GeriAyşe ARMAN Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer

“Ben kendi doğrularımın peşindeyim. Kimse benim doğrularımı kabul etmek zorunda olmadığı gibi, beni yargılama hakkına da sahip değil. Kendi doğrularımla bir ömür oluşturdum. Aval aval bakmadım yaşamımda olan insanlara. Bana ne anlatmaya geldiklerini anlamaya çalıştım. Vazifesi biten gitti, bitmeyenler hâlâ hayatımda...” Bu satırlar, Gülben Ergen’in kitabından.
Kitabın adı ‘Öğrendim ki...’ Ben çok sevdim.
Helal olsun Gülben’e, bir hayalini daha gerçekleştirdi!
Bence inanılmaz yapıcı bir kadın.
Üç evlat annesi, üstelik çok iyi bir anne, ilgili, bilgili, komik, tatlı. Aynı zamanda bir star, konser de veriyor, klibini de çekiyor. Şarkıları hit oluyor. Televizyon programı da yapıyor. Sosyal medya fenomeni, Instagram’ı ve Twitter’ı en iyi kullanan ünlülerden biri. Bir taraftan da ‘Çocuklar Gülsün Diye’ adlı bir sosyal sorumluluk projesi gerçekleştiriyor, Türkiye’nin her yerinde anaokulları açıyor, 81 ilde de açacak...
Ben inanıyorum yapar! O selülitli fotoğrafı çekildiği yazdan
bu yana muhteşem vücutlu bir kadına dönüştü.
Yeter ki Gülben, bir şeyi kafasına koymasın!
Boşanma, her insan için bir travmadır ama o,
bir şekilde bunun da üstesinden geldi,
yaşadıklarını çok iyi yönetti.
Olayı hiç çirkinleştirmeden boşandı.
Bir süre sonra da hiç magazinleştirmeden
yeni sevgilisiyle evlendi.
Bir sürü tabuyu yıkıyor çaktırmadan.
Yani sadece o öğrenmiyor, bize de öğretiyor!
Ben onu çok seviyorum ve takdir ediyorum,
yolun hep açık olsun Gülben




Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer

Yaşasın! Kitabın çıktı. Tebrik ederim. Ben çok sevdim, sahici ve samimi buldum. Kendinle dalga geçtiğin yerlere özellikle bayıldım...
-Teşekkür ederim. Peşinen söyleyeyim, çırak yazarım, herhangi bir yazarlık iddiam yok. Ben kendimi yazdım ve kendim gibi yazdım. Eğer beğenilirse ve samimiyeti geçerse ne mutlu bana.

Nereden esti?
-İnsanlar sürekli, “Onu nasıl, n’aptınız? Bunu nasıl yaptınız? Nasıl bu kadar güçlü olabiliyorsunuz?” diye soruyorlardı. Ya yolda çeviriyorlar ya da Instagram’dan soru yağmuruna tutuyorlardı. Çünkü benim hikâyemde boşanma da var, kayıpla sonuçlanan bir ilk hamilelik de... Bir sürü olumsuz şey var yani. Ama ben sürekli pozitif mesajlar veren biriyim, hayatımdaki acıları da anlatmıyorum. O yüzden de “Bu gülüş sahte mi? Sen, oynuyor musun?
Gerçekten samimi misin? Neden acılarını belli etmiyorsun” gibi sorularla da karşılaştım, hâlâ karşılaşıyorum. Ben ağlak bir tip değilim. Ama bu, acı çekmiyorum anlamına gelmiyor. Bu kitapla, beni merak edenlere biraz daha kendimi anlatıyorum, kalbimi açıyorum. Ve onlarla hayattan öğrendiklerimi paylaşıyorum.

Hadi biraz da o öğrendiklerinden söz edelim. “Şöhret, dolabında asılı bir elbiseymiş.” Öyle mi?
-Aynen öyle! Buraya gelinceye kadar herhangi bir anneydim. Ama röportaj ve fotoğraf çekimi var ya, üzerime o şöhret elbisesini giymem birkaç saniyemi aldı. Sürekli o normal kadınla, ünlü kadın arasında metamorfoz yaşıyorum. Çekim mi var, kameranın ışığını görmemle farklı bir kadına dönüşüyorum. Ama sonra şöhret elbisemi çıkarıp, dolaba asıyorum...

Evde o ünlü kadından eser yok yani...
-Yok tabii. Oğlanların zaten Gülben Ergen’i ciddiye aldıkları da yok! Varsa yoksa anneleri. Arada soruyorlar: “Anne, neden yolda herkes seninle fotoğraf çektiriyor?” “İşte dizi-mizi, televizyon programı, şarkılar filan” diyorum. “Ha tamam” diyorlar ama yine de garipsiyorlar. Çünkü ben onların Köle İsaura anneleriyim, onlarla koşturan, yerlerde oyunlar oynayan, hayaller kuran, birlikte kahkaha attıkları anneleri...

Peki şöhreti eskiden de mi böyle algılıyordun?

-Dalga mı geçiyorsun! Bir zamanlar hiç televizyon programı yapmasam da, ertesi gün, “Kim birinci olmuş?” diye reyting listelerine bakan bir kadındım. Ama son senelerde önceliklerim fazlasıyla değişti. Tamam, Dalai Lama elbisesi giymedim henüz, yaptığım şarkıyı 10 milyon kişi indirince tabii ki hoşuma gidiyor. Ama hayatımın önceliği bu değil.

Şöhretini tamamen dolaba asıp, kocan ve çocuklarınla Bodrum’da filan yaşayabilir misin?
-Yok o kadar değil! Doğruya doğru. Leman Sam olmama bir 20 sene daha var!

“Hayat, inatçı bir öğretmen...” demişsin. Bu inatçı öğretmenden ne öğrendin?
-Oooo bir sürü şey! Mesela öğreninceye kadar aynı dersin hep önüne geleceğini öğrendim. Reddettiğim, “Ben mi? Asla!” dediğim her şeyi yalayıp yutmak zorunda kalacağımı öğrendim. “Asla yapmam!” dediğim hiçbir şey yok şu anda. Artık büyük konuşmuyorum! “Alahım sen bilirsin” diyorum. Mesela eskiden, “Oğullarım küpe mi takacak? Ay hayır! Erkek çocuk küpe takmamalı” derdim, sinir olduğum bir şeydi.

Şimdi?
-Takmıyorlar ama isterlerse takabilirler. Hayat bana yargılamamayı öğretti. Çocuklarımın ayrı birer birey olduklarını öğretti. Saçlarının yanlarını kazıtan çocuklar görünce, “Bu ne ya! Bunların anneleri hiç mi bir şey söylemiyor?” derdim. Şimdi demiyorum. Biliyorum ki, çocukta bir şeyi çok bastırırsam, dayatırsam, başka bir yerden fışkıracak. Hepimize öyle olmadı mı? Neyi bastırdıysak hayatımızda, başka bir yerden bir uçuk, bir iltihap olarak pırtladı. Bize geri döndü. Ya da daha kötü şeyler oldu. O yüzden artık büyük konuşmayı bıraktım.

Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer

Başka?
-Meğer şöhret ayrı, beğeni ayrı, itibar ayrı, tanınmak ayrı kavramlarmış. Bir katil de ünlü, ben de ünlüyüm, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk da ünlü, bir sapık da yeri gelince ünlü olabiliyor. Yani neymiş? Ünlü olmak her zaman makbul bir şey değilmiş! Önemli olan itibarmış. Sonra gelişmek, hep ama hep gelişmek... Benimle ilgili herkes dilediği her şeyi söyleyebilir ama bir yerde hakkımı teslim etmek gerekir. Ben, başladığım yerden ileri gitmek için, öğrenmek için hep çabaladım. Hâlâ çabalıyorum. Kendimi aşmak istiyorum.

Neden peki?
-Çünkü geçen seneki kendim olmamayı seviyorum. Kendimi beğenmemeyi de seviyorum. Annem de beni beğenmiyor galiba, o yüzden kendimi ona da beğendirmeye çalışıyorum.

Kendini çalışıyorsun aslında sen...
-Evet, kendimi çalışıyorum! Ve ben, her şeye yetişmeye çalışıyorum. Çünkü hayatın zorluklarına dair, bu ülkede yaşanan kadın şiddetine dair, Ankara’da olup bitenlere dair, ekonomiye dair bir fikri olmalı insanın. Tabii bu konularda doktora yapmadım ama kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Okuyorum, okudukça eksikliklerimi görüyorum. Ne kadar az olduğumu fark ediyorum. Çoğalmaya çalışıyorum.

EVLİLİK BİR MERTEBE DEĞİL

“Evlilik bir şirket değil” diyorsun...

- Evet, işin içinde menfaat varsa, para varsa, ben böyle bir evliliğe inanmam. Ne bitirdiğim ne de şimdi yaşadığım evliliğimde bu tür şeyler benim için söz konusu bile olmadı. Bizim toplumumuzda kızlar, evliliği bir ‘mertebe’ olarak görüyorlar. Bu fena. Televizyondaki evlilik programları da çok acıklı. Kızlar oraya tek sıra dizilip, “Evinin tapusu var mı? Kaç para maaş alıyorsun?” gibi sorular soruyorlar. Maddi şartlar kafalarına uyarsa, evliliği kabul ediyorlar. Bunu üzücü buluyorum. Evlenmek bir mertebe değil, olmamalı. Bütün bunların sebebi de ekonomik özgürlüğe sahip olamamak ve eğitim eksikliği. Zengin koca aramaya başladın mı iş şirket evliliğine giriyor. Hiç özenilecek bir şey değil. Çünkü bedelini ödetiyorlar sonra.

ERHAN’IN YANINDA OLDUĞUM GİBİYİM


Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer

Erhan’ı bize nasıl anlatırsın?
-Erhan bana ve hayatıma çok başka bir yerden bakabiliyor. Mesleği habercilik olduğu için farklı bir objektifliği var. Bazen de abilik yapıyor bana. “Böyle bir laf ettin, bak başına şunlar, şunlar gelecek!” diyor. O sakin ve kontrollü, tüm bu şöhret dünyasının çok dışında, bu da bizi çok rahatlatıyor.

Onunla en çok ne yapmayı seviyorsun?
- Biz onunla çok güzel yürüyoruz. Çok güzel sohbet ediyoruz. Çok güzel dertleşiyoruz. Başkalarını çok güzel kaynatıyoruz. Hayatlarımızı masaya yatırıyoruz. Erhan’ın bana hayatta sunduğu en büyük lüks, ben onun yanında olduğum gibiyim. Hiç frene basmıyorum. Oysa bu benim normal yaşamımda çok yapmak zorunda olduğum bir şey. Ben bir de Erhan’ın yanında çok istediğim gibi anneyim. Bu da önemli. Çok önde bir annelik yaşıyorum. Gülüyor o halime, bir sürü halime gülüyor.

600 TAKSİ PLAKAM VARMIŞ! YOK ARTIK DAHA NELER

Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer

“Senin için sahiciliği oynuyor ama çok başarılı oynuyor” diyenler var...
-Hiç bu kadar sahici birisini görmediler çünkü. O yüzden öyle düşünüyorlar. Ama kızmıyorum onlara. Taksi plakaları gibi. Ne alakaysa, nasıl bir şehir efsanesiyse bir türlü peşimi bırakmadı. Kimseyi de bir tek taksi plakam bile olmadığına inandıramadım. Artık gülüyorum. Ne zaman taksiye binsem, “Abla beni almadın işe, oysa biz seni çok severiz!” diyorlar.

Ama güzel uydurulmuş efsane. Bir de zekice.
-İyi de ben sordurdum bir taksi plakası kaç para diye. İnanılmaz paralar söz konusuymuş! 600 tane taksi plakam olduğunu söylüyorlar! Delirmişler! Üstelik benim kafam paraya basmaz. Yakın çevrem çok iyi bilir. Ben kim, taksi plakası kim?

Gerçek olmaktan başka çare yok

‘Gerçek’ olmaktan başka çare yok bu meslekte. Öbürünün türevlerinden çok var. O yüzden şöhret dolapta asılı bir elbise. O elbiseyi alıp giymek çok da zor değil. Şöhret olunabiliyor ve o elbise giyilebiliyor. Ama ona kandığın zaman kafayı yeme ihtimalin var!

Çocukları uyuttuktan sonra parmak uçlarında yan apartmana geçiş
Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer

Erhan’la evliliğin için, “Biz artık sevgili olamazdık, aile olmalıydık. Bir sene de bekledik” diyorsun. Çoluk-çocuk olunca, sevgili olunamıyor mu?
-Olunuyor tabii! Biz de gayet sevgiliyiz... Ama insanın üç oğlu olunca bazı şeylere dikkat etmesi gerekiyor. Erhan’ı tanımadan önce de oğlanlara, babalarıyla yaşadıklarımızı anlatırken hep bir ‘aile’ lafı vardı ağzımda. Sonra Erhan’la tanıştık. Birtakım soru işaretleri belirdi kafamda. Ne olacak? Nasıl olacak? Kim kimde kalacak? O bizim evde mi kalacak? Nasıl olacak? Ne anlatacağım ben çocuklara?

Ne anlattın?

-“Biz aile olmaya karar verdik! Daha kalabalık, daha neşeli olacağız” dedim, “Kayra da bizimle olacak, daha da çok eğleneceğiz!” Sonra da “Biz bu pazar evleniyoruz” dedim. Pazartesi günü döndük eve, çocukları yine ben okula bıraktım. Ondan sonra da hayat öyle devam etti. Üç erkek çocuğunun psikolojisi benim için çok önemli. Erhan’la evlenmeden geçirdiğimiz o bir senelik süreçte hep bunun provalarını yaptık. Bize yemeğe gelmesi, birlikte yemeğe çıkmamız, gülüp eğlenmemiz, yatış saatinde onun gitmesi, bizim evde kalmaması.

Senin yaşadığın apartmanın yanında daire tutmuştu değil mi Erhan? Çözüm buydu. Akşamları orada kalıyordu. Peki hâlâ duruyor mu o ev?
-Evet, o daire duruyor! Ama bitecek, az kaldı. Çocuklar çok önemli çünkü. Erhan sağ olsun bunu anlıyor ve kabul ediyor.

Çocuklar uyuduktan sonra, parmak uçlarında yan apartmana gidiyorsun yani. Romantikmiş de...
-(Gülüyor) Kapatalım bu konuyu!

Erhan abi veya Kayra’nın babası


Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer


Oğlanların hepsi âşık mı sana?
-Evet. Başka aşklar da var ama beni de çok seviyorlar!

Seni Erhan’dan kıskanıyorlar mı?
-Hayır çünkü o, ‘Kayra’nın babası.’ Onun öyle bir ismi var.

‘Kayranın babası’ ve biz aile olduk. ‘Annemin kocası, sevgilisi ya da hayat arkadaşı’ değil yani...
-Yok hayır. Elbette bunu bilecek akıldalar ama belki ‘Kayra’ın babası’ ya da ‘Erhan Abi’ daha çok işlerine geliyor. “Sizin babanız, aslanlar gibi Mustafa Erdoğan. Erhan da şahane bir dost. Bana söyleyemeyeceğiniz bir şey varsa Erhan’a söyleyebilirsiniz!” diyorum. Onunla futbolla ve sporla ilgili konuştukları şeyler var. Ama babaları da hep hayatlarında. Hafta sonları gidiyorlar, görüşüyorlar. Kayra da onların yaşıtı olduğu için bu işimizi çok kolaylaştırdı.

Hepsini hayatımdan eledim

Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer

Beni aşağı çekecek hiçbir şeyi hayatımda barındırmıyorum. Televizyonda kan akıyorsa anında kanalı değiştiriyorum. Negatif ortamlardan uzak duruyorum. Bilmem kimin selüliti, o, onun kocasıylaymış, o evliyken onunla beraber olmuş filan mı konuşuluyor, ben hemen uzuyorum. Çünkü enerjim çekiliyor. Yaratıcılığım, neşem gidiyor. Çok iyi tanıyorum beni aşağı çekecek insanları. Hiç o ortamlarda bulunmuyorum. Eledim hepsini hayatımdan.

MİNİBÜSE BİNDİM TARABYA’DA İNDİM, 2 LİRA

Geçen gün minibüse binmişsin ve fotoğrafını sosyal medyada paylaşmışsın... Bu, halkla ilişkiler manevrası mıydı?
-Yok ya. Yürüyüş yapıyordum. Geberdim ve çok yoruldum. Serhat Bey’i aradım. “Yukarıdayım Gülben Hanım, Etiler’den ineceğim. Bir 15-20 dakikayı bulur” dedi. Ter içindeydim. Bindim minibüse. Tarabya’da bizim Serpil’in önünde indim, 2 lira. Mis gibi minibüstü. Kimse de tanımadı. Herkes kendiyle meşguldü. Kendi fotoğrafımı kendim çektim, Instagram’a koyuverdim. Minibüsler benim yabancım değil. Öğrenciliğim boyunca okula minibüsle gittim geldim.

İYİ Kİ ÇOCUKLARIMIN BABASI O

Eski koca Mustafa Erdoğan her şeyin neresinde?
-Eski koca, çok asil, çok vakur, çok başarılı ve çok iyi bir baba. Çok memnunum ondan, iyi ki var. Ay bu “Çok memnunum ondan” lafından bozulabilir, daha güzel bir şey söyleyeyim: İyi ki çocuklarımın babası o. Çok olgun, çok olması gerektiği gibi!

Akıllı gibi görünürüm oysa değilim

Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer

Kitabındaki kendinle dalga geçme halin çok sempatik. Bu, bir taktik mi, böyle misin gerçekten?
-Öyleyim tabii. Şaşkın hallerim var. Ben çok akıllı gibi görünürüm, oysa değilim. Benim pratik zekâm ve organize yeteneğim iyidir. Tık tık tık, onu öyle yapalım, bunu böyle yapalım, oğlanlardan biri futbol okuluna, diğeri basketbol okuluna, öbürü kitap okumaya, ben oraya, o buraya, diğerinin çıkışında onu alıp, 11’de eve dönülecek, öğlene mercimek çorbası yaparım, sen tavuğu haşla, akşama da çıtır tavuk yaparız!” Zınk diye günü organize edebiliyorum ama bu pratik zekâdan, akıldan değil.

Hayatta ne bekliyorsun?

-Şu var olan düzen devam etsin, daha ne isterim?

Mustafa’yla anne-baba olarak boşanmadık!

Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer

“Arkana bakarak ileri doğru yürüyemezsin!” diye yazmışsın...
-Evet, arkana bakarsan düşersin! Geçmiş, geçmişte kalıyor. Geçmişe takılıp kalırsan, “Bu beni tüketti, bana bunu dedi, kalbimi kırdı, şöyle üzdü...”lerle ileriye gitmek hiçbir şekilde mümkün değil. Ben bunlara takılırsam, bittim. O yüzden ben hep ileriye bakıyorum.

Kitap şahane ama korunaklı durduğun yerler var...
- Evet, bazı yerlerde bunu yaşadım. Boşanmayı anlatırken mesela. Kırgınlıklarımı çok fazla anlatmamaya özen gösterdim. Çünkü şimdi her şey çok yolunda. Yıl 2015. Bahsettiğim şey, 3-4 yıl öncesi. O bölümleri daha kısa kesmeye çalıştım çünkü ben evlendiğim kadar, boşandığımın da çok arkasında duruyorum. Ben de boşanmış bir anne-babanın çocuğuyum. Bizim okul davetlerimiz, sünnetlerimiz, düğünlerimiz, derneklerimiz, nişanlarımız, okul gösterilerimiz, doğum günlerimiz olacak. Dolayısıyla yüz yüze bakacağız. Çocuklar için bu şart. Kendinden vazgeçmek böyle bir şey. Ben ayrıldığı halde birbirini yiyen çiftler de tanıyorum. Çocuklar tırnaklarını yiyor. O eller hep ağızda, tikleri var. E yazık. Anne-baba itişmesinden etkileniyorlar. Ben oğullarımın en az zayiatla atlatmasını istedim. “Biz karı koca olarak boşandık anne-baba olarak boşanmadık!” dedim.

Tasavvufta Şems yolunu seçtim

“Hayattaki her şey karşına bir nedenle çıkar” diyorsun. Biraz da aslında tasavvuf yolunu seçtiğini söylüyorsun... Bu ayrıma ne zaman geldin?
-İkizlerde çok sorunlu bir hamilelik yaşadım. Dört ay yattım. Tam o dönemde Elif Şafak’ın ‘Aşk’ kitabı çıktı. Oradaki 40 kural benim hayatımı çok etkiledi. Hele şu kural: “Düzenim bozulur, hayatım altüst olur diye endişe etme. Ne biliyorsun hayatının altının üstünden daha güzel olmayacağını?” Bu, Şems’in bir lafı. Ben tasavvufta Mevlana’ya gönül verdim ama Şems’in yolunu ve öğretilerini seçtim. Mevlana çok yumuşak, çok dingin bir din adamı. Şems ise çok hoyrat ve sert. Onun söylemleri ve öğretileri çok farklı. O kitap beni tasavvufa çok yaklaştırdı. Sonra da Cemalnur Hanım’ı tanıdım ve çok daha başka dostluklar da kurdum hayatımda. İslamiyet’e tasavvuf üzerinden bakıp, Kuran-ı Kerim’i, Hz. Muhammed’i tasavvuf üzerinden biliyor, tanıyor ve inanıyor olmak kolaylaştırıyor. Kuran’ı Kerim’de de “Kolaylaştırın!” diyor zaten. Yani bugün bize parmak sallayan, “Günah! Umreye gittiniz. Bu omuz dekoltesinden utanmıyor musunuz!” diye konuşanlar aslında kendini yakıyor. Bizi yargıladılar ya, bitti. Onların müebbeti var tasavvuf yolunda. Herkes, kendinden sorumlu. O benimle Allah ile aramda. Sen giremezsin, karışma, yargılama!

Tarif ettiğim adam Erhan’dı


Şöhret, dolabımda asılı bir elbiseymiş meğer

Her şeyin karşına çıkmasının bir sebebi varsa sence Erhan neden çıktı?
-Ben hem Erhan’ı bekliyordum hem de tarif ediyordum. “İyi bir insan olsun. Şefkatli olsun. Baba olsun. İyi bir baba olsun ki beni anlayabilsin!” diyordum. Ben Mustafa’yla boşandım diye evliliğe küsmedim, evlilik düşmanı olmadım. Bayılırım aileye. Biz aile olduk Erhan’la...

Konuşurken hep böyle şefkatli bir baba tarif ediyorsun. Sizin ilişkinizde hiç mi tutku yok?
-O görevi sana veriyoruz. Sen o işi çok güzel yapıyorsun. O yüzden seni devamlı like’lıyoruz.

Oğulların olduğu için mi dikkatlisin?
-Galiba. Erkek çocuk annesi ayrımından nefret ediyorum. Kızı, erkeği olmaz ama çekiniyorum işte. Bazen kendimi korumaya alıyorum.

Kitapta da öyle yerler var. Annenle babanın ayrılığını anlatıyorsun. Ölen abiden söz ediyorsun. Ama yeteri kadar detaya girmiyorsun...
-Çünkü annem kızar!

Babanın alkol sorunu olduğunu öğreniyoruz mesela ama hoop geçiştiriliyor...
-E dedim ya, geçmişe bakarak ileriye gidilmez. Babamın içkisi yüzünden ben içkiyi sevemedim. Fakat oraları deşmek istemedim. Çünkü güzel anılarım yok.

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku