Türkiye’de cinsellik dediğin ‘sansürbasyon’ ve ‘bastırmasyon’

Sesi, enerjisi, bilgisi, cesareti bana yeni geldi.

Rayka Kumru...

O bir seksolog.

Daha doğrusu kapsamlı cinsellik eğitmeni ve danışmanı.

Çok sıkı bir eğitimi var.

Kanada’da, The University of British Columbia’da Sosyoloji ve Cinsellik Bilimleri okuyor.

Ardından Avustralya’da seksoloji yüksek lisansı yapıyor. Aynı zamanda Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı. Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler Derneği üyesi.

Cinsellikle ilgili pek çok soru sordum, cevaplarını bazen hayret, bazen kahkahalarla dinledim. Uzun zaman sonra biriyle cinsellik konuşmak çok iyi geldi. Çünkü biz artık cinselliğin hep kötü tarafını konuşuyoruz. Hep taciz, tecavüz, istismar. Oysa bu, insanlığa bir hediye.

Rayka’ya göre, cinselliğin en ideali, en doğrusu, en iyisi yok. Sağlıklı olanı ve onay çerçevesi içinde yaşananı var sadece.

Türkiye’de cinsellik dediğin ‘sansürbasyon’ ve ‘bastırmasyon’Rayka Kumru, meseleyi anatomik maketlerle anlattı: “Önemli olan; nasıl olduğundan çok, insanın istediği zaman haz deneyimliyor olması.”

Zorun neydi? Neden bu kadar kapsamlı bir cinsellik eğitimi aldın? Bir hikâyesi var mı?

- Var. Kanada’da üniversite birinci sınıfta, derslerimin arasında bir boşluk oldu ve ben öylesine bir sınıfa girdim. Dersin de ne olduğunu bilmiyorum. Oturdum. Hoca, tahtaya kocaman bir kelime yazdı: Mastürbasyon. Ben tabii Türkiye’den yeni gelmiş bir birinci sınıf olarak şoka girdim! Ama bozuntuya da vermedim. İnsanlar gülecek, kıkırdayacak filan zannettim. Hayır, sanki anatomi dersindeydim, herkes çok ciddiydi. Sonra ortaya çıktı ki, bu ders ‘cinsel bilimler dersi’. Bilgi verici ve saygın bir ders. Zaten sosyoloji okuyordum, ikinci dal olarak cinsel bilimler de okudum ve seksolog oldum. Sonra, ‘bu işin yükseği, dünyada en iyi nerede okunur?’u araştırdım, bütün hocalarım “Avustralya” dedi, oraya gittim. Benim serüvenim işte böyle başladı. Okuduğum bölüm, birçok farklı disiplinin perspektifinden, cinselliğe dair bilinen her şeyin tekrar sorgulanması ve tekrar gözden geçirilmesi. Mesela cinselliğe dair kullandığımız kelimeleri neden kullanıyoruz? Cinselliğe dair yapılmış araştırmalar gerçekten pür gözlerle ve amaçlarla mı yapılmış? O günün politik akımlarından ne derece etkilenmiş? Antropolojik, sosyolojik ve biyolojik açıdan cinselliği paramparça edip tekrar tanımlayan bir bilim.

TÜRKİYE’DE BU ALANDA BÜYÜK BOŞLUK VAR

Bu anlattıkların ezber bozan şeyler de, seni çeken neydi?

- Mezun olduktan sonra Türkiye’ye dönüp çalışmak istiyordum. Çünkü bu alanda büyük bir boşluk olduğunu düşünüyordum. Zaten akabinde toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmaları, kürtaj tartışmaları ve ülkenin her yerinde cinsel istismar ve tecavüz vakaları patladı. Ben toplumsal fayda peşindeyim aynı zamanda. Konuya dair okumayı, araştırmayı seviyorum. Cinselliği çok daha toplumsal bir boyutta ele alıyorum. Terapist olmadığım için tanı ve tedavi yapmıyorum. Bir terapistin cevap verebileceği sorunlara asla cevap vermiyorum. Gerekli uzmanlara yönlendiriyorum.

Seksolojinin loji’sine geçemedik, sekste kaldık Türkiye gibi bir ülkede ne önemli?

- Cinsellikle ilgili doğru bilgilendirilmek. Daha oraya gelebildiğimizi düşünmüyorum. Ben bunun için uğraşıyorum. Yani seksolojinin loji’sine geçemedik biz, seks’te kaldık!

Peki sen seksolog olmaya karar verince, annen baygınlık geçirmedi mi? “Kızım, yapma, etme, işletme oku!” demedi mi?

- Tam tersine, böyle enteresan bir şey okuyacağım için  sevinç çığlığı attı. Babam biraz daha analitik yaklaştı. “Oku tabii de, önce bana ne olduğunu açıkla” dedi. “Cinselliğin toplumsal boyutunu, hukukunu, biyolojisini, her şeyi ele alan bir bilim dalı bu” dedim. Babamın hoşuna hukuk gitti. Uzun süre öyle anlattı arkadaşlarına.

“Ben Rayka, seksoloğum!” dediğinde, insanların tepkisi ne oluyor?

- Direkt “Helal olsun, çok gerekli, çok ihtiyacımız var!” diyen de var, tepkisiz kalan, suratı ekşiyen de... Ben yaptığım işi çok inanarak ve severek yapıyorum. Fakat terminolojide bile sorun var. ‘Seks’, İngilizcede cinsiyet anlamında kullanılıyor. Aynı zamanda ‘cinsel ilişki’ anlamında. ‘Sexuality’ yani cinsellik dediğimiz şey ise düşünce, duygu, haz, arzu, istek, onay, anatomi, psikoloji gibi her şeyi içinde barındıran bir şey. Benim ilgilendiğim bu.

Tezini, Türkiye’de 18-24 yaş arası gençlerin korunma yöntemleri, tutum ve deneyimleri üzerine yapmışsın. Nasıl sonuçlar çıktı?

- Beni şaşırtan sonuçlar çıktı: 1. Korunma yöntemlerine dair bilgi konusunda yetersiziz. 2. Gençler, korunma yöntemlerine dair değişik stratejiler geliştirmiş. 3. Kimi erkek kendi mahallesindeki bakkaldan prezervatif almayı seçiyor, kimi erkek de kız arkadaşı olduğu biliniyor diye bir üst mahalleden prezervatif almayı seçiyor. 4. Kimi kadın, politik bir duruş ve bir başkaldırı olarak doğum kontrol hapını ve prezervatifi gidiyor eczaneden alıyor. 5. Kaş kaldıran, yüzük var mı diye parmağını kontrol eden oluyormuş, kimi buna aldırıyor, utanıyor; kimi ise sinirleniyor. Tüm bunlar, bu son dönemde kadın bedeni üzerine çok fazla politika yapılmasının bir sonucu.

Türkiye’de cinsellik dediğin ‘sansürbasyon’ ve ‘bastırmasyon’ERKEKLER PREZERVATİFİ BAKKALDAN ALIYOR

Başka böyle ilginç saptamalar?

- Erkekler bakkal veya marketten prezervatif aldıkları zaman, mutlaka ihtiyaçları olmayan başka ürünlerle birlikte satın alıyorlar. Mesela sakız, jilet, deodoran gibi gündelik malzemelerle... Arada kaynayıp gitsin diye böyle enteresan stratejiler geliştirmişler.

Cinsellik yaşı kaça düştü?

- Her araştırmada farklı bir şey çıkıyor. Ama ortalamada kadınlarda 19, erkeklerde 17-18 diyebiliriz. Bir de şu var tabii: Cinsellik araştırmaları genelde evli çiftler üzerinde yapılıyor. Çünkü daha kolay onay alınıyor. Evlilik yaşının kırsalda daha genç olduğu düşünülürse, ilk cinsel deneyimlerini de genelde evlilikte yaşadıkları hesaba katılırsa, ilk cinsel ilişki yaşıyla evlilik yaşı birbirine çok yakın Türkiye’de.

Kısacası büyük şehirlerde farklı istatistikler var...

- Evet tabii. Üniversiteden üniversiteye bile çok farklılık gösterebiliyor.

VAJİNAL Mİ, KLİTORAL Mİ, MEME UCUNDAN MI, KAFA DERİSİNDEN Mİ HİÇ ÖNEMİ YOK!

Ünlü Masters ve Johnson, Kinsey ve Shere Hite raporlarından beri neler değişti?

- Çok büyük değişiklikler var. 40’larda, 50’lerde, ‘vajinal birleşmeyle orgazm olamamak eşittir histeri’ anlamına geliyordu. Tedavi için kadınlar zaman zaman akıl hastanesinde tedavi görüyordu. Hatta vibratör dediğimiz alet, sözüm ona kadın histerisinin tedavisi için bulunan bir alet aslında. Yani bir yandan kadınların da cinsel ihtiyaçları olduğunu kabul ediyoruz ama bir yandan da bunu çok tıbbileştiriyoruz. Hastalıklaştırıyoruz. Bu tarih boyunca yapılmış bir şey. Karanlık çağda, ‘Cadı’ deniyordu, sonraki dönemlerde ‘Histeri’ dendi, şimdi ‘O....pu’ deniyor. Sürekli el değiştiren bir durum var.

KLİTORİSİ DAHA İYİ TANIYORUZ

Klitoral orgazm ve vajinal orgazm aynı şeyler diye biliriz. “Orgazm klitoraldir, vajinal orgazm zordur” filan. Bunlarda da değişiklikler var mı?

- Kadınların ortalama yüzde 55’iyle 75’i arası, cinsel birleşme esnasında, yani penisin vajinada bulunduğu durumda orgazm olmuyor. Farklı yöntemlerle orgazm olabiliyor. Eskiden bu bir rahatsızlık, bir psikolojik gelişememe durumu olarak kabul edilirken, şimdi “Bir dakika kardeşim, yüzde 60 yüzde 70 bunu deneyimlemiyorsa, bu belki de bir bozukluk değildir!” demeye başladığımız bir dönem. Ayrıca bugün klitorisin iç yapısına dair de çok ciddi bilgilerimiz var, eskiden olmayan...

ÖNEMLİ OLAN HAZ DENEYİMLEMEK

Nedir o bilgiler?

- Klitoris tek bir nokta diye bilirdik. Öyle değil. O nokta, sadece dışarıdan görünen kısmı. İçeriye doğru vajinal girişin etrafını saran iki farklı kanadı var. Dolayısıyla şu tartışma da çıkmış oluyor: Belki de eskiden vajinal zannedilen orgazm da klitoraldi. Ama bence bunun da bir önemi yok. Çünkü vajinal mi, klitoral mi, meme ucundan mı, kafa derisinden mi, mekik çekerken mi -ki böyle orgazma ulaşanlar da var- çok da önemli değil. Önemli olan; o insanın, istediği zaman haz deneyimliyor olması. Ve bunu sağlıklı bir biçimde ifade ediyor olması. Ötesi bence çok da fazla takılmamız gereken bir nokta değil.

Türkiye’de cinsellik dediğin ‘sansürbasyon’ ve ‘bastırmasyon’“İnsanlara bilgi almaya açık alanlar tanımadıkça, seks daha çok merak ediliyor. Konuşulmadıkça, antenler kısa devre yapıyor.”

GERİ ÇEKİLME MİLLİ SPORUMUZ

Gençler arasında en sık kullanılan korunma yöntemleri ne?

- Dışarı boşalma yöntemi. Buna biz geleneksel yöntem diyoruz. Bir başka deyişle geri çekilme, milli sporumuz halinde! İkincisi prezervatif. 

‘EVLENMEDEN ASLA’, BÜYÜKŞEHİRDE TARİH OLUYOR

Bekâret hâlâ önemli mi?

- Form değiştirerek önemli olmaya devam ediyor. Artık pek çok büyük şehirde, ‘Evlenmeden asla!’ geleneksel bakışına sahip değil gençler. Fakat yine de kadınların da erkeklerin de üstünde, “İlk cinsel deneyimini benimle yaşasın!” baskısı ve arzusu var. Kadınlarda mesela, daha önce birden fazla birlikteliği olduysa bile, “Senden önce sadece bir kişiyle birlikte oldum!” demek çok ciddi bir strateji. “İlkim değilsin ama ikincimsin!” diyor. Bir de anal ilişki bir strateji...

Bu hâlâ geçerli mi?

- Evet, bekâretini korumuş oluyor ama seks de yapıyor. Bekâret kavramının önemli olmaya devam ettiği toplumlarda, özellikle de Ortadoğu ülkelerinde bir gerçek. Bekâretle ilgili çok fazla ürün çıkmaya başladı. Sahte kan kapsülleri, vajinanın içine yerleştirebildiğin ve cinsel birleşme sırasında patlayıp kan çıkaran kapsüller.

Hiç bilmiyordum!

- Gerçi bunların etiği çok tartışılıyor. Bir yandan toplumun bekârete önem vermesine yardımcı oluyor, bir yandan birçok kadının ve ailenin hayatını kurtarıyor.  

SON 10 YILDA ARTAN YABANCILAŞMA VE YABANİLEŞME

Cinselliğin bir özel alanı, bir de toplumsal alanı var, değil mi?

- Özelde konuşulması gereken şeyler konuşulamadığı için, toplumsal alana sağlıksız bir biçimde yansıyor. Biz kamusalda cinselliği sansürlüyoruz, özel alanda da bastırıyoruz. Bu da cinselliği ‘kamusal alan’ ve ‘tabusal alan’ olarak ikiye ayrıştırıyor. O yüzden ortaya ‘sansürbasyon’ ve ‘bastırmasyon’ çıkıyor! Bin yıllık bastırılmışlık eşittir bastır-masyon. Bitmez tükenmez sansürlerimiz de eşittir sansür-basyon. Tabii bunlar uydurma kelimeler, ben uydurdum.

Bu da seksolojinin ‘loji’, yani bilim kısmıyla ilgilenmediğimiz anlamına geliyor...

- Evet. Bu da kendi içinde iğrenç bir döngüye giriyor. Çünkü insanlara bilgi almaya açık alanlar tanımadıkça, seks daha çok merak ediliyor. Daha çok merak edilip konuşulmadıkça, bu sefer antenler kısa devre yapıyor. O zaman ne mi oluyor? Mesela sokakta her zaman erkekler ıslık çalar, laf atardı. Fakat son 10 yıldır erkekler kadınlara öyle bir bakıyorlar ki, sanki hayatlarında ilk defa kadın görmüş gibiler! En azından İstanbul için bunu söyleyebilirim. Böyle bir yabancılaşma ve yabanileşme durumu var.

TABU DEDİĞİMİZ UZAYDAN GELMEDİ Kİ!

Nedir bu cinsellik tabusu tepemizdeki? Canımızın istediği gibi sevişemeden ölüp gidecek miyiz?

- Tabii ki hayır ama bizim biraz da kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Hepimiz, bu toplumun bir parçasıyız. Tabu dediğimiz şey uzaydan gelmedi ki! Biz de o sözünü ettiğimiz tabuların bir parçasıyız. Bu iş sadece sevişmekle olmuyor. Bu iş, küfrü nasıl ettiğinle de alakalı, sokaktan geçen birine nasıl baktığınla da alakalı, kadınlar birbirlerinin cinselliklerini bu kadar katı bir şekilde yargılarken ve erkekler birbirlerini bu kadar köşelere sıkıştırırken, bu tabu kolay kolay kalkacak bir şey değil.

Türkiye’de cinsellik dediğin ‘sansürbasyon’ ve ‘bastırmasyon’

ARTIK “SEVİŞMEYE GİDİYORUM” YAZILAMAZ

Ben eskiden, “Sevişmeye gidiyorum, byeee!” diye yazı bitirdiğimi hatırlıyorum. “Deli işte!” deyip gülüp geçiyordu millet. Ama şimdi mümkün değil. Gittikçe tutuculaşıyor muyuz?

- Başka bir şey oluyor. Cinsellikle ilgili çok ciddi bir derdimiz var. Gördüğümüz haber sürekli bununla ilgili. Her konuşmanın içinde cinsel istismardı, tecavüzdü, tacizdi, kürtajdı mutlaka olumsuz bir referans var. Biz cinselliği hiç olumlu şekilde konuşamıyoruz artık. Sağlıklı bir biçimde de konuşamıyoruz. Cinsellik, insanın doğumundan ölümüne kadar var olan bir süreç. Herkes deneyimlemek zorunda değil. Ama içinde bir sürü konuyu barındıran bir gerçek. Ve biz bunu olduğu gibi kabul edemiyoruz. Etmeyince, sürekli olumsuz mesajlarla da donatılınca, sosyal açıdan bu kadar ataerkil bir toplum da olunca, agresyon, suç, güç dengeleri açısından çok sağlıksız bir portre çıkıyor karşımıza. Tabii ki ülkenin ekonomisinin son dönemlerde bu kadar inişli çıkışlı olmasının da tüm bu yaşanan cinsel suçlarda etkisi var. Hepsi birbirine bağlı.

Tüm bunlar mı cinsel suçların oluşmasına yol açıyor?

- Evet. Taciz, tecavüz her yerde var fakat bizde ve bazı ülkelerde daha çok var. Bu demek değil ki, Türkiye’de daha çok sapkın ya da cinsel suça meyilli insan var. Bizim mevcut sistemimiz, buna bir şekilde elveriyor. Eğitimin olmaması, kültürel altyapı, kanunların gerektiği gibi uygulanmaması... Tek problem politik durum ya da erkeklerin eğitilememesi diyemeyiz. Toplumsal boyuta bu denli taşınmış bir sorunun, birçok farklı elementini içeren sebepleri var.

AY NE OLUR KİMSE BULMASIN G NOKTASINI!

G noktasını bulamadan ölmek sorun mu?

- Ay ne olur bulmasın kimse G noktasını! Sanki her şeyi çözdük de Türkiye’de cinsellikle ilgili, bir tek G noktasını bulmak kaldı! Bana soruyorlar, “G noktası nerede?” diye. Ben de diyorum ki: “Vajinadan içeri gir, düz git, orada tekrar sor!”  

HER SEFERİNDE ORGAZM OLMAN DA ŞART DEĞİL!

Yıllar önce en önemli meseleydi orgazm. Şimdi orgazmdan söz eden yok! Nasıl olur?

- Bu bir yandan iyi, bir yandan kötü bir şey. Neden iyi olduğunu söyleyeyim. Çünkü cinsel orgazma bu kadar fazla odaklandığınız zaman, yine o at koşturma meselesine geri dönüyoruz. Sevişiyorsun, orgazm olabiliyorsan tamam -olamama bozukluklarından bahsetmiyorum- ama her ilişkinin sonunda da orgazm olmana gerek var mı? Burada kasten bir mahrum bırakma durumu yoksa, o sevişme güzel gidiyorsa ve güzel bir paylaşım varsa, bırak gitsin bir dahaki sefere olursun.  

CİNSEL PERFORMANS DİYE BİR ŞEY YOK!

O en çok sorulan sorunun cevabı ne? Penis boyunun önemi var mı?

- Hayır! Penis boyunun performans dediğimiz şeyle bir alakası yok! ‘Cinsel performans’ ne demek ayrıca? Ben böyle bir şeyin olduğuna inanmıyorum. Boyla mı ölçersin, kalınlıkla mı ölçersin, yoksa karşındakini ne kadar tatmin ettiğinle mi ölçersin? Tabii ki partnerini ne kadar mutlu ettiğinle ölçersin. Bazı kişiler bir partnerle çok kötü,  bir başkasıyla harika bir uyum yakalıyor. Ya da tam tersi: Birkaç partnerle belli bir uyumda olup hep öyle gideceğini zannedip başka bir partnerle inanılmaz kötü sevişebiliyorlar. Bu bir at yarışı değil.  

Türkiye’de cinsellik dediğin ‘sansürbasyon’ ve ‘bastırmasyon’

ETİK PORNO NEDİR FEMİNİST PORNO NEDİR?

Porno kötü bir şey mi? “Porno ilişki bozar, yuva yıkar” da deniyor. Öyle midir gerçekten?

- Türkiye’deki genel porno algısıyla ilgili şöyle bir şey var: Sapık erkekler porno izler. Ya da “Benden memnun değil, o yüzden porno izliyor!” “Ben eşimi tatmin edemiyorum, o yüzden porno izliyor!” Eğer kişi işin cılkını çıkarıp bütün gün porno izliyor ve bu bir bağımlılık haline geliyorsa, çocuklarıyla, eşiyle ilgilenmiyorsa, işine geç kalıyorsa o zaman tabii ki porno onun için kötüdür. Ama bu sigara da olabilir, alkol de... Burada problem porno değil, problem sorumlulukların yerine getirilmiyor olması. Benim söylemeye çalıştığım şu: Eğer çiftler diğer konularda olduğu gibi cinsellikte de iletişime geçebilirlerse, o zaman porno hislerin ya da bireylerin neyi isteyip neyi istemediklerini, ilgi odaklarını, cinsellikle ilgili ilgilendikleri konuları keşfetmek için onlara bir ortam da sağlayabilir.

Peki pornonun etiği olur mu?

- Evet, son dönemde ‘etik porno’ söz konusu. 10 yıldır popülerleşmeye başlayan bir şey.  Etik porno, oyuncuların minimum asgari ücret aldığı, sağlık sigortalarının olduğu, istemediklerini yapmaya zorlanmadıkları ve belli saatler haricinde çalıştırılmadıkları, normal iş gibi gidip geldikleri bir sistem. İçerikleri de daha etik. Daha onay kavramını içeren, çok fazla taciz, tecavüz veya kadını aşağılayıcı öğeler barındırmayan tipte pornolar. Ama şöyle bir gerçek var, yapımı daha pahalı olunca, satışı da daha pahalı oluyor. Dolayısıyla onlara erişebilenler, pornoya belli bir parayı ayırabilen insanlar. “Bedava izleyebiliyorsam niye para vereyim” düşüncesinde olanlar etik olmayanları izliyor.

Peki ‘feminist porno’ var mı?

- Var. Feminist porno da, cinsiyet fark etmeksizin daha kapsayıcı içerikler barındıran, her bedenden, her etnik kökenden, her vücut tipinden insan bulunan, hikâyeleri de herhangi bir cinsiyeti veya kimliği aşağılamadan, cinselliği bir gerçek olarak benimseyip ele alan filmler. Kadın yönetmenlerin çektiği pornolar da var.

Kadınlar porno seyretmez mi? Böyle bir şey var mı?

- Oranlar erkeklere göre birçok ülkede daha düşük. İskandinav ülkelerinde ve Kanada’da biraz daha eşit olabilir ama Ortadoğu, Türkiye ve benzeri ülkelerde daha düşük. Çünkü böyle bir alışkanlık çok. Bir de bizde asırlardır gelen, ‘cinsellik erkektir’ algısı var. ‘Cinsel olan, aktif olan erkektir, kadın daha durağan bir varlıktır’ gibi bir algı...

Türkiye’de cinsellik dediğin ‘sansürbasyon’ ve ‘bastırmasyon’EN SIK SORULAN SORU BOYUT ÖNEMLİ Mİ?

Artık penis, vulva, vajina, klitoris gibi organ adlarını bile kullanmıyoruz. Neden?

- Bunun cevabını bilmiyorum. Keşke bilsem. Tamamen öğrenilmişlik. Bugün ebeveynlerle bir eğitimim vardı. Yuva çağındaki çocukların anne-babaları. O anne-babaların master dereceleri mi var, doktoraları mı var, hekimler mi, avukatlar mı hiç önemli değil. Kendi anne-babalarından ‘pipi’ diye duydularsa, çocuklarına da onu öğretiyorlar. Sen çocuğuna şunu penis ve vulva diye anlatsan; bir, çocuğun iletişimini kolaylaştıracaksın; iki, çocuk bedenini doğru tanıyacak; üç, istismar riski azalacak.

İstismar riskini nasıl azaltıyor?

- Bir çocuğun diğer bütün organlarına doğru isimleriyle hitap edip söz konusu yerlere ‘pipi’, ‘kuku’ deniyorsa, o çocuk oraların garip yerler olduğu algısına kapılıyor. Anne-baba, “Bak bazı insanlar buna pipi-kuku der ama sen doğrusunu bil. Buralar senin özel bölgen ve sadece sana ait!” demeli. Sen o zaman verdin çocuğa zırhını, sal parka, yiyorsa biri dokunmaya çalışsın! Tamam istismarın sorumlusu hiçbir zaman çocuk ya da aile değil, istismarı yapanın kendisi ama bizim, çocuğa kendisini koruyabilmesi için bazı araçlar vermemiz lazım. En azından sonrasında, ebeveynine gelip söyleyecek bir lügati oluyor. Amerika’da bir cinsel istismar davası vardı. Adli tıp uzmanları çocuğa sorular soruyor. Çocuk, sabahtan akşama kadar “Kurabiyemi yedi!” diyor. Sonradan anlıyorlar ki, aile içinde cinsel organa, ‘kurabiye’ deniyor.

İnsanlar sana en çok hangi sorunlarla başvuruyorlar? Neleri soruyorlar?

- Çocuklarla iletişim konusunda çok fazla soru geliyor. Kapsamlı cinsellik eğitim modelini anlatıyorum. Yaşa uygun, değerlere saygılı, bilim odaklı bir cinsel eğitim. Bireysel sorulara gelince... En sık sorulan, “Cinsel organın boyutu önemli mi?” Olmadığını söylüyorum. Erken boşalma ve ereksiyonla ilgili sorular da geliyor.  

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku