Neeeeee? 95 mi? İmkânsız!!!

Gümüşlük Limon Cafe. Ekmeğimi yumurtama daldırıyordum ki, Candan Aslanbay, “Ben de Yogi Dayıma, Akbük’e gittim” dedi. “Yogi Kazım, nereden senin dayın oluyor!” dedim. “Aaaaa” dedi, “O, benim kahramanımdır. O olmasa hayat boyu felçli kalacaktı bir bacağım...” Meğer 10 yaşında Candan’a yapılan bir iğne, siyatik sinirine denk geliyor ve ayağı bir anda hamur gibi oluyor, yürüyemez hale geliyor. Tedaviler, demir ayakkabılar, “Yürüyebilir ama ayağı sakat kalacak!” deniyor. İşte o noktada, öğretmenlik yapan Candan’ın annesi Hatice Aslanbay, rüyasında ellerini ona uzatmış ışıklar saçan bir adam görüyor... Şansa bakın ki, Yogi Kazım, gösteri yapmak için ertesi gün Hatice Aslanbay’ın çalıştığı okula geliyor. Yogi Kazım’ın rüyasında gördüğü adam olduğunu anlayınca bayılacak oluyor ve kızını kaptığı gibi ona getiriyor.

Aylar süren masajlar ve uğraşlar sonucunda, Candan tekrar yürümeye başlıyor. Sadece o mu? Hayır, farklı sorunları olan yüzlerce çocuk da Yogi Kazım tarafından iyileştiriliyor. Ve o, nam salıyor. Doktorlar ayaklanıyor, “O bir şarlatan!” diye. Anneler, dönemin cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a müracaat edip, Yogi Kazım için çalışma izni istiyor. Yogi Kazım’ın 95 yıllık hayatı inanılmaz olaylar, maceralar ve sırlarla dolu. Fügen Yıldırım da onun hayatını kitaplaştırdı. Sırf merakımdan atladım Akbük’e gittim. Şu Yogi Dayı’yı bir de ben göreyim diye. Var ya, fiziği ve enerjisi inanılır gibi değil. Şaka gibi! “Bu adam 95 yaşında olamaz!” diyorsunuz. Son derece sosyal, canlı, aktif bir hayatı var. Hepimize, öyle bir 95 yıl dilerim...

Olacak şey değil! 95 yaşındasınız ama 50 yaşında gösteriyorsunuz... Nasıl oluyor bu?

- Sadece bana özgü değil ki. Hayat 65’te başlar. Bizler 130 yaşına kadar yaşayabiliriz. Benim böyle bir niyetim var. Ama ben sizin gibi ‘açıkhava cezaevlerinde’ yaşamıyorum. Sizler her sabah, o penceresiz korkunç binalara giriyorsunuz. Gün boyu tepenizde klima üfürüyor. Temiz hava yok, güneş yok, hareket yok, öyle bilgisayarların önünde çakılıp kalıyorsunuz. Tabii ne oluyor? Bel bölgeniz kalınlaşıyor. Sadece yağlanmıyorsunuz, hayat enerjiniz eksiliyor, libidonuz düşüyor. Bense doğal takılıyorum. Sürekli hareket halindeyim. Kışın kayak, uzun yürüyüşler, yazın deniz ve suda ‘yoka’ yapıyorum. Sevdiklerimle birlikteyim, hep sosyalim, hep faalim...

Neeeeee 95 mi İmkânsız
Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

TEVELLÜT 1920

Bunalıma soktunuz beni...

- Hayır, girme bunalıma! Ruhun yaşı yok evladım, onu anlatmaya çalışıyorum. Ruh, bizi besleyen enerjidir. Hayatı, başkaları için yaşama, kendin için yaşa. Alınma sakın ama sanki biraz kol altların gevşemiş gibi, yazık daha çok gençsin... Bir ay yap benim egzersizleri, bak nasıl taş gibi oluyorsun!

Sizin tevellüt gerçekten 1920 mi?

- Şüphen mi var? Sen Adanalısın öyle mi? Soyadın tanıdık geliyor bana. Dedenin adı ne? Neee Nevzat Arman mı? Ayol senin doktor deden benim arkadaşımdı. O, 1914 doğumluydu, ben 1920. Kemal Satır, Kasım Gülek ve deden güzel günler geçirdik. CHP’de siyaset yaptı onlar. Hey gidi günler. Sen dedenin eski muayenehanesini bilir misin, vilayetin ordaydı...

Anlattığınız her şey absürd geliyor bana. Dedemin arkadaşı olmanız da... Peki herkesin ölmesi, sizin hayatta kalmanız nasıl bir duygu?

- E tabii hüzünlü bir şey bu! Çağdaşlarımın hepsi gitti. Son olarak Süleyman Demirel gitti. Bir zamanlar aynı yaşlardaydık, rahmetli de diğerleri gibi kendine bakmadığı için yaşlandı, benim içinse hayat 38 yaşında durdu.

Nasıl oluyor bu?

- Oluyor. Bilimi geliştiren, insanın beynindeki güç değil mi? İşte ben o gücü, o enerjiyi kendi bedenime yönlendiriyorum. Bir de derler ya, “Kuru ağaç kırılır, yaş ağaç eğilir” diye. Ben yaş ağaç gibiyim, çok esnek bedenim, çünkü çalıştırıyorum, bak göstereyim... (Parmaklarını birbirine doluyor, elini arkaya çeviriyor, inanılmaz şekillere sokuyor. Biz öyle şeyler yapsak kemiklerimiz kırılır!)

Bir de beliniz kırık...

- Sorma, 15 santim kısaldım ben. Üstelik iç organlarımın yarısı da yok. Doktorlar, “Bu adam nasıl yaşıyor?” diyor. Sol böbreğim ve böbreküstü bezim yok, dalak yok, safrakesem yok, pankreasımın bir kısmı yok. Diyorlar ki, “Bu adam başka uzuvlarına hormon salgılatıyor.” Ben bedenimi çok iyi tanıyorum, organlarımla konuşuyorum. Onları dinliyorum ve nerede, ne sorun varsa gideriyorum.

Peki siz hayatınızın herhangi bir döneminde kendinizi yaşlı hissetmediniz mi?

- Hayır, ben mesela senin fotoğrafçı arkadaşından daha gencim. 0, 28-29 galiba. Güreş tutalım ya da suya girelim ondan daha kondisyonlu olduğumu ispat edebilirim. O, 4-5 dakika oksijensiz kalabilir mi?

Sanmıyorum.

- Gençlik, eğer kuvvetse, o zaman ben daha gencim. 38’den yukarı çıkmıyorum, aşağı da inmiyorum. Zaman içinde bilgeleşiyorsun ama içinde oturduğun bedeni, beynini kullanarak yerçekiminin baskısından uzak tutabiliyorsun.

Fügen Yıldırım’ın hayatınızı yazdığı kitaptan öğreniyoruz ki, 50 ile 60 arasında pek çok gazeteye manşet olmuşsunuz. Dönemin bütün ünlüleriyle adınız geçiyor...

- Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Sevim Tuna... Ah, ah hepsi gitti...

Cevdet Sunay’ın cumhurbaşkanlığı dönemini hatırlıyorsunuz...

- Tabii ki en hızlı zamanlarımızdı. Demirel gencecik bir delikanlıydı.

Siz, bir mucize misiniz?

- Hayır hemşerim, o güç herkeste var..

YAZ-KIŞ YÜN FANİLA GİYİYOR

Gerçekten denize girerken, güneşi selamlıyor musunuz?

- E tabii... Sen selamlamıyor musun? Anı yaşayacaksın. Ve o an her şeye, herkese şükredeceksin. Güneş büyük bir enerji kaynağı. Benim dostum. Diriliğimi güneşe de borçluyum...

Yaz-kış yün fanila giyiyormuşsunuz...

- Tabii ya, işte bu üzerimdeki. Evreni yaratan yüce mühendis diyor ki, “Bedeninize gıda olsun, yününden elbise yapasınız diye size mahlukat verdim!” Her şeyin cevabı Kuran’da. Biz bilime önem veriyoruz ama kendi gücümüze vermiyoruz. Bütün cevaplar içimizde.

Sen de yün fanila giy, termostat görevi görür.

Maşallah hafızanız da çok kuvvetli! Bu kadar ismi nasıl bu kadar net hatırlıyorsunuz?

- Bakıma girdiğin zaman, bilgisayarın seni yeniliyor. Format atıyorsun kendine! Almanlar bana, “Sen rejenerasyon ilmini öğrenmişsin!” demişlerdi. Yani insan bedenini yenileme ilmini. Ama bende istisnai bir durum yok. Benim yaptığımı herkes yapabilir.

48 SAAT BİR DÜĞÜM HALİNDE KALABİLİYORDU

48 saat bir düğüm şeklinde kalabiliyormuşsunuz. Kitabınızda inanılmaz fotoğraflar var. Bunları nasıl yapıyordunuz?

- Ruhun, beyne emir vermesiyle. Beyin bilgisayar. O bilgisayarı kullanan ruh...

Neeeeee 95 mi İmkânsız

Doğuştan mı böyleydiniz, çalışarak mı bu hale geldiniz?

- Her şey olması gerektiği gibi. Herkesin bu dünyada bir görevi var. Ben dört yaşında Kuran okumaya başladım. Hiçbir zaman da normal bir çocuk değildim. Çocukken bile ifade edemeyeceğim rüyalar görürdüm. Anlam veremezdim. Bazen insan, farkında olmadan, dünyaya dalarak, misyonundan sapıyor. İşte o trafik kazası, bana “Misyonuna geri dön!” uyarısıydı. Belimin kırılması hem felaketim hem ödülüm oldu. Çünkü sonra hayatım tamamen değişti.

CİNSEL ANLAMDA 30 YAŞINDA NASILSAM ÖYLEYİM

Peki cinsel olarak hâlâ nasıl aktif olabiliyorsunuz?

- 25-30 yaşında nasılsam, aynıyım. Avrupa’da, “Bunu ispat et!” dediler. Ettim... Bu arada siz kadınlar, erkeklerden çok kuvvetlisiniz. Günde 3-5 kere orgazm olabiliyorsunuz. Ama bunun kıymetini bilmiyorsunuz. Kendinize bakmıyorsunuz. Erken pörsüyorsunuz. Ondan sonra da diyorsunuz ki, “Erkekler aldatıyor!” Ben söyleyeyim, vücuduna ve kendine bakan bir kadın, erkeğinin meleği ve hurisi olur. Onun başkasına bakacak takati kalmaz.

Neeeeee 95 mi İmkânsız

‘TIBBEN YÜRÜYEMEZSİN!’ DEDİLER, YÜRÜDÜ...

41 yaşında başınıza bir felaket geldi. Beliniz kırıldı. “Felç oldunuz. Tıbben yapılacak bir şey yok, bir daha yürüyemeyeceksiniz!” dendiği halde, siz aktif hayata geri döndünüz ve ayağa kalktınız. Nasıl oldu bu?

- Belim kırılmadan evvel bir olay yaşadım. Maharishi geldi İstanbul’a. Yıl 1958’di. Son Havadis gazetesi bana dedi ki, “Sizin üstadınız, hocanız geldi!” Ben de, “Ne hocası! Maharishi yogi değil ki! Benim yapabileceklerimi yapamaz!” dedim. Ve saymaya başladım: “Ben, kalbimi sıfır noktasına kadar durdurabilirim sizin huzurunuzda. Herkül kadar büyürüm, sonra da 60 santim kadar küçülürüm, düğüm olurum. Sırt küreklerimi yer değiştiririm. Eklemlerimi çıkarıp takarım...” Bunların hepsini yapabiliyordum ve insanlar beni hayranlıkla izliyordu. Ben de kendime hayran kalıyordum. Ertesi gün gazetelerde sürmanşettim. “Yogi Kazım, Maharishi’ye meydan okudu!” O da geri adım attı, “Ben zaten yogi değilim, meditasyoncuyum!” diye. Anlayacağın o dönem ünlüydüm. Param vardı. Kadınlar bana hayrandı. Biraz ne olduğumu şaşırmıştım! Ve bir tokat yedim Allah’tan. Trafik kazası geçirdim, belim kırıldı. Erkeklik de öldü, yürüme de öldü, hepsi öldü. Ben ki bedeniyle harikalar yaratan adam, tuvaletini tutamayan, belden aşağısını kontrol edemeyen biri oldum çıktım. “Omurilik fonksiyonunu kaybetti. Tıbben tedavisi yok! Ölene kadar böyle kalacaksınız!” dediler. Bense kendi kendime, “Sen yogisin, iradenle bütün uzuvlarını kontrol altına alıyorsun. Kalp gücü dahil. Bunu da atlatırsın!” dedim. Kendi üzerimde 63 farklı deney gerçekleştirdim.

ÇİLE EĞİTİMİNDEN GEÇTİM

Nasıl oldu da ayağa kalkıp yürüdünüz?

- Ne olduğunu anlatınca inanmıyorlar, “Hadi ya!” diyorlar. Ama hepsi gerçek. Köydeydim. “Bana kiloları birbirine yakın iki adam bulun” dedim. Geldiler. “Boğazıma sarmak için bez de getirin” dedim. Bir halka yaptık. Halkayı boynuma taktım. “Atın kendiri çam ağacına!” dedim, “Bir de sandalye getirin”. “N’apacağız?” dediler. “Bu halka şeklindeki bezleri iki tarafından bağlayın ki, ipleri bana zarar vermesin!” Söylediklerimi yaptılar. O eşit kilodaki iki kişiye, “Bacağıma çok sağlam ve kuvvetli bir şekilde sarılacaksınız. ‘Ayağınızı kaldırın!’ dediğim zaman kaldıracaksınız ve hemen geri bırakacaksınız. Ama ben, o an bayılmış olabilirim. Beni ağaçtan indireceksiniz. Ama indirdikten sonra mutlak surette sırtüstü yatırın” dedim. Söylediklerimi aynen yaptılar. Sandalyeyi aldılar, ben boynumdan asılı olarak havadayım. “Ayağınızı kaldırın!” dedim, kaldırdılar. Bayılmışım. Tek bir şey hatırlıyorum, bütün omurlarım kütür kütür yerinden çıktı sanki. Sonra beni hassas bir şekilde bir tahtanın üzerine yatırmışlar. Çok kısa bir süre sonra ayak parmaklarım oynamaya başladı. Büyük ve küçük aptesimi uzun süre kontrol edemedim. Ama her geçen gün daha iyiye gitti. Ayağımda da hareket başladı. Derken emeklemeye başladım. Ama bu, herkeste işe yarayacak anlamına gelmiyor...

Birbirine kaynamış tüm omurlarınızı kırdınız yani...

- Evet, ben yeniden doğdum. Bir tek hata yaptım. Eğildiğim zaman görürsünüz, belimde bir çıkıntı vardır. Eğer uygun bir şekilde, kuyruksokumumdan enseme kadar bir sopayla bağlasaydım, orası dümdüz olurdu, o kırık da belli olmazdı. Dokuz ay sonra yürümeye başladım. Tabii hep yüksek korse kullandım. Korsemi de kendim yaptım, kayıştan...

E peki doktorların tepkisi ne oldu?

- “Mucize!” dediler. Oysa değildi. İnsan, beynindeki gücü doğru şekilde kullanır ve uygularsa, beyni tekrar kas ve sinir sistemi oluşturabiliyor.

Duymaya alıştığımız bir hikâye değil bu...

- Değil tabii. Sonra çile eğitimi başladı.

O nedir?

- Bu kaza kendimi sorgulamama neden oldu. Ben yoldan çıkmıştım. Hatamı, tasavvufla yani çile eğitimiyle düzeltmeye karar verdim. Anadolu’yu şehir şehir, okul okul gezdim. Tıbbın ve insanların “sakat” dediği çocuklara bilgimi aktarmaya çalıştım, bir kısmını da iyileştirdim...

BAL, SÜS BİBERİ VE ZEYTİN HAYAT KURTARIR!

Neeeeee 95 mi İmkânsız

Zeytin, meyve, bal neden temel besin? Ne sağlıyor insana?

- Bence bedenin anayasası onlar. Zeytin, kutsal bir şey. Ve çok faydalı. Biliyorsun yağa dönüşüyor. Gelelim bala. Kuran’da da geçer. “Dertlerinize deva, bedeninize gıda olsun diye envai türlü nebattan, ağaç ve kaya kovuklarından arılara bal yapmalarını emreyledim” diyor büyük mühendis. Balkoliğim ben. Yılda 50 kilo yerim. Çiçek balı, kekik balı, püren balı, kestane balı...

Günde bir kaşık mı yiyorsunuz?

- Yok canım. Yarım kavanozu bitiriyorum.

Bu kadar şekerin iyi olmadığı söyleniyor...

-Şeker başka, bal başka. Doğal ve hakikisini buluyorum.

Eti neden fazla yiyemiyorsunuz?

- Etin azı yarar, çoğu zarar. Semizotu ne kadar faydalı biliyor musun? Fasulye, barbunya, acebek (börülce), hepsinde protein var, ille de et yemen gerekmiyor.

Peki süs biberi ne işe yarıyor?

- Metabolizmayı hızlandırıyor. Ben yıllarca süs biberini ezdim. Balla karıştırdım. Ve sıcak suyun içine koyup içtim. Kışın da bizde süs biber salçası yapılır. Siyah çay az içerim. Bitki çayı severim. Rezene mesela. Kekik, anason. Kekiği süzgece koyarım, sıcak su, biraz da bal...

Neeeeee 95 mi İmkânsız

SOFRADAN AÇ KALKIN

Sofradan aç mı kalkmak lazım biraz?

- Ha bak o çok önemli. Bir de çorba içmek önemli. İçer, kalkarım elhamdülillah...

Karpuz-peynire itiraz edenler var ama siz...

- Kimselere kulak asma sen. Karpuz çok faydalı bir kere.

“Sıcak havada soğuk içmemek, soğuk havada sıcak içmemek gerekiyor” diyorsunuz. Neden?

-Araban var değil mi?

Var...

- Diyelim ki su kaynattı. Soğuk suyu koy bak ne olur. Silindir parça parça olur.
Neeeeee 95 mi İmkânsız

Bir de sürekli hareket etmek gerekiyor öyle mi?

- Bir-iki ana hareketimiz var, her gün onları yapsalar, kimse kolay kolay ihtiyarlamaz. Bir yoka çarkımız var. Ve kalça çevirme hareketimiz. Bak, yapayım da gör. Sadece bir dakika bunu yapmak bile hem akciğer hem kas gücü hem de omurga için fevkalade faydalı. Kitapta bütün hareketler var, orada görebilirler...

MUHAMMED ALİ, ‘SEN BENDEN BÜYÜKSÜN!’ DEDİ

Nerede, nasıl bir ailede büyüdünüz?

- Adana’da bir çiftçi ailesinde. 11 kardeşiz. Çoğu ne yazık ki sizlere ömür... Büyükbabam, Özbekistan’dan Diyarbakır Silvan’a geliyor, sonra da Adana’ya yerleşiyor. Büyük büyük dedelerim de Hindistan’da yaşayan Müslümanlardanmış.

Peki siz, bedeninize hükmedebilmeye ne zaman başladınız?

- Anamın söylediğini söyleyeyim. Çok küçükken beni hamamda göbek taşına koyduğu zaman, “Ay çocuğa bak! Zavallı sakat!” derlermiş. Çünkü top gibi küçülürmüşüm, bir yumak olabilirmişim. Ama ayağa kalktığımda kocaman bir çocukmuşum. Ben hep farklıydım. Astral seyahatler yapardım. Hâlâ yapıyorum. Hepimizde bu güç var. Ben yaşlanmadan yaşamayı başardım. Ama kendi yaşıtlarımı görmeye dayanamıyorum, o kadar yaşlı geliyorlar ki bana, çok üzülüyorum.

Bir dönem Hindistan’a gidiyorsunuz...

- Evet, uzun yıllar kaldım. Belki köklerim çekmiştir beni oraya. 20 sene Hindistan’da dünya zevk ve nimetlerinden mahrum yaşadım.
Neeeeee 95 mi İmkânsız

Sonra uzun yıllar Avrupa’da sirklerde çalışıyorsunuz?

- Evet, tüm Avrupa’yı gezdim Montana sirkiyle. Fransa’da Lido’da çalıştım. Brigitte Bardot’yla aynı sahneye çıktım. Sonra Türkiye’ye döndüm ve Taksim Gazinosu’nda çıkmaya başladım. Bunlar tabii belim kırılmadan önceydi.

Toplam kaç yıl yurtdışında yaşadınız?

- 50 küsur sene...

Bir dönem Türkiye’nin alternatif tıp öğelerinin en önemlilerinden biriydiniz. Bütün gazetelerin başsayfalarındaydınız, Cevdet Sunay’lı, Süleyman Demirel’li pek çok haberiniz var. Sizi en şaşırtan neydi bunların içinde?

- Şaşırdığım pek bir şey olmadı. Bir dönem bana o kadar çok tedavi için gelen oldu ki, doktorlar kıyameti kopardı, “Bu adam şarlatan!” diye. Fakat benim bir şey yapmama gerek kalmadan, tedavi ettiğim onlarca çocuğun annesi, reisicumhura gitti. Böyle dönemler yaşadık...

Hayatınızın anlatıldığı kitapta beni de en çok o etkiledi, anneler, “Ya derdimize çare ya Yogi’ye müsaade” diye pankartlar taşıyorlar.

- Evet. Zaten sonra mahkeme takipsizlik kararı verdi.

Peki değerinizin bilinmediğini düşündüğünüz dönemler oldu mu?

- Bunların hiçbirinin önemi yok. Ben kendimi ispat ettim zaten. Pek çok insanın derdine derman oldum, şifa verdim. Gerisinin önemi yok.

Muhammed Ali gerçekten size “Benden büyüksün!” dedi mi?

- Evet. Vücudumu nasıl şekilden şekle sokabildiğimi görünce, “Oo!” dedi, “Sen, benden de büyüksün!”

İnsanlara vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

- Var. İçlerindeki gücün farkına varsınlar ve o gücü kullansınlar.

Neeeeee 95 mi İmkânsızNasıl yapacaklar bunu?

- Çok kolay. Kendilerini sevsinler. Ve bedenlerine iyi baksınlar. O zaman benim gibi yaşlanmadan yaşayacaklar. “Yüzüne ne yaptın?” diyorlar sürekli. “Botoks mu dolgu mu? Yoksa gerdirttin mi?”

Peki n’apıyorsunuz?

- Benim yaptığımı yapma ama... Yüzümü her gün fırçalıyorum. Bir de 45 bitkiden elde ettiğim kendi bitki özümü sürüyorum.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku