GeriAyşe ARMAN Evrendeki iyiden asla vazgeçme!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Evrendeki iyiden asla vazgeçme!

Bugünlerde Fazıl Say rüzgârı esiyor. Hem yeni kitabı çıktı hem de yeni albümü… ‘Akılla Bir Konuşmam Oldu’ yeni kitabının adı. Damardan yazılmış, son derece yalın bir kitap.

‘Dan’ diye ne söyleyecekse söylüyor. Fazıl Say öyle zaten; kıvırmıyor, meseleyi küt diye koyuyor. Ben açıklığını çok seviyorum. Müzikteki ustalığının yanı sıra hayata dair fikirleri, deneyimleri ve hayalleri de var bu kitapta. Bir müzisyenin aklına düşen notlar olarak da tanımlanabilir.

Kolay biri değil Fazıl Say, bazen fırtınalı, bazen su gibi durgun biri…

Ama ne olursa olsun umut dolu! Zaten kitabın ana motifini de bu duygu oluşturuyor: Umut.

Bize de o duyguyu geçiriyor, “Her şey geçer, bu da geçecek! İyi günler gelecek. Başka türlüsü mümkün değil. Hayat hep iyiye evrilir. Yarın, hep bugünden daha iyi olacak, olmalı...” diyor.

Yeni albümü de kitapla aynı döneme denk geldi: ‘Güz Şarkıları’. Onu da şöyle anlatıyor: “Bugüne kadar yaptığım albümler arasında hem Türkiye’de hem dünyada en sevileninin ‘Güz Şarkıları’ olacağını hissediyorum.” İçindeki Doğu-Batı sentezi, Türk musikisi, caz, kabare müziği, nostaljik melodileri ve herkes için akılda kalıcı sözleriyle evet, gerçekten de baştan çıkarıcı. Sonbahar melankolisi renklerinde, her biri farklı stilde sekiz şarkıdan oluşuyor. Yorumcu da Güvenç Dağüstün. İlginçtir, kendine ait bir şarkı albümünde, ilk kez, piyano partisini kendisi çalmıyor Fazıl Say. Sevgilisi Ece Dağıstan çalıyor. Fazıl Say, Ece için, “Piyanodan tüm güz renklerini çıkarabilen muazzam yaratıcı bir yorumcu” diyor.

E güzel hareketler bunlar. Aşk var, umut var...

Bir an evvel kitabı okumanız ve albümü dinlemeniz dileğiyle...

Evrendeki iyiden asla vazgeçmeFotoğraflar: Emre Yunusoğlu

Siz bu ülkenin gelmiş geçmiş en büyük piyano virtüozlarından birisiniz. Sizin için, “Kültür ve sanat olayını aşmış deha” diyenler bile var. Ama varlığınız, her zaman bir tartışma konusu. Çünkü sadece müzisyen değil, fikir beyan eden bir gündelik hayat filozofusunuz. Aynı zamanda bir siyasi duruşunuz da var. Siz, Fazıl Say olarak hayatınızdan memnun musunuz?

- Valla, bu söylediklerinizi yazarsanız başıma dert açarsınız! O iltifatlar sonunda gelip benim kafama patlıyor. İsterseniz koymayın.

TÜRK OLMAK ASLINDA BENİM İÇİN BÜYÜK ŞANS

Olur mu canım, kime ne, benim fikrim. Ayrıca herkes neyin ne olduğunu biliyor. Sizin siyasi görüşlerinize laf edenler olabilir ama müzisyenliğinize laf etmek kimin haddine...

- Ben anladım, başımı belaya sokacaksınız! En iyisi sorunuzun cevabını vereyim: Hayatımdan memnun değilim. Bence şu anda, dünyada kimse değil. Hepimizin dünyayı yönetenlerden şikâyeti var. Ama her zaman umut var. Bunu biliyorum. Evet, yarın için hep umut var. Hayat, dünden daha iyi bir bugün yaşamak için devam ediyor ve yarın da bugünden daha iyi olmalı. Buna artık ego mu dersiniz, hırs mı dersiniz bilmiyorum ama ben hayatı böyle bir ümitle yaşıyorum.

Güzelmiş! Türkiye dışında başka bir yerde doğmuş olmak ister miydiniz?

- Yok, hayır. Türkiye’de doğduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Sizden beş dakika önce Alman bir gazeteciyle röportaj yapıyorduk, o da benzer bir soru sordu. Şöyle dedim: “Müziğimin içinde çok fazla Türkiye var. Türk müziği geleneği var. DNA’sında var. Ritmleri, folkloru yaptığım bestelerde de hep bunlar var. Ve bu, beni dünyada da özel bir yere getiriyor. Türk olmak aslında benim için büyük bir şans!”

Evrendeki iyiden asla vazgeçmeBEN SALDIRGAN DEĞİLİM, DEFANS YAPIYORUM

Kendinizi nereli hissediyorsunuz peki? İstanbullu mu?

- Ne yazık ki hayır! Sekiz yıl Almanya’da yaşadım, yedi yıl da Amerika’da... Şu anda da hayatımın neredeyse üçte ikisi turnelerde geçiyor. Yılın 250 günü yollardayım. Güya İstanbul’da yaşıyorum ama o kadar çok geziyorum ki, İstanbul’a üç günlüğüne gelip duş alıp
bavul değiştirip tekrar turneye gidiyorum. O zaman da kendimi İstanbullu hissedemiyorum. İstanbulluyum diyebilmek için aylarca, yıllarca bu güzel şehirde aynı güzergâhlardan geçmek lazım. Belki de düşünceleri sokaklara bırakmak lazım, ben onu yapamıyorum. Ben gittiğim yerler neresiyse, biraz oralı hissediyorum. Galiba da en çok kendimi dünya vatandaşı gibi hissediyorum.

Muhalif bir duruşunuz var. Bunu çok sevenler de var. Ama bu yüzden hedef tahtasına oturtanlar da var. Bazı müzisyenlerse sadece sanatlarını icra ediyorlar. Siz kendinizi tutamıyor musunuz?

- Ben Türkiye’deki bütün farklı kesimlerin barış içinde, birlikte yaşamasından yanayım. İnsanın hayatına, hayat tarzına ‘dalan’ siyasi görüşler söz konusu olunca, ister istemez savunmaya geçiyorsunuz. Yani benimki, kendimi tutamamak filan değil. Ben saldırgan da değilim. Tam tersine ben defans yapıyorum. Bu da en doğal hakkım diye düşünüyorum. Ama herkes böyle yapacak diye bir şey yok. Belki devlet memuru oldukları için gerçek fikirlerini söyleyemiyorlardır, belki maddi bağımlılıkları vardır. Bilemem, pek çok sebebi olabilir. Ben kimseyi yargılamıyorum.

MÜZİĞİN EN GÜZELİNİ ÖZGÜR RUHLAR YAPABİLİR

“Sanatçı dediğin toplumun ilerisinde olur, susamaz, gözünü kapatamaz, topluma önderlik eder” diye mi düşünüyorsunuz?

- Sanatçı sanatıyla çok büyük özgürlükler anlatıyor zaten. İnsan hayatının en güzel tarafı özgür olmak. Düşüncelerinde özgür, davranışlarında özgür. Hepimiz, her şeyin en güzelini özgürken yapabiliyoruz. Müziğin en güzelini özgür ruhlar yapabilir. Özgürlüklere müdahale söz konusu olduğunda, elbette ki insan savunmaya geçecektir! Ama ille de yapmak lazım, yapmayan sanatçı değildir gibi söylemlerim yok.

ANLIYORUZ Kİ BU YAZILANLAR İŞE YARIYOR

Sosyal medyada çok aktifsiniz. Ve bazen bir akademisyen gibi -ama halkın anlayabileceği şekilde- ülkedeki sanatsal sorunlarla ilgili çözümlerinizi dile getiriyorsunuz. Neden? Böyle bir ihtiyaç mı hissediyorsunuz?

- Evet. Bazı şeyler; aynı kadro, aynı insanlar, aynı ekipler ama farklı sistemlerle daha akılcı olabilir, işe yarayabilir ve halkla bütünleşebilir diye düşünüyorum. O yüzden de fikirlerimi sosyal medyadan söylüyorum.

Derdiniz sistemle...

- Elbette! Evet, Fazıl Say olarak, tek başına piyano çalarken sisteme filan ihtiyacım yok. Ama mesela bir orkestrayla çalmak zorundayım diyelim, bu orkestranın işleyişinde yanlışlar yapılıyorsa, sistem hataları varsa, bu yanlışları bilen birinin söylemesinin nesi kötü?

Peki faydası oluyor mu?

- Elbette! Olmaz mı? Bu kurumların kendi içinden beni destekleyenler oluyor veya bana kızanlar oluyor. “Biz böyle iyiyiz, hiç kimse bize karışmasın!” diyenler de oluyor. Ama tartışma hep devam ediyor. Tartışmanın devam etmesinden de anlıyoruz ki, bu yazılanlar işe yarıyor.

ARTIK KARŞINIZDA DAHA OLGUN BİR FAZIL SAY VAR

Eskiden daha serttiniz ve sivri çıkışlar yapıyordunuz. Şimdi sanki daha sakinsiniz, doğru tespit mi?

- Evet, doğru. Yaşım 47 oldu. Daha olgun bir Fazıl Say var karşınızda. Bir de tabii sosyal medya konusunda da daha tecrübeli bir Fazıl Say var. Bundan 10 sene evvel, Facebook’ta arkadaşlarla yazışırken gazeteciler paragrafın içindeki bir cümleyi cımbızlayıp gazetelerine manşet yapabiliyordu. Biz de öyle aval aval bakıyorduk! Dayak yiye yiye, o hatalara düşmemeyi öğreniyor insan. Sosyal medyayı doğru kullanmayı da... Hiçbirimiz ilk başta, ‘bu iş nasıl oluyor, kim görüyor bunları, kim okuyor, hangi cümlemi cımbızlarlar’ bilmiyorduk. Şimdi biliyoruz. Her şeyi söylüyoruz ama içinden cümle cımbızlansa da bir şey yapamayacakları şekilde. Öğrendik!

ECE’YLE YAŞADIĞIMIZ; AŞK

Kitapta özel hayatınızdan da kesitler var...

- Evet, kitapta sevgilim olduğundan bahsediyorum. Daha önceki ilişkimden; yani evliliğimden, eski eşimden ve şu anki sevgilimden...

Siz aşkı nasıl tanımlıyorsunuz?

- Hepimiz için en büyük ilham kaynağı. Aşksız müzik olmaz, içinde mutlaka aşk olması lazım.

Sık sık âşık olur musunuz?

- Yok, hayır.

En son ne zaman oldunuz?

- İki yıl önce. Ece’yle iki yıldır beraberiz. Yaşadığımız da aşk...

Zor biri misiniz?

- Belki de öyleyimdir. Kimi zaman çok fazla kendimle ilgili oluyorum, kendi buhranlarım, depresyonlarım oluyor. Çünkü çok fazla çalışmam gerekiyor. Ve o çalışma yükünün altında ezildiğim oluyor. Bu da beni insanlara karşı zor kılabiliyor.

SANATÇILARIN HAYATI YALNIZDIR

“Zirve yalnızdır” denir ya, sizin de ‘Yalnızlığın Kederi’ diye kitabınız var. Yalnız hissediyor musunuz kendinizi?

- Elbette hissediyorum. Sanatçıların hayatı oldukça yalnızdır. Zaten fiziken de öyle. Sürekli dünyanın bir yerinde turnedesiniz, bazen hayatınızda ismini bile duymadığınız şehirlerdesiniz. E kimseyi tanımıyorsunuz, 2 bin kişiye konser verip akşam otelinize gidiyor, yalnız başınıza yemeğinizi yiyip odanıza çıkıyorsunuz. Tabii ki yalnız bir hayat ama şikâyetçi değilim.

Evrendeki iyiden asla vazgeçme

İNSAN İYİ HİSSEDERSE İYİ YAŞAR, İYİYLE SARMALADIĞINDA İYİ ŞEYLER ÜRETİR

Son kitabınız ‘Akılla Bir Konuşmam Oldu’da çok çarpıcı, pek çok gence ışık verecek  tespitleriniz var.   İçinde bulunduğumuz bütün olumsuzluklara rağmen umut veriyor. Bu kitabı yazma fikri nereden çıktı?

- Kitap kendi kendine oluştu. Benim Facebook’a ve Instagram’a koyduğum makalelerim yıllar içinde birikmişti. Onları derleyip topladım. İki çok iyi editörün elinden geçtikten sonra yayımlamaya karar verdik. Çok ilgi görüyor, bu da çok hoşuma gidiyor.

Politikaya pek girmemişsiniz. Neden? Girince çıkılmıyor mu?

- Girmem gerektiği kadar girdiğimi düşünüyorum. Üzerinde tepinmeye, abanmaya gerek yok. Siyaset zaten benim konum değil. Biz sadece siyasetin hayatımızı zorlaştırmamasını, aksine kolaylaştırmasını istiyoruz.

“Evrendeki iyiden asla vazgeçme!” diyorsunuz. Bizi iyilik mi kurtaracak?

- Kesinlikle! İnsan iyi hissederse iyi yaşar. İyiyle sarmaladığında iyi şeyler üretir. İyi hissetmeyi, iyiye inanırsa bulur. İyiyi kimi insan Tanrı’da bulur,
kimi meleklerde... Kimi çiçeklerde, kimi ağaçlarda, kimi aşkta, kimi sevgilide, kimi çocuklarda, kimi de benim gibi müzikte...

KLASİK MÜZİĞİN GELECEĞİ PARLAK DEĞİL

Türkiye’den klasik müzik alanında çok genç yetenekler çıkıyor, yurtdışında da önemli ödüller alıyorlar. Ama diğer taraftan da konservatuvarların aldığı öğrenci sayısı gittikçe düşüyor, devlet desteği azalıyor. Türkiye’de klasik müziğin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Kitaptan çok parlak görmediğiniz anlaşılıyor...

- Valla ben kâhin değilim. Ama biraz toparlanması gereken unsurlar var. Onları da kitabımda yazdım.
Burada bilirkişi gibi konuşmak istemiyorum. Kitapta çok makale var bu konuda. Kendi sosyal medyamda pek çok genç yetenekten söz ediyorum. Sadece onlar iyi olduğu için değil, onlar insanlarda ümit de yaratıyor, o yüzden destekliyorum. Ama tabii ki benim desteklemem yeterli değil.

Çocukluğunuz çok önemli şairler ve edebiyatçılar arasında geçti. Kitapta da bunun izleri var. Bu ortam sizi nasıl besledi?

- Çok şey kattığını söyleyebilirim. Babamın edebiyatçı çevresi, Türkiye’nin en önemli en iyi şairleri ve yazarlarıydı. Yaşar Kemal’inden Cemal Süreya’sına, Metin Altıok’tan Turgut Uyar’ına kadar. Her akşam Tavukçu lokantasında buluşurlardı. Ya da bizim evde veya başka birinin evinde... Ben o zaman küçük bir çocuktum. Bu dediğim 1970’ler... Hiçbir şey anlamadan ama ilgiyle seyrederdim. Onlardan bana o büyük yaşam sevinci, büyük yaşam coşkusu geçti. Ve her biri tek tek, büyük bir taşkınlıkla düşüncelerini savunurlardı. Hepsi çok kalpten insanlardı.

YAŞADIĞIMIZ TIKANIKLIK SADECE TÜRKİYE SORUNU DEĞİL BİR DÜNYA SORUNU

Dünyayı yönetenler konusunda kimse memnun değil diyorsunuz...

- Evet. Ne ben memnunum ne de benim dışımdaki 7 milyar! Hiç kimse mutlu değil, emin olun. Bu yaşadığımız tıkanıklık sadece Türkiye sorunu değil, bir dünya sorunu. Televizyondaki haberlere bakıp üzülmemek, endişelenmemek mümkün değil. Ama tabii hayatımız sadece siyasetten de ibaret değil. Birazdan konserim başlayacak. Alkışlar olacak, mutluluk olacak, her şey olacak. Fakat bir taraftan da siyasi tartışmalar devam edecek.

BENİM YAŞAMIM MÜZİK KIZIM KUMRU’NUNKİ DE BİNİCİLİK

Dünya çapında hayranlık duyulan, deha denilen biri olunca, insanın istemese de egosu şişmez mi?

- Ben hayatı, deha meha gibi yaşamıyorum, tamamen normal yaşıyorum. Egoyla da işim yok.

Siz hayatınız boyunca Fazıl Say için mi çalıştınız?

- Hayır, ben hayatım boyunca müzik için çalıştım.

Benim için şöyle bir ayrım var: Bir ‘normal’ insanlar var, normal yetenekte insanlar; onlar biziz. Bir de sizin gibi olağanüstü yetenekte insanlar var. Ki siz, ona bir de dört yaşından itibaren başlayan müthiş bir çalışma eklemişsiniz. Benim için sizin ‘normal’ olma ihtimaliniz yok. Hayat size daha mı zor?

- Valla, hepimize ne kadar zorsa bana da o kadar zor.

Kızınızın da sizin gibi bir hayat yaşamasını ister misiniz?

- Zaten yaşıyor. Tutkuyla bağlı olduğu bir şey var. Benim için müzik, onun için atçılık sporu. Avrupa şampiyonalarına katılmaya hak kazandı. Çok çalışıyor. Bir işi tutkuyla yapan insanların, o işi meslek gibi görmesi mümkün değil. O yaptıkları şey, onların işi değil, yaşamı oluyor. Mesela müzik benim mesleğim değil, yaşamım. Kumru için de farklı değil. Atlarla geçirdiği vakit ve binicilik hayalleri onu motive ediyor ve hep daha fazla çalışıyor.

En mutlu olduğunuz anlar?

- Müziğimi iyi yaptığımı düşündüğüm anlar...

ANNEM VE BABAM BANA DÜŞKÜNDÜ BEN DE KIZIMA...

Baba-kız ilişkisi özeldir. Ama sizin Kumru’yla ilişkinizde sanki daha derin bir şeyler var. Nedir o?

- Her baba için kızı özeldir, Kumru da benim için öyle... Çok düşkünüm ona. Belki bizim aile genetiğimizde, insanlar birbirine çok düşkünler, bilmiyorum. Annem ve babam da bana çok düşkündü, ben çocuğuma aynı düşkünlükte sahip çıktım, çıkıyorum.

Kumru isminin özel bir anlamı var mı?

- İsmini ben koydum kızımın, “Kumrular gibi” denir ya, anlamı hoşuma gitmişti. Çok fazla insan da yok bu isimde...

Kızınız müzikle ilişkinizi kıskanıyor mudur?

- Hiç sanmıyorum.

Ama yoksunuz; 365 günün 250’si olmayan bir baba...

- Evet ama günümüzde olmamak diye bir şey yok ki... Her türlü iletişim aleti elimizin altında. Her an berabermişiz gibi. “Ama fiziksel olarak beraber olmuyorsunuz” diyorsanız, zaten çok sık beraber olmak da iyi bir şey değil. Biraz özletmek de iyidir.

Evrendeki iyiden asla vazgeçme

MOZART’IN MÜZİĞİ ASLINDA BİZİM DE MÜZİĞİMİZ

Kitapta, “Nemrut Dağı’nda da konser olur, köy meydanında da” diyorsunuz. Zaten Âşık Veysel’in doğduğu Sivrialan Köyü’nde de çaldınız, Fikret Otyam için çok önemli olan Karaözü Köyü’nde de... Anadolu’nun her yerine klasik müzikle gitme projesi devam edecek mi?

- Etmeli. Ben çok isterim. Bu yaz bir köy konseri daha yapmayı planlıyorum. Ama destek arıyorum açıkçası. Çünkü köy meydanına piyanoyu götürelim, köyde konser verelim de... Hangi köy olacak, nasıl bir teknik altyapıyla bütün bu sistem kurulacak?

Çetin Altan, tenis oynayan köylüler fantezisi kurmuştu, siz de klasik müzik dinleyen köylüler fantezisi kuruyor musunuz?

- Aynı şey değil sanki. Ben klasik müziğin evrensel olduğunu düşünüyorum. Öyle değilmiş zannediliyor. Yanlış bu, bir önyargı... Mozart’ın müziği aslında bizim de müziğimiz. Sadece Avusturyalıların değil yani. Japonya’daki, Çin’deki ya da Brezilya’daki insanlar da Mozart dinleyebilir. “Bizim köylülerimiz klasik müzik dinlemiyor” deniyor. Valla bu iş doğru eğitim verilirse, çocukluktan itibaren doğallıkla götürülürse hiçbir sorun olacağını düşünmüyorum.

Yazmak mı zor, bestelemek mi?

- İkisi de zor. Gittikçe kendimden daha iyi besteler yapmayı beklediğimden, her seferinde zorlaşıyor. Yazmaya gelince, edebiyatçı filan değilim ben, kafamda konuştuklarımı yazıyorum sadece.

ÖMER HAYYAM’LA BİR NEVİ KARDEŞİZ

Neden akılla konuşuyorsunuz da, kalple değil? Akıl daha mı önemli?

- “Akılla bir konuşmam oldu” bana ait bir cümle değil, Ömer Hayyam’ın bir şiiri. Ben bu şiiri şarkı yapmıştım, ‘İlk Şarkılar’ albümümde vardı. Kendi kendine bir hesaplaşmanın şiiridir. Hem biliyorsunuz benim bir davam oldu, yıllarca sürdü. En sonunda kazandık davayı ama yıllarımız bu tatsız tartışmayla geçti. Hem bu yüzden hem de Ömer Hayyam’la bir nevi kardeş oluşumuzdan, kitabın adını böyle koydum. Kitap da aklıyla konuşan, düşüncelerini paylaşmaya çalışan birinin kitabı oldu.

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku