Kangalları insanlara tercih ederim

‘Erkeğin özü’ diye bir şey varsa, İbrahim Çelikkol o.

Kangalları insanlara tercih ederim

Bedeni, kasları, hali, tavrı.
Doğal, oyunsuz, dümdüz bir adam o.
Her türlü sporu yapabiliyor, sörf, kayak, yamaç paraşütü, tenis...
Bedeniyle yaşıyor, beden onun hayatında çok yer teşkil ediyor. Hani öyledir ya ‘doğa erkekleri’, ormanda da kalır, gece orada da uyur, kendini de korur, korkmaz, üşümez, doğadan beslenir, motora da biner, nehirde de yüzer...
O da öyle!
İcabında Bordo Bereli bile olur!
‘Reaksiyon’ dizisinde Oğuz karakteriyle karşımızda olacak, bir Bordo Bereli’yi canlandıracak. Dizi ‘politik aksiyon’, oldukça da iddialı, Nehir Erdoğan ve Erdal Beşikçioğlu da oynuyor.
İbrahim Çelikkol, bu dizi için Genelkurmay’da eğitim görmüş, önce “Artistin biri geliyor” diye küçümsemişler, sonra ona tanıyınca, “Bu bizden ya!” demişler.
Ömerli’de bir çiftlikte yaşıyor.
Etrafta tavuklar geziyor, kazlar var, minicik Kangal yavruları da...
Mandası var iki tane, sabahları manda sütü içiyor.
Bildiğin köy hayatı.

Kangalları insanlara tercih ederim
Onu mutlu eden de, binsin ATV’sine ormana dalsın, bayılıyor...
Bir de tabii Sinem Kobal’ı var.
Ona çok âşık olduğu her halinden belli.
Bütün bu Rambo görüntüsünün altında da çok duyarlı bir erkek çocuğu yaşıyor.
Yolu açık olsun!


Kadınlar sana bayılıyor! Kolların, kasların, vahşi bakışların, sert yüz ifaden, doğada yaşayan yabani halini yere göğe sığdıramıyorlar. “Yumurtaya can veren Allahım, nasıl da güzel bir adam yaratmışsın!” diye yazmışlar internete! Benim de gözlerim yerinden fırladı ama okudum bu yorumları. Bunları duyan bir erkek ne hisseder?
-Ben çok buralarda gezen bir adam değilim!
Çok umurunda değil yani...
-Değil açıkçası! Hayat, bizi bir yerlere getiriyor ama buradan alıp başka yerlere taşıyacak. Bulunduğum konumun değerini biliyorum ama çok da ciddiye almıyorum. Yaptığım şeyi ciddiye alıyorum, kendimi değil. Oynadığım karakterler gereği bu sıfatları bana yakıştırıyorlardır. Vahşi bakışlar ne demek? Ben, kadın dominant bir ailede büyüdüm. Sert değilim, maço değilim. Uzaktan yakından alakam yok. Ama doğa adamıyım, bak o doğru...
İyi de bir erkeğin bu kadar ilgi karşısında, aklı başında davranması mümkün mü?
-Belki de saçmalamamak için şehirden uzakta bir çiftlikte yaşıyorum! Kendimi doğanın içine atıyorum. Yolumu doğada buluyorum. Çünkü şehir bana kaotik geliyor.


Her sabah manda sütü içerim

Kangalları insanlara tercih ederim


Burada kazların, tavukların, Sivas Kangalların ve mandaların arasında kendini daha mı rahat hissediyorsun?
-Aynen! Ben hakikate ve doğaya inanıyorum. Burada ikisi de var. Bir de tabii şunun bilincindeyim, bu toplum insanı alıyor, ‘hoop’ çok güzel bir yere çıkarıyor ama aynı şekilde ‘zınkk’ diye alaşağı da edebiliyor. Ben de, herkesle arama biraz mesafe koyarak, kendimi sakınıyorum. Kendi dünyamda, doğamda, ormanımda olmayı tercih ediyorum.
Bu evde Sinem’le mi yaşıyorsunuz?
-Birlikte yaşamıyoruz, yalnızım ama sık sık geliyor. Nişantaşı’nda da evim var. Ama daha çok buradayım, çekim biter bitmez atlayıp geliyorum. “Yalnızım” derken, ben burada köy insanlarıyla birlikteyim. Burada bir annem, bir babam, bir abim var. Dibine kadar hakiki insanlar.
Onlar, “Bu adam niye geldi buraya!” demediler mi?
-Demediler. Beni çok seviyorlar. “Senden artist mi olur!” diyorlar, “Sen bizdensin!” Bu benim için en büyük iltifat! Ben de böyle bir yerde büyüdüm aslında. İzmit, Şirintepe’de. Dostluğun, paylaşımın, komşuluğun olduğu, herkesin anne-baba, herkesin kardeş olduğu bir yerde. Burası da farklı değil. Her sabah peynirim, yumurtalarım, sütüm gelir kapıma. Manda sütü içerim. Kahvaltım köy kahvaltısıdır.
Bu ev ne zamandır var?
-İki sene oldu. Set ortamı karmaşıktır. Benim sakinlediğim, kendi kendime kaldığım yer burası.
O zaman bir tarafıyla da, ruhuna pek uygun olmayan bir iş yapıyorsun...
-Doğruyu söylemek gerekirse evet. Başta alışamadım zaten. Profesyonel basketbolcuydum. Beden gücümle bir şeyler yapmayı seven biriyim. Beni çırılçıplak bir ormana bırak, ölmem. Bulurum yolumu, bir şekilde hayatta kalırım. Böyle bir yanım var. Ve seviyorum doğa içinde olmayı. Şehirden çok buralara aidim.


40 fırın ekmek yemem lazım


Sen bu ülkenin yeni jönü müsün?
-Evet dememi beklemiyorsun herhalde! Ben sadece iyi bir oyuncu olmaya çalışıyorum. Oyunculuğun ucu bucağı yok. Ben de iyi bir oyuncu olabilmeye çalışıyorum.
Fiziğinin, oyunculuğunun önünde bir engel olduğuna inanıyor musun?
-İlk zamanlarda bu ‘yakışıklı adam’ lafı rahatsız ediyordu. “Yakışıklı, fiziği düzgün ama oyunculuk adına bir halt yok!” diyorlardı. Aslında doğruydu da söyledikleri. Çünkü ben de o zaman bu işi benimseyememiştim. Ama yavaş yavaş bu tezi çürütmeye başladığımı düşünüyorum. Kendimi geliştirebileceğim karakterler seçmeye çalışıyorum. Her set benim için bir okul. Hiçbir zaman “Oyuncuyum” diye gezen bir adam olmadım, olmayacağım. Değilim çünkü. Benim henüz altıncı senem. 40 fırın ekmek yemem lazım.


Yolda yürürken bir kadın “Sen nesin böyle! Model olmalısın” dedi, kartını verdi

Kangalları insanlara tercih ederim

Sen kimsin? Bu dünyaya nereden düştün?
-Nereden bilmiyorum ama İzmit’ten düştüm, onu biliyorum.
Nasıl bir aile?
-Herkesin ailesi özeldir, benimki de öyle. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Onların sevgisi koruyor beni, tılsımları var üzerimde. Kadınların içinde büyüdüm ben, anne, teyze, hala, babaanne. Kafama nereye çevirsem kadındı. Becerikli kadınlar, yapıcı kadınlar, hayatı kotaran kadınlar.
Kardeş var mı?
-Ablam var. Bir kadın daha. Ailedeki erkeklere gelince, kadına saygı duyan erkekler. Zeki oldukları için de genellikle kadına bırakıyorlar kararı.
Baba neci?
-Gölcük Donanması’nda memurdu. Annem de babamla birlikte Gölcük Donanması’nda büro şefiydi. Emekli olduktan sonra ev hanımı oldu. Babam emekli olduktan sonra kendi işyerimizi açtık. Rahmetli olunca da İstanbul’a yerleştik.
19 yaşında seçilen tek Türk model oldum
Babayı neden kaybettiniz?
-50 yaşında kalp krizi geçirdi.
Ooo çok gençmiş!
-Evet, ben 18’dim. Bir ablam daha var. O da Hacettepe’de profesör. Babamı bu kadar erken kaybetmemle ilgili bir travmam olduğunu söyler hep. Doğrudur. Duyarlı ve duygusal bir insanım. Herkesin gülüp dalga geçebileceği bir konu üzerine, ben üç gün üç gece düşünebilirim.
Baba vefat edince...
-Ablam İstanbul’da okuduğu için İstanbul’a taşındık. Babamı kaybettikten sonra basketbolu bırakma kararı aldım.
Neden?
-Bana basketbolu sevdiren, yönlendiren babamdı. Bütün maçlarıma gelirdi. O öldükten sonra, sahaya çıkıp babamı görememek bana rahatsızlık verdi. Söylüyorum duygusal bir adamım. “Her seferinde gözlerim tribünlerde onu arayacaksa, o sahaya hiç çıkmam daha iyi!” dedim.
Oysa profesyonel basketbolcu olacak kadar iyiydin anladığım kadarıyla...
-Evet. 15 sene oynadım. Renault’da, Kocaelispor’da. Sonra Milli Takım’a çağrıldım. Darüşşafaka’ya geldim ve bıraktım. Kısmet değilmiş.
Hayatındaki en büyük dönüm noktası babanın ölümü değil mi?
-Evet. Ama hayat böyle bir şey. Belki babam yaşasaydı da bu işleri yapamayacaktım. Hayat hepimizi bir yerden bir yere getiriyor. Güçlendiriyor, büyütüyor.
Yakışıklılık babadan mı?
-Baba Arap, anne Selanik göçmeni. Öyle bir karışımım ben.
Oyunculuk maceran nasıl başlıyor?


Kangalları insanlara tercih ederim


-İstanbul’da geldikten sonra arayışa girdim. Ekonometri okuyordum, sevmedim, üniversiteyi bıraktım. Çalışmak istiyorum. Basketbol oynadığım için “Çocukları eğitirim” dedim. Ama tam ne yapacağımı bilmiyorum. Öyle bir atalet hali vardır ya, bekliyorsun. Neyi bekliyorsun bilmiyorsun. O kadar boşluktasın ki, neler yapabileceğin konusunda en ufak bir fikrin yok. Çünkü küçüksün, taşralısın, büyük bir şehre gelmişsin. Bilmediğin bir yerdesin. İstanbul hakkında tek söylenen, “İstanbul adamı yutar!” O laf kulaklarında çınlıyor. Öyle aval aval gezerken bir kadınla tanıştım.
Nerede?
-Yolda giderken. Birdenbire bana doğru geldi, şöyle baştan aşağı süzdü, “Sen nesin böyle!” dedi. “Mutlaka modellik yapmalısın!” Ve ajansının kartını verdi. “Yok ya, ne işim var!” dedim. Aramadım. Ama sonra Akmerkez’de aynı kadınla bir kez daha karşılaştık, “Niye gelmiyorsun ajansa?” dedi.
O güne kadar fotoğrafların filan çekilmemiş miydi?
-Hayır. Bu dünyayla hiç alakam yok. Bir ay sonra ceketimin cebimden o kart çıktı. “Bari bir çevireyim” dedim. Yerlerini öğrendim. Gittiğim gün Vakko’nun defile seçmeleri varmış. Hemen beni Vakko’ya gönderdi. Ünlü mankenler vardı. 19 yaşında seçilen tek Türk model oldum. Ve defileye çıktım, Ankara, İzmir, Almanya. Yürüyorum ama nasıl yürünür bilmeden. Sonra başka defilelere çıktım. Ve kendimi manken olarak buldum. Sonra İtalya’ya gittim. Para kazanmaya başladım.
Bir erkek için modellik nasıl bir şey? Bocaladığın oldu mu?
-Ben modelliği sürekli yapacağım bir iş olarak görmedim. Model olarak ne kadar çalışabilirsin ki? Sürekli yeni bir jenerasyon geliyor. Senden daha genç, daha cool, daha iyi bir bedeni olan. Çok fazla da yetenek aranmıyor.
Sonra?
-Sekiz sene mankenlik yaptığım için çevre edinmiştim. Tekstil dükkânı açayım dedim.
Ne alaka?
-İşte kurtulmaya çalışıyorum! Bu işte edindiğim çevreyi böyle kullanayım diyorum, bir sürü tekstilci tanıdım ya, Taksim’de bir dükkân kiraladım. Tişört, kot satacağım. O sırada bir arkadaşım Osman Sınav’la görüşmeye gidiyormuş. “Hadi benimle gel” dedi, gittim. Osman Sınav elime bir senaryo tutuşturdu. “Bunu oku, yarın audition var” dedi. Ben “Audition ne abi?” diyorum. Hayatımda ilk kez duymuşum o kelimeyi. Bir ay sonra da “Sen Pars’sın!” dediler bana. Oyunculuk hayatım işte böyle başladı. Ama sonra bırakmaya karar verdim.
Fatih olmam, Ulubatlı Hasan olurum!
Neden?
-İnsanlar oyunculuğumu beğenmedi. Ben de, “Oyuncu değilim ki zaten!” kafasındaydım. “Başlarım böyle işe!” deyip bıraktım. Sonra yine bir yerlerde geziyorum, biri yanıma geldi dedi ki, “Faruk Aksoy’un ‘İstanbul’un Fethi’ filmi var. Oraya gelsene!” Gittim, yine senaryo verdiler. “Abi, ben bu işi bıraktım, zaten senaryodan da anlamam!” dedim. “Bu iyi mi? Bana fikir versene” diyebileceğim kimse de yoktu. Yine de okudum. “Sen Fatih olacaksın!” dediler, “Ben Fatih olmam, olursam Ulubatlı Hasan olurum!” dedim. “Neden?” dedi Fatih Aksoy. “Nasıl olsa bu işi bırakacağım, hiç değilse şu İstanbul’a bayrağı dikip bırakayım!” dedim. Ve ‘Fetih’ başladı. Ardından, ‘Keskin Bıçak’ geldi. Baktım kurtulamıyorum, “Oyunculuk nedir, adam gibi kendimi geliştirmeye çalışayım” dedim. Ve yollarımız Gül Oğuz’la kesişti.
O ne dedi?
-“Sende bir ışık gördüm. Bu ışığı birlikte çıkaracağız! Çalışacağız!” dedi. Ardından ‘Karadağlar’ ve ‘İffet’ geldi. Ve şimdi de ‘Reaksiyon.’ Yakında başlıyor.


Sinem’e çok âşığım

Kangalları insanlara tercih ederim

‘Deniz Çakır’la evlenecek’ diye haberler çıkmış. Şimdi de Sinem Kobal’la Kasım’da evleniyorsun diye haberler çıkıyor. Bunlar tamamen gazetecilerin uydurması mı?
-Ciddi bir ilişki yaşadığın zaman, adını evlenecekler diye koyuyorlar. Evliliğe karşı değilim, anlaşabildiğin bir partnerle çok güzel bir şey de olabilir. Düşünmüyor değiliz ama “Şu tarihte mi evlenelim!” gibi bir şeyimiz henüz yok.
Kasım’da değil yani...
-Yok, planlanmış bir durum yok. Belki Ekim’de evleniriz, belki yarın. Her an, her şey olabilir. Hayat da zaten böyle bir şey değil mi?
Kadınların beğendiği bir adam olunca, birlikte olduğun kadını çok da gözlerine batırmamak mı lazım?
-Yok canım. Sinem’le fotoğrafımı Instagram’a koyuyorum, gizlediğim sakladığım bir şey yok.
Nasıl tanıştınız?
-Ayşe Barım’ın ofisinde. Çok doğaldı, çok güzel gülüyordu. Ve samimiydi. Zaten öyle kadınları severim. Uzun bir süre sadece arkadaştık. Sonra ben Amerika’ya hem tatile hem de eğitime gittim. Telefonda konuşuyorduk ama adını koyduğumuz bir şey yoktu. Döndükten sonra başladı ilişkimiz. Çok âşığım Sinem’e...
Ne güzel böyle söyleyebilmen! Hadi mutluluk karenizi anlat...
-Ormanda el ele yürümek. Onu alıp ormanın içine götürüyorum. ATV’ye biniyoruz, off-road yapıyoruz. Sinem de sporu seven bir insan olarak yürüyüş, koşu her şeye uyum sağlıyor.
Ne kadar oldu ilişkiniz?
-Amerika’yı sayarsan, 8-9 ay oldu. Bizi engelleyen, saklandığımız gizlendiğimiz bir durum yok.
Fotoğraflarınızın çekilmesi falan canını sıkmıyor mu?
-Yooo. İlla Bebek-Boğaz hattı takıntın yoksa kim nereden çekecek, çekse de ne olur ki. Biz farklı yerlere gitmeyi seviyoruz, İzmit’in Maşukiye’si var, Kaz Dağları var. Fethiye Ölüdeniz yaptık, kendimize küçük oteller buluyoruz.
Eski sevgililer huzursuz ediyor mu seni? Arda’yla birlikteydi uzun süre...
-Herkesin geçmişte yaşadığı şeylere saygı duymak lazım. Sinem de saygı duyulacak bir insan.
Kıskancım tabii
Kıskanç bir adam mısın?
-Kıskanırım tabii. Annemi de, arkadaşlarımı da, sevgilimi de kıskanırım. Kıskançlık insanın doğasında var. Herhangi biriyle yılışıklık gibi bir durum olursa, adamın tavrı hoşuma gitmezse, söylerim, izin vermem.
Nasıl izin vermezsin, ne dersin?
-“O insanla görüşmeni istemiyorum!” derim. “Çünkü benim gördüğüm ama senin göremediğin birtakım şeyler var. Ama benim göremediğim şeylerle ilgili de sen beni uyar.” Zaten ilişki böyle bir şey. Seni bir anda iki insan yapıyor, dört gözün olmaya başlıyor, sevgilin adına da düşünüyorsun.
İnsanlar seni nasıl tanısın istersin?
-Kendim gibi.
10 yıl sonra kendini nerede hayal ediyorsun?

Kangalları insanlara tercih ederim


-Hiçbir fikrim yok!
İlk aşk?
-Ağaç altında ilk öpüştüğüm kızdı. İzmit’te bir banka oturmuştuk. İlk defa elini tutmuştum. Elimin neden terlediğini, kalbimin neden küt küt attığını o zaman anladım. Aşk böyle bir şeydi. Orta birdeydim. Sonra sevgilim oldu. 5-6 sene sürdü.
İsmi neydi?
-Ay söylemem, kocası var, adam sinirlenir filan. Boşver, geçmişte kalmış güzel bir anı, kimseye huzursuzluk vermeyelim.
İlk seks?
-Böyle şeyleri anlatabilme yeteneğim yok! İsteğim de yok. Sevdiğim kızlaydı. Sadece bunu bil yeter.
Hiç aşk acısı çektin mi?
-Ben ne bir kadın tarafından terk edildim ne de ettim. Hep, birlikte karar verdik. Ama evet, ayrılık acısı yaşadım. Yaşamamış olan var mıdır?
Evin şımarık küçük oğluyum
Hangi durumda çekilmezsin?
-Ben evin küçük oğluyum. Biraz haşarı ve şımarığım. Küçük oğlan çocuğu gibi davrandığım zamanlar oluyor, o zaman muhtemelen çekilmezimdir.
Yemek yapar mısın?
-Aaa hem nasıl! Gerçekten iyi yemek yaparım. Sekiz yıldır yalnız yaşıyorum, öğrendim. Babam da güzel yemek yapardı.

Çirkef kadınlara tahammül edemem

Senin için en tahammül edilmez kadın tipi?
-Çirkef kadın. Yalan konuşan, saygısız kadın.
Nasıl kadınları beğenirsin?
-Doğal kadınları. Dürüst ve doğal.
İlişkilerinin süresi...
-Hep uzun sürer. Beş sene, dört sene.

‘Reaksiyon’ için Bordo Berelilerden sıkı bir eğitim aldım

Kangalları insanlara tercih ederim


Reaksiyon’daki rolün için nasıl hazırladın?
-Valla, sıkı hazırlandım. Genelkurmay’a gittim, eğitimler gördüm. Bordo Berelilerin üç ayda aldığı eğitimi bana 4-5 günde verdiler. Muhteşemdi.
Onlar, senin fiziğini ve kondisyonunu görünce “Tamamdır” dediler mi?
-Aslında bana sadece Bordo Bereliler hakkında bilgi ve silah eğitimi vereceklerdi. “Artistin biri geliyor, İbrahim Çelikkol, Ulubatlı’yı oynayan çocuk!” gibilerinden bir önyargı vardı. Gidip onlarla iki saat geçirdikten sonra sevdiler galiba beni. Kendilerinden bildiler.
O 4-5 günde neler yaptınız?
-Ooo hangi birini anlatayım? Skorsky’den atladık, uçaktan iple aşağı indik. Zaten hepsini ‘Reaksiyon’un ilk bölümünde göreceksiniz. Bir sürü eğitim verdiler: Nişancılık teknikleri, dağcılık teknikleri, rüzgâr tüneli, serbest paraşütçülük eğitimi, tahta perde inişi, bina içi özel operasyon, tabancayla özel atış teknikleri, gece helikopterle düşman gerisine sızma, helikopterden hızlı iniş, düşman ateşi altında ilerleme, yakın dövüş, su ve botla ilerleme. Hepsini de en iyi şekilde yapmaya çalıştım. Sonra da cesaret madalyası verdiler.
Süpermiş! En etkilendiği an...
-Gece Skorsky’ye bindik. 50 kilo teçhizat var üzerimde. Bombalarım falan var, hepsi gerçek. Kurşunları silahın ağzına verdim, sonra “İn” dediler. Gece görüşüyle ormanın içine helikopter indiriyor. Sen de komutana bir şey soramıyorsun. İnerken de pervane hızlı olduğu için dikkatli inmen gerekiyor. İndikten sonra “Sız!” dediler bana...
O ne demek?
-“Ormanın içine sız!” Yine “Niye?” demedim. “Sız” diyorsa, sızılacak! Sonra gitti helikopter. Kaldım ormanın içinde tek başıma. Domuz olabilir, ayı olabilir. Ama silahım var. Biraz sonra telsizden adımın anons edildiğini duydum. “Buyurun komutanım!” dedim. “İbrahim burası dışında Skorsky’nin inebileceği düzgün bir alan bulacaksın. Yeri işaret edeceksin, sonra gelip seni tekrar oradan alacağız!” dedi. “Emredersiniz komutanım” dedim. Kapattım. Bu yer nerededir, nedir bilmiyorum. Ama 1.5 saat sonra kendime öyle bir yer buldum. Çalıların arasından geçiyorum, zifiri karanlık, hareket eden ne olsa vuracağım. Alanı belirledim Skorsky geldi. Sonra birliğe geri döndük.
Başka?
-Rambo’nun taramalı tüfeği vardır ya, iki tane ondan var. Gerçek kurşun atıyorlar. Seninse kurşunların altından sürünmen gerekiyor. Kafanı kaldırırsan ölürsün. Bunları hep imza vererek yaptım. “Yapmak ister misin?” diye soruyorlar çünkü.
Niye yapar insan böyle bir şeyi?
-E çok heyecan verici. Gerizekâlı değilsen ve dediklerini yaparsan, vurulmuyorsun.
Ayrılmak istememişsin oradan, öyle mi?
-Evet, istemedim. Çok sevdim. O kadar gerçeklerdi ki. Orada, herkesin hayatı birbirine bağlı. Birisi vurulduğunda onu satmak yok. Kardeşliği öğrendim. Onlar için silah arkadaşları ailelerinden daha önemli.
İstanbul hayatında en uyum sağlayamadığın şey?
-İstanbul’da hem çok yalan hem çok para var. Para tabii ki hayatın gerekliliği. Ama para için gönül kıran insanlar var.
Kişiliğini hangi sıfatlarla tanımlarsın?
-Tanımlayamam! Ben sürekli çalışıyorum. Daha duyarlı bir insan olmaya çalışıyorum. Daha iyi bir insan olmaya çalışıyorum. Daha iyi bir oyuncu olmaya çalışıyorum. O yüzden tanımlayamam, bitmiş, tamamlanmış bir şey yok.
Kangalları insanlara tercih ettiğin oluyor mu?
-Her zaman Kangalları insanlara tercih ederim! Çok özeller. Çünkü gerçekler. İki tane var, dokuz tane de yavrum. Bir de Sivas Merakum’da, bir abimle 150 köpeğe bakıyoruz. Gider, orada kalırım. Kamp kuralım, çadır alalım yok. Ne gerekiyorsa doğada var, orada sana uygun bir kuytu buluyorsun, giriyorsun, mağara filan. Çok severim.
Gece hayatı açmıyor mu seni?
-Artık açmıyor.
Evde barın da var zaten...
-Öyle bir şeyimiz var evet! Sabahları kahvaltı yaptığımız yer. İcabında akşamüzeri bara çeviriyoruz.

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku