GeriAyşe ARMAN Şimdi de bizim mahallenin kızları erkeklerden intikam alıyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Şimdi de bizim mahallenin kızları erkeklerden intikam alıyor

Üç Yay’ız.

Üçümüz de özgürlüğümüze düşkünüz.
Kısıtlanmaya gelemeyiz!
Kim bize zincir vuracakmış şaşarız!
Ben şans eseri evlendim.
Bu kafayla evde kalırdım.
Tıpkı Ayşe Baykal ve Hanife Baykal gibi.
Onlar da sınırlandırılmaya gelemeyen kadınlar.
“Karşımıza bir Ömer Bey çıkmadı ki evlenelim!” diyorlar.
Beni güldürüyorlar.
Yay burcuyuz ya, gülünce üçümüzün de gözleri kayboluyor!
Çok tatlılar ve hafif çatlaklar.
Ama ağızlarından çıkan her cümle samimi.
Baskıcı erkek istemiyorlar, onları değiştirecek erkek istemiyorlar, yazı da yazabilmek istiyorlar, fotoğrafları gazetede de çıksın istiyorlar, özgür olabilmek istiyorlar.
Ayşe Baykal, Hürriyet Sosyal’in yazarı. Hatta Hürriyet Dünyası’nın ilk başörtülü yazarı.
25 bin takipçisi var.
Eğlenceli, farklı, cesur yazılar yazıyor.
Kız kardeşi Hanife, “Ayşe yazıyor, faturayı ben ödüyorum!” diyor.
Anlayacağınız ne kendi mahallelerine ne de Hürriyet okuruna yaranabiliyorlar.
Hürriyet okuru, “Başörtülü kadın niye burada yazıyor?” diyor, kendi mahallelisi de “Senin orada ne işin var!” diyor.
Hem arada hem evde kalmışlar anlayacağınız!
İnanılmaz komplekssiz iki kadın.
Ve güzeller.
Birbirlerine takılıyorlar, hem birbirleriyle hem kendileriyle dalga geçiyorlar.
Bir sürü konuda çok iyi anlaştık.
Aramızda başörtüsü yoktu.
Ve zannedilenin aksine ayrı dünyaların insanı değildik.
İnanılmaz açıksözlü, lafını esirgemeyen, iyi niyetli ve harbi tipler.
Yolları açık olsun...

Şimdi de bizim mahallenin kızları erkeklerden intikam alıyor


Ayşe Baykal... Karşımıza bir Hürriyet Sosyal yazarı olarak çıktın. Dahası, 25 bin takipçiye ulaştın. Nereden çıktın, nasıl çıktın?
AYŞE: Dört yıl önce Ertuğrul Özkök’e e-mail atmaya başladım. Eleştirdiğim, trip attığım çok oldu. O kadar çok aradım ki bence sonunda, “Bu kadından nasıl kurtulurum? Bir köşesi olsun ben de huzura ereyim” dedi, patronu Vuslat Hanım’ı aradı. Benim de Hürriyet Sosyal’de bir köşem oldu. Ama bu, bizim mahallenin hoşuna gitmedi. Hâlâ, “Başka adam mı yoktu? Neden Ertuğrul? Neden ona yazdın?” diyorlar. Özel bir nedeni yok ama bazı konularda, “Biz yanlış yapmıştık” diye kendini sorgulaması hoşuma gidiyor. “Bize Ertuğrul’u sevdirmeye mi çalışıyorsun?” diyorlar. Alakası yok. Kendisini hiç görmedim bile!

Nasıl bir ailede büyüdün, nasıl şekillendin?
AYŞE:
Çocukluğumuz çok güzel geçti. Çünkü babamız kafa bir adamdı. Hocaydı. Bizimle arası çok iyiydi. Babamı odaya çağırıp, annemden gizli bir sürü şey söylerdik. Çünkü annem daha sertti, “Sen bu kızları tepemize çıkaracaksın!” derdi, “Baş edemeyeceğiz, şımaracaklar!” “Yok” derdi babam, “Onlar okuyacak şımarmaz!”

HANİFE: Minibüse koyar, “Şurada inin, eve gidin!” derdi. Bizim camiada kızlar kendi başlarına bir yere gidemez. Biz giderdik.
AYŞE: İlkokuldan sonra yapacağımız her şeye kendimiz karar verdik. Biz bir ara, dinin ucuna da gittik. Çarşafa bile girdik. O da bize dedi ki: “Ortada durun!” Ama baskı yapmadı. Ne kadar aydın bir baba olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz.
HANİFE: Annem Saadet Partisi’ne oy verirdi, babam AK Parti’ye. Herkes özgürdü.

Eğitim?
AYŞE: İlkokuldan sonra yatılı okuduk. Kuran kursuna gittik. Ben hafız oldum. Hanife, anne hasretine dayanamadığı için yarım bıraktı.
HANİFE: Adapte olamadım ben yatılılığa.
AYŞE: Bense acayip seviyordum. Hatta annemlere diyordum ki, “Hafta sonları da eve gelmeyeyim, arkadaşlarla ev tutayım.” Tam özgür bir yay burcuyum. Hafızlık bitti, Arapça eğitimi aldım. Ortaokulu, liseyi dışarıdan verdim, 18 yaşında siyasete girdim. Şimdi de İstanbul Üniversitesi’nde sosyoloji okuyoruz.
İkiz büyümek nasıl bir şey?
AYŞE: Çok eğlenceli. Kötü olan tarafı, yapmak istemediğin şeyi o da yapsın istemiyorsun. Kendini bütünün yarısı gibi görüyorsun ve zaman zaman ona karışıyorsun.
En çok birbirinize mi güveniyorsunuz?
AYŞE: Evet. En çok güvendiğim de o, en çok eleştirdiğim de...
Ne tür geyikler yaşadınız?
HANİFE: Say say bitmez! Küçükken bizi kimse ayırt edemezdi. Babamız bile. Bazen sureleri okumamızı isterdi. Ayşe hasta olurdu. Ben Hanife olarak gider okurdum sureleri, sonra içeri girerdim, üzerime başka bir kazak giyip, yine babamın yanına giderdim, bu sefer Ayşeymişim gibi o sureleri yeniden okurdum. Babam çakmazdı.
AYŞE: Bir kere işe gitmedim, “Hastayım” dedim. Gerçekten de hastaydım. Fatih’ten geçerken arkadaşlar Hanife’yi görmüş, “Ayşe, sen hani hastaydın biz seni Fatih’te gördük!” dediler. Bir de herkese, “Ya benim bir de tek yumurta ikizim var” demiyorum ki, tanıyan sonra tanıyor. Böyle şeyler çok oldu. Okulda da öğretmenlerimiz hiçbir zaman ayırt edemedi.
HANİFE: Aramızda hiç ayrımcılık da yapmadılar. Biz hep aynı notu aldık. Sanki birimize daha fazla not verirlerse, öteki üzülecekmiş gibi. Hep aynı dereceyle mezun olduk, hiç farklı notumuz olmadı.
AYŞE: Ve hep tek isim olarak çağrıldık: ‘Ayşe-Hanife.’ Ama çocuklar nasıl yapıyor bilmiyorum, hep ayırt ediyorlar, hâlâ edebiliyorlar.
Hürriyet Sosyal’de çok konuşulan şu meşhur kız isteme hikâyesi nasıl oldu?
AYŞE: Bizi istemeye çok erken başladılar. 16-17’yken. İyi kız, cici kız görüyorlar bizi dışarıdan. Okumuşuz filan ya...
HANİFE: “Ölünce arkamızdan da okur” diyorlar!
AYŞE: Oysa bizim evlenmeye niyetimiz yok. Okumak istiyoruz. Ama annem, “Gelmeyin!” demek ayıp olur diye, eve davet ediyor. Ayrıca meraklı, 11 aylıktan itibaren çeyiz düzmeye başlamış bize. Gelenlere soruyor: “Hangisini görmeye geliyorsunuz?” Ne cevap veriyorlar dersiniz! “Fark etmez!” Bundan daha fena bir şey var mı? Senin bir önemin yok! Daha doğrusu bir farkın yok! Ama bizim niyetimiz olmadığı için ciddiye almıyorduk, gülüyorduk. Kendi aramızda kura çekiyorduk, kim kazanırsa içeri giriyordu. Ve bunu bir kere değil, birkaç kere yaşadık.



Şimdi de bizim mahallenin kızları erkeklerden intikam alıyor

HANİFE: Görücüye çıkmak sevmediğimiz bir şeydi. Biz aslında evlenmek istemedik. Evlenince her şeyin biteceğini düşünüyorduk.
AYŞE: E doğru da düşündük! Evli olsaydık, bu şekilde rahat olabileceğimi sanmıyorum. Biz özgürlüğü tercih ettik. Toplum belli roller yüklüyor sana, “Belli bir yaşa gelince evleneceksin, çocuk yapacaksın!” Hayatında bunlar yoksa sana acıyarak bakıyorlar. Hangi camiada olursa olsun. Ama biz Allah’tan sorun etmiyoruz.
HANİFE: Ben ediyorum. Ona “Evde kaldık” diye yazma dedim!
AYŞE: ‘Müzmin bekâr’dan ne farkı var ‘evde kalmış’ın. Biz tercih ettik, evde kaldık. İstemedik o adamları. Kötü bir şey değil ki.
HANİFE: İyi de Hürriyet yorumcuları çok acımasız!
AYŞE: Eh biraz öyle. Küçümsüyorlar, aşağılıyorlar. Hanife’ye dedim ki, “Herkese yapıyorlar, aldırma. Başka yolu yok” diyorum.
Peki siz kendinizi kendi mahallenize nasıl kabul ettirebildiniz?
AYŞE: Bizi tanıdıkları için samimiyetimize inanıyorlar ve “Bunlardan her şey beklenir!” diyorlar. Ben yeğenime, “Sana bir sır vereceğim. Tatilde Dubai Şeyhi Maktum’la tanıştım, nişanlandık!” dedim. Resmen inandı! “Deli misin dalga geçiyorum” dedim, “Abla, ben senden her şeyi beklerim!” dedi, böyle bir durum bizimki.
HANİFE: Ama hâlâ bizi tam kabul ettiklerini sanmıyorum. Bana diyorlar ki “Biri durdursun Ayşe’yi, Hürriyet’te ne işi var?!”
AYŞE: Özeti şu: Bizi kabul ediyorlar, karşı mahallede olmamızı etmiyorlar. Ben yazılarımı Facebook’a yazarsam sorun olmuyor. Hürriyet’te yazınca hır çıkıyor. Sizin tarafta görmek istemiyorlar. “Sen bizim camianın çılgınısın, öteki mahallede olma...” diyorlar.
HANİFE: “Orada kullanılırsın, harcanırsın!” diye bir düşünce de var.
Ayşe’nin yazdıklarına karşı mısın?
HANİFE: Yoo değilim. Ama o yazıyor, faturayı ben de ödüyorum! Söylediklerini onaylıyorum ama savunması bana kalıyor!
‘Muhafazakâr Yay burcu’ nasıl oluyor?
AYŞE: Hem muhafazakâr hem yay olmak çok zor! Çünkü özgürlüğümüze çok düşkünüz. Bizim zaten kendimize koyduğumuz sınırlar var, bir de erkekler üzerine kendi sınırlarını koymaya kalkışınca çekilmez oluyor. Evliliği de işte bu yüzden istemedik.
Peki bu kadar özgürlük düşkünü olmak, muhafazakârlığı bozmuyor mu?
AYŞE: Hayır ne münasebet!
Yeni nesilde muhafazakârlık tanımı değişiyor mu?
AYŞE: Kesinlikle değişiyor! Bizim mahallenin kızları artık erkeklerden intikam alıyor.
O nasıl oluyor?
-Bizim mahallede erkekler, bugüne kadar kızları hep şöyle gördü: “Dışarıda istediğim gibi gezerim, tozarım. Sonra da başörtülü bir kızla evlenirim!” Bu mantık vardı. Yeni nesil kızlar ne yapıyor? “Siz misiniz böyle düşünen!” diyor. Aynısını onlar da erkeklere yapıyor. Erkekler de diyor ki, “Bu kızlar bozuldu!” Hayır! Erkekler, kızları bozdu. Bu bakış açısı bozdu.
Kızlar gezip tozunca başka adam bulabiliyorlar mı sonra?
AYŞE: Buluyorlar.Demek ki herkes birbirini kandırıyor!
HANİFE: Genelde insanlar yaşadıklarını saklıyor.

LAY-LAY-LOM KIZLAR MUKADDES KIZLAR


Şimdi de bizim mahallenin kızları erkeklerden intikam alıyor

Evde kalmanızın sebebini ‘mukaddes kızlar’ olmanıza bağlıyorsun. ‘Mukaddes kız’ ne demek?
- Toplumun her kesiminde ‘mukaddes kızlar’ var. Atatürkçüsü de var, milliyetçisi de solcusu da dindarı da. Hepsinin ortak özellikleri var, hepsi çevresine duyarlı, vicdanlı, farkındalığı ve adalet duygusu gelişmiş insanlar. Bir başkasının acısını yüreğinde hissedebiliyor. Hatta onun hakkını arayabiliyor. Erkek de bundan korkuyor. Diyor ki, “Bu, başkasının hakkını bu kadar canhıraş arıyorsa, kendi hakkını nasıl arar acaba?” Yani lay-lay-lom olmayan kadın, ‘mukaddes kadın.’ Ve bu ülkede hayatı zor.
Peki muhafazakâr kadının mukaddesi nasıl oluyor?
-Erkek seni önce ‘başörtülü kız’ olarak görüyor, “Ne kadar cici! Allah’tan da korkar, bana da itiraz etmez” diye düşünüyor. Ama meselenin içine girince, “Bu fazla şey biliyor!” oluyor. Biz de o yüzden evde kaldık zaten.
İstemeye gelenlerden sizin de beğendiğiniz olmadı mı?
-Yazdım ya, “Siz daha iyisine layıksınız!” dediler. Bu ne demek? “Ben seninle baş edemem!” demek. “Tüyer giderim” demek. Oysa mukaddes dediğim kızlar oynamıyorlar, onlar kendileri gibi. Evlendikten sonra başka bir şey çıkmıyor içlerinden. Espriler vardır ya, evlendikten sonra kirpiklerini çıkartır filan. Böyle değiller. Evlendiğin gün de aynı, beş yıl sonra da. Ama işte erkekler ‘oynayan kadın’ tercih ediyor.
‘Evde kalma’ kavramıyla dalga geçmene bayıldım. Çünkü bu hâlâ kadınlar için ciddi bir mesele. Kompleks duydukları bir mesele...
AYŞE: Ne gerek var kasmaya... Ben ti’ye alıyorum?
Hangi tip adamları beğeniyorsunuz? Bir gün evlenecek misiniz?
AYŞE: Kısmet... Bak, dilimizdeki harika bir sözcüktür bu!
HANİFE: 10 yıl sonra da, “Sevgilim” diyebileceğimiz bir erkek bulursak, olur. Seninki gibi. Bir de seninki gibi özgür bırakan, kısıtlamayan. Yoksa evlenmiş olmak için evlenmek istemiyoruz.


DİNİN EMİRLERİYLE ERKEKLERİN EMİRLERİNİN KARIŞTIĞI OLUYOR

Şimdi de bizim mahallenin kızları erkeklerden intikam alıyor

Dinin emirleriyle, erkeklerin emirlerinin karıştığı oluyor mu?
AYŞE: Ooooo! Hem de nasıl. Babam, bize özgürlük tanırdı ama anneme daha az. Annem çok itiraz ettiği zaman da “Kitapta böyle yazıyor!” derdi. Annem de derdi ki, “Bu kitap hep sana mı yazılıyor? Hiç bana yok mu?”
HANİFE: Kuraldan ziyade erkeklerin hükümranlığı var demeye getiriyor.
AYŞE: Bizim muhafazakâr erkekler, kadınları zapturapt altında tutmak için daha katı çizgiler çiziyorlar. Mesela ben şu an kendimden farklı bir yerdeyim. O, bunu bir tehlike olarak algılıyor. Dindar bir erkekle evli olsam, gazetede yazı yazmama, fotoğrafımın filan çıkmasına imkânı yok izin vermezdi.
Din, erkeklere iltimas mı geçiyor?
AYŞE: İltiması geçen Allah değil, erkekler kendilerine iltimas geçiyor. Yıllarca özellikle kadın-erkek ilişkilerinde bunu çok yaptılar. Dini de kullandılar. Sadece başörtülü kadının muhafaza etmesi gereken bir şey gibi gördüler. Sanki bu dinin tek sorumlusu başörtülü kadınlar. Sanki hep bizim taşımamız gerekiyor bazı değerleri...
HANİFE: Namaz kılmaz, hiçbir şey yapmaz ama işine geldiği zaman, “Benim dört kadın almaya hakkım var!” der.
Her iki mahalleden diğerine geçenleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Açıkken kapananlar iyi, kapalıyken açılanlar kötü mü?
AYŞE: Valla mahallemizde öyle arkadaşımız da oldu. Hatta çok renkli bir kadın var, kapalıydı, dört çocuğu vardı, 40 yaşındaydı. Boşandı, gitti 26 yaşında bir gençle evlendi ve açıldı. Bizim mahallemizde yaşamaya devam ediyor. Adam da başka kadınla evlendi.

Hem evde hem arada kaldık!

Şimdi de bizim mahallenin kızları erkeklerden intikam alıyor
İkizlerin çocukluk günlerinden...


Hürriyet Sosyal’de yazmana nasıl itiraz ediyorlar?
HANİFE: Başka bir konuyla ilgili AK Parti’den bir toplantıdaydık. Ayşe de “Erdoğan tanrısallaştırılmamalı” diye yazmıştı. Birden bu konu açıldı. Yanlış buldular. Bunun dile getirilmesini, kendi kusurumuzu açık etmek gibi algılıyorlar. “Orada yazmasın, kendi kendine konuşsun!” diyorlar.
Buna karşılık Hürriyet okuruna yaranamıyor!
AYŞE: Evet hem evde kaldık hem arada kaldık! Kimseye yaranamıyoruz. Ciddi yazıyorsun, “Ay ne komiksin! Kendini amma ciddiye alıyorsun!” diyorlar. Esprili yazıyorsun, “Sen komik olduğunu mu sanıyorsun!” diyorlar...
Hepsi başörtüsüne mi takılıyor?
AYŞE: Evet. Sorun kafamdaki örtü ve ait olduğum mahalle.
HANİFE: Tayyip Bey tarafından Hürriyet’e yerleştirildiğini düşünenler bile var. Bizim camiamız için “Neden Hürriyet” sorusu var. Hürriyet okuru için de “Neden başörtülü bir yazar?” sorusu.
AYŞE: Oysa ben yaşamadığım hiçbir şeyi yazmıyorum. Benim mahallem yarın kalkıp, “Sen bunu yazdın ama sen bu değilsin!” diyemez.
Bazen başı açıklar için “Yazık onlara... Yanlış yoldalar” dediğin oluyor mu?
AYŞE: Ben sadece uyuşturucu kullananlara, o yüzden ölüp giden gençlere filan üzülüyorum. Onun dışında Allah’ın bir ayeti var, “Ben istersem istediğim günahı affederim” diye. Ortada öyle bir sözü varken, benim kimseye, “Yazıktır!” deme hakkım yok.
HANİFE: Bir zamanlar kapalılıktan dolayı üniversiteye giremeyenler varken, şimdi diyorlar ki: “Kapalılar daha kuvvetlendi!” Ben de diyorum ki, eğer öyleyse bu sefer de açık ve mini etek giydiği için kimse öteki olmasın.
AYŞE: Çok samimi arkadaşlarımızla ayrışıyoruz bazen. Bazılarının çok kışkırtıcı bir dili var. Eleştirdiğim zaman diyorlar ki, “Biz yıllarca çok ezildik. Çok çektik. Sen niye bu kadar hoşgörülüsün! Her an eski günlere dönebiliriz!” İki tarafın da korkusu var. Herkes, herkesin korkusunu aşağılıyor.
HANİFE: Biz iki mahalle bütün olabilirsek, aslında öteki diye bir şey olmayacak!
AYŞE: Biz o eski günlerde, kendi mahallemizde aslında daha mutluyduk. Şimdi cemaat hadisesi oldu, ayrıştık. Cüppeli’nin hükümetle sorunları var, ayrıştık. Gitgide kendi içimizde küçülüyoruz aslında. İçimizden zengin muhafazakârlar çıktı, onlar bana çok uzak. Düşünce tarzları, bakışları. Bir ortama girdikleri zaman, o hava basmalar filan.


Ne kimseyi tepemize çıkartalım ne de kimsenin tepesine çıkalım

Sınıflandırmalar var mı, kast sistemi gibi... Gerçek Müslüman çarşaflı olur, daha az Müslüman başını kapatır, pantolon giyen daha az Müslümandır gibi...
AYŞE: Var. Biz birbirimizi tanıdığımız için kabulleniyoruz. Ama mesela benim sadece fotoğrafımı gören biri, “Sen nasıl hafızsın? Televizyona nasıl çıkıyorsun, nasıl yazı yazıyorsun!” diyebilir. Beni tanıyan biriyse eleştirmez.
HANiFE: Pantolon giyip üstüne çok kısa ceketle çıkması bence tesettüre uymuyor.
Peki o zaman şöyle sorayım: Siz neden çarşaf giymiyorsunuz?
AYŞE: Umreye gittikten sonra, oradaki rengârenk kıyafetleri gördükten sonra benim kıyafet anlayışım değişti.
HANİFE: Ben çarşaf giydiğim dönemde resmen toplumdan soyutlandığımı hissettim. Rahat olamadım, rahat hareket edemedim. İsteyen istediğini giysin ama kıyafetler tabii ki hareketleri sınırlıyor.
AYŞE: Mesela ben başörtülü olarak sokakta çok laubali davranmayı doğru bulmuyorum.
HANİFE: Mesela ben canlı müzikli bir yere gitsem, oynamak istesem, başörtüm var diye yapamam.
Neden? Uygun düşmez mi?
AYŞE: Karma bir ortamda ben de uygun görmem. Başörtüsü zaten bu. Bir misyonun oluyor. Başörtü takmakla, bazı şeyleri kafadan kabul ediyorsun. Belki bu gençlerin de şimdiki sorunu bu. Aileler mi zorluyor veya siyaseten daha güçlü olmak için mi takıyorlar bilmiyorum. Başörtü takıyor fakat hissetmiyor. Benim karşı olduğum bu. Takmasınlar o zaman. AK Parti iktidar oldu diye insanlar başörtü niye takıyor, anlamıyorum ki. Hani bir kız vardı ya konserde bir erkeğin omuzuna çıkmıştı. Çok konuşulmuştu. O zaman şöyle bir şey yazmak istedim: “Ne kimseyi tepemize çıkartalım, ne de kimsenin tepesine çıkalım!”
HANİFE: Ayşe daha ağır bir tip olduğu için zorlanmıyor. Ama ben, bazen eller havaya yapmak istiyorum. “Başörtüm olduğu için oturmam lazım” diyorum. Tarkan konserine gittim. Ayşe sürekli, “Otur aşağı!” dedi.
Kaç yaşında kapandınız ve kapanmama şansınız var mıydı?
AYŞE: İlkokuldan sonra kapandık. Kimse zorlamadı ama aklımızdan kapanmamak da geçmedi. Böyle bir alternatif düşünmedik. Gerçi yeğenim açık. Babamın bir kere bile eleştirdiğini duymadım.
Mahalle baskısı oldu mu? Kendi seçiminiz miydi?
HANİFE: Seçim yapmak gerektiğini anlamadık ki. Böyle gördüğümüz için kabul ettik. Hiç unutmuyorum, bir komşumuzun kızı, yengemi gördü. Küçük bir kızdı. “Anne” dedi, “Başörtülü anne olur mu?” Çok ilginç gelmişti bana. Demek ki etrafında başörtülü yok. Mesela o kız neden kapansın? Onun nasıl etrafında başörtülüler yoksa, bizim de açıklar yoktu.
Peki dokuz yaşındaki çocukların özgür fikri olabilir mi?
AYŞE: Örtünmek istemeyen örtünmesin. Ama isteyen de örtünsün. Örtünenin dokuz yaşında da başörtüsüyle okula gitme serbestliğini onaylıyorum.
Dokuz yaşında daha kendinde değil ki, o bir çocuk!
AYŞE: Senin kızın istemez. Çünkü örneği yok önünde. Bizim camiada da kızlar annelerine özeniyor. Anneleri gibi olmak istiyor. Hep baskı diye düşünülüyor. Halbuki öyle değil, istemeyen çocuğa hayatta bir şey yaptıramazsın!
HANİFE: Ben üç yıl tiyatro kursuna gittim. Sahneye çıkamadım çünkü her rolü yapmamız lazımdı biliyorsunuz. Gittik Ayla Algan’dan rica ettik. Kabul etti. Bir grup kurdu. Hocamız da Allah’a inanmayan Yaşar Hoca’ydı. Sonra İslami kurallara göre tiyatro yaptık. Kapalıydık ama grup kadınlardan oluşuyordu. Dokunabiliyorduk rahat rahat birbirimize. Böyle bir alternatif tiyatro yarattık.

Başörtülü cumhuriyetçi de olabilir başı açık Müslüman da

“Örnek Müslüman fotoğrafı nasıl olmamalıysa, örnek Cumhuriyet kadını fotoğrafı da olmamalı” diyorsun. Ne demek istiyorsun?
AYŞE: Sosyal paylaşım sitelerinden paylaşıyorlar ya. Cumhuriyet kadını örneğinde sen varsın mesela, “Eskiden de böyleydik”de ben varım. Bu, olmamalı! “Başı açık bir kadın, perdesiz eve benzer” gibi bir söz var, bu kırıcı bir söz. Bu fotoğraf da kırıcı. Şöyle bir durum oluyor: Benim cumhuriyetle problemim yok ama hep kendimi ispat etmeliyim, senin de belki dinle problemin yok ama sen de kendini sürekli ispat etmek zorunda kalıyorsun. Bu yorucu bir şey. Başörtülü bir cumhuriyetçi de olabilir başı açık bir Müslüman da. Benim arkadaşlarım var, başları açık ama beş vakit namazlarını kılıyorlar. Çoğu başörtülü arkadaşıma ahlaken değişmem.

ENGELLİLERE ÇALIŞIYORUM

Hanife engellilerle ilgili neler yapıyorsun?
-15 yıldır engellilerle çalışıyorum. Büyükşehir Belediyesi Engelliler Müdürlüğü’nde başladım. Şimdi Türkiye Beyaz Ay Derneği İstanbul Şube Başkanı’yım. Engellilere mesleki eğitim verip, işe yerleştiriyoruz.

BAŞINI AÇMASINA KIZMAM EVE GEÇ GELMESİNE LAF EDERİM

Ya ikinizden biri kapanmak istemeseydi? Ya da sonradan açılmak isteseydi...
AYŞE: Bilmiyorum düşünmedik hiç. Olabilirdi. Açsın bir şey demem, ne diyeceğim. Eve geç gelmesine karışırım ama ona karışmam.
Abuk sabuk bir adama âşık olsa ne yaparsın?
AYŞE: Aaa bak ona karışırım!
HANİFE: Benim çektiklerimi anlıyor musunuz?

SADECE DİN KONUŞMUYORUZ


Bence sizin mahalle bizi yeterince tanımıyor. Bizi hep dinden konuşan, hiç eğlenceli tarafı olmayan sıkıcı insanlar olarak tanıyorlar. Alakası yok. Espri de yapabiliyoruz. Yaptığımız esprilere gülmüyor Hürriyet okuru o ayrı...

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku