GeriAyşe ARMAN Yine korkunç bir istismar hikâyesi: Anne, dedem bana çok fena şeyler yaptı!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yine korkunç bir istismar hikâyesi: Anne, dedem bana çok fena şeyler yaptı!

Bu nasıl bir iğrençlik!

Artık yettiniz!

Türkiye’nin her yerinden fışkıran bu cinsi sapıklar kahrolsun... Ama önce hukuk cezalarını versin!

İnsanın öz babası, 7 yaşındaki torununa nasıl kıyar, cinsel istismarda bulunur ya! Baban ya...

Güvendiğin, sığındığın adam... Çocuğunu teslim ediyorsun, sen annen için hastaneye refakate gidiyorsun, o torununa musallat oluyor...

O küçücük çocuğun külodunu çıkarıyor, türlü türlü rezillikler yapıyor.

Allah kahretsin ya!

Ne istersin 7 yaşında bir çocuktan... Bu röportaj, çok cesur ve eğitimli bir anneyle yapıldı. Karı-koca, 4 yıldır kızları için hukuk mücadelesi veriyor. Neden? Çünkü hukuki prosedürler çok uzun sürüyor, mahkeme, defalarca küçük çocuktan ifade almak istiyor, defalarca adli tıbba yolluyor, bu arada durmadan hukuki kararlar değişiyor.

Takip etmek çok zor hale geliyor. Olan aileye, daha da önemlisi o küçücük çocuğa oluyor, her defasında yeni bir travma yaşıyor.

Bir de aile fertleri meselesi var...  Daha doğrusu, aman duyulmasın, elâleme rezil olmayalım...

İnatlaşmalar, tehditler...

Netice: Bitmeyen, 4 yıldır birbiri ardına açılan davalar... Bir de kızlık zarı meselesi var.

Aslında hukuki olmaktan çok, bir anlayış meselesi.

Çocuk küçücük olsa bile, kızlık zarına bir şey olmamışsa, basit istismara giriyor... Ceza en az yarı yarıya hafifliyor...

Oysa kızlık zarı bozulsun ya da bozulmasın yaşanan travma aynı... Bu yüzden mağdurlar çok zorlanıyor.

Ama Allah’tan ‘Acil Yardım Hattı’ var.

Cinsel istismara uğrayanlar başvuruyor ve her türlü desteği alıyor.

(0212 656 96 96-0549 656 96 96)

Yine korkunç bir istismar hikâyesi: Anne, dedem bana  çok fena şeyler yaptı

Anne, kızının güçlü bir birey olması için çalışıyor.  (Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu)

Sizi tanıyalım...

- Öğretmenim, eşim de kamu görevlisi. Üzerine titrediğimiz pırıl pırıl iki kızımız var. Huzurlu, mutlu bir aileyiz. Yani 4 sene öncesine kadar öyleydik...

 4 yıl önce n’oldu?

- Biz Ağrı’da görevliydik. Annem ve babam Antalya’da yaşıyor. Yazları Burdur Ağlasun’da oluyorlar. Ramazan Bayramı tatili için arabayla Ağrı’dan yola çıktık. Neşe içinde, anneanne ve dedeye gidiyoruz. Küçük kızım 7, büyüğü 13 yaşındaydı o zaman...

 Sonra?

- Burdur’a gelince annemin hastanede olduğunu öğrendik. Şiddetli bir migren krizi tutmuş. Biz üç kardeşiz, iki abim var. Annemin başına gelenleri duyunca, -zaten hep uzaktayım- eşime dedim ki “Gel hastanede kalalım. Anneme biz refakat edelim!” Kızları, babama, bir de kardeşim gibi bildiğim teyze kızı var, ona bırakıp hastaneye gittik. İşte ne olduysa o zaman olmuş! Babam demeye dilimin varmadığı adam, 7 yaşındaki kızıma cinsel istismarda bulunmuş!

 Yapmayın, çok fena...

- Evet. 4 yıldır bunun hukuki mücadelesini veriyoruz. Hayatımız kaydı.

7 YAŞINDA ÇOCUĞUN ASLA BİLEMEYECEĞİ ŞEYLER ANLATTI

 Peki kızınızın cinsel istismara uğradığını nasıl anladınız?

- Eve döndüğümde büyük kızım, “Anne, önemli bir şey var!” dedi kulağıma, “Hani televizyonda falan duyuyoruz ya, tacizli macizli şeyler. Kardeşim de dedemin ona bunları yaptığını söylüyor!” Ben, “Olur mu öyle şey! Muhakkak yanlış anlamıştır” dedim ama panik halde küçük kızımın yanına gittim. İçeri girdim, mutsuz bir şekilde bizim yatağımızda yatıyordu. Yanına uzandım, kolumu da başının altına koydum. “N’oldu bir tanem?” dedim. “Bir şey yok!” dedi. “Ben senin annenim ama biz arkadaşız aynı zamanda, ne olduysa anlatabilirsin bana rahatlıkla!” dedim. Öyle deyince, iki elinin parmaklarını birbirine soktu, hani kuş kafası yaparız ya parmaklarımızla, öyle, “Anne, dedem bana bunu yaptı!” dedi. “Sonra dudaklarımdan öptü” dedi.  “Biz de öpüyoruz seni, belki sen yanlış anladın!” dedim. “Yok, ben yanlış anlamadım, dedeme ceza ver!” dedi. “Tamam” dedim, “Eğer kötü bir şey yapmışsa söz ceza vereceğim!” “Daha başka bir şey yaptı mı?” “Evet, külodumu çıkarttırdı” dedi. Çok kötü oldum. Ama sakin olmaya çalışıyorum. “Başka?” dedim. “Kucağına oturttu” dedi... Sonra da 7 yaşında bir çocuğun asla bilemeyeceği detaylar anlatmaya başladı.

 Peki n’aptınız?

- Yamuldum! Elim ayağım titremeye başladı. Sakin olmaya çalışıyorum ama olamıyorum, nefesim kesiliyor. Çocuğuma da belli etmemeye çalışıyorum. O sırada eşim aşağıda ama nasıl söylerim böyle bir şeyi. Delirir adam. Tepkisinden korktum. Annem de hasta, o da yatıyor. Tek bildiğim, eşimi ve çocuklarımı bir an evvel o evden çıkarmam gerektiği oldu...

 Eşinizi gitmeye nasıl ikna ettiniz?

- Önce edemedim. Zorladım. “Ben gitmek istiyorum çünkü babam herhalde sapıttı, kafayı yedi! Komşuların çocuklarına bir şey yapmaya çalışırken görmüşler!” dedim. “Sen ne diyorsun ya!” dedi eşim, “Senin baban saygın bir adam, mümkün değil!”  Gerçekten de hem ailede hem çevrede sözü dinlenen, herkesin gelip fikir sorduğu birinden bahsediyoruz. Bir de eski bir imam...

 Peki büyük kızınız ve teyzenizin kızı da evde değil miydi o sırada?

- Evet. Büyük kızım ve teyzemin kızı alt katta televizyon izliyor. Küçük kızım çizgi film izlemek üzere yukarı çıkıyor. Dede bunun yanına gidiyor. Diğerleri filme dalıyor, küçük kızımın aşağı inmediğini fark etmiyorlar. O da o sırada yapacağını yapıyor. Bu arada ilk değilmiş...

12.5 YIL CEZA ALDI, 8 YIL YATIP ÇIKACAK!

 Nasıl yani?

- Çocuğuma daha önce de dokunmuş. Bir önceki şubat tatilinde gittiğimizde, büyük kız için alışverişe çıkıyorduk. “Baba” dedim, “Bıraksam, bakabilir misin?” O zaman 6 yaşındaydı. “Tamam” dedi. Oysa sorumluluk almak istemez, çocuklarla uğraşmayı da sevmez. İçimden, “Demek kalbi yumuşamaya başladı!” diye düşündüm. Döndüğümüzde küçük kızım, “Kan geliyor altımdan anne!” dedi. Ben de açtım baktım, neresinden geliyor diye. Gerçekten de incecik bir sızıntı vardı. Peçetede kanı görünce anladım. Hatta annemi çağırdım, anneme gösterdim, o da “Bu kan evladım!” dedi “N’oldu?” dedim, “Düştün mü? Bir yere mi çarptın”; cevap vermedi. “Bekleyelim, devam ederse doktora götürelim!” dedik. Meğer o zaman da parmaklarıyla incitmiş çocuğumu...

 Çok korkunç!

- Kızımın şansı mı şanssızlığı mı bilmiyorum ama kızlık zarı çok gerideymiş. Dolayısıyla herhangi bir müdahaleyle kızlık zarının yırtılamayacağını söyledi doktor. “Ancak doğum esnasında yırtılacak!” dedi. Bunu şundan anlatıyorum, kızlık zarının zarar görmemiş olmasından dolayı, nitelikli değil, basit istismar olarak değerlendirdiler bu olayı. O yüzden sadece 12.5 yıl ceza aldı, 8 yıl yatıp çıkacak. Oysa nitelikli istismardan alsa 20 küsur yıl yatması gerekiyor...

‘KIZIMA YAPTIKLARINI BİLİYORUM’ DEDİM

 Yüzleşmediniz mi? “Nasıl böyle bir şey yaparsın” demediniz mi?

- Benim yapmam gereken şey, bir an evvel o evden ayrılmaktı. Bütün aile fertleriyle vedalaştım, babamın önüne geldiğimde kulağına eğildim, “Kızıma yaptıklarını biliyorum. Bedelini ödeyeceksin” dedim. Bana bakarak, “Tamam tamam!” dedi. Herkes de duydu böyle dediğini. Şimdi zangır zangır titreyen kızınız size böyle bir şey söylese ve hiçbir şeyden haberiniz olmasa “Ne diyorsun” demez misiniz? Demedi. Oradan gittik. Sonra kardeşlerim saldırmaya başladı. Babamı savcılığa vermeyeyim diye iftiralar, tehditler... Eşimi karşıma aldım, “Bir şeyler anlatacağım, lütfen sakin ol” dedim: “Babamın cinsel istismarda bulunduğu komşu çocukları değil, bizim küçük kızımızdı!” Eşimin ağzı yan tarafa doğru gitti, sanki yüzüne felç indi. Sonra hukuki süreç başladı, 4 yıldır da devam ediyor...

KAZIP KAÇAMAZ DEĞİL Mİ?

Kızınızın ruhsal durumu nasıl?

- Çok zor zamanlar yaşadı, yaşıyor. Karanlıktan korkuları devam ediyor, kâbusları ve gece yarısı bağırarak uyanmaları ara ara oluyor. Müziği çok seviyor, piyano ve şan eğitimi alıyor, müziğe sığınıyor. Sadece o değil, ablası da çok ciddi bir travma yaşadı. Psikolojik destek aldılar. Hâlâ alıyorlar...

 Bu 4 senede sizi şaşırtan neler sordu?

- “Hapishanelerin zemini beton mu anne?” diye sordu bir kere. “Kazıp kaçamaz, değil mi?” Bir taraftan yaşamın getirdiği okul sorumluluğu ve gizliliği korumaya çalışma. Aynı zamanda kullandığı antidepresan ilaçların yan etkileriyle başa çıkamama ve ağlama nöbetleri geçirme. Çok kötüydü...

SUSTUKÇA MAĞDURLAR ÇOĞALIYOR

Eşiniz nasıl süreçlerden geçti?

- Önceleri öldüresiye öfkelendi. İnsanlara güvenini kaybetti. Saçları beyazladı, çöktü benim eşim. 4 yıldır bitmeyen davalar yüzünden, bir de sağlık sorunları başladı. Geceleri kâbus görüyor, rüyasında sayıklıyor. Hukuki olarak yapılan yanlışlıkları gördükçe, ölmeden önce hukuk fakültesini bitirme hedefi koydu kendine. O da, ben de bundan sonraki yaşamımız boyunca bizim gibi mağdur ailelerin yanındayız ve bir fener gibi önlerini aydınlatmak boynumuzun borcu...

 Refakatçi olarak annenizin yanında hastanede bulunurken, babanızın çocuğunuza musallat olması sizi delirtmiyor mu?

- Delirtmek ne kelime? Kahrediyor. Kim olursa olsun, bir başkasına çocuklarınızı bırakmayın ne olur. Ben bazen yastığıma kapanıp, avazım çıktığı kadar bağırarak ağlıyorum.  Yine de ayaktayım. Kızlarım için. Onları düşününce, bütün karanlıklar aydınlanıyor... Herkese de tavsiyem bu: Susmayın, sustukça yeni mağdurlar çoğalıyor!

HEP UZAK BİR BABA-KIZDIK

Bir insanın çocuğunun cinsel istismara uğraması korkunç bir şey! Ama bu iğrençliğin dedesi tarafından yapılması daha da felaket. Ne hissediyorsunuz?

- Tarifi yok. Berbat bir şey. Yüksek bir yerden yere çakılmak gibi. Her anlamıyla paramparça oluyorsunuz...

 Bir tarafta babanız, bir tarafta kızınız. Aslında ikisi de canınız... Öfke mi hissediyorsunuz? İğrenme mi? Tiksinme mi?

- Şu anda hiçbiri... Bu dört sene, duygudan duyguya savruldum. Ama şimdi, baba demeye bile dilimin varmadığı bu kişiye duyduğum his, sadece acıma! Kızıma gelince, güçlü olması için uğraş veriyorum...

 Peki hiç “Babamdır, şikâyet etmeyeyim” diye düşünmediniz mi?

- Yok hayır. Bu, öyle bir insanlık suçu ki arada kalamıyorsunuz. Yapılan şey, çocuğumun yaşamına, değerlerine, insanlara olan güvenine, kısacası bütün hayatına, ona varlığına bir tecavüz. Hiçbir anne arada kalamaz!

 O zaman dava açma kararını kolay verdiniz...

- Suç duyurusu için iki gün bekledim. Abilerim ve annem çözüm bulacaklarını söylediler. Meğer ‘çözüm’ dedikleri, beni sindirip susturmakmış! Yetmezmiş gibi tehdit ettiler. Hemen savcılığın yolunu tuttum. Onların ‘çözüm’ dedikleri şeye karşı hayatım boyunca mücadele verdim. Yetiştirdiğim öğrencilerime ayakta kalmalarının ne kadar önemli olduğunu anlatan bir öğretmenim. Bu kararı vermeseydim bütün değerlerime ihanet etmiş olacaktım...

 ‘Baba’ denilen varlık, sığınabildiğin, güvenebildiğin bir varlık... Babanız size de ihanet ediyor aslında!

- Evet öyle... Bu 4 yıl içinde bütün anılarımı sil baştan yeniden yaşadım. Küçük bir kız çocuğu olduğum yıllardan bu yaşıma kadar onunla olan ilişkimi gözden geçirdim. Biz hep uzak bir baba-kızdık. Gelin olup evden çıkarken ilk kez sarıldı bana. O tarihe kadar hiçbir temasımız olmadı...

ONA ARTIK ‘PİSLİK’ DİYORLAR!

Siz çocukken de mi böyleydi?

- Galiba öyleydi... Kızıma yapılanı öğrendiğim gece, abim, biz henüz ortaokul çağlarımızda iken onu Antalya Ahatlı Mahallesi’nde işlettiği bakkalda bir kız çocuğunu öperken gördüğünü, bunun normal bir öpüş olmadığını anladığını, bugüne kadar kimseye bunu söylemediğini anlattı. Ama ben hiç şahit olmadım.

 Peki nedir?  Niye yapar bir insan böyle bir şeyi? Sizin bu olan biten için açıklamanız ne?

- Bence dindar görünüp, sürekli gündemi takip ederek bilgin adam rolleri yaparak, kendini maskeleyen bir sapık benim babam. Ve biz ikimiz, bir şekilde ruhen hep uzak olduk...

 Nasıl yani?

- O yönetmeyi ister, ben yönetilmek istemezdim. Çünkü onun dayatmalarında aynı zamanda mantık arıyor ve sorguluyordum. Bu yüzden üniversite okumamdan hep pişmanlık duydu! Eğitildikçe güçlendim çünkü... Bana sarılmazdı hiç. Bence çocuğuma yaptığını, bana da yapmaktan korktu, başka canları yaktı, bana yaklaşmadı...

 65’inden sonra bunları yapmasının sebebi ne olabilir?

- Bastırılmış dürtüleri var ki, yaptı. Bence benim babam hep böyleydi, gençliğinde iyi gizlendi. Ayıpla, günahla büyütülmüş olmanın bir sonucu belki...

 Sizin evde artık ‘dede’den hiç bahsedilmiyor mu?

- ‘Dede’ kelimesi sadece 5 yıl önce kaybettiğimiz kayınpederim için kullanılıyor. Kızlarım ona artık ‘pislik’ diyorlar, tabii ki biz de...

 Annenizin yanınızda olması gerekmiyor mu?

- Elbette! Ben nasıl dimdik yıllardır sendelemeden kızımın yanında olduysam, o da aynısını benim için yapmalıydı. Ama yapamadı. Bir annenin çocuğunun yanında olması, dağ gibi bir arkadır evlada. Benim annem olmadı. Karşımda olmayı seçti. Yetmedi. Namusuma varana kadar iftiralarına maruz kaldım. Onun yerine her fırsatta, yaramı sarıp sarmalayan Canan Ablam (Güllü) var. Hakkını ödeyemem...

 NE CEZA ALMALI?

Babanız 12.5 sene aldı, siz ne almasını istiyorsunuz?

- Davanın başlangıç tarihinden itibaren Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddesi iki kere değişti. “Nitelikli Cinsel İstismar” suçu için verilecek cezanın, yeni Ceza Kanunu 18 yıldan, eski Ceza Kanunu 15 yıldan az olamayacağını açıkça belirtmiş. Üst soyu olması nedeniyle Türk Ceza Kanunu ilgili maddesi uyarınca, ceza yarı oranında artırılacak. Yani 22.5 yıl. Bizim değerlendirmemiz, tayin edilecek ceza 25 ile 30 yıl arasında olacak. Yani şu andaki cezası en az ikiye katlanacak...

Yine korkunç bir istismar hikâyesi: Anne, dedem bana  çok fena şeyler yaptı

Anne ve baba uzun bir zamandır mücadele veriyor.

 ‘ELLEDİ, NE VAR Kİ?’ İLE BAŞLIYOR BÜTÜN KÖTÜLÜKLER...

Anneniz ve kardeşleriniz neden sizinle hukuk mücadelesine girdiler?

- İntikam almak istiyorlar benden! Doğu kültürüyle büyümüş bir kadınım. Bu öyle bir şey ki, söz hakkın yok. Karar verme yetkin yok. Ailede, babanın ve abilerin sözünden çıkmak yok. Ben öyle değilim ama... Evlendim, bana saygı duyan, sözüme değer veren bir eşim oldu. Nasıl olur? Şoka girdiler, üstelik görev itibariyle ailede en yüksek gelire sahip. Yıllardır yenemedikleri kıskançlıkları ve hırsları var. E bir de bu olayda, “Babamdan şikâyetçi olmayacaksın, unutup gideceksin. Bizi elâleme rezil etmeyeceksin!” dediler, ben onları dinlemedim, kızımın yanında yer aldım.

 Onlar sizin hangi gerekçeyle yalan söylediğinizi düşünüyorlar?

- Babamla kavgalı olduğumu söylüyorlar. Bir de mahkemede beni şoke eden başka bir detay daha duydum. Mirastan dolayıymış! Adam hayatta. Paylaşılmış bir miras yok. Zaten doğru dürüst bir malvarlığı yok. Ne mirası, şaka gibi yani...

 Babanızın ne kadar ceza almasını istiyorsunuz?

- Çektiğimiz acıları ve kayıpları düşündüğümde, onun hiç dışarı çıkmamasını istiyorum. Kızlarımın o dışardayken huzurlu olmayacağını biliyorum. Fakat ne yazık ki kanunda yazılı olan cezanın verilmesini istemekten başka çarem yok. Tabii ki kanunda yazılı bu cezayı hâkimler verirse...

 “Sadece elledi, ne var ki bunda!” diyenlere nasıl bir cevap vermek istersiniz?

- Elledi mi? Elleyemez!!! “Elledi, ne var ki” ile başlıyor bütün kötülükler. İkisinin arasında bence hiçbir fark yok. Elleyenle tecavüz edenin zihniyeti farklı değil...

 “Kızlık zarı bozulmadığı için, bir şey olmamış ki” gibi bir algı var bizim adalet sistemimizde. “O zaman cezayı ağırlaştırmaya da gerek yok, nasıl olsa bakire” deniyor. Bu nasıl bir şeydir?

- Gerçekten bir rezilliktir! Ceza Kanunu’nda böyle bir tanımlama yok. Nitelikli hal olabilmesi, zara bakılarak mı tespit edilecek? Kızlık zarı geride olan çocuklara istediğini yapsın bu pislikler, sonra da zar yerinde duruyor diye hâkimlerimiz buna ‘basit istismar’ deyip geçsin... Allah’tan korksunlar!

ÖNCE AİLELERE  TIBBİ DESTEK GEREK

Peki hepimiz bas bas bağırıyoruz, “Cinsel istismarı gizlemeyin!” diye. Peki ne tür sıkıntılar yaşıyor aileler?

- Bizim gibi adli bir vakaya karışmamış aileler, sudan çıkmış balığa dönüyor bir kere! Defalarca ifade veriyorsunuz, olayın şokundasınız. Sesiniz, elleriniz zangır zangır titriyor. Etrafa panik içinde bakıyorsunuz. İfade verirken öncesi ve sonrası birbirine karışıyor. Bence aileye kesinlikle  önce tıbbi destek gerek. Sonra adli süreç başlamalı. Kızımın Çocuk İzleme Merkezi’nde ilk ifadesi alınırken hiçbir sonun olmadı. O sadece psikologla konuştuğunu sanıyordu. 

Oysa, camlı bölmenin arkasında savcı, avukat ve katip vardı. Ama sonra sorun başladı. Burdur’daki savcı, kızımızı tekrar psikoloğa götürme talimatı verdi. Ama Çocuk İzleme Merkezine giderken ilk suç duyurusunda bulunduğumuzda, bize eşlik eden Jandarmadaki uzman çavuş tekrar hastaneye gitmemize gerek olmadığını söylemişti. Onu hatırladım, dilekçe yazıp, itiraz ettik. 

Neyse ki talimat geri çekildi. Fakat sonra Antalya’daki savcı, tekrar talimatla, bu sefer iki sivil polis eşliğinde Ağrı’da Devlet Hastanesi’nden rapor aldırdı. Sonra Burdur Ağır Ceza Mahkemesi Adli Tıp Kurumu raporu istedi. Türkiye’nin bir ucundan bir ucuna kızımın ayağı kırık olduğu halde, “Aman dava süreci uzamasın gidelim!” diye sırtımızda çocuk, İstanbul Adli Tıp yolluna düştük. Neler çektik neler! Evet herkes, “Susmayın!” diyor. O zaman haklıyken, mağdur olmaya hazır olun! Ya da bizim gibi Acil Yardım Hatt’ını arayın. Bize onlar inanılmaz destek oldu… 

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku