Ve babam bizi kapının önüne koydu!

Nasıl yani? Şaka bu! Olamaz ki! İnsanın babası bunu yapmaz ki... Kurucusu olduğu şirketten kovmaz ki... Çocuklarını, öz çocuklarını kapının önüne koymaz ki...Onların işine son vermez ki... “İş önce gelir, siz yokken burası vardı!” demez ki... Mümkün değil... Eşyanın tabiatına aykırı... Mı acaba?Yoksa güç savaşı her yerde var mı? Ailelerde de mi? Babayla oğullar arasında da mı? Benim ilgimi çeken bir hikâye oldu ‘Toksöz Ailesi’nin hikâyesi. Zaten şirketin hikâyesi ve büyümesi Harvard’da tez konusu olmuş.

Siz anladınız: Ben, ilaç, gıda, enerji sektörlerinin yanı sıra bebek beslenmesi ve bağcılık alanlarında faaliyet göstermekte olan Toksöz Grubu’ndan söz ediyorum. Sanovel dersem, Tadelle, Sarelle, Sagra, L’era Fresca, Zumosol ve Pernigotti dersem siz daha iyi anlayacaksınız. İşte tüm grubu oluşturan, sıfırdan bir imparatorluk kuran ve oğullarının tüm hayatını dizayn eden Erol Toksöz, çocukları istediği gibi davranmayınca, 2012’de onları kapının önüne koymuştu. Üstelik kovulduklarını kendisi de söylememişti... Finans müdürüne söyletmişti. İki sene küs kaldılar. Hiç görüşmediler. Sonra, sonra felaket bir şey oldu. Bir gün evdeki aşçı aradı ve çok üzücü bir haber verdi. Babaları vefat etmişti. Üzerinden birkaç yıl geçti, tam her şey yoluna girecekken bu sefer anneyle davalık oldular. Bu hikâye çok ilgimi çekti. İçinde iktidar var, para var, güç var, bir babaya kendini beğendirmeye çalışmak var...Neyse ki bütün süreç tatlıya bağlandı. Sorularıma samimi yanıt veren Ahmet Töksöz’e çok teşekkür ederim. Açıksözlü ve komplekssiz olabildiği için alkışlıyorum.

Ve babam bizi kapının önüne koydu
 Fotoğraf: Emre Yunusoğlu

 

Sizi tanıyalım...

 

- Ben Ahmet Toksöz. Toksöz Holding Yönetim Kurulu Başkanı’yım...

 

Kardeşinizle birlikte mi çalışıyorsunuz?

 

- Evet. Zafer de Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı...

 

İnsanın kardeşiyle çalışması nasıl bir şey?

 

- Bence harika! Beş senedir birlikte çalışıyoruz. Daha evvel işlerimiz ayrıydı. Zafer, ecza deposu tarafındaydı, ben imalat. Daha sonra birtakım tatsız şeyler yaşadık ve birlikte çalışmaya karar verdik. Ve gördük ki: Pek çok şeyi daha iyi yönetebiliyoruz. Çeşitli kurallarımız var: Tek ofis kuralı mesela. Aynı odada, aynı masada çalışıyoruz. Sonra yatay yönetim anlayışımız var. Yani bir genel müdür yok, birim müdürlerimiz var. Yazışma kuralımız var, her talimatı ve geri dönüşümü mutlaka mail yoluyla yazışarak yapıyoruz. Her şey açık, her şey şeffaf. Biz iyi anlaşan iki kardeşiz. Kendi adımıza, bir artı birin üç yapabildiğini gördük...

 

E peki hem işte hem özel hayatta sürekli birlikte olmak sıkıcı değil mi?

 

- Yooo. Farklı özel hayatlarımız var. Sürekli dip dibe değiliz ki. Arkadaş çevrelerimiz çok farklı.

 

Ve babam bizi kapının önüne koydu

 

HER ZAMAN ARAMIZDA MESAFE VARDI

 

Kaç yaş var aranızda?

 

- Üç. Zafer 1975’li, ben 1972’liyim. İkimiz de Boğaziçi Kimya Mühendisliği mezunuyuz. Sonra da master yaptık.

 

Benzer eğitimler almışsınız...

 

- E başka şansımız yoktu ki! İkimizin de hayatı, ailemiz tarafından dizayn edildi.

 

Nasıl yani?

 

- Ne okuyacağımız, sonrasında ne yapacağız hep belliydi. İlaç kökenli bir aile olduğumuz için, babam her şeyi planlamıştı. Geleceğimize, gireceğimiz okullara o karar vermişti. Üniversite başvuru formumuzu bile o doldurdu. Boğaziçi Kimya, babamın bizim için uygun gördüğü bölümdü...

 

Benim ailem beni birtakım şeylere zorlasa, dinlemem, kafamın dikine giderim, kendi hayatımı yaşamak isterim...

 

- İşte biz onu başta diyemedik, ancak beş sene önce söyleyebildik.

 

Çok baskın bir baba var anladığım kadarıyla. Ama aslında sizin iyiliğinizi istiyor. Diyor ki, “Kimya okuyacaksınız, sonra gelip aile şirketinde çalışacaksınız!” Öyle mi? Baştan anlatsanıza şu hikâyeyi...

 

- Rahmetli Erol Bey eczacı...

 

Pardon, Erol Bey kim?

 

- Babam...

 

Babanızdan “Erol Bey” diye mi söz ediyorsunuz?

 

- Tabii. O hep Erol Bey’di. Her zaman aramızda mesafe vardı. Arkadaşlarım, Erol Bey aradığında, ayağa kalkarak onunla telefonda konuştuğumu söylüyorlar. Farkında olmadan öyle yapıyormuşum.

 

O zaman o Erol Bey, hiçbir zaman “Babacım” olamıyor...

 

- Tabii ki olamıyor! Ama onun da yakın olma gibi bir niyeti yoktu zaten. Farklı bir jenerasyon onlar, farklı yetiştirilmişler. Babamın, kardeşimi ve beni insanların yanında sevdiğini hatırlamam. Hani yüz göz olmamak için çocuk uyurken sevilir ya, o hesap. Haliyle sevildiğimizi pek hissedemedik.

 

Ve babam bizi kapının önüne koydu
 

ONDAN DAHA İYİ BİLECEK HALİMİZ YOKTU YA!

 

Ve Erol Bey sizin için ne iyidir, ne değildir biliyordu ve sizi ona göre yönlendirdi... Öyle mi?

 

- Aynen öyle! Aslında, bizim gerçekte ne istediğimizin hiçbir önemi yoktu. O, nasıl olsa bizim yerimize düşünüyor ve karar veriyordu. O, doğruyu biliyordu. Ondan daha iyi bilecek halimiz yoktu ya. Türkiye’de böyle binlerce aile ve baba var. Babamı anlıyorum da. Müthiş bir girişimci. Kumdan altın yaratmış bir insan. Her şeyi tırnaklarıyla yapmış, kendince bir imparatorluk kurmuş. Yokluktan müthiş bir yere gelmiş. Eczane eczacılığından başlıyor, sonra ecza depoculuğu, üzerine ilaç sektörü. Sonra daha da büyütüyor işleri. Bizi de üniversiteyi bitirince yanına aldı. Başka bir yerde çalışma şansımız yoktu.

 

Sordu mu peki size “Evladım sen istiyor musun” diye?

 

- Tabii ki hayır. Öyle fikir sorma, bizden fikir alma durumu yoktu ki Erol Bey’in. Zaten işimiz hazırdı. Buna şükretmemiz gerekiyordu. Bize tüm bunları sağlayan bir babamız vardı. Erol Bey işe çok hâkimdi, tek dezavantajı dil bilmiyordu, oğulları da dil öğrenip bu açığı kapatsın istedi ki, grubumuz daha da büyüsün! Global olalım, lokal kalmayalım, yurtdışındaki ilişkileri geliştirelim. Birtakım lisanslar alalım, yurtdışına lisanslar satalım. Hep iş, hep iş, hep iş. 1995’te askerliğimi bitirir bitirmez işe başladım. Erol Bey ne derse yapıyordum.

 

Hiç mi itiraz etme şansınız yoktu?

 

- Maalesef!

 

Adam silah dayamıyor ya!

 

- Bir takım konuşmalar oldu ama sonuçta biz de aile içerisinde hep ikna edilerek bu noktalara geldiğimiz için çok fazla itiraz edemedik. Fransa’da master yaptım. O dönem, elime bir takım ticari imkânlar geçmişti. Zafer de mesela, çok IT meraklısıdır. Aşağıda 900 metrekare bir yer var, o zaman bilgisayar işleri daha bu kadar gelişmemişti. Şirketi bu konuda da ilerletmek istedi, ben de birtakım farklı şeyler yapmak istedim. Ama bir türlü Erol Bey’den izin alamadık.

 

Neden? Boynuz kulağı geçsin istemiyor mu?

 

- Alakası yok! Boynuzu filan ciddiye aldığı yok! Yanlış anlamayın, babam bizi seviyordu. Ama burada bir işletme var. Ve işletmenin hep büyümesi lazım. Babam da yanına güvenebileceği insanları alıyor, sonuçta ikimiz de evladıyız, bize güveniyor. Ama bir yere kadar. Her şey, onun istediği gibi olacak. Her şeye o hâkim olacak. Son kararı hep o verecek. Başka türlüsü mümkün değil. Biz de zaten itiraz filan edemezdik, gıkımızı çıkaramazdık!
 

Ve babam bizi kapının önüne koydu

 

EVLENDİK AMA AYNI EVDE YAŞAMAYA DEVAM ETTİK 

 

Kaç sene itiraz etmediniz?

 

- Epey bir süre...

 

Hep onun dedikleri yapılıyor...

 

- Evet. İş baskısı yüksekti ama dışarıda bizim özel hayatımıza karışan biri değildi. Bu arada evlendik. Önce ben, sonra Zafer... Çocuklarımız oldu. Derken hepimiz aynı evde yaşamaya başladık.

 

Yok artık, daha neler!

 

- Valla öyle! Maaile. Erol Bey, annem, kardeşim, eşlerimiz, çocuklar. Çok sıkıntılı bir dönemdi. İki sene sonra evden çıktık. Hem iş hem özel ortam, eşler, çocuklar, bitmez tükenmez baskı falan, maalesef yürümedi.

 

Birlikte yaşamak kimin fikri?

 

- Tabii ki Erol Bey’in. Allah’tan biz kardeşimle uyumluyuz. Onun eşiyle benim eşim de çok iyi anlaşır, çocuklar arasında da sıkıntı yok. Ama yine de mantıklı değildi, olacak iş değildi... Tek evin içinde hep beraber. Aynı yerde yemek, aynı yerde kahvaltı... Yatak odaları, banyolar ayrı ama genelde ortak kullanım alanlarının olduğu bir ortam. Akşam yemek beraber yeniyor. Ama sonuçta herkes evli, herkes kendi içinde aile olabilmeli... Olamıyoruz... Ne bileyim biz arkadaşlarımıza gitmek istiyoruz, gidiyoruz. Ama onlar da bize gelmek istiyorlar, gelemiyorlar. Ev müsait değil, izin çıkmıyor!

 

ARIZAYI BİZ ÇIKARDIK EŞLERİMİZE PATLADI

 

Siz kaç yaşındasınız bütün bunlar yaşandığında?

 

- 2010 yılıydı. 39 yaşındaydım.

 

Peki eşler? Hiç kimse arıza çıkarmadı mı?

 

- Arızayı biz çıkardık ama onlara patladı! Ev tarafından onlar suçlandı. “Gelinler arıza çıkardı!” dendi. Bir taraftan işte de birlikteyiz. Bu baskı artık dayanılmaz bir hal aldı. Erol Bey’den şöyle bir talepte bulunmuştuk: “Bir aile anayasamız olsun!” Aile şirketlerinde hep böyle bir problem oluyor. Üçüncü, dördüncü, beşinci jenerasyonlara taşınabilen aile şirketi Türkiye’de pek yok. Kardeşim benden daha çok işe hâkim olabilir, onun çocuğu olmayabilir, benim beş çocuğum olabilir. Bir aile anayasası oluşturup ileriye dönük ne yapabiliriz, şimdiden bunun kararlarını verelim istedik. Çünkü aile, günden güne büyüyor ya da kayıplar yaşanabiliyor. Koç gibi bir grupta bile çok ani bir kayıp yaşandığında, devamlılığının gelmesi lazım.

 

Babanızın bu talebe tavrı ne oldu?

 

- Çok sinirlendi. Bu bir tartışma konusu oldu. Biz ise, o aile anayasasında direttik. Kim neyi yapacak, ileride nasıl olacak? Bu konuda profesyonel hizmet veren şirketler de var, onlardan destek alalım dedik. Erol Bey baktı ki biz kararlıyız, gerginlik başladı. Gerginliğin temel sebebi de şuydu: “Siz yokken bu iş vardı!”

 

Yani... Ne demek bu?

 

- “İş, çocuklarımdan kıymetli!” demek. “Ben şu anda böyle bir parçalanmaya, bölünmeye hazır değilim!” demek.

 

Ve babam bizi kapının önüne koydu
 

 

İKİ KARDEŞ KADER BİRLİĞİ YAPTIK

 

İş, insanın çocuğundan nasıl daha kıymetli olur?

 

- O nesil için öyle. Ben Erol Bey açısından da bakabiliyorum, yargılamıyorum onu, suçlamıyorum. Farklı bir jenerasyonum ama neticede o her şeyi tırnaklarıyla yaptı. Bize de bunu hep hissettirdi. Hissettirmeyi bırak, söyledi: “Siz yokken iş vardı!” dedi. “Ben her şeyi sıfırdan yaptım!” dedi. Ama bir taraftan da birtakım malvarlıkları var ve onların paylaşılması lazım. O hayattayken bunun planlı paylaşılmasını talep ettik ama bu önerimiz kabul görmedi. O dönem, ilacın dışında gıda işine de girmiştik. Ana konumuz hâlâ ilaçtı ama Tadelle, Sarelle falan başlamıştı. Biz dedik ki, “Zafer’le biz ayrılalım, Tadelle ve Sarelle’yi bize ver. İlaç, senin varlığınla devam etsin, biz de kendimizi diğer alanda gösterelim!” Bir akşam dedi ki, “Valla ben her şeye sıfırdan başladım. Siz de öyle yapın. Evlatlarım da olsanız, size destek olamam!” Ve gerisi çorap söküğü gibi geldi.

 

Nasıl yani?

 

- Babam bizi kovdu!

 

Babanız şirketteki işinize son mu verdi?

 

- Evet! Bizi kapının önüne koydu. Öz oğullarını kovdu...

 

Bunu kendisi mi söyledi?

 

- Hayır, finans müdürüne söyletti. Benim vekaletname verdiğim müdür, beni işten attı! Adamcağızın da bir suçu yok, “Talimat böyle!” dedi. Erol Bey, “Kov onları!” demiş. Biz de işten ayrıldık. Evden de çıktık. Kısacası Erol Bey’den ve annemden tamamen koptuk.

 

Ve aslında bu, başka bir dönemin de başlangıcı mı oldu?

 

- Evet. İki kardeş kader birliği yaptık. Hep yakındık, daha da yakın olduk. Şirketten atıldıktan sonra, Zafer de kendine farklı bir yol çizebilirdi, ben de. Ama tam tersine biz hiç ayrılmamaya söz verdik. Aynı kaptan yiyeceğimize ve her şeyi eşit paylaşacağımıza yemin ettik. “Madem başımıza bu kadar iş geldi, bundan böyle bütün işleri iyi kötü beraber yapacağız” dedik. Öyle de devam ediyoruz.

 

BABAMDAN SONRA ANNEM!

 

Erol Bey’in size yaptığını çocuğunuza yapabilir misiniz?

 

- Hayır asla! Oğlum resim yapmayı seviyor, geleceğiyle ilgili bir yönlendirme yapmıyorum. Neyle ilgilenmek isterse serbest, onun hayatı. İllaki mühendis ya da işletmeci olsun diye bir baskım olamaz, ne mutlu edecekse o işle meşgul olsun.

 

Finans müdürü “Kovuldunuz!” deyince, insan annesini falan arayıp, “Anne ya! Babam böyle böyle yaptı, bizi kapının önüne koydu...” demez mi? Anneler çocuklarının yanındadır genelde...

 

- Doğru. Ama bizde öyle olmadı. Babam ne derse, annem de onu dedi. Bizdeki esas figür, babaanne. Otoriter bir Osmanlı kadını. Getirin bugün, şirketi yönetir. Annem 17-18 yaşında evlenmiş babamla. Tepesinde babaanne varmış. E tabii pek söz hakkı da olmamış.

 

 

 

ORTALIĞI AYAĞA KALDIRDIK ÇÜNKÜ PİYASAYA REZİL OLDUK

 

 

E peki siz ayrıldınız şirketten ve aileden...

 

- Evet, iki kardeş bir daha dönmemek üzere yola çıktık. İki sene yurtdışında kaldık. Enerji işine sardırdık. Bankalarla işimizi toparladık. Gayet de iyi gidiyordu işler. Ne annemle ne de Erol Bey’le görüştük. Çocuklar da görüşmedi. Tam iki sene. İkinci senenin sonunda evdeki aşçı aradı ve çok kötü bir haber verdi. “Maalesef Erol Bey vefat etti!” dedi.

 

Allah rahmet eylesin. Babanızla küs mü ayrıldınız yani?

 

- Evet. O iki sene hiç görüşmedik. Cenazeye geldik. Sonra geçmişe sünger çektik. Babam vefat ettiğinde 2012’ydi, 2014’ün mayısına kadar herhangi bir sıkıntımız olmadı. Şirkete döndük çalışıyoruz, annemle de görüşüyoruz. Babam hayattayken, annemin ailesiyle görüşmesini istemiyordu; teyzeler, dayılar, kuzenler... Meğer bir bildiği varmış. Babam vefat edince, görüşür hale gelmişler. Haberimiz yok. Kuzenlerden biri, anneme bir kâğıt imzalattırmış. Milyon dolarlık rakamlar var içerisinde. Bayağı dolandırmışlar annemi! Annem de bizden korktuğu için söylememiş. 6 ay sonra aracı danışmanlardan öğrendik. Kuzenle ve ablasıyla mahkemelik olmuş. Beraber yaşadığımız eve icra filan geldi. Bu olayı öğrenince tabii tepki gösterdik. Ortalığı ayağa kaldırdık. Çünkü rezil olduk piyasaya.

 

Ve babam bizi kapının önüne koydu

 

NEYSE Kİ SONUNDA HER ŞEY TATLIYA BAĞLANDI

 

Nasıl bu kadar açık sözlü olabiliyorsunuz?

 

- Valla gizlemenin, olmamış gibi davranmanın bir manası yok! Bu anlattıklarımın hepsi konuşuluyor. Bir de yalan değil.

 

Sonra peki?

 

- Bizde hikâye bitmiyor! Sonra annem, bu işi çözmesi için bir avukata gidiyor. Avukat, “Ben senin işini hallederim” tarzıyla olaya yaklaşıyor, kuzenle olan davayı çözerken, bizim şirket meselelerine dahil oluyor. Annem, hayatında iş güç yapmamış bir kadın, sadece toplantıdan toplantıya katılmış babamla. Bakıyor ki işi hiç bilmeyen bir kadın... Ama aynı kadın, şirketlerin yarı yarıya ortağı...

 

Eeee?

 

- Eee’si, biz iki senedir, herkes şahit, şirkette ne genel kurul yapabiliyorduk ne şube açabiliyorduk. Yönetim kurulunda hiçbir şey imzalanmıyordu. Avukat, annemi yönetmeye başlamıştı. Şirket, tamamen avukatın yönetimindeydi. Çok direnç gösterdik ama istese bizi de kapının önüne koyabilecek durumdaydı. Yüksek hissedardı annem. Bu sefer de, annemle davalık olduk! Neyse ki sonunda her şey tatlıya bağlandı. Daha yeni, birkaç hafta önce... Babam zamanında olması gereken oldu. Yönetimden çıkıp hisselerimizi devrettiler. Biz de geri kalan ne varsa, ona verdik. Sulh yoluyla anlaştık.

 

Bence bu, bir sürü ders çıkarılacak bir hikâye! Bir tarafıyla da acı. Her şey mal mülk için mi oluyor, para için mi?

 

- Bence mal mülkten ve paradan ziyade, herkes savaştan galip çıkmaya çalışıyor! Herkes kendi gücünü kanıtlamaya uğraşıyor... Bir nevi iktidar savaşı... Otoriter güce sahip olma isteği... Ne yazık ki aile içinde bile bunlar yaşanabiliyor. Ve bunu yaşayan tek ailenin de biz olduğunu zannetmiyorum...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku