GeriAyşe ARMAN Evet, uyuşturucu kullandım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Evet, uyuşturucu kullandım

Önce Lady Gaga’ya, “Burası Müslüman ülke, giyin de gel!” dedi.

Sonra Aysha dergisine tesettürlü fotoğraf çektirdi.
Ardından, “Çocuklarımı ‘imam hatip’e göndereceğim, hafız olarak yetiştireceğim” açıklamasını patlattı.
Gülşen, Demet Akalın ve Hande Yener’e zaten hep gıcıktı.
“Yatak odalarını kliplere taşımasınlar!” dedi.
“Müzik için soyunmaya son!” kampanyası başlattı.
Müzik sektörünün yüzde 90’ına savaş açtı, çekilen kliplere, şarkı sözlerine, hatta reklamlara itiraz etti, “Subliminal mesajlar veriyorlar!” diye çıkıştı.
İçinde çıplaklık olan kliplerin tamamını pornografi yapmakla suçladı.
O arada kardeşi çıktı, Facebook’tan aynı anne babadan doğmuş oldukları için aynı fikirde olmaları gerekmediğini söyledi.

Evet, uyuşturucu kullandım


Kendisinin İzmirli, laik ve Atatürkçü olduğunu ekledi.
Kocası İbrahim Gugu, aynı zamanda menajeri ve basın danışmanı.
20 yıllık magazinci, bir ara Can Tanrıyar’ın ekibinde çalışmış.
Onlara göre, yüzde 10 hariç, müzik sektöründeki herkes ahlaksız!
Niran Ünsal, ‘soyunmanın müzikle ne alakası var’a getirmeye çalışıyor.
İyi güzel de kendisinin durumu da bir başka soruyu çağrıştırıyor:
Tesettürün, çocuklarını ‘imam hatip’te okutmanın müzikle ne alakası var?
Birine pornografi diyorsa, kendi yaptığı da buna giriyor.
Ama röportajın evlere şenlik kısmı, ‘Ulusal Algıyı Koruma Yasa’ teklifi.
Meclis’e götüreceklermiş.
Onu da bir zahmet röportajdan okuyun.
Bu arada, yakında tesettür alanında tekstil işine girmeye hazırlanıyormuş, yeni bir kreasyon hazırlamış.
Vatana millete hayırlı olsun!

Evet, uyuşturucu kullandım

İnsanları yargılama hakkını nereden buluyorsun?
-Ben kimseyi yargılamıyorum...
Nasıl yani? “Öyle olmasın, böyle olsun. Şu yapılmasın, bu yapılsın! O yasaklansın!” gibi birtakım hayat düzenleyici kurallar emrediyorsun. Bunu hangi hakla yapıyorsun?
-Benim kişilere yönelik söylediğim bir şey yok!
Nasıl yok? “Lady Gaga gelmesin!” demedin mi?
- “Giyin de gel” dedim. Kötü bir şey mi söyledim?
Bu, onun tarzı! Öyle Lady Gaga olmuş. “O halde gelmesin!” demek yargılamak değil mi?
-Evet kadının tarzı olabilir ama biz de itiraz ediyoruz işte! Allah’tan sosyal medya aracılığıyla yaptığımız baskılar işe yaradı da o ‘porno şov’a, 18 yaşının altında hiçbir çocuk velisiz alınmadı! Sayemizde oldu bu! Siz izlemek isteyebilirsiniz ama ben istemiyorum. Reddediyorum.
Sen reddet, bırak isteyen gitsin... Nasıl bir kafa bu?
-Annelik içgüdüsü kafası bu!
Ben de anneyim...
-Ama siz farklısınız. Ben insanlara öneri sunuyorum.
Bunun neresi öneri? “Pornodur, gelmesin!” demek basbayağı yasakçı bir zihniyet!
-Yoo. “Konser yasaklansın!” demedim, “Lady Gaga gelmesin!” de demedim. “Giyin de gel!” dedim. Ben ebeveynleri uyarmaya çalışıyorum. Çünkü kadın pornocu.

Madonna da pornocu
Madonna da mı pornocu?
-Tabii bir parça.
Rihanna, cehennemde mi yansın?
-Asla ne münasebet, bana ne! Ama Miley Cryrus Türkiye’ye gelmesin. Ne gerek var yani? Çok izlemek isteyen varsa, yurtdışında izlesin.
Aynı şeyi birileri sana yapsa hoşuna gider mi?
-Ben kimsenin bilinçaltına hükmeden pornografik, erotik ya da tamamen şiddet unsuru içeren mesajlar göndermiyorum ki. Bu insanlar yapıyor.

Evet, uyuşturucu kullandım

Bu söylediklerine gerçekten inanıyor musun?
-Nasıl yani? İnanıyorum tabii.

Biz nereden bilelim bunları ilgi çekmek için söylemediğini...
-Alakası yok! İlgi çekmek için yapılacak o kadar çok şey var ki. Nişantaşı’nda gezmek, alışveriş yapmak, Miami’ye tatile gitmek, açılmak saçılmak, Türkbükü’nde bikinilerle mayolarla gezmek.

Belki şu dönemde ilgi çekmek için yapılacak en iyi şey ‘ahlak bekçisi’ kesilmektir!
-Yok ya ne alakası var? Çayımı alabilir miyim arkadaşlar, çayımı içmek istiyorum. Sigara da içmek istiyorum. Ayşe Arman’la karşı karşıya gelmişiz, tadını çıkarmadan olur mu?

Kendini ahlak bekçisi gibi hissettiğin oluyor mu?
-Asla!
Bütün bu çıkışlarında sence bir tuhaflık yok mu? Sen İzmirli, özgür yaşamış bir kadınsın, şimdi çıkmış tamamen farklı şeyler söylüyorsun...
-Özgür mü yaşamış? Özgür filan yaşamadım! Evet 19 yaşına kadar İzmir’deydim. Ama anne baskısına maruz kaldım. Annem öğretmendi. Otoriter bir kadındı. Ben anne-baba ayrı büyüyen üç kardeşin ortancasıyım. Hiçbir zaman özgür değildim. İstanbul’a geldikten sonra bir yarışmada birinci oldum, kendi hayatımı kurdum ama insanlar beni hep şarkılarımla andılar şükürler olsun.
Ama şimdi bu çıkışlarınla da anılıyorsun...
-Ne güzel, mutlu oluyorum! Gurur veriyor böyle anılmak. Öldükten sonra arkamdan konuşulacak bestelerim gibi bir de bunlar olacak.
Ne diyecekler?
-Diyecekler ki ‘Niran, müzik için soyunmaya son!’ hareketi başlattı ve bu çok güzel bir hareketti...”
Allah aşkına, demin gayet seksi pozlar verdin. Kolların, omuzların açık. Topuklar maşallah. Daracık üzerine yapışan bir pantolon. O halinde bir seksapel yok mu!
-Yok.
Nasıl yok ya? Seksapelin sınırı kime göre değişiyor?
-Benimki porno değil!
Kim karar veriyor? Kim “Bu porno, bu erotizm” diyor?
-Bilirkişiler...
Bilirkişi kim? Mesela benim için Madonna porno değil...
-Gençliğimizde biz de dinledik canım. Michael Jackson’lar, Madonna’lar...
Sen birtakım şarkıcıları beğenmiyor olabilirsin, klipleri beğenmiyor olabilirsin. Onlar çocuklara zararlı da olabilir. Bu konuda fikrini de söyleyebilirsin. İfade özgürlüğüdür ama bu yasakçı zihniyet ne iş? “Yasaklansın, kaldırılsın, şu saatten sonra gösterilsin, gelmesin!”
-Yoo hayır. İnan değil...
Nasıl değil ya! Ben buraya aslında samimi olup olmadığını anlamaya geldim...
-Niye olmayayım ki? Gayet samimiyim... Benim pornoculukla suçladığım insanlar var. Hep yaptılar, açılıp, saçıldılar. Allah’tan ki şu aralar yapamıyorlar. Yapamayacaklar da artık. Eskisi gibi olmayacak hayat! Türkiye’de bazı şeyler eskisi gibi olmayacak!
Sen de bunu fark edip şimdiden ona uygun mu davranıyorsun?
-Tabii ki hayır! Ben müzikal ve sanatsal şeylerin daha ağırlıkta olmasını istiyorum. Okey? Yüzün üzerinde bestesi olan, besteci, yorumcu ve yapımcı kimliği olan bir insan olarak konuşuyorum.

Benim de yanlışlarım oldu
Bir defa sen kendi geçmiş yaşamının özeleştirisini yaptın mı?
-Tabii ki. Her şeyi açık yüreklilikle söylüyorum.

Evet, uyuşturucu kullandım

Neler söylüyorsun mesela?
-Defalarca tekrar etmenin gerekli olduğunu düşünmüyorum.
Buraya kadar gelmişim, bana da söyle...
-Yanlışlarım oldu, insanız, hepimizin oluyor. Ama ben bireysel hatalardan bahsetmiyorum. Tüzel ve sektörel şeylerden bahsediyorum.
Yok, ben bayağı bireyseli kastediyorum!
-Bireysel hataları konuşmaya başlarsak, çarşaf çarşaf şeyler dökerim ortaya! Kimsenin sokağa çıkacak yüzü kalmaz! Ama madem istiyorsun ben de her insan gibi geçmişimde hatalar yaptım.
Tam da bunu demek istiyorum aslında, insan şu anda birilerine, “O yasaklansın, bu yasaklansın!” diyorsa, bir dönüp kendine ve kendi geçmiş hayatına bakmalı...
-Ben onlar gibi davranmadım...
Onlar kim?
-Sektörde şu an çok ismi anılan birtakım şarkıcılar.
Sen onlara mı kızgınsın? Mesele bu mu?
-Türkiye’de sanat ve pornografi bu kadar çok birbiriyle örtüşmemeli. Buna kızıyorum!
Kim ne yaparsa yapsın, sana ne!
-Olur mu öyle şey? Ben pornonun ve şiddetin her çeşidine karşıyım. Subliminal mesajlardan bahsediyorum. Sadece müzikte de değil çizgi filmde de reklamlarda da var. Mesela bir cips reklamı var şu sıralar. Şiddet unsuru içeren iğrenç bir reklam. “Oldukça büyük, oldukça kalın!” filan diyor. Cipsten tutun, saç boyasına, oradan bir araba reklamına kadar böyle devam ediyor. Kadının arabadan inmesi, eteğinin açılması falan hepsi bize dayatma!
Demin yanlış hayat deneyimlerinde kalmıştık... Senin de yanlış olduğunu düşündüğün hayat deneyimlerin var mı?
-Yanlış evliliklerim var evet. Yanlış ilişkilerim de oldu. Burada bireysel hatalardan bahsetmiyoruz. Sektörde adı sıkça anılan bir takım isimlerin bireysel hatalarını konuşmaya başlarsak, hakikaten yer yerinden oynar.
Yer yerinden oynasın, ne olur lütfen!
-O zaman Google’a girin, en ünlü sanatçılar, şarkıcılar ya da mankenler kimse isimlerini yazın ve görsellerine tıklayın, bakalım neler çıkacak.
Onlardan biri de sensin. Girdim Google’ a, senin adını yazdım, uyuşturucu kullanmakla ilgili bir sürü şey çıktı.
-Onu geç! Bireysel şeylerden bahsetmiyoruz.
Nasıl yani! Şu an ahlak bekçiliği yapan biri geçmişte uyuşturucu kullandıysa bu konuşulamaz mı?
-Yahu bu ülkede Tarkan’ı bile aldılarsa, neyi tartışıyoruz ki anlamadım yani...
Tarkan “Lady Gaga yasaklansın!” diyor mu, böyle yasakçı tavırlar sergiliyor mu? Geçmişinde bir sürü şey yapmışsın şimdi kalkmış...
- Tüzel bir şeyle, kişisel bir şeyi birbirine karıştırıyoruz şu anda!
Yani sen şunu mu diyorsun “Ben hata yaptım”...
-Evet.
Uyuşturucu da kullandın?
-Evet.
Kötü şeyler de yaptın...
-Evet. Ama ben sahnede insanların önünde esrar mı içtim? Lady Gaga içiyor. Sahnede g-string’le kalan bir şaklaban o! Lütfen internetten girin de bakın bakalım neler yaptığına. Beni böyle bir şeyle asla yargılayamazsınız. Ben kendi geçmişimle yüzleşmiş bir kadınım. İstediğiniz kadar bana bu sorularla gelin ama beni alaşağı edemezsiniz! İzin vermem!

Evet, uyuşturucu kullandım

Tesettürlü fotoğraf rica ettiler, Kıramadım

Kız kardeşin Facebook’ta aleyhinde bir sürü şey yazdı. Neticede kız kardeşin. İnsan ne hissediyor?
-Dünyanın varoluşundan beri, Adem’le Havva’nın çocukları Habil ile Kabil’in arasında yaşanan kardeş kavgaları, hepimizin içinde tarihi ve vicdani bir yaradır. Vereceğim cevap sadece budur.
Kardeşin, duruma, âna ve adama göre değişen bir kadın olarak anlatıyor seni...
-Benim döneme göre değişen hiçbir tavrım olmadı. Ben hâlâ bu ülkenin bayrağına, Atatürk’e, dinime, bayrağıma her türlü milli ve dini inancıma bağlı olarak yaşıyorum. Okey? Buraya kadar okeyiz ama şöyle bir gerçek var: Benim üzerime basarak ortaya çıkmaya çalışanlar böyle süslü cümleler kuruyorlar...
Seda Sayan, programında “Ama sen de böyle klipler çektin!” dedi ve RTÜK Seda Sayan’a ceza kesti...
-İşkembeden konuşmak onunki.
Sence arkanı hükümete dayayıp herkese dayılanma pozisyonuna mı geçtin?
-Ne alakası var ya? Ben yılda 80 tane konser yapıyorum sevgili Ayşe Arman. Ve ben yıllardır CHP, MHP ve AKP’li belediyeler için konserler veriyorum. 20 yıldır sahnedeyim. Yıllarca Ahmet Kaya şarkısı okudum, beni PKK’lı ilan ettiler, biz ona da “Eyvallah” dedik. Şimdi diyorlar ki “Ne oldu? AKP’yi mi yalıyorsun?” Öyle bir şey yok. Doğru bildiğim gerçekleri konuşuyorum.
Senin aslında sıkı bir sesin ve müzik geçmişin var. Acaba şöyle düşünüyor olabilir misin: “Ben olduğum yerden daha iyi bir yerde olmayı hak ediyordum. Lanet olsun. Bir sürü insan daha fazla para yaptı, daha fazla şöhret oldu! Açılıp saçıldıkları için oldu...”
-Yok hayır! Yılda 80 konser veriyorum. Hem de Nişantaşı’nda, Bebek’te görüntü vermeden. Ben Niran Ünsal’ım, yapımcı, şarkıcı ve besteciyim.
Öyle bir şey söylüyorsun ki, sanki bütün şarkıcılar poposunu, memesini açıyor...
-Yüzde 90’ı evet.
Mesela Nilüfer geliyor aklıma...
-Bir şey diyeceğim lütfen ya, Nilüfer’i örnek verme Allah aşkına. İstisnalar kaideyi bozmaz.
Sezen Aksu geliyor aklıma...
-İstisna onlar.
Sayalım, Nükhet Duru, Zerrin Özer, Candan Erçetin, Nil Karaibrahimgil, Işın Karaca...
-Bunlar, yüzde 10’un içinde.
Saydığım herkese yüzde 10’un içinde diyorsun. (O esnada eşi karışıyor, “Gülşen, Demet, Hande?” diyor)
-Hah, onlar yüzde 90’ın içinde! “Hande’ye Madonna’nın çakması!” deniyor ya. Çin malı çakma Madonna! Daha kötüsü var mı?
Peki senin onlarla derdin ne? Bırak onlar ne yapıyorsa yapsın, sen de ne istiyorsan onu yap...
-Ama sanat ve pornografi birbiriyle bağdaşan şeyler değil!
Abi sen kendin için konuş. Başkalarından sana ne?
-Aynı sektördeyiz. Olmaz öyle şey!
Tesettüre girmenin sebebi ne? O dergiye pozlar çektirince daha fazla iş alacağını mı düşünüyorsun?
-Anlatacağım ama lafımı kesmeyeceksiniz, okey? Son çıkışlarımdan sonra benimle bir sürü röportaj yapıldı. Aysha dergisi de muhafazakâr kesime hitap eden bir dergi. Bütün kapaklarını inceledim. Hepsi kapalıydı. Derginin anlayışı o. Ama röportajın içinde benim başı açık fotoğraflarım da var...
Normal hayatta tesettürle dolaştığın oluyor mu peki?
-Hayır ama Allah’ın huzuruna çıktığımda tabii ki takıyorum başörtüsünü. Röportaj esnasında tesettürlü fotoğraf rica ettiler. Niye kırayım ki? Yıllarca bu ülkede mankenler, şarkıcılar bir sürü dergiye, neredeyse anadan üryan poz verdiler. Kimse sesini çıkarmadı. Şimdi ben tesettürlü fotoğraf çektirince mi kıyamet koptu?

KARDEŞLERİM CENAZEME GELMESİN

Evet, uyuşturucu kullandım

İbrahim benim hem hayat arkadaşım hem can yoldaşım hem eşim hem babam hem oğlum hem arkadaşım. Ben ona hep şey derim, “Seni tanıdığım zamanlarda hiçbir şeyimdin ama şimdi her şeyim oldun!” Benim hayata tutunma sebebim çocuklarım ve eşim. Ailemden hiç kimse hayatta değil artık. İki kardeşim var, ikisiyle de görüşmüyoruz. Onlar da birbirleriyle görüşmüyorlar. Hatta, eşime ve yakın çevreme vasiyet ettim. Çok sade bir tören istiyorum öldüğümde. Ve kardeşlerimi kesinlikle istemiyorum cenazemde. Toprağa verdikten sonra gelirler, kabirde görürler vs. Sanat camiasından da kimseyi istemiyorum.


KADRİMİ, KIYMETİMİ BİLMEYENLER


Bütün bu anlattıklarının altında öfke var...
-Öfke değil. Kırgınlık diyebiliriz.
Kim seni bu kadar kırdı hayatta? “Cenazeme gelmesinler!” diyecek kadar...
-Bu dünyada ve bu hayatta kadrimi ve kıymetimi bilmeyen en yakınım bile olsa gelmesin cenazeme!
Bence bu laf özetliyor seni. Sen bütün dünyaya, “Kadrimi ve kıymetimi bilmediniz!” diyorsun. Terapiye filan gittin mi?
-Yoo terapiye ihtiyacım yok. Tamamen para tuzağı. En büyük terapi ne biliyor musun? İbadet!


‘Ulusal Algıyı Koruma Yasası’ için Meclis’e gidiyoruz

Peki bütün bunların önünü kesebileceğini nasıl düşünüyorsun?
-Türkiye’de ‘Ulusal Algıyı Koruma Yasası’ çıkartacağız. Meclis’e gidiyoruz bu konuyla ilgili, bir sürü hocayla birlikte. Okey?
‘Ulusal Algıyı Koruma Yasası’ ne demek?
-Türkiye’de internet portallarına, televizyonlara birtakım sınırlamalar getirilecek. Çünkü mesela benim 14 yaşındaki çocuğuma öğretmen ödev vermiş, o da ödevi için internette araştırma yaparken, üç-beş saniye sonra pornografi çıkıyor karşısına.
Google’dan porno izlendiğini bile bilmiyorum...
-Gerçekten bilmiyor musunuz?
Allah belamı versin bilmiyorum...
-Siz röportaj için bir adamla yatağa girdiniz, nasıl bilmiyorsunuz ya... Abi o adamla ne işin var yatakta senin ya?
O zaman sen aslında benim yatağa girerek poz vermemin de yasaklanmasını istiyorsun!
-Belki ‘Ulusal Algıyı Koruma Yasası’nın bir maddesi sizi de etkiler. Bilirkişilere sormak lazım.
Bilirkişi kim?
-Bu konuyla ilgilenecek olan teknik birim.
Kimlerle gidiyorsunuz Meclis’e?
- Biri Sefer Darıcı. Sivas’ta Cumhuriyet Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. Subliminal mesajlarla ilgili birçok kitap çıkarmış, ‘Şalcı Bacı’ onlardan biri. Hayatını tamamen şal yaparak kazanan ve asılan bir Türk kadınının hikâyesi. Sonra Burçin Aktükün var, o da ses uzmanı. Subliminal mesajların MP3’lerde kullanılmasıyla alakalı çok ciddi araştırmaları var. Şarkılardaki gizli mesajların çözümlemelerini yapan bir hoca kendisi. Subliminal mesajlar, aklınıza gelecek her türlü ürünün görsellerinde kullanılıyor. Bir sürü çizgi filmde de var. Bunun dışında Yardımcı Doçent Aybike Serttaş var. Bu bir ekip çalışması. Buradaki insanlar da benim söylemlerimi destekleyen akademisyenler.

ARKAMDAN OKUYAN BİRİ OLSUN DİYE ‘İMAM HATİP’E YOLLUYORUM

Samimi inananlar zaten bütün çocuklarını ‘imam hatip’e gönderiyorlar. Sen ilk ikisini göndermedin. Şimdi küçük çocuklarını “imam hatip’e göndereceğim” diye çıkıyorsun...
-Evet. Gerçeklerim de değişebilir, inançlarım da...
Ne oldu da değişti?
-Ölümler beni etkiledi. Altı yıl boyunca kayıp verdim. Annem, babam, dedem, anneannem, halam, teyzem, manevi annem, amcalarım peş peşe...
Düşündün ki “Çocuklarım hafız olsun!”
-Hayır canım. İki sene önce verdiğim röportajlara bak, o zaman da “Hafız olarak yetiştireceğim!” diyorum. Yeni değil yani. Benim çocuklarımın adı Liva ve Bera. Çünkü Hz. Muhammed Efendimiz’in iki sancağı var. O sancakların isimleri. Liva 2 buçuk yaşında. Ne eğitimi alacaklarına biz çocuklar doğmadan karar verdik. Şunu anladım ben: Hepimiz öleceğiz. Arkamdan Kuran okuyan bir insan olsun istiyorum...
Bunu başka yerde öğrenemez mi?
-Hayır. Zaten önce Kuran kursuyla başlayacaklar. Dört yaşında. Daha sonra da ‘imam hatip’ te okuyacaklar.
İnsanların senin samimiyetinden şüphelenmesi sence anormal mi?
-Çok az bir kesim var ya samimiyetsiz olduğuma inanan. Onlar benim çok umurumda değil açıkçası. Beni ilgilendiren çoğunluk!
Peki mesela, evlendiğin adamın kalıbına giriyor olarak anılmak seni üzmüyor mu?
-Hakkımda konuşacak başka bir şey bulamayınca, kişisel geçmiş, bireysel hatalardan giriyorlar. Ne yapsınlar yazık!
Bu arada yüzde 90’a koyduğun o beğenmediğin şarkıcıların albümlerini satın alanlar da var. Onlara bayılanlar var. Bütün onları dinleyenler de mi ahlaksız? Türkiye’nin yarısını ahlaksızlıkla mı suçluyorsun?
-Rant ve rekabet ortamı bu. Pazarlama her şey! Bir şeyi 10 kereden fazla insanlara dayatırsanız, bilinçaltlarına işlemiş olursunuz.
Şu anda da ülkenin yarısını aptallıkla suçladın!
-Hayır ne alakası var!

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku