GeriAyşe ARMAN Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım

Kahrolduk.
İçimiz oyuldu.
Hayatta devam edemez hale geldik.
Özgecan cinayetinden sonra.
Hepimiz, kendimizi onun yerine koyduk.
Hepimizin başına gelebilirdi.
Her anne-babanın içi titredi.
Çünkü kurban, kendi kızları da olabilirdi.
Vahşice katledilişini bütün hücrelerimizde hissettik.
Ağladık.
Öfke duyduk.
İsyan ettik.

İstedik ki katilleri en ağır cezaları alsın. “Yok tahrikti, yok iyi haldi!” diye indirim yapılmasın.
Sesimiz çıktığı kadar bağırdık. Sokaklara taştık.
Alışılmışın dışında
bir davranıştı
Hızını alamayanlar idam cezasının yeniden konulmasını istedi.
“Hadım edilmeli” diyenler çıktı. “Hapishanede zaten Hanya’yı Konya’yı görecekler!” diyenler de oldu. Kısasa kısas isteyenler...
Bütün bu sesler, tepkiler yükselirken... Bir kişi hep metanetini, sükûnetini ve asaletini korudu:
Özgecan’ın babası Mehmet Aslan. Sağduyulu ve merhametli konuşmaları herkesi şaşırttı.
Canını almışlar senden...
Kendi deyimiyle, kanadını koparmışlar meleğinin...
Vahşice kıymışlar kızına...
Yine de sen, o kızın babası olarak, “Sevmekten başka çıkar yolumuz yok!” diyorsun, diyebiliyorsun.
Öyle dedi. Çıktığı her programı izledim.
Bir şekilde hep ‘insanlık dersi’ verdi.

Bütün idamcılara inat, “Herkes barış içinde yaşasın!” dedi.
Başka bir dünyadan gibiydi. Tanımak istedim.
Kardeşini, Yaşasın Aslan’ı aradım. O da bana, aile olarak günlerinin, evlerinin altındaki taziye çadırında geçtiğini, akşamları hastanenin Acil’ine taşındıklarını anlattı. Çünkü her gece aileden farklı birinin ya tansiyonu çıkıyor ya kalbi sıkışıyordu.
Tarifsiz acılar yaşıyorlardı.
Farklı bir aile. Çok kibarlar.
Konuşmak isteyen, görüş almak isteyen hiç kimseye “Git kardeşim başımızdan, bizim acımız var!” demediler.
Aslan Ailesi’nin kökleri Horasan’dan geliyor.
Elazığ’a yerleşiyorlar, oradan da Mersin’e geçiyorlar. Mehmet Aslan orada büyüyor, yetişiyor.
Tıpkı babası gibi, o da hayatının her döneminde lafı dinlenen, saygın, kendini iyi ifade edebilen biri.
Lise mezunu.
Grafik tasarımcısı.
Kardeşi şöyle anlatıyor: “Uzun yıllar matbaacılık yaptı. Kapak tasarlardı, kartvizit basardı... Fakat bir gece işyerine girip, bütün baskı makinelerini çaldılar. Sonra işini evden yapmaya başladı. İnanır mısınız, eve de hırsız girdi. O günden beri düzenli bir işi yok. Kendine ait bir evi yok. Annemle birlikte oturuyorlar. Eşi bir kargo şirketinde çalışıyor...”
Özgecan’ın babasıyla ilişkisi çok özel. Psikoloji okumasında katkısı var, diğer kızının konservatuvarda müzik eğitimi almasında da...
Biz “Özgecan” diyoruz, aslında aile de çevrelerindeki herkes de onu Özge diye çağırıyor.
Ayrıntıya girmeyin, abim bilmiyor!

Mehmet Bey, düşünerek konuşuyor, tane tane.
Benden sadece iki yaş büyük, 47 yaşında.
Ama sanki ruhu daha yaşlı.
O, bende, bu dünyaya defalarca gelip gitmiş çok tekamül etmiş bir ruh intibaı yarattı.
Derin ve katmanlı konuşuyor. Hatta başka türlü konuşamıyor.
Farklı bir bilgelik seviyesinde.
Tasavvufa ilgisi de hemen anlaşılıyor. İçim acıdı, üç günde sakalları beyazlamış.
Ama beni asıl sarsan, kardeşi Yaşasın Aslan’ın, “Sizden bir şey rica ediyorum” demesi oldu.
“Tabii dinliyorum” dedim.
“Abimle konuşurken lütfen Özge’nin başına gelenlerin ayrıntısına girmeyin, çünkü bilmiyor!”
“Nasıl yani?” oldum.
Aile, kızlarının bir cinayete kurban gittiğini biliyor ama bizim bildiğimiz ayrıntılardan haberdar değiller. Çünkü eve gazete sokmuyorlar, internetten takip etmesine izin vermiyorlar.
Kimse de Mehmet Aslan’ın karşısına geçip, Özge’nin son anlarını, maruz kaldığı işkenceleri ona anlatmıyor!
Bunu öğrenince çok fena oldum, ben de hiçbir şekilde o konulara girmedim. Belki bu röportajı da okumayacak.

Özge’yi tespit etmeye amca Yaşasın Bey girmiş.
Ağlayarak anlattı: “Abim çok istedi kızını son bir kez görmeyi ama ben izin vermedim. ‘Yüzü iyi halde değil’ dedim. ‘Özge’yi hep gülerken hatırla abi’ dedim. Çünkü kızını o halde görseydi, hayatına devam edemeyecekti...”
Yaşasın Aslan, bana bilmediğimiz işkence detayları anlattı. Çok çok fena. Müthiş bir dayanışma içindeler.
Yaşasın Bey diyor ki,: “Abimin metaneti bize de destek veriyor. Onun sağduyusu karşısında biz de taşkınlık yapamıyoruz. Abim hep böyleydi, çocukluğundan beri farklıydı...”
Gelin bu acılı babaya, kalbi güzel insana, Mehmet Aslan’a kulak verelim...

Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım
Üniversitede psikoloji okuyan Özgecan’ın dolabında Kanadalı rock şarkıcısı Avril Lavigne’in fotoğrafları asılı. Kitaplığındaysa, Freud’dan Nietzsche’ye, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Hakan Günday’a, Halil Cibran’dan Adam Fawer’a pek çok yazarın kitabı var.

Nasıl söylenir, ne denir bilmiyorum. Başınız sağ olsun. Allah sabır versin...

-Sağ olun, eksik olmayın.

Kızınızın yaşadığı vahşet bir an olsun bizim bile aklımızdan çıkmıyor. Kim bilir siz ne haldesiniz...

-İyi olmak mümkün değil tabii ama yine de şükürler olsun. Bedensel olarak birtakım sıkıntılarımız var, sürekli ailemizden birileri hastaneye kaldırılıyor. Özge’nin gidişinden beri her akşam böyle, gündüz taziye çadırındayız, gece hastanenin Acil’inde. Ama yaşadığımız bu acıya rağmen, yine de aklımız yerinde.

İYİ BİR İNSAN OLMAK İÇİN 30 YIL ÇABALADIM

Bütün Türkiye söylediklerinize ve size hayran kaldı. Büyük bir vahşetle karşı karşıya kaldınız ama “Sevmekten başka çıkar yolumuz yok!” dediniz. Herkesin şaşkınlıktan dili tutuldu. Nasıl böyle sakin kalabiliyorsunuz?

-Şimdi efendim, bu vahim olay yıllar önce yaşansaydı, ben de alışık olduğunuz tepkiyi gösterirdim. Yani aklım devre dışı kalırdı, içimde hangi duyguları beslemişsem, büyütmüşsem onlar açığa çıkardı. Ama demek ki yıllar içinde ben değişebilmişim, acımı dışa vurma biçimim de değişmiş.

Yıllar içinde ne oldu?

-Çabaladım. İyi bir insan olmak için çabaladım. Benimki bir iddia değildi, 30 yıllık bir çaba. Bu uğurda, 30 yıldır uğraş veriyorum. Egomu, mümkün mertebe sıfırlayabilmeye çalışıyorum. Egomun beslendiği bütün kanalları zayıflatmak için uğraşıyorum. Ama tabii bu söylediklerim kolay olmuyor. İnsan değişmek istese bile değişemiyor. Değişimin nasıl olacağını anlaması bile 15-20 yılını alıyor.

Çocuğu böyle vahşi bir şekilde katledilmiş bir baba olarak bu kadar merhametli konuşmanızın açıklaması ne olabilir? Siz bize ders mi vermek istiyorsunuz?

-Estağfurullah! Benim içimde ne varsa, dilimde de o var. Dilimde ne varsa içimde olan da o...

O katiller karşınızda olsa yine bu sükûnetinizi koruyabilir miydiniz?

-Böyle bir empati kurmak istemiyorum. Sizin bu sorduğunuz soruyu ben de kendime sordum. Onları affetmek gibi bir düşüncem yok. Cezalarını çekmelerini istiyorum.

Fakat “Zulmetmeyin!” diyorsunuz, “Sadece cezalarını çeksinler!” Siz, bu noktaya nasıl gelebildiniz? Müthiş bir aşmışlık bu! Acıyla yanan bir insan, yavrusunun katillerine karşı nasıl bu kadar duyarlı olabilir?

-Şimdi efendim, netice itibariyle dünyayı savaş alanına çeviren, insanı mutsuzluğa iten ‘nefsi.’ Yıllarca mücadele ettim ben nefsimle. Hep güzellikleri aradım. İnsanlara saygımda, sevgimle, hürmetimde kusur etmedim. En zor durumlarda dahi ‘bilinçli sessizliği’ seçtim.

Bu sayede mi kendinizi hırstan ve intikam duygusundan arındırabildiniz?

-Evet. Şöyle izah edeyim: Bir insan, toprağa bir tohum eker. O tohumun bir fidan, bir gül, bir ağaç olabilmesi ve meyve verebilmesi için zaman gerekir. Ama o tohumu ekmezsen, o neticeye ulaşamazsın. Bu, istemektir. Ama tek başına istemek de yetmez. Sulayacaksın, çapalayacaksın, çabalayacaksın, bakımını yapacaksın. Güneş görecek ve belli bir zaman geçecek. Meyveye ancak o zaman kavuşabilirsin. Aynı şey insanlar için de geçerli. İnsan, değişmek istiyorsa, iyiye, güzele yönelmek istiyorsa, kalbine sevgi tohumu ekmeli.

SENİ DEĞİŞTİRECEK KİŞİ, GELİR, BULUR!

Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım
Baba Mehmet Aslan’ın üç günde üzüntüden sakalları beyazlamış.


Peki kendi başına bunu gerçekleştirebilmesi mümkün mü?

-İnsan değişmeyi istiyorsa, bir arayışa giriyor ama illaki bir yol gösterenin olması gerekiyor. Bu yol, mürşitsiz olmaz. Kendi başına arayarak bulunmaz. Seni değiştirecek olan kişi, gelir seni bulur ve toprağa ekilen tohum gibi senin kalbine güzel bir düşünce eker. Sen de o güzel düşünceye us verirsin. Yani toprakta su, kalbinde us dengesi var. Sonra da en önemlisi sabır. Bekliyorsun. E güneş de lazım. Buradaki güneş, kalbine o güzel tohumu eken kişi zaten. Güneş, mürşitin kendisi. Mürşitler hurşitlere benzer. Hurşit, güneş demektir. O güneş, sizin değişim ve dönüşüm süreci içerisindeki yaptığınız bütün eksiklikleri, hataları, kusurları size bir bir anlatır. Yani kısaca, buna ‘ariflik mektebi’ deniyor. Ariflik mektebine gitmeyen kişi asla içindeki o sevgi cevherini işleyemez.

ÖLÜM BİR SON DEĞİL FARKLI BİR ENERJİ BOYUTUNA GEÇMEK

Diyorsunuz ki, “Teslim olursak, içimizdeki bütün güzellikler ortaya çıkacak. Savaşırsak nefsimiz kazanacak.” Tam ne demek istiyorsunuz? Nefsin kazanması ne anlama geliyor? Katiller nefislerine yenik mi düşüyorlar? Kızınızı öldürürken de mi yenik düştüler?

-Tabii ki. Sadece katiller değil ki. O belki, en son hali... En son aşama bir canlıyı öldürmek. Bir canlıya kıyabilmek... Çiçeği koparan da ağacı kesen de katil...

MÜRŞİT SİZE KAPIYI GÖSTERİR, SİZ GİDERSİNİZ

Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım
Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN

Mehmet Bey, nasıl oluyor da bir sürü sorunun üzerine çıkmış bir ruhani lider gibi konuşabiliyorsunuz?

-Estağfurullah efendim, haşa, öyle biri değilim. Kendi çapımda inandığım şeyler bunlar. Bütün kutsal dinlerin ve öğretilerin çok temel bir prensibi var. Her iyiliğin içinde bir kötülük, her kötülüğün içinde de bir iyilik var. Biliyorsunuz, bizim dinimizde de hayır ve şer Allah’tan gelir. Hayrın, gerçekte hayır mı yoksa şer mi, şerrin gerçekte şer mi yoksa hayır mı olduğu sonradan ortaya çıkar. Hepimizin kalbinde rahman ve şeytan var. Yani ‘nefis.’ Rahman, her canlıya Allah’ın nurunu yayar. Ego ise hayatımızın yüzde 90’ını kapsar. Bundan kurtulmanın yolu da bütün uluların, evliyaların, ermişlerin, dervişlerin yaptığı gibi her şeyin azına rağbet etmektir. Az yemek yerler, az uyurlar, az konuşurlar. Çünkü nefis, dokunmaktan, güzel tatlardan, hoşuna giden sözler duymaktan, güzel kokular koklamaktan, yani beş duyu organımıza hitap eden güzel duyulardan hoşlanır...

Egoyu besleyen de bu kanallar mı?

-Evet. Bu kanalların her birini isteyerek bilinçli bir şekilde azaltırsanız, egonuz zayıflar ve içinizde depremler başlar. Çünkü o da savaşıyor, o da karşı çıkıyor. İşte birçok kez bu savaşı yaptım. Hepsinde de kaybettim. Ne zaman ki teslim oldum, şu gördüğünüz adam oldum. Çünkü nefisle yapılan mücadelenin hiçbir tanesini insanoğlu kazanamaz. Ben de kazanamadım.

‘Teslim olmak’ ne demek?

-Allah, ayet-i kerimede buyuruyor zaten. “Allah’ım” dedim, “Beni nefsimin eline bırakma. Benim gücüm yetmiyor. Ben fakirim, ben acizim. Bilen sensin, âlim sensin, sığınacak yerim yok. Yol gösterecek kimsem yok. Sen, bana yardım et. Sen, ilmimi arttır. Taşıyamayacağım yükü bana yükleme...”

Peki nefsimizden kurtulmayı beceremezsek ne olacak? “Analar babalar ağlayacak, meleklerin kanatları koparılacak” derken, “Tecavüzler, cinayetler bitmeyecek” mi demek istediniz?

-Zaten kainat yaratıldığından beri, iyiyle kötünün bir savaşı var dünyada. Dünya bu ikilemden meydana geliyor.

Mehmet Bey, siz kendinizi nerede bu kadar geliştirdiniz? Neler okudunuz, kimden feyz aldınız?

-Lise mezunuyum. İnanç farklı bir eğitim. Üç üniversite bitirmiş olsaydım da bu şekilde eğitilememiş olabilirdim.

Siz kendinizi geliştirdiniz yani...

-Efendim, irfani mektebine gidip, bir mürşitten el almayan, bir mürşide bağlanmayan, sıtkı sadakat ile her şeye şükretmeyen, sabretmeyen, yanmayan bunu yapamaz! Başaramaz. Mürşit olmadan olmaz. Bu kadar anlattığım şeyin özü bu. Mürşit olmadan olmaz. Siz kendiniz kapıyı bulamazsınız. Mürşit size kapıyı gösterir, siz gidersiniz. Mürşit sizinle de gelmez. O sadece yolu gösterir. Siz gidersiniz. Söz konusu olan sizin ruhunuz, sizin tekamül seviyenizdir. Ruhsal tekamülünüzün yükselebilmesi için o yolda siz, her bir düşünceyi, her bir acıyı deneyimlemek zorundasınız. Yaşayacaksınız, düşeceksiniz, kalkacaksınız, canınız yanacak, ciğeriniz parçalanacak, her gün ağlayacaksınız ama yine de “Her halimize şükürler olsun!” diyeceksiniz. Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yok. Onun bizden istediği tek şey, samimiyet.

ÖLÜM BİR SON DEĞİL, FORM DEĞİŞTİRMEK

Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım

Siz hep mi böyleydiniz?

-Efendim hep böyleydim. 7-8 yaşlarındayken de “Allah’ım ben kimim?” derdim. Tebrizli Şems’in hikâyesini biliyorsunuz değil mi? Babası, Tebrizli Şems için çok üzülüyormuş, “Oğlum ben haline çok üzülüyorum, sen niye böylesin!” dermiş. O da cevap verirmiş: “Baba. Ben bunun için doğdum. Sen diğer çocukların için üzül!” Demem o ki, ördek suya girdiği zaman boğulmaz. Fıtratında vardır. Kartal doğduğunda uçma içgüdüsü vardır. Uçmak için uğraşmaz. Çabalamaz. Sadece kanatlarını açar. Doğuştan hazırdır. Uçar...

Siz kendinizi geliştirmek için birtakım yerlere gittiniz mi?

-Evet. İsmini şu anda size veremeyeceğim, benim nazarımda güzel bir gönül ehli olan, bir Allah dostuyla tanıştım. Ben zaten belli bir arayış içinde olduğum için, işin doğrusu ben onu ararken, o beni buldu. Akıllı ya da zeki biri değilim. Ama bunun akıl ve zekâyla da alakası yok. Bu, nasiple ilgili bir şey. Bu arada ölüm bir son değil. Farklı bir enerji boyutuna girmek ve form değiştirmek...

Peki size yol gösteren bu Allah dostu hâlâ hayatta mı?

-Hayır, vefat etti. Kendisinin yazmış olduğu eşi benzeri bulunmayan kitapları var bende. Tüm insanlığa mal olabilmesi için onları bastırmayı düşünüyorum.

ÖZGE’NİN BİR ŞEYLERİ DEĞİŞTİRECEĞİ KESİN

Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım

Kızınızın psikolog olmak istemesinde sizin payınız ne kadar?

-Çok. Kızım da benim gibi herkesle, her şeyle empati yapardı.

Ne kadar yakındınız Özgecan’la?

-Çok yakındık. Her gün sohbet ederdim. Bir başlardık, en az 2-3 saat konuşurduk. Çok soru sorardı. Küçükken de öyleydi. Her şeyi öğrenmek isterdi. “Babacım, ben ne zaman senin gibi her şeyi bileceğim” derdi. Ben de “Vakti geldiğinde ben her şeyi sana tek tek anlatacağım. Ve sen dünyanın en iyi psikoloğu olacaksın” diyordum.

Ne iş yapıyorsunuz?

-Grafik tasarımcısıydım...

ÇOK HIRSLIYDI, PES ETMEMEYİ BİLİRDİ

Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım

Beste’nin ismini de siz mi koydunuz?

-Evet. Kızlarımın ismini ben koydum. Özge ve Beste. Müzikle ilgili biri olduğum için, diğer kızımın adını Beste koydum. O da musikiyle ilgilenebilsin diye, nitekim konservatuvarda okuyor. Onlar, çok yakın iki kardeşti.

Bizler, sanki bizim başımıza gelmezmiş gibi davranıyoruz. Hep başkasının, komşunun başına gelirmiş gibi.

-Ben de öyle hissediyordum. Aklımın ucundan geçmezdi. İnsan ölümü ne kendisine ne ailesinden birine ne de sevdiklerine yakıştırabiliyor. Ama illa ki her nefis, ölümü tadacak.

Biber gazı neden varmış çantasında?

-Bildiğiniz gibi ortam iyi değil. Annesi, olur ya bazen geç kalabiliyordu, bazen arkadaşlarıyla kafeteryada bir şeyler yiyip içebiliyorlardı, tedbirli olsun diye taşımasını istemiş. Ama bir işe yaramadı.

Özge’nin kişiliğinin en belirgin özelliği neydi?

-Çok hırslı ve çok çalışkandı. Pes etmemeyi bilirdi. İnsanın, dış dünyasında bir hedefi, iç dünyasında da muazzam bir hayalinin olması gerekiyor. O da öyleydi. Ben, “Hayal et, gerçek olsun!” cümlesini ilk duyduğumda çok şaşırmıştım çünkü biz küçükken hayal ettiğimizde, çevreden bize, “Boş boş hayaller kurma!” derlerdi. Ben kızlarıma öyle bir şey söylemedim.

O gün yanında telefon olsa sonuç farklı olabilir miydi? Öyle şeyler geçiyor mu insanın aklından?

-Bakın, her şey Allah’ın takdiri. Ben inanıyorum ki, bunca yıl yaşadığım tecrübeler, bu ilahi tecelliye hazırlıktı. Sanki ben bu acıya dayanabilmek için eğitildim. Ve neticede, söylenecek söz yok. Bundan sonraki söz sadece sahibine söylenecek. Ama tabii ki hayretler içinde kalıyorum. Bu olayda, tesadüf olamayacak kadar ilahi bir tasarım var.

Nasıl yani?

-Normalde telefonunun yanında olması gerekiyor, değil. O arkadaşıyla birlikte vakit geçirdikten sonra hep durağa giderlermiş, önce Özge binermiş. Bu sefer, tersi olmuş...

KARŞIMDA OLSA ÇOK SEVDİĞİMİ SÖYLERDİM

Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım

Peki kızınızın yaşadığı felaket, diğer kızların hayatını kurtarabilir mi? Böyle bir umudunuz var mı?

-Var olmaz mı? Tabii ki her insanın kaderi kendine özeldir. Ama Özge’nin bir şeyleri değiştireceği de kesin. Belki kadına şiddet konusunda daha duyarlı olacağız, toplu taşıma araçlarına kameralar konacak, idam tartışmaları belli miktarda caydırıcılık yaratacak, belki birbirimize daha merhametli yaklaşacağız. Küçücük bir kelebeğin kanat çırpışı bile on binlerce kilometre ötede bir kasırganın oluşmasını tetikleyebiliyorsa, Özge de belki bu ülkede bir sürü şeyin değişmesine sebep olabilecek. İnşallah da olur.

Sabahları uyandığınızda sanki bu olay hiç yaşanmamış gibi geliyor mu bir anlığına?

-Evet... Ama sonra birdenbire hatırlıyorum.

Peki karşınızda olsa ne söylemek isterdiniz?

-Onu çok sevdiğimi...

30 YIL BOYUNCA BU OLAY İÇİN HAZIRLANMIŞIM

İdama neden karşısınız? İnsan, ideolojik olarak idama karşı olabilir, bunu anlıyorum ama kendi çocuğu söz konusu olduğunda akan sular durur...

-Efendim netice itibariyle, benim kalbime ateş düştü, ben yandım. Evet, ilahi adalet tecelli edecek, buna da inanıyorum. Ama çözüm idam değil. İdam caydırıcı olabilir belki ama benim kızımın üzerinden tartışılması da beni rahatsız ediyor.

ALLAH KENDİSİ İÇİN YARATMIŞ

Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım
Günlerdir, binlerce kişi taziye çadırına akın ediyor, Aslan ailesine başsağlığı diliyor.

Siz, Özgecan’ın ‘görevli’ olduğunu mu düşünüyorsunuz? Kadın cinayetlerine önlem alınmasını sağlamak için...

-Onu Allah biliyor. Güzel bir insan Erzurum’dan aradı ve dedi ki, “Allah, Azrail’i bir küçük çocuğun canını almak için göndermiş. Azrail vazifesini yapmış ama çok üzülmüş. Çünkü çocuk çok güzel ve masummuş. Allah’a sormuş neden o çocuğun canını aldırdın bana diye. Allah da demiş ki, ormana git, bana bir ağaç kes getir. Azrail gitmiş, gezmiş, bir gonca gülle geri gelmiş. Allah sormuş, ormanda onca yaşlı, kuru, ağaç, dal varken neden bu gonca gülü getirdin. Azrail cevap vermiş, “Yarabbül Âlemin. Çünkü senin bahçene güzellik yaraşır!” Erzurum’dan başsağlığı dileyen kişi, “Evladım” dedi “Allah, Özge’yi kendisi için yaratmış. O bir melek. Geldi, görevini yaptı ve gitti...”

Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?

-Bu vahşi olaydan sonra bütün Türkiye bir oldu. Başka hangi güç bunu başarabilirdi ki? Sahip olduğu inanca göre, bu Allah’ın hikmetidir.

Eşiniz onların cani olduğunu söyledi. Size göre daha az bağışlayıcı konuştu. Doğuran başka bir acı mı yaşıyor?

-Doğrudur. Annelerdeki sevgi yoğunluğu, duygu yoğunluğu biraz daha fazla olabiliyor. Buna da saygı duyuyorum.

Bir yerde dediniz ki, “Benim meleğimin kanatlarını koparttılar. Yarın sizin meleğinizin de kanatlarını kopartmaya gelecekler. Herkes kalbindeki sesi iyi dinlesin. Bana, yıllarca neler olabileceğini anlattılar ama ben anlamadım. Gözlerim kör, kulaklarım sağır, dünyanın peşinde koştum durdum...” Bu cümlelerle anlatmak istediğiniz neydi?

-Şimdi efendim, yaklaşık 30 yıldır, gönül dostum, hatta manevi babam dediğim o değerli insanla birçok rüyamı paylaştım. Sadece rüya değil, birtakım duru görüler, duyu dışı birtakım görüntüler. Her şeyi farklı bir yoğunlukta yaşıyorum. Doğuştan sevgi donanımınız olabiliyor ama bilgi ve tecrübe sahibi olabilmek için zaman gerekiyor. Bende de onlar olmadığı için, gördüklerimi yorumlayamıyordum. Ama artık anlıyorum ki, o 30 yıl boyunca, bu olay için hazırlanmışım.

BİRÇOK İNSAN EMPATİ KURDU

Özgecan’ın herkesi şaşırtan babası Mehmet Aslan: Kalbime ateş düştü ben yandım

“Bunu yapan insanlar sadece adalet karşısına çıkıp cezalarını çeksinler...” dediniz. Yeni işkence mişkence görmesinler, tecavüze uğramasınlar... Bu, nasıl bir yüce gönüllülük? İnsanlar hadım etmekten, idamdan söz ederken, siz “Allah onların analarına babalarına da yardımcı olsun” diyebildiniz...

-Birçok güzel insan, kendini bizim yerimize koydu ve bizimle empati kurdu. Çektiğimiz acıyı, kendi yüreklerinde hissederek, içimizdeki yangını söndürmek için koşarak yanımıza geldi. Hepsinin önünde saygıyla, hürmetle eğiliyorum. Ben de o kişilerin annesinin babasının yerine koydum kendimi. Evet, ben de böyle bir empati yaptım.

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku