelir aklıma.  Annem her hangi bir konuda kendisine hak vermediğimiz zaman “Kimin tarafısınız?” der. “Doğrunun tarafıyız” deyince de annemiz olduğunu vurgulayarak her çocuğun annesini desteklemesi gerektiğini söyler ve annesinin sözünün üstüne söz söylemeyen hemcinslerimizi örnek verir.

Annem, ikiz kardeşim Hanife ve ben birlikte yaşıyoruz. Bir de evi otel gibi kullanan Bulut isminde bir kedimiz var 😊 Gözlemlediğim kadarıyla bizi diğer dindar ailelerden ayıran en büyük özelliğimiz evimizde eleştiri kültürünün etkili olması. Bunu da hayatımızın hiçbir döneminde bizi kendi gibi düşünmeye zorlamayıp manevi baskı oluşturmadığı için rahmetli babama borçlu olduğumuzu düşünüyorum.  Babam, bize göre çok daha İslami bilgi sahibiydi ama biz ona bilmişlik tasladığımızda dahi önce bizi dinler sonra düşüncesini söylerdi.  İtiraz kültürünün saygısızlık olmadığını bilen aydın bir Müslümandı.

Annemiz ciddiyeti seven Osmanlı kadınıdır. İtirazı ve eleştiriyi sevmez, hele ki anneye yapılanı hiç sevmez. Ona göre anneler her zaman haklıdır, anneler çocuklarına istediğini söyleyebilir, çocuklar annelerine kırılmaz ve annelerin kararlarını - davranışlarını sorgulamazlar. Biz bu anlamda annemizin ideal evlat tanımına uymadığımız için (bunun sorumlusu olarak babamı görüyor) zaman zaman sorunlar yaşıyoruz.

Genellikle Hanife ile ben aynı düşüncede oluruz. Annem de bu duruma “Siz iki kişisiniz, ben tek kalıyorum.” diyerek sitem eder.  Bugüne kadar ne “Anneye muhalefet edilmez.” diyerek yanlışa doğru dedik ne de birlikte yaşamaktan vazgeçtik. Annemize taraf olmanın her zaman aynı şeyi düşünmek olmadığını anlatmaya çalıştık ve çalışıyoruz da.

Annem, her anne gibi güçlü ve cesur bir kadın aslında. Sadece çocukları tarafından onaylanmadığı zaman güçsüz olmayacağını kabul etmesi gerekiyor.

Ailemden örnek verdim zira bugün siyaset dünyasında yaşananları gözlemlediğimde çok benzerlikler buluyorum. Belki böyle bir ailede büyüdüğümden  “taraf olma” çağrısını anlamsız bulurum her zaman. Birlikte yaşamak için veya birini sevmek için illa taraf olmanın gerekliliğine inanmıyorum çünkü bir insanın ömrü boyunca haklı taraf olması mümkün değildir.

Günümüz siyasetinde çoğunluk, “taraf olmayı” rüzgârın estiği veya eseceği yöne göre tutum almak olarak algılıyor. Kimse rüzgârda ezilenlerle ilgilenmek istemiyor. “Kurunun yanında yaş da yanar.” atasözünü “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” buyuran Peygamber sözüne tercih ediyor. 

Seçim arefesindeyiz, gerginlikler had safhada. Kavgasız ve adil bir seçim olmasını temenni ediyorum. Türkiyemiz için en iyisi olsun.  İster gerekçeli ister gerekçesiz olsun herkesin vereceği oya saygı duyuyorum.. Dileyen dilediği taraf olabilir kabulüm, ben kendi doğrularımın tarafıyım, böyle kabul görmek istiyorum.

Seçimlerden sonra bu köşede buluşmaya devam eder miyiz bilmiyorum. Ama nerede olursam olayım rüzgârın yönüne göre hareket etmeyeceğimi ve  sizi sevdiğimi bilmenizi istiyorum…

Yazının Devamını Oku

CHP & Başörtüsü & Mutlu dindarlar....

Cumhuriyet Halk Partisi, kendimi uzak hissettiğim bir siyasi partidir ve bundan dolayıdır ki hakkında pek yazmam…

Bu seçim, arkadaşlarımızla en çok tartıştığımız konulardan biri; CHP’nin, din ve başörtü söylemleri oldu.

Ben bugünden sonra CHP iktidar olursa başörtü sorunu olmayacağını, bunu aştığını düşünüyorum fakat arkadaşlarım aksini düşünüyor. Elbette arkadaşlarımı ikna etmesi gereken ben değilim, Cumhuriyet Halk Partili siyasetçiler ve teşkilatlardır.

Bu da -açık söyleyeyim- “Benim annemde, ninem de başörtülüdür.” söylemleriyle veya seçim için çekilen tanıtım videolarında başörtülü kadın profili koymakla olmaz. Muharrem İnce’nin annesinin başörtülü olması kimse için bir karar verme ölçüsü değildir. CHP’nin yerelde iktidar olduğu belediyelerdeki tutumudur ölçü.  Zira bu gözler 2012 yılında CHP’nin çarşafa rozet taktığını görmüştür.

Geçtiğimiz günlerde Kemal Bey’e, katıldığı bir radyo programında “Başörtüsü konusunda ne demek istersiniz? Okullarda, kamuda başörtülü kişiler var. Keşke bu sorunu CHP çözseydi.” sorusu soruldu.

Kemal Bey’in cevabı "Bu sorunu ben çözdüm. Sayın Abdullah Gül'e sorabilirler.” oldu.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Kemal Bey, asgari ücret artışı ve emekli ikramiyeleriyle ilgili açıklamalarıyla iktidar partisini yönlendirmiş olabilir, amenna. Lâkin “Başörtü sorununu ben çözdüm.” iddiasını kabul etmek mümkün değil. Kemal Bey siyaset meydanı programına konuk olduğunda sorunla ilgili kamuoyuna yaptığı açıklamaları araştırmış ve gündeme getirmiştim. Kendisi o dönemde kamuda başörtü serbestliği kapsamana sadece temizlik görevlilerini alıyordu maalesef. CHP içindeki bazı kadın siyasetçilerin başörtüyle ilgili sert açıklamaları da tuzu biberiydi.

CHP’yi dünle vurmak değil niyetim... Kemal Bey “Biz geçmişte bu sorunla ilgili üzerimize düşeni yapamadık ama bugünden sonra böyle bir sorunun ülkemizin gündemine girmesine asla izin vermeyeceğiz.” dese hiçbir itirazım yok.

Ama “Bu sorunu ben çözdüm.” açıklaması olmadı. Abdullah Gül’e sormaya da hacet yok, zira o dönemi yaşayanlardanım.

Yazının Devamını Oku

Sanırım Tayyip Bey yazılarımı takip ediyor

Dün Sakarya’da vahşete maruz kalan siyah küçük güzel gözlerle ilgili yazımda İstanbul Adalar’da kötü muameleye maruz kalan atlara da yer vermiş ve yetkililerin ilgisizliğinden şikâyet etmiştim.

Tayyip Bey de aynı gün İstanbul mitinginde “Atları faytonların boyunduruğundan kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmak için bir çalışma başlatacaklarını” söyleyince “Ayşe,” dedim kendime “senin yazın üzerine bu açıklamayı yapmış olabilir. İşte fırsat! Aylardır gündeme getirmeye çalıştığın ama sesini bir türlü duyuramadığın sorunu tekrar gündeme getir.”Gerçi arada bir kulağıma “Tayyip Bey sana yazılarından dolayı kızıyor.” sözleri geliyor. Söyleyenlerin yalancısıyım ama duyduklarım, beni söylemek istediklerimden caydıramaz. Olabilir kızabilir de zaman zaman ben de   kızıyorum hatta küsüyorum kendisine.  Vatandaş – yönetici arasında olur böyle şeyler, insani duygular bunlar sonuçta; mesele etmiyorum.

Mesele ettiğim durum, bir mağduriyetin giderilmesidir.

 

Evet, 13 Kasım 2017 tarihinde “Ülkemin Sayın Bakanları! Lütfen, bir el atın da şu sorun çözülsün artık!” başlıklı yazımı tekrar paylaşıyorum. Yazım, bazı engellilerin maaşlarının “aile gelir durumuna istinaden” kesilerek GSS borcu çıkarılmasıyla ilgili ortaya çıkan mağduriyetlerin giderilmesiyle alakalıydı.

………….

Geçtiğimiz yıllarda “2022 maaşı” olarak bilinen engelli maaşıyla ilgili olarak kanunda bir değişiklik yapıldı.  Ak Parti Hükümeti, bu değişikliğe göre; “Ağır engelli olanlara diğerlerine göre üç kat fazla maaş verilmesine ve gelir durumu düşük ailelerin 18 yaşından küçük engelli çocuklar için de ailelerine maaş verilmesine” karar verdi.

Yine, yapılan bir değişiklikle engelli kişinin maaş alabilmesi, ailesinin genel gelir durumuna endekslendi. Bir ailede çalışanların gelir durumu asgari ücretin üçte birinden bir fazla olursa engellinin maaşı kesildi.

Engelli kişi maaş aldığı süre içinde aileden birinin maaşı yükselmiş oldu diyelim, kişi kurumu haberdar etmediği zaman cezalı duruma düşüyor, maaşı kesiliyor ve geriye dönük borçlanmış oluyor. Tam yüzde 50 fazlasıyla geri isteniyor para.  

Yazının Devamını Oku

Hayvana şiddet, vahşete dönüştüğü zaman mı tepki göstereceğiz?

Türkiye, Sakarya’da bacakları ve kuyruğu kesilerek ölüme terk edilen yavruya ağlıyor günlerdir.

İş makinesinin sebep olduğu iddiası ortaya atıldı lakin kasıtlı olarak yapılığı anlaşıldı. Kadına, hayvana, çocuğa daha doğrusu kendinden fiziken güçsüz olana uygulanan şiddet haberlerinin yorgunluğunun ve birikiminin isyanıydı küçük köpeğin ölümüne gösterilen tepki. Ocak 2108’de çıkarılan yasa ile hayvana işkence eden kişilere hapis cezası getirildi ama vahşet haberlerinde bir düşüş görünmüyor. Elbette ceza almaları önemli ama bir o kadar önemli olan kamuoyunun tepkisi.

Şiddete karşı “Bana ne?”ci bir tavır takınmadığımız sürece netice alabiliriz. Çocuğu hayvana işkence eden ve bunu gülümseyerek seyreden anneleri – babaları uyararak gerekirse şikâyet ederek geleceğimiz için bir şeyler yapmış olabiliriz. Eşi veya sevgilisi olması sebebiyle kadını, kendisinin tapulu malı gibi gören erkeğe karşı çıkacağız ki kimse bir canlı üzerinde hak iddia edemesin. Toplumun ortak tepkisi, kınaması ve dışlaması inanıyorum ki birçok şeyi düzeltebilir.

Aksi takdirde kötülüklere şahit olmaya devam edeceğiz. “Nereye gidiyoruz?” diye sorup endişe edeceğiz.  Bir çift siyah göze çaresizce bakacağız. Lanet edeceğiz; ta ki bir dahaki vahşete kadar.

Siyasetçisinden savcısına, sanatçısından yazarına kadar herkesin tepki göstermesi sevindirici lâkin bu tepkiler genele yayılması (?)

Örneğin; yıllardır gündeme gelen “Atların dramı” var. Yıllardır konuşuluyor, tartışılıyor ama netice alınamıyor. Özellikle İstanbul-Adalar’da; her yıl 400’den fazla at, fayton kazaları, bakımsızlık, kötü muamele, uygunsuz yaşam koşulları, sakatlanmalar ve mezbahaya gönderilmeleri sonucunda acı çekerek yaşamını yitirdiği iddia ediliyor. Bir atın ortalama ömrü 20 yılken bu atlar 2 yıl içinde ölüyorlar.

Hayvanseverler “FaytonaBinmeAtlarÖlüyor” etiketiyle kampanyalar düzenliyor, takip ediyorum ama yetkililerden bir ses çıkmıyor.

Neden; hayvanseverlerin fayton sahiplerine karşı yürüttüğü mücadelenin, ticari taksicilerin Uber’e yürüttüğü mücadele kadar ederi yok ülkemde?

Gidene ağlamak, yapana beddua etmek, kalanlara kurtuluş dilemek vicdanımızı daha ne kadar rahatlatacak?  

Yazının Devamını Oku

Bülent Arınç konuyu açmışken…

2010 yılında Siyaset Meydanı Halk Meclisi üyelerinden birisiydim.

O dönem sık sık Ergenekon ve Balyoz davaları konuşulur, tartışılırdı. Ben davalarda suçlu olarak geçen kişi ve kurumları savunanlara şiddetle karşı çıkardım. “Bu kadar iddia nasıl yalan olabilir?” derdim. Bu kadar kesin konuşmamın sebebi elbette cemaat sevgimden kaynaklanmıyordu zira Erbakan Hoca sayesinde hep mesafeliydik. Ak Parti iktidarı tanıdığımız bildiğimiz siyasetçilerin olduğu bir partiydi ve onlar da aslı olmayan bir iddiayı dillendirmezlerdi diye düşünürdüm.

İlker Başbuğ’a atfedilen “Camileri bombalayacağız!” sözünün bir vatandaş olarak ne kadar canımı yaktığını çok iyi hatırlıyorum. Türkan Saylan’ı ve diğerlerinin bizden neden bu kadar nefret ettiğini uzun uzun düşünmüşlüğüm çok olmuştur. O döneme tanıklık eden biri olarak biz vatandaşlar da mağdur edildik. Bir vatandaş olarak kendimi aptal hissetmeme neden olan bu olaylar silsilesinden sonra kendime şöyle bir söz verdim: “Ortaya atılan iddiaların sahibi değil tanıdığım, sevdiğim, güvendiğim biri olsun; babamın oğlu bile olsa ‘Acaba?’ sorusunu soracağım. Herkesin hata yapabileceğini ve kandırabileceğini unutmayacağım.”

FETÖ dediğimiz yapı insanımızı bugün de mağdur etmeye devam ediyor. Haksız yere cezalandırılan, işinden olan ve vatan haini yaftasını yiyen çok sayıda kişi var. Suçsuzluğu kanıtlandığı hâlde görevine dönemeyen binlerce ebeveyn var. Ebeveyn diyorum çünkü çocuklarını geçindirmek zorunda olan anne- babalar bu kişiler. Ortada bu kadar mağduriyetler varken, Bülent Arınç’ın FETÖ ile ilgili öz eleştiri yapmasının çok itici olduğunu belirtmek istiyorum. Maalesef kendisi yaşadığı ve yansıttığı gel-gitlerle kendisine olan güveni ve sempatiyi kaybedeli çok olmuştur. Oğlunun milletvekili adayı gösterilmesini de kamu vicdanı rahatsız eden bir durumdur.

Dünle tezat olan söylemler..

Danıştay Üyesi Aysel Demirel, twitter hesabından yayınladığı “Başörtü mesajı” çok yanlış bir hareketti. “Unutmadık, unutmayacağız!” gibi söylemler mitinglerde yer bulabilir ama bir hukukçunun twitter hesabında şık durmaz. Özellikle de aday olmuş bir insanı hedef alacak şekilde olması “Adalet” kavramıyla bağdaşmaz. Zira yarın Muharrem İnce veya bir başka CHP’li siyasetçiyle ilgili  hukuksal bir mevzuda  tarafsız olamayacağını ifade ederek kendini de Ak Parti Hükümetini de zan altında bırakmıştır.

Bugün Türkiye’de kimse kamusal alanda başörtüsünü Tayyip Bey’in çözdüğünü inkâr edemez, etmiyor da… Lâkin geçmişte hemcinslerimiz tarafından ayrıştırıldığımız zamanlarda  “Özgürlüğünüzü Atatürk’e borçlusunuz!” gibi söylemlerle yıllarca mücadele ettik biz. Atatürk’ü sahiplenerek bizi dışlamalarına itiraz ettik.

Bugün estirilmeye çalışılan ve adeta gözümüze sokulmaya çalışılan “Özgürlüğünüzü Tayyip Erdoğan’a ve Ak Parti’ye borçlusunuz!” havası dünle tezat duruyor haberiniz olsun.

Ak Parti iktidarının ilk yıllarında başörtülü çalışanların mağdur olmaması adına Ak Parti’ye oy vermişliğim olmuştur. Ama 2018 Türkiye’sine bu endişe yakışmıyor.

Yazının Devamını Oku

Başörtülü kadınlar neden rahatsız…

Ramazan ayında farklı arkadaş gruplarıyla görüşmelerimizde sık sık gündeme gelen bir mevzu var.

Özellikle başörtülü kadınlar, başörtülü genç kızların Ramazan ayında sokakta çok rahat bir şekilde yemek yemeleri ve sigara içmelerinden rahatsızlık duyuyorlar. “Ne oluyor bu genç kızlara, eskiden yoktu böyle şeyler, bu konuya değinir misin?” talebi üzerine yazıyı kaleme almaya karar verdim. Elbette kolay bir mevzu değil, olayın yanlış anlaşılmasını da arzu etmem. Kimse kimsenin yemesinden içmesinden rahatsız değil. Veya kadınlar arasında bir ayrıştırma da söz konusu değil. Sadece önceki yıllara nazaran başörtülü kadınların değişen davranışları söz konusu... Bunu konuşacağız. (Mevzuya erkek hocaların dâhil olmamasını özellikle rica ediyorum. Bırakın, bir meseleyi de kadın kadına konuşalım.)

Konuyla ilgili düşüncelerimi ben de yazacağım ama öncesinde başörtülü ve başörtüsüz 30’lu ve 20’li yaşlarda iki grup kadınla yaptığım küçük araştırmamın sonucunu paylaşmak istiyorum. Meseleyi birkaç soru üzerinden irdeledim. 

“Başörtülü bir kadının Ramazan ayında sokakta rahat bir şekilde yemek yemesi veya sigara içmesi sizi rahatsız eder mi?”

20’li ve 40’lı yaş grubundaki başörtülü kadınların %99’u “Rahatsız eder.” cevabı verdi. Yalnız burada bir parantez açmak istiyorum. Bir restoranda yemek yiyen kadın profilinden kimse rahatsız olmuyor. Elinde sigarası veya hamburgeri kalabalık içinde gezerek yiyen kadın profiline itiraz var.

“Neden özellikle başörtülü kadının yemesi rahatsız ediyor?” diye sordum ve verilen cevapları birkaç başlıkla özetledim:

- Çünkü başörtülü kadınların model olması gerekiyor.

- Kötü örnek oluyorlar ve insanların başörtülüleri olumsuz anlamda genellemesine sebep oluyorlar.

- Son zamanlarda anlamına uygun başörtülü kadın çok az etrafımızda. Bu görüntüye alışamıyorum ve beni rahatsız ediyor açıkçası.

Yazının Devamını Oku

Endişelendiren davranışlar…

Geçtiğimiz hafta SP ve MHP arasında yaşanan “saldırı” veya “afiş kavgası” olarak adlandırılan tatsız olaylar yaşandı.  

Olayın Ramazan ayında yaşanmasından ziyade yaşanmış olması vahim. Gelişmeleri medya yoluyla takip ediyorum. Kimin suçlu kimin suçsuz olduğunun MOBESE görüntülerinin ardından açığa kavuşacağını umut ediyorum. Peşin hükümlü olmamak adına olayla ilgili yorum yapmayacağım.

Lâkin olayların ardından MHP Ankara İl Başkanı Turgay Baştuğ'un yapmış olduğu açıklamaya değinmeden geçemeyeceğim. İlgili açıklamada yer alan sözler şu şekilde:

"İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayında Saadet isimli küçük ve önemsiz parti mensupları partimizin afişlerini indirmişler. Bu durumu gören, yoldan tesadüfen geçmekte olan ülküdaşlarımız ancak grup başta sopa tekme ve yumruklarla cevap vermiş. Karşılık alınca silaha sarılmış ve arkadaşlarımıza ateş etmişlerdir. Ülküdaşlarımız da meşru müdafaa haklarını kullanmıştır."

Baştuğ’un bu açıklaması, insanı haklı dahi olsa haksız duruma düşürecek bir açıklamadır. Velev ki, Saadet Partililer suçlu ve ülküdaşlarınınız da meşru müdafaa hakkını kulandı. Bu durum size, muhataplarınızı kamuoyu önünde “küçük ve önemsiz” olarak görme hakkı verir mi? Ki saldırı esnasında ülküdaşlarınız tarafından söylendiği iddia edilen  “Biz sizi HDP’li zannettik.” sözleri işin başka boyutu…

MHP’li siyasetçilere ne oldu bilmiyorum? Aynı MHP ile bizler Refah Partisi döneminde ittifak yaptık, birlikte mitingler düzenledik. Ne böyle bir hoyratlık ne böyle ukalalık gördük. Bugünleri gördükten sonra Alparslan Türkeş’i rahmet ve minnetle anıyorum.

Kendinize dev aynasında bakma halinizi bir kenara bırakın lütfen.  Adeta Genel Başkanınız da dâhil olmak üzere; kendinizde insanları fişleme, muhalefet eden gazetecileri hedef alma, yaftalama hakkı görüyorsunuz.  

İktidar partisiyle ittifak olmanız, size bir üstünlük sağlamaz. Siz de bütün siyasi partiler gibi aynı haklara sahip bir partisiniz.

İktidara kendini yakın hisseden parti, cemaat, sivil toplum kuruluşu vs. dönüp dolaşıp aynı hataları yapıyor. İktidar partisine veya liderine “Ben sana yeterim, başkasına ihtiyacım yok.” diretmesidir bu. Bu diretme, aklı başında makul insanları rencide etmiştir ve etmeye de devam etmektedir.

Yazının Devamını Oku

SP - CHP ittifakı ve tartışılan adayların bilinmeyenleri

Saadet Partili arkadaşlar nezaket ziyaretine geldiler. Ziyaretçiler siyasetçi olunca haliyle sohbette siyaset oluyor. Hele aday listeleri yeni açıklanmış, dumanı üstünde tütüyorken...  Merak ettiklerimi sordum onlar da cevapladı. Özellikle eski DGM savcısı Albay Tanju Güvendiren’le ilgili duyduklarım beni bir hayli şaşırttı.  Sohbet aramızda kalmasın istedim, okurlarımızla paylaşma iznimi aldım.

Önce size kendilerini kısaca tanıtayım.

İstanbul 3. Bölge milletvekili adayı ve İstanbul Kadın Kolları Başkanı Nagehan Gül ASİLTÜRK,  İstanbul 2. Bölge milletvekili ve GİK üyesi Fatma Nevin GÖKÇE,  İstanbul 1. Bölge milletvekili adayı, Dicle ŞİT.

Saadet Partisi’nin CHP ile birlikte hareket etmesine tepkili bir kesim var. Saha çalışmalarında karşılaşıyor musunuz bu tarz bir tepkiyle?

Evet, küçük de olsa bir kesimin ittifaka tepkisi var. Ama doğal bir tepki değil medya etkili bir tepki. Biz parti olarak CHP ile işbirliği yapıyoruz, tıpkı geçmişte Erbakan Hoca’nın yaptığı gibi. CHP, ittifak görüşmelerinde bizden kimliğimizi bırakmamızı istemedi. Birlikte hareket etmek başka bir şey, kimliğini bırakmak başka bir şey.

Bunun yanında Cumhurbaşkanlığı için açtığımız stantlara gelen, farklı kesimlerden çok olumlu tepkiler aldık ve almaya devam ediyoruz. Bize “Sizinle fikirlerimiz uyuşmayabilir ama parti olarak siz ülkenin geleceği için ideallerinden vazgeçmeden de bir araya gelinebileceğini gösterdiniz.” diyorlar. Altı gün boyunca o kadar çok üye yaptık ki.

İmza sayısında hedefinize ulaştınız mı?

Bizim hedefimiz 500 bin imza toplamaktı, 170 bin imza toplandı. Elbette 170 bin de büyük bir rakam ama hedefimize ulaşmamıza en büyük engel Devlet Bahçeli’nin açıklamaları oldu. İnsanlar fişlenmekten korktular. Özellikle gençler “KPSS’ye gireceğiz ileride bir sorun yaşamak istemiyoruz.” diyerek imza atamayacaklarını ama destekleyeceklerini söylediler. O kadar etkilenmiş ki insanlar, Temel Bey için arkadaşlarla imza atmaya gittiğimizde fotoğraf çekelim dedik. Görevli memur o kadar uzağa gitti ki fotoğraf karesine girmemek için. Yani, bunlar üzücü şeyler.

Peki, çok konuşulan bir adayınız var. 28 Şubat darbesi sonrası Refah Partilileri tutuklayan eski DGM savcısı emekli Hâkim Albay Tanju Güvendiren Ankara’dan aday,  üstelik 1. Sıradan. Bu durum sizi rahatsız etmiyor mu?

Yazının Devamını Oku