Yazar, ressam, psikoterapist, ‘Can Manay’ sanılan Cem Mumcu: Gerçeklik kadar seksi hiçbir şey yoktur

‘Fi’, ortalığı yıkan bir kitaptı, dizisi de öyle oldu. En çok da Ozan Güven’in oynadığı Can Manay karakteri konuşuldu.

Kadınlar bu sofistike ve ‘ruh hastası’ psikiyatra bayıldı.

Taa en başından beri de Can Manay karakterinin, psikiyatr Cem Mumcu olduğu söylendi.

İş, isim benzerliğiyle sınırlı kalmıyordu. İkisi de psikoterapi yapıyordu, ikisi de televizyon programı yapıyordu, ikisi de ders veriyordu, Nişantaşı’nda yaşıyordu, ikisinin de gelişmiş estetik zevkleri vardı, filan falan.

Ben aslında bu geyiği konuşmaya gittim ama Cem Mumcu gerçekten etkileyici, bilgili ve katmanlı biri. İnsana heyecan veren, yeni kapılar açan biri, kafanda şimşekler çakıyor onunla konuşunca. Bu yeni dönemin kodlarını da konuştuk, sosyal medyanın hayatımızdaki yerini, birbirimize karşı ne kadar hoyrat olduğumuzu, nasıl kırdığımızı, siyasi iklimi, kaygılarımızı, korkularımızı, korktukça nasıl bencilleştiğimizi ve kırıcılaştığımızı... Sıfır empati, hoyratlık tavan yani...

Yazar, ressam, psikoterapist, ‘Can Manay’ sanılan Cem Mumcu: Gerçeklik kadar seksi hiçbir şey yokturSen nevi şahsına münhasır bir psikiyatrsın. Sana ‘psikiyatr’ denmesinden bile hoşlanmıyorsun...

- Evet. Medyaya psikiyatr olarak çıkmam. Altıma doktor yazdırmam, psikiyatr yazdırmam...

Aynı zamanda sanatçısın, ressamsın, yazarsın, yayınevin var ve fazlasıyla özgür bir ruhsun... Sen tam olarak nesin? Ne yapıyorsun? İnsanlığın iyiliği için mi uğraşıyorsun? Onları tedavi ederken kendini mi tedavi ediyorsun?

- Mutlaka! Ben ilk 10 yıl, Bakırköy Akıl Hastanesi’nde çalıştım. 21.5 yaşındaydım. Bütün değer yargılarım orada çöp oldu. O zamana kadar o kadar kolay yargılıyordum ki her şeyi. Oranın bir kokusu vardı. O kokunun içinde kan, ten, sperm, sidik, ilaç, toz, kedi, eski kitaplar ve acının kokusu vardı. Ve çok ağır bir kokuydu. Önce çok rahatsız oldum. Rahatsız olduğum için de kendimden utandım. Derken o kokuyu kanıksadım. Ve sonra “Sakın kanıksama!” dedim. “Kanıksarsan bu sefer acıyı göremezsin!” Sürekli kendini tırpanladığın bir yerdir terapi odası. Kendini sürekli tırpanlar ve küçülürsün ve hiçbir şeyi yargılayamaz hale gelirsin...

“Delileri seviyorum!” diyorsun. Neden? Sahici oldukları için mi?

- Evet. Delilikte numara, hesap, tedbir yoktur. Delilik, pür bir şeydir. Ağır bir meseledir ama pürdür. Deliyle kötüyü karıştırmayalım. Kötülere kötü diyelim, delilere deli. Deli, çok iyi bir şeydir. Hatta benim şöyle bir tespitim var: “Ağız tadında delirmelerine izin verilmeyen insanlar daha fazla delirirler!”

Güzelmiş. Delilerle bizim aramızdaki fark ne?

- Deli, gerçeği değerlendirmesi bozuk demek. Halüsinasyon demek, hezeyan demek. Psikoz yani.

Zaman zaman biz deliliğe ne kadar yaklaşıyoruz?

- Normal insan, çok özel durumlar dışında psikoza çok yakınlaşmaz. Bazı kişilik bozukluklarında geçişler olur. Ama bizim, ‘delirmeye yakın deneyimler’ dediğimiz şeyler, genellikle kişinin kaygılarıdır.

Albert Camus’nün “Oldum olası içimde biri, tüm gücüyle hiçbir şey olmamaya çalışıyor...” lafını neden bu kadar sık tekrarlıyorsun?

- Hemen anlatayım: Bana hep “Siz Türk aydınısınız!” falan dendiğinde, “Allah göstermesin!” derim. Ben Türk aydını denilen şeyden uzak durmak isterim.

Neden?

- Çünkü aidiyeti olan adama ‘aydın’ denmez. Aydın gurbettedir. Her yerle gurbettedir. Çünkü kendi repütasyonuna kasılıp kaldıysa, azalmaya başlar. Senin gazeteci olarak bir repütasyonun var. Ama birdenbire kalbin, göğsün, senin destanına giden yol, sana başka bir şey söylüyor ve sen bunu yapamıyorsun, Ayşe Arman repütasyonuna sıkışıp kaldıysan, o senin başka bir şey yapmanı engelliyorsa, senin özgür bireyliğin yerin dibine batsın! O zaman sen özgür mözgür değilsin, benim gözümde aydın da değilsin, kendi içine sıkışıp kalmış birisin...

Yazar, ressam, psikoterapist, ‘Can Manay’ sanılan Cem Mumcu: Gerçeklik kadar seksi hiçbir şey yoktur

Ama çoğunluk böyle bu ülkede...

- Onun için de ben Türk aydını olmak istemiyorum ya! Tamam, aidiyetlerin bizi koruyan kollayan kıymetli tarafları var ama bundan uzak durmamız gerektiğini düşünüyorum. Herkes artık ‘ünlü’ olmak istiyor ya, bilinen biri olmak istiyor ya, Rilke’nin ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’ diye bir kitabı var. Diyor ki: “Eğer bir gün, herkesin bildiği bir ismin olursa, bir gece yarısı elini gökyüzüne kaldır ve Tanrı’dan hiç kimsenin bilmediği yeni bir isim iste. Çünkü şöhret, repütasyon, kişinin benlik arazisinin başkaları tarafından işgalidir!”

Müthişmiş...

- Evet. Mesela sık sık şunu duyuyorum, “Size hiç yakıştıramadım Cem Bey!” Neyi? “Play station oynuyormuşsunuz!” “Siz, maç mı seyrediyorsunuz?” “Arabesk mi dinliyorsunuz?” “Aaaa dans mı ediyorsunuz!” “Küfrediyorsunuz! Size yakıştıramadım!” Sen kimsin ya? Çok acayip işgal bu! Tüm bunları yaparım ben, sana mı soracağım, onay mı alacağım? Instagram profilime fotoğrafımı koyduğumda rahatsız olanlar var. Onlara göre orayı geçmiş olmalıyım. Kendi fotoğrafını koymak bir zaaf onlara göre! Benim de zaaflarım var hem de bir sürü, koyacağım tabii....

Yazar, ressam, psikoterapist, ‘Can Manay’ sanılan Cem Mumcu: Gerçeklik kadar seksi hiçbir şey yoktur

SIFIR EMPATİ, YOĞUN HOYRATLIK

Sosyal medya, ilişkileri nasıl etkiledi?

- Şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım: Ben küçükken okullar başlamadan babamla gider, bana gömlek bakardık. Beğenip beğenmediğimi sorardı, sonra da kumaşına dokunurdu. Çünkü ben çocuğum, terleyeceğim. Kırışacak mı, ter tutacak mı? Hatta cebinden kibrit çıkarıp bir ipini yakardı ki, naylonlu mu değil mi anlasın. Yani eskiden hayata bakarken, duyularımızın hepsini kullanıyorduk. Koklamak, ellemek, dokunmak gibi. Şimdi artık bir garip görsel dünyada yaşıyoruz ve sadece gözümüzü kullanıyoruz. Adeta diğer duyularını yitirmeye başladığımız bir dönem. Dolayısıyla meseleye böyle bakınca, birbirimizi görmek ve göstermek dışında bir şeyimiz kalmıyor. Her şey de çirkinleşmeye başlıyor tabii. Sosyal medyayı büyük oranda olumsuz kullandığımızı söyleyebilirim...

Mesela?

- Birbirimize yüz yüze yapamadığımız şeyleri orada çok rahat yapıyoruz. Çok hoyrat bir dil var, Twitter’da, Instagram’da. Yapma abi, karşında biri var, bir insan o! Ama işte yüz yüze olmamak da cesaret veriyor. Kırılmasını görmeyeceğiz nasıl olsa diye o kadar rahat incitebiliyoruz ki, hep bir aşağılama. Bir ‘hahaha kültürü’ var şimdi, herkes birbiriyle dalga geçiyor. Twitter’da veya WhatsApp’ta hep böyle yazılıyor: Hahaha. Bir dur ya! Sıfır empati, yoğun hoyratlık! Bir de genç bir adam sevgili istiyor, billboard’da Photoshop’lu birini görüyor, Instagram’da da öyle... Öyle birini istiyor ama gerçek hayatta öyle biri yok. Selülit ne kadar seksi bir şeydir anlatamadım ben bu insanlara. Kıl dibi, kıl kökü iyidir, güzeldir. Gerçeklik kadar seksi hiçbir şey yoktur. Gerçekliktir seksi olan! Karizmatik olan da hakikattir...

Yazar, ressam, psikoterapist, ‘Can Manay’ sanılan Cem Mumcu: Gerçeklik kadar seksi hiçbir şey yoktur

CAN MANAY KARAKTERİ CEM MUMCU MU?

Sana nasıl hitap etmemi istersin? Cem Mumcu mu diyeyim, Can Manay mı?

- Aman Allah korusun!

Ama ortalık yıkılıyor, ‘Fi’deki Can Manay sen mişsin diye...

- Tabii ki değilim! Can Manay karakteriyle alakam yok. Fakat aksi gibi, sanki oymuşum, her şey eşzamanlı yaşanıyormuş gibi o kadar çok insan soru soruyor ki ben de hayret ediyorum. Mesela bir arkadaşım için “Duru o mu?” diye sordular!

Peki bütün bu tesadüfleri nasıl açıklıyorsun? İsim benzerliği, Can Manay-Cem Mumcu, ikisinin de psikoterapi merkezi var, ikisi de televizyon programı yapıyor, yaşadıkları yerler, kılık kıyafetleri, tarzı, benzerliği, estetik merakları...

- Valla ne denir ki, açıklayamıyorum. Çok da umurumda değil. Kişiliğimizin alakası yok. Dışarıdan biraz sert, uyuz filan görünüyor olabilirim. Belki tanımayanlar öyle zannediyordur. Ama tanıdıktan sonra hiç öyle biri değilim. Devamlı “O sen misin?” denmesi hoşuma gitmiyor.

Ama Can Manay seksi ve kadınlar onu baş tacı ediyor...

- Valla o konuda bir eksiğim yok!

‘Fi’nin yazarı Azra Kohen danışanın ya da arkadaşın mı?

- Hiç tanımıyorum.

Yazar, ressam, psikoterapist, ‘Can Manay’ sanılan Cem Mumcu: Gerçeklik kadar seksi hiçbir şey yoktur

Senden etkilenmiş olamaz mı?

- Tamamen speküle etmiş olurum. Bilmiyorum. Senin de saydığın gibi bazı benzerlikler var ama kişiliğimizin alakası yok. Ama eski bir sevgilim “Tanımayanların dışarıdan seni böyle görme ihtimalleri yüksek” dedi. Fakat benim kişilik özelliklerim gerçekten farklı, çok daha şefkatli biriyim bir kere. Hesaplı değilim, çok rahatım. O bana göre çok kasık bir kişilik.

Peki sen bir psikiyatr olarak Can Manay’a bakınca nasıl değerlendiriyorsun?

- Ben diziyi mesleğim açısından izlemedim. Milletin sürekli “Sen o musun?” demesi yüzünden izledim. Ama çok beğendim. Türkiye’de izlenebilir dizi sayısı benim gözümde az. Bu onlardan birisi olmuş; yazanı, çizeni, çekeni, oynayanı tebrik ediyorum. Bir dahaki sezon da izleyeceğim. Gayet de iyi iş olmuş. Muhtemelen internetin özgürlüğü de yansımış...  Ama öyle psikiyatr olmaz!

Neden?

- Eleştirmek için söylemiyorum. Bir dizi karakterinin gerçeğe uyması gerekmiyor. Mesela hastalarıyla ilgili bilgiyi, asistanından alıyor. Terapötik ilişkide bir başkasıyla bilgi paylaşmayız. İyi bir psikiyatr modeli değil. Ama enteresan bir kişilik. Karakter derinliğinin olması çok iyi bir şey. Eski Türk filmlerinde mesela karakter ya iyidir ya kötü. Hulusi Kentmen iyidir, Lale Belkıs kötü. Oysa yavaş  yavaş bunu kırmaya başladık. Gerçek hayatta insanların hem iyi tarafları var, hem kötü. Can Manay da öyle. Duru karakteri de. Sadece iyi, güzel ve seksi değil. Bayağı hırslarını, eksiklerini de görebiliyoruz. İşte o zaman karakterler gerçekçi oluyor.

Yazar, ressam, psikoterapist, ‘Can Manay’ sanılan Cem Mumcu: Gerçeklik kadar seksi hiçbir şey yokturSenin estetik merakın Can Manay kadar güçlü mü?

- Biraz fazla benimki! Hatta bu yüzden biraz şımarık ve ukala bulunabilirim. Gösterişli değilim, “Evimde şuyum da olsun buyum da” türünde bir adam değilim, obsesif de değilim ama evet estetik merakım güçlü. Biraz arogan bile bulabilirsin. Bilmem ne bardağı yoksa o içkiyi içmekten, o çayı içmekten vazgeçebilirim mesela.

Takıntı mı bu?

- Hayır, “Yoksa içmem, içmezsem de ölürüm!” demiyorum. Ama tercihim böyle. Mesela ben çok güzel menemen yapar, gazete kâğıdının üzerinde servis ederim. Bir bakkalın önüne arabamı çekip, bakkaldan peynir kestirip, domates, salatalık, zeytin yiyebilirim. Bu konseptler de bana estetik gelir. Estetik demek, ille de zengin zevkler filan değil yani...

Çirkin bir kadınla birlikte olabilir misin?

- Neye göre çirkin? Bana göre çirkinse olamam ama herkesin çok çirkin dediği, bana çok güzel gelen bir kadınla birlikte olurum! Mesela gerçek bir köy evi estetiktir benim gözümde. Gerçek bir köy evinde, bir köylü kadın gözleme yapıyor, bu sahne benim için çok estetik. Ama İstiklal Caddesi’nde, köylü bir kadını vitrine yerleştirip orada gözleme yaptırdığında bana göre zevksiz o! Benim için samimiyet ve sahicilik önemli...

Sen Can Manay gibi, kafana koyduğunu elde edebilmek için “Her şey mubah” der misin?

- Allah göstermesin! Böyle bir insan ne olmak isterim ne de kimsenin olmasını isterim. Kötü bir insan demektir o. Daha doğrusu, kötü bir insanın tariflerinden biri.

DİKKAT ET! BEN İNSANIM KIRILABİLİRİM

Bu dönem sana danışanlar en çok neden şikâyet ediyorlar?

- Ağır mutsuzluk. Depresyondan bahsetmiyorum, ağır mutsuzluk ve ağır güvensizlik var.

Yarına güvensizlik mi?

- Her şeye. İlişkilere, geleceğe, insanlara, sokağa. Maddi manevi ağır mutsuzluk, güvensizlik, hoyratlık ve bencillik. İnsanın, neredeyse, yaşamını sürdürebilmesi için gerekli en temel unsurların sallantıda olduğunu hissediyor herkes...

Siyası iklim, ruhlarımızı halı gibi örtüyor mu?

- Bu siyasi iklim, sosyal iklim bir sürü şeyi değiştiriyor. Türkiye’deki suçlara bir bak. Eskiden Amerika’nın kırsalında filan olabilecek suçları görüyoruz her gün. “O, onu kesti, 4 yaşındaki çocuğuyla bilmem ne yaptı!” Bunlar olmazdı bu ülkede...

Bunlar vardı da biz bilmiyorduk, sosyal medyayla yayıldı ve görünür mü oldu?

- Hayır yoktu. Ben 10 yıl Bakırköy’de çalışmış adamım. Adli Tıp’ta da çalıştım, en ağır suçları bilirim. Bunlar yeni ve çok acayip. İnsanlar çok öfkeli, çok hoyrat, çok bencil. Aşırı bir bencilleşme var, hepimize yayıldı. Çünkü korkuyoruz, korktukça bencilleşiyoruz! Etik vardı, şimdi etik de sallantıda. Herkes çok mutsuz ve gergin. Umutsuz bir beklemede gibi. Ben hep sorarım: “Kaygı mı üzüntü mü? Hangisini alırsınız?” diye.

Yazar, ressam, psikoterapist, ‘Can Manay’ sanılan Cem Mumcu: Gerçeklik kadar seksi hiçbir şey yoktur

Nasıl yani?

- Diyelim ki baban yoğun bakımda. 6 ay boyunca. Öldü ölecek. Bir sen gidiyorsun, bir kardeşin gidiyor. Sen evleneceksin, erteliyorsun çünkü baban ölüm döşeğinde. En sonunda ölüyor. Öldüğünde hissettiğin nedir? Yastır. Üzüntüdür. Ama bitti... Ondan evvelki, o tarifsiz bekleme hali ve belirsizlik hali ise kaygı.

Biz de ülke olarak sürekli kaygıdayız... Öyle mi?

- Aynen. Ve bu korkunç bir şey!

Kutuplaşma, sıkıntılar, ileriyi görememek, yarını kestirememe... Bunlar mı kaygıya yol açıyor?

- Hepsi ve dahası. Tümüyle içinde olduğumuz iklim. Bir de hoyrat bir dil var, hoyrat bir hal var. Hepimiz birbirimize hoyratlaştık! Çok acımasız olduk, birbirimizi kırar olduk. Oysa, ben insanım, dikkat et kırılabilirim! Ama artık bunun da bir önemi kalmadı. Bu hoyratlığı çok tehlikeli buluyorum.

Peki antidepresan kullanımı ne durumda?

- Çok fazla ilaç veren biri değilim. Bu tür durumlarda ilaç vermeyi de önermem. Çünkü ‘depresif tablo’ demem buna. Bu, gerçek. Şöyle bir şey de var: “Kaygılanmayın! Kaygılanacak bir şey yok!” Bu yorumlar da saçma. Şu an bu binada deprem olsa “Korkma!” mı diyeceğim sana? Böyle salaklık olur mu? Kork tabii. Ortada deprem yoksa ve sürekli kaygı duyuyorsan bu bir problemdir. Ama kaygı duyulacak şeyler var bu ülkede. Dolayısıyla gerçeklikle baş etmenin yolu, salakça mutluluk değildir. Kaygılarını dile getirmektir.

Bu dönemin çözümü olarak “Kendi küçük dünyanızda yaşayın, sevdiklerinize sarılın, tutku duyduğunuz şeyi yapın, müzik dinleyin, kitaplar okuyun...” deniyor.

- Bunlar da işin parçasıdır. Bunları yapmayalım, bütün bu kaygılar hayatımızı işgal etsin demiyorum ama yokmuş gibi de davranmayalım. “Odanın içine bir tane kaplan girdi ve biz tutkularımıza tutunalım!” Yok öyle bir şey. Tekamül, gelişmek hakikatten geçer. Bak gerçek bile demiyorum, hakikat diyorum. Hakikatin içinde üzüntü varsa, kayıp varsa yaşayacaksın. Sevgiliden mi ayrıldın? Adam gibi üzül...

AŞKTAN KORKUYORUZ

Aşk ne durumda? Cinsellik ne durumda?

- Bütün bunlar da, onların pençesinde zaten. Viktoryen dönemde insanlar, cinsellikten çok korkmuşlar. Yasaklıymış. Şimdi de aşktan korkuyoruz. Çünkü aşk, narsistik kabuğumuza vuruyor. Birine ihtiyaç duyma hali aşk. Birinden eksik kalamama hali. O biri olmadan yapamama hali. Onun kaybından korkma hali. Aşkı bir zaaf gibi görmeye başladık. Korkunç bir yere gidiyoruz.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku