Bu cesur kadınlara ancak şapka çıkarılır!

Bu dava, mahkeme salonunda “Hak, hukuk, adalet” sloganlarıyla protesto edilen dava... Türkiye’nin nefesini tutarak izlediği dava... Gazetecilerin değil, gazeteciliğin yargılandığı dava... Bir sonraki duruşma, 25-26 Aralık’ta...

Duruşma öncesi, Cumhuriyet İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay’ın eşi Adalet Dinamit ve Cumhuriyet Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu’nun eşi Eylem Türk Sabuncu’yla konuştum.

Böyle cesur kadınlara ancak şapka çıkarılır!

Ara ara gözlerimin dolduğu şeyler anlattılar.

Evet, beklemedeler ve beklemek zor ama çok dirayetli ve güçlüler, tıpkı içerideki eşleri gibi. Güçlerini de haklılıklarından aldıklarını söylüyorlar. Önümüzdeki günlerde iyi haberler almak dileğiyle...

Bu cesur kadınlara ancak şapka çıkarılır
Cumhuriyet davasında sanıklar, 'silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme' ve 'hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanmakla' yargılanıyor, 43 yıla kadar hapisleri isteniyor.

ADALET DİNAMİT

Eşiniz, Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay. 14 aydır ayrısınız. Dile kolay ama... Akla ve kalbe ziyan değil mi? Ne haldesiniz?

- İyi olduğumuzu söylemek mümkün değil. Çünkü yaşadıklarımız inanılır gibi değil. Toplumca akıl tutulması yaşıyoruz!

Tahliye beklemek ve hayalkırıklığı yaşamak... Ummak ve yanılmak... Üstelik her defasında... Ne kadar hırpalandınız bu 14 ayda?

- Çoook. Tarifi yok. Bir sürü duyguyu aynı anda yaşıyorsunuz. İnsanın içini oyan bir ayrılık acısı, kahredici bir üzüntü, ölesiye bir özlem, yakıcı bir öfke, kızgınlık... Ama sonra her duruşmada, insanın içini ısıtan o gülüşünü görmek... Haklılığın getirdiği o sakin ve dik duruş, müthiş gurur veriyor. Hüzün de aynı zamanda. Karmaşık ve anlatılması zor duygular. Ama maalesef bu ülkede, bu korkunç acıları yaşamak neredeyse olağanlaştı. Biz aslında toplumsal meselelere duyarlı, sıradan insanlarız. Tek suçumuz hakka, hukuka, adalete, demokrasiye, basın özgürlüğüne olan inancımız ve bu değerleri yaşamımızda var etmeye çalışmamız.

En çok ne öğrendiniz bu süreçte?

- Öfkemi kontrol etmeyi ve sabretmeyi. Haklı olmak kadar, haklı kalmak için de kendinizi zorlamak durumundasınız. Avazınız çıktığı kadar bağırmak istiyorsunuz ama bağıramıyorsunuz. Kendinizi sürekli kontrol etmek durumdasınız. Kolay değil. Hatta çok zor. Ama bir şekilde öğreniyor insan.

Bu cesur kadınlara ancak şapka çıkarılırSürece lanet okuduğunuz oldu mu?

- Hayır, kontrollü oluyorsun. Her celse, bir kere daha hukuka inanmak istiyorsun. “Bu ülkenin korkusuz, sağduyulu, hukuku her şeyin üstünde tutan yargıçları, savcıları var!” diyorsun. Ama maalesef her celsenin sonunda büyük bir hayalkırıklığıyla evine dönüyorsun!

Bu davadaki bazı gazeteciler serbest bırakıldı. Ama sizinkiler içeride. Sizce mantıklı bir sebebi var mı?

- Yok. Çünkü bu davada isnat edilen suçlamalar, eşim de dahil hepsi için aynı. Hukukçular, tahliye için hukuki bilgilerini bir yana bırakıp loto oynamaya başladı. Bir taraftan da traji-komik bir süreç. Ama uzadıkça etkisi tamir edilmez yaralara dönüşüyor.

Hukuk bilginiz ne kadar gelişti bu süreçte?

- Oğlum, eşim ve damadımız hukukçu. Üstelik Akın, ceza hukukçusu. Bu nedenle yatkınlığım vardı ama bu süreçte tabii ki daha çok bilgi sahibi oldum. Hukuk sosyolojisi ve hukuk felsefesiyle de ilgilenmeye başladım. Ayrıca Anayasa Mahkemesi nedir? AİHM nedir? Nelere bakar? Neden son günlerde Anayasa Mahkemesi işlevsizleşti? gibi değerlendirmelerin öznesi oluyorsun. Düşman hukukunun uygulandığını düşünüyorsun.

Nasıl yani?

- Tek bir somut delil sunulmadığı halde eşim 14 aydır tutuklu. Akıl ve mantıkla açıklanır bir yanı yok. Aklımızı yitirmediğimize şükrediyoruz! Savcı iddianameyi hazırlarken bütün araştırmaları yapıyor, delil bulamıyor, Akın ve Murat için ayrıca Terörle Mücadele’ye soruyor: “Bu kişilerin herhangi bir terör örgütü ile ilişkisi var mı?” diye.

Ne cevap geliyor?

- “Hiçbir ilişki bulunamadı!” Ancak savcı iddianameyi yazarken bu cevap yazısından hiç bahsetmiyor. Halbuki savcının görevi, aleyhte olduğu kadar lehte olan bilgileri de iddianamesinde bildirmek. Ben de o zaman, düşman hukuku değil de nedir bu diye sorarım! Bu, yaşadıklarımızdan sadece biri. AİHM, medya özgürlüğüyle ilgili davaları öncelikle incelemek gerekir diye karar alıyor. Ama bizim üst mahkememiz, yani Anayasa Mahkemesi bir yıl geçmesine rağmen hâlâ karar vermiyor. Bütün sanıklara atfedilen suçlama ya yayın politikasını değiştirmek ya köşelerinde yazdıkları yazılar ya da haberleri. Bu duruşmalarda gazete mizanpajının bile sorgulanmasına tanık olduk. Akıl alır gibi değildi ama maalesef oldu! Yani anlayacağınız, bu davada gazeteciler ve gazetecilik yargılanıyor. Medyası özgür olmayan bir ülkede, demokrasinin varlığından bahsedebilir miyiz?

MEDYAYA GÖZDAĞI

Ortada somut delil yokken, mahkemenin sürekli ertelenmesini siz nasıl yorumluyorsunuz?

- Cumhuriyet Gazetesi, medya dünyasında ve toplumda, tirajı yüksek olmamasına rağmen etkili bir gazete. Etkisini de herhangi bir sermaye kuruluşuna bağlı olmamasından alıyor. Tüm medyaya, bizimkileri içeride tutarak gözdağı vermek isteniyor olabilir.

HİÇ OLMADIĞIM KADAR ÂŞIĞIM AKIN’A

En son ne zaman ağladınız? İnsanların içinde uluorta ağlamayayım, üzüntümü göstermeyeyim” gibi bir çaba içinde oluyor mu insan?

- Eskiden, insanın ağlamamak için kendini tutmasının ne kadar saçma olduğunu düşünürdüm. Ama böyle bir süreçte, güçlü görünmek durumunda hissediyorsunuz kendinizi. Bana öyle oldu. “Evet haklıyım, eziyet çekiyorum. Sevdiklerimden beni ayırıyorlar. Sevdiğim, güvendiğim insanlar boşu boşuna bir yılı aşkın süredir mahpusluk yaşıyor” diye kahroluyorsunuz. Ama bakıyorsunuz onlar içerde güçlü! O zaman biz de dışarıda güçlü olmak durumundayız! Bu ülkede zaten çok acılar yaşandı. Acı bu kez bizim evin içine de düştü. İstemesek de güçlü olma görevini üstlenmek durumunda kalıyoruz. Tek tesellimiz haklı olduğumuzu bilmemiz!

Eşinize karşı da hep güçlü mü durdunuz?

- Çok kolay ağlayan bir insan olduğum halde, kolay ağlayamaz oldum. Oysa ki gülmek kadar ağlamak da insani bir duygu. Bize bunları yaşatanların bir gün utanacağını biliyor olmak, insanı dirençli kılıyor! Çünkü biz biliyoruz, eşimi yargılayanlar, eşimden daha zor durumda.

Peki birlikte ağladığınız olmadı mı?

- Biz birlikte gülen, birlikte ağlayabilen, birlikte gezen, yeni kültürler keşfetmek için yollara düşen, birlikte direnebilen, kederi de sevinci de birlikte yaşayabilen bir çiftiz. Uzun ayrılık sonrası cezaevinde ilk görüşmemizde, gözlerinden yaş geldi. Tabii benim de... Ne yapacağımı şaşırdım! Ve ne yaptım dersiniz?

Ne yaptınız?

- Bir anda dans etmeye başladım! Korunma mekanizması gereği herhalde. Ama tabii bu davranışımın hiçbir mantığı yoktu. Sonra ikimiz de kahkaha ile gülmeye başladık. Gardiyan çok şaşırdı, hayretler içinde bize baktı. Biz ise gülmeye devam ettik!

Film karesi gibi. Peki aranızdaki sevgi katlanarak büyüdü mü?

- Akın, ona ziyarete giden bir milletvekili arkadaşımıza, “Ben Adalet’ten üç günden fazla hiç ayrı kalmamıştım. Onu çok özlüyorum. Eşime özlem ve insan sesine hasretlik dışında bir sıkıntım yok!” demiş. Bu süreç, bana ne kadar doğru bir adamla birlikte olduğumu bir kez daha kanıtladı. Evet, ona düşündüğümden daha fazla âşık olduğumu hissettim bu süreçte.

 

SAĞLIĞINDAN HABER ALAMAMAK KOYUYOR İNSANA

Bu süreçte en çok nede zorlandınız? En çok ne koydu size?

- Hissettiğim gibi yaşamaya alışkın biriyim ben. Duygularımı gizlemek durumunda kalmak beni çok yordu. O anlarda, evden çıkmamaya özen gösteriyorum. Akın sakin, sağduyulu, bilgisine güvendiğim bir insan. Zorlandığım zamanlarda onunla fikir alışverişinde bulunur, ona danışırdım. Sadece aşkım değil, aynı zamanda dostum ve yoldaşım. İstediğim anda ona ulaşamamak, danışamamak, haber alamamak çok koydu! Ama daha da zoru, onun iyi olup olmadığı bilmemek, aklınıza düştüğü anda bilgi alamamak. “Merak ettim, sağlığı nasıl, o yüzden arıyorum. Kocam iyi mi?” diyemiyorsunuz.

Bu dönemde eşiniz hakkında öğrendiğiniz yeni bir şey var mı?

- Var. Bu kadar dirençli, sabırlı olduğunu, her koşuldan, her zorluktan kendini geliştirerek çıkabildiğini bilmiyordum. Sabrının sınırı yokmuş. İnanamadım! Bunca ay içinde, onu hiç yılgın, bıkkın görmedim. Görüşlerde moral bulmaya çalışan değil, moral veren o! Ziyaretine gidenleri sakinleştiren o. Anlayacağınız, sanki içeride olan o değil, biziz.

Bu cesur kadınlara ancak şapka çıkarılır

 

TREN İSTASYONUNDA AVAZIM ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRMAK İSTİYORUM

”Şunu yapmayayım, çıkınca birlikte yaparız” dediğiniz şeyler var mı?

- Akın spor konusunda tembeldi bugüne kadar. Ama gel gör ki içerde, küçük ve havasız bir mekânda, sağlığını korumak için yaz, kış, yağmur, soğuk demeden, yüksek duvarlı, üzeri tel kafesle çevrili, beton avluda bir buçuk saat yürüyüş yapıyormuş. Çıkınca onunla birlikte sahilde, koruda el ele, bol bol yürüyüş yapmak istiyorum! Listem uzun, özlem duyduğum şeylerin hepsini sayabilmem mümkün değil. Ama bir şeyi mutlaka yapmak istiyorum: Herhangi bir tren istasyonuna gidip, tam tren geçerken -kimseyi rahatsız etmemek için- avazımızın çıktığı kadar bağırmak, çığlık atmak istiyorum! İçimizde biriken öfkeyi ancak böyle atarız, rahatlarız diye düşünüyorum. Ha, bir de evimize Zülfü’nün ‘Ey özgürlük’ şarkısı eşliğinde girmek istiyorum!

Eşiniz Almanya’dan dönmeyebilirdi ama döndü...

- Akın, “Bir suç işlemedim. Hukuk insanıyım ben. Adaletten kaçacak hiçbir şeyim yok. Severek ve onur duyarak Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışıyorum. Veremeyeceğimiz bir hesabımız yok” dedi ve döndü. Hukuk yoluyla kendisinin ve arkadaşlarının aklanacağına dair de hiçbir şüphesi olmadı. Tutuklanacağını bile bile döndü. Tabii ki bu kolay bir karar değil. Ama onun için dönmemek gibi bir şey söz konusu bile değildi. Biz hepimiz demokrasinin, özgürlüklerin, hakkın ve hukukun gerçekleştiği bir ülkede, insanca yaşamak istiyoruz.

EYLEM TÜRK SABUNCU

 

KARANLIKTAN KAÇILMAZ! ÜZERİNİZE GELİYORSA İÇİNDEN GEÇMEYİ BİLMELİSİNİZ

 

Eşiniz Murat Sabuncu, Cumhuriyet Gazetesi Yayın Yönetmeni... 14 aydır ayrısınız... İlk günler nasıldı?

- Telefon üzerine telefon! “Geçmiş olsun!” diyor sesler. Duyuyorum ama dinleyemiyorum. Hiç ağlamıyorum. Günler geçiyor, telefonlar azalıyor, sesler de... Ama sorularım artıyor: “Görüş günü ne zaman? “Koğuşu belirlensin, ondan sonra” diyorlar. “Peki ya şimdi nerede kalıyor?” “Tabii ki koğuşta ama geçici!” diye anlatıyorlar. ‘Geçici koğuş’ nedir, hâlâ bilmiyorum. Geçti çünkü. Benim işim ‘kalıcı koğuş’ artık. Ne yer? Ne içer? Yatağı, tuvaleti nasıl? Havalandırması var mı? İlk günlerde tonlarca soru sorabilme gücüne sahip oluyor insan.

Ne kadar hırpalandınız bu 60 haftada?

- Anlatması kolay değil, boğazınız düğümleniyor. Canınız yanıyor ama yanmıyormuş gibi yapıyorsunuz. Duruşmalarda hâkim beyin ağzından, “Tutukluluğa devam” sözlerini duyunca da böyle oluyor. Arabama bindiğimde müziği sonuna kadar açıyorum. Düşüncelerimi bile duymak istemiyorum galiba. Eve vardığımda ise kendi kendime, “Hadi Eylem! Yılmak yok, mücadeleye kaldığın yerden devam” derken buluyorum kendimi.

Bu cesur kadınlara ancak şapka çıkarılırBu 14 ayda öğrendiğiniz en önemli şey ne?

- Yavaşlık... Zamanla hesaplaşma, bir de dayanışma. Biz tutuklu eşleri olarak, Cumhuriyet çalışanları, avukatlar ve okurlarla büyük bir aile olduk. Bir de galiba şunu öğrendim: Karanlıktan kaçılmaz! Üzerinize geliyorsa içinden geçmeyi bilmelisiniz. Bizim şimdi yaptığımız da bu. Biz hiçbir zaman kimsenin kötülüğünü istemedik, istemeyeceğiz. Şuna inanırız, başkasının kötülüğünü istersen, kendin için iyilik dileyemezsin.

Gazetecilerden bazıları serbest bırakıldı ama sizinkiler içeride. Makul bir sebebi var mı?

- Bu davanın hiçbir tarafında, ‘mantık’ ve ‘makul’ bir yön yok. Bu iddianame çökmüştür. Tahliye için çok ama çok geç kalındı. Yargı, artık bu çökmüş iddianamenin arkasında durmaktan vazgeçmeli! Bu dava, şimdiden Türkiye demokrasisinin kara lekelerinden biri haline geldi.

Bu süreçte hukuk bilginizde bir gelişme oldu mu?

-Epeyce. Ama bunun zerre önemi yok. Çünkü Cumhuriyet davasının hukuki bir karşılığı yok!

İddianamenin, ‘cezaname’ gibi uzaması, aylarca çıkmaması nasıl izah edilir?

-Bildiğim bir izahı yok! Murat, gazete manşetlerinin, haberlerin, tweetlerin yer aldığı bir iddianameyle 14 aydır tutuklu. Asıl yargılanan gazetecilik mesleğinin ta kendisi. Bu dava, şimdiden Türkiye demokrasisinin kara lekelerinden biri haline geldi…

Delil yok ama mahkeme sürekli erteleniyor. Bu ne anlama geliyor?

-Hukukun üstünlüğünün iflası anlamına geliyor. Onlar sadece mesleklerini yaptıkları ve Cumhuriyet gazetesinde çalıştıkları için tutuklu.

 

HALKIN, HABER ALMA HAKKININ ARKASINDA DİMDİK DURUYORLAR

Eşinize karşı hep güçlü mü durdunuz? Böyle mi davranmak gerekiyor?

- Murat ve arkadaşları, Silivri’de demokrasi nöbeti tutuyor. Halkın haber alma hakkının arkasında dimdik duruyorlar. Bu yüzden kendi içimde bu süreci bir trajediymiş gibi hiç algılamadım. Murat bir bedel ödüyor. Aslında bu söyleşiyi okuyanlar da dâhil, hepimiz için ödüyor bu bedeli. Cesaretle, korkusuzca...

Sizi en çok yaralayan ne oldu?

- Gazeteci tutuklamalarının Türkiye’nin rutini haline gelmesi! Aslında gazeteciler için durum hiç değişmiyor. Bizim için, Murat için, Silivri hiç de yabancı değil. Oda TV davası sırasında tutuklanan gazeteci arkadaşlarını her hafta görmeye gitti oraya. Şimdi kendisi orada. Sanırım cezaevindeki memurlar da şaşırıyorlardır bu duruma. Çünkü Murat çeşitli zamanlarda, kapalı görüşteki pencerenin bir önünde, bir arkasında oluyor.

Ana duygu hangisi? Umut, öfke, umutsuzluk, çaresizlik?

- Umut tabii. Cesareti, dik duruşu ve korkusuzluğu nedeniyle Murat’ın varlığı bana gelecek için çok umut veriyor.

ZİHNEN BİZ DE İÇERİDEYİZ!

Eşinizin hangi özelliklerine aşık olmuştunuz?

- Biz meslektaşız. Habere âşık birisi olarak Murat’ın habercilik yeteneği çok etkilemişti beni. Bir meslek büyüğüm bana, “Gazeteci olunmaz, doğulur” demişti. Murat da öyle doğanlardan. Çok iyi gazetecidir. Zaten Murat’ı hapsedenler de biliyor bunu, hatta en çok onlar biliyor. Ayrıca çok iyi yüreklidir. Mavi Marmara baskının ardından haber için gittiği Gazze’de, kalp rahatsızlığı olan bebeklerin Türkiye’ye getirilmesine ve burada tedavi olmalarına vesile olmuştu.

İçeride olduğu sürece yeni bir tarafını öğrendiniz mi?

- Murat benim “Bir insan ne kadar güçlü olabilir?” sorumun yanıtı oldu. Kararlılığı, dirayeti takdire şayan. Dışarıdaki hiçbir şey, hiç kimse onun bu duruşu kadar güç vermedi bana.

 

14 AY BOYUNCA NE SİNEMAYA GİTTİM NE KONSER İZLEDİM. SEVDİĞİ YEMEKLERİ DE YEMİYORUM

Görüş günlerinde neler yaşıyorsunuz?

- Bizim görüşümüz cuma günleri. İple çekiyorum. Gün ışımadan yola çıkıyorum. En az bir saat önce orada olmak gerekiyor. Uzun ve detaylı aramalardan geçiyoruz çünkü. İlk buluşmaya gider gibi hazırlanıyoruz.

”Şunu yapmayayım, çıkınca birlikte yaparız” dediğiniz şeyler var mı?

- Evet, çok şey var. 14 ay boyunca ne sinemaya gittim ne konser izledim. Onun sevdiği yemekleri de yemiyorum. Zihnen içerdeyiz bizler de. Tahliye inancımız ise yaşadığımız sürecin en etkili motivasyonu. Tahliyeler genellikle geç saatlerde olduğu için gece yarısı sahilde köfte-ekmek yemeyi hayal ediyoruz. Murat, denizi çok özledi çünkü.

Sizin de gazeteci olmanız durumu nasıl değiştiriyor?

- Aynı dili konuşmak durumu hep kolaylaştırıyor. Fikir ve ifade özgürlüğü, halkın haber alma hakkı konularında ortak inançlarımız var. Bu da yaşanan süreci beraberce göğüsleme imkânı tanıyor. Ayrıca meslektaş olmak, görüş günlerinde yaptığımız sohbetleri, gündem toplantısına dönüştürebiliyor.

 

GALATASARAY MUHABBETİ OLMAZSA OLMAZIMIZ!  

 

En çok hangi durumlarda eşiniz aklınıza düşüyor ve dayanılmaz bir şekilde özlüyorsunuz?

- Derbi maçlarında.

Galatasaray muhabbeti, her şeye rağmen dört duvar arasında da sürebiliyor mu?

- Olmazsa olmazımız! Derbi haftaları sohbetimizin önemli bir bölümünü Galatasaray oluşturuyor. Her kapalı görüşün sonunda, pencere arkasından birbirimize Gomis’in ünlü panter hareketini yaparak vedalaşıyoruz.

 

SÜRECİN ROMANINI YAZIYOR BİR MAHKUM EŞİNİN OF ÇEKİŞİ

Süreci anlatan bir kitap yazıyorsunuz. Ne durumda?

- Bu kitap, bir mahkum eşinin of çekişi! Sadece cezaeviyle alakalı değil. Beklerken geçen vakitle de alakalı. Ve beklerken yaşadıklarımla, yaşadıklarımızla alakalı.

Yazarken zorlanmıyor musunuz?

- Evet. Yazarken en zorlandığım kitap bu oldu. Ağır akan bir nehir gibi ilerliyor. Bir nevi yüzleşme. Bu süreçte anladım ki, yaşananları yazmak, yaşanmayanları yazmaktan daha zor.

1975’teki uçak kazasında yakınlarını kaybedenlerin öykülerini yazmanız, onların ‘bekleme hissini’ anlatmanız beni çok etkiledi. Kendi durumunuzla bir bağlantı kuruyor musunuz? Siz de şu an bir bekleyensiniz.

- Sanırım beklemek en korkunç laneti yaşamın! Aynı zamanda da nimeti. Zor ama ruhunuzu süsleyen bir tarafı da var. Dönecek birini beklemek ise daha kolay. Benim bekleyişim, kitapta yer alan öykülerden bu noktada ayrışıyor. Ama içtenlikle söyleyebilirim ki, ‘Beklerken’ adlı kitabımı yazarken, bir gün benim de bir bekleyen olacağım hiç aklıma gelmedi. Gerçekten de her şey insana dairmiş.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku