GeriAyşe ARMAN Ben sadece kendim olmayı seçtim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ben sadece kendim olmayı seçtim

Fevkalade sahici. Söyleyebileceğim ilk şey bu.

Sonra çok sıcak, çok şefkatli bir gülümsemesi var.

 

Ve şahane bir sesi...

 

O, “Abartılacak bir şey yok!” diyor ama öyle böyle değil.

 

Hem sesi hem de yazdığı şarkılar insanın kalbine işliyor.

 

Bir kere takıldın mı Cem Adrian’a, müridi oluyorsun, kopamıyorsun.

 

Gizli bir klan gibi zaten Adrian takipçileri.

 

Ve işin ilginç yanı, bu adam röportaj vermiyor, televizyona çıkmıyor, hatta şarkıları radyolarda bile çalmıyor.

 

Buna rağmen konserleri hep ful çekiyor.

 

En çok konser veren şarkıcılardan biri, düşünün konser sayısını sınırlamaya uğraşıyor.

 

Ve konserlerine hep birbirinden farklı insanlar geliyor.

 

Genci, yaşlısı, türbanlısı, rock’çısı...

 

Bu güzel adam, toplumun farklı kesimlerinden insanları ortak bir paydada topluyor.

 

Sizi Cem Adrian’la baş başa bırakıyorum...

 

Ben sadece kendim olmayı seçtim

FOTOĞRAFLAR: FETHİ KARADUMAN

 

Cem Adrian. Sen, nevi şahsına münhasır birisin! Hem ortadasın, sürekli konserler veriyorsun ama hem de yoksun. Televizyona, radyoya çıkmıyorsun. Kimseye eyvallahın yok, ihtiyacın da yok. Sen bu duruma nasıl geldin?

 

- Estağfurullah bir yere geldiğim yok. En değerli şeyim, özgürlüğüm. O yüzden hiçbir şekilde, hiç kimseye bağımlı olarak yaşamak istemiyorum. Yaptığım işin gerekliliği gibi görünen medya yalakalığı ve medyayla alakalı durumlar, yakın durma gayreti filan da bende hiçbir zaman olmadı. Bir dönem Okan Bayülgen’in programlarına çıkardım, bunun dışında en son Enver Aysever’in programına çıktım, o da üç sene önce filandı. Sonra da medyanın hali beni tiksindirdi. Sosyal medyada etkin olayım gibi bir amacım yoktu ama dinleyicilerime oradan seslenince, onlarla oradan bir muhabbete girince ister istemez etkin oldum.

 

 Çok az insan bu durumda.

 

- Ben, beni bu noktaya getiren şeyin de kölesi olmak istemiyorum! Hiçbir şekilde, hiç kimseye bağımlı olmak istemiyorum. Sosyal medyaya bile bağımlı olmak istemiyorum, bu yüzden başka yollar deniyorum. İçgüdüsel olarak enteresan bir şekilde hiç profesyonel olmayan şeyler yapıyorum. Mesela radyolarda şarkılarımın çalınmasını istemiyorum çünkü ben, her şeyi bir bütün olarak görüyorum. Yaptığım müziği çok sevdiğim için, sahte şeylerle yan yana sunulmasını bile istemiyorum. Müzik marketlerde de olmak istemiyorum, zaten bu son albümden sonra tamamen buna son veriyorum. Diyebilirsin ki, “Bu yaptığın hiç profesyonel değil!” Evet, değil. Ama zaten benim profesyonel olayım diye bir derdim de yok. İsteyen dinlesin, istemeyen dinlemesin...

 

 Ama konserlerin ful...

 

- Evet çünkü insanların bence samimiyete ihtiyacı var. Tüm bu riyakâr müzik dünyası ve müzik sektöründen nefret eden, samimi bir şeyler dinlemek isteyen insanlar da var. Onların bir kısmının tercihi de ben oluyorum. Bunun için teşekkür ederim ama ben bunu tasarlayarak yapmadım. Ben sadece kendim olmayı seçtim.

 

HAYATTAKİ EN BÜYÜK ZAVALLILIK PARA!

 

 Konserlerini dolduran insanların birbirine hiç benzememesi, her yaştan, her etnik gruptan olması seni şaşırtmıyor mu?

 

- Hayır, çünkü 11 yılda her şey yavaş yavaş oldu. O kadar sindire sindire yaşandı ki bu süreç, şaşkınlık filan duymuyorum. Ama incelenmesi gereken bir vaka olduğunu düşünüyorum. Televizyona çıkmayan, gazetelere röportaj vermeyen, radyolarda şarkıları çalmayan birinin konseri nasıl bu kadar tıklım tıklım olabilir? Özellikle de Doğu’da biletler iki ay önceden bitiyor. Neden bu kadar çok insanın bana sahip çıktığı bence incelenmeli.

 

 Sence neden?

 

- Samimiyet diyorum ben. Çünkü insanlara, kendilerine porselen dişlerle gülümseyen ve güneş gözlükleriyle bakanlardan böğ gelmiş durumda. Samimi bir şey arıyorlar...

 

 Hayattaki en büyük zavallılık ne?

 

- Para. Yüzde yüz.

 

 Böyle deyip konserlerden çok para kazanmıyor musun?

 

- Çok kazanmıyorum. Normal kazanıyorum. Ve her yere gidiyorum, “Yeteri kadar kazanamam, şuraya gitmeyeyim!” diye bir ayrım yok bende.

 

 Konser öncesi midene kramp giriyor mu?

 

- Heyecanlanıyorum ama öyle şeyler olmuyor. Sahneyi seviyorum, gerçekten severek şarkı söylüyorum. Sahnede çok alkol alan insanlar için şöyle düşünüyorum: Müziklerine ancak öyle katlanabiliyorlar! Ben sahnede asla içmem. Ekibim de içmez. Sahneyi, yaptığım müziği hissedebilmek isterim. Bizde sahte bir şey yok.

 

 Senin bazı konserler matine gibi, 3’te bir tane, 5’te bir tane.

 

- E çünkü çok talep var. Ben konserlerime sınır koyduruyorum. Şu anda mesela sadece ayda 10 konsere düşürdüm, 26 konser yapıyorduk ama çok yoruldum.

 

 Hayattaki en büyük başarın ne?

 

- Her şart altında bağımız ve özgür kalabilmem.

 

Bir erkekte olması gereken en değerli özellik ne?

 

- Erkek ve kadın diye niye ayıralım ki? Her insanda olması gereken en değerli özellik: Onur. Şahane sanatçısın ama onursuzsun, kaç yazar? Benim için bir şey ifade etmez.

 

 İlham ne zaman geliyor? Duştayken, yürürken, uçarken, uyurken...

 

- Ben 24 saat ilham içindeyim. Hatta kendimi durduramıyorum. Sürekli bir şey kaydediyorum, yazıp çiziyorum.

 

NE OLURSA OLSUN ONURLU BİR İNSAN OL!

 

 Sen hep mi böyleydin, sonradan mı oldun?

 

- Hep böyleydim. Hep insanların yanında bir şeyler mırıldanırdım. Aklımda sürekli bir şarkının şurası, bilmem nenin burası falan vardı. Beynimi durduramazdım. Halen devam...

 

 Genç birine öğüt verecek olsan ne derdin?

 

- Öğütlere aldırma! Ne olursa olsun onurlu bir insan ol ve hayatta da gerçekten ne yapmak istiyorsan onu yap. Fakir bir şekilde öleceksen bile, istediğin şeyi yap diyorum, yüzde yüz!

 

Ben sadece kendim olmayı seçtim

 

 

SAAT BİRİKTİRİYORUM 1000’E YAKIN SAATİM VAR

 

 Senin için mutluluk ne?

 

- Şu aralar bir yavru köpek. Adı Bozi. Dünya tatlısı bir çoban köpeği. Onunla oynamak, uyumak benim için saf mutluluk.

 

 En büyük korkun ne?

 

- Sözlerimin ciddiye alınmaması ya da ciddiye alınmayacak sözler söylemeye başlamam...

 

 Senin için aşk ne?

 

- Güzel hatıralar.

 

 Âşık mısın şu anda?

 

- Değilim.

 

 En sevdiğin özelliğin?

 

-Koordinasyon yeteneğim.

 

 Neyi koordine ediyorsun?

 

-Her şeyi. Hem özel hayatımda hem iş hayatımda Cem Adrian diye bir adamın sanki menajeriymişim, prodüktörüymüşüm gibi bir sürü şey planlıyorum. Bir aç insanın yapması gereken şeyi, tek başıma yapıyorum.

 

 Sosyal medyada müthiş aktifsin...

 

- Onu da kendim yönetiyorum.

 

 En sevmediğin özelliğin?

 

- İş konusunda çok titiz olmam. Mükemmeliyetçiyim. Herkesten de benim gösterdiğim özeni bekliyorum.

 

 Saçlarına kaç dakika harcıyorsun sabahları?

 

- Bir dakika bile değil! Belki 30 saniye... Kendi dalgası o. Kurutma makinesi bile kullanmıyorum. Taradığım zaman böyle oluyor.

 

 Diğer insanlarda en sevmediğin özellik?

 

- Empati yeteneklerinin olmaması.

 

 En çok neye para harcarsın?

 

- Antika kol saatine.

 

 Kaç tane antika saatin var?

 

- 1000 kadar.

 

Ben sadece kendim olmayı seçtim

 

 

DÖVMELERİMDEN BİRİ BERKİN ELVAN’IN KAŞLARI

 

 Yapma ya! Kafayı neden saatlere taktın?

 

- Kötü bir dönem geçirdim, saatler beni tedavi etti. Yaşanmışlığı, psikolojime inanılmaz iyi geldi. Gerçekten de endorfin hormonumu tetikledi. Çok çok mutlu ediyor saat biriktirmek.

 

 Nereden buluyorsun?

 

- Dünyanın her yerinden.

 

 Peki o saatleri ne yaptın?

 

- Antika saat dükkânı açtım! Ama satmıyorum bir türlü, elim gitmiyor. Hepsinin bir hikâyesi var, o saati kim takmış, kolunda o saatle neler yaşamış...

 

 Fiziğinle ilgili sevmediğin bir şey var mı?

 

- Var. Çok uzunum ben. 1.89. Biraz daha kısa olabilirdim.

 

 En çok kullandığın kelime.

 

- “Hayır!”

 

 Bir sürü insan “hayır” demesini bilmez...

 

- Ben derim. Ne istediğimi ve istemediğimi bilirim. Netim ve inatçıyım.

 

 Ensende neden ‘kayıp’ yazıyor?

 

- ‘Kayıp’ beni ifade eden bir kelime. Öyle hissediyorum. Kolumda da Şeker Prens ve Tuz Kral yazıyor. Bir albümümün adı. Güzel bir masaldı.

 

 Başka dövmeler?

 

- Var... Bak, bu kör alfabesiyle aşk anlamına geliyor, bu de Berkin Elvan’ın kaşları. Unutmak istemediğim şeyleri her gün hatırlamak için yazdırıyorum.

 

Ben sadece kendim olmayı seçtim

 

İSTANBUL’DA KENDİMİ ÇOK KÜÇÜK HİSSEDİYORUM

 

 Cem Adrian’la mı yatıp kalkıyorsun, kafan sürekli onunla mı meşgul?

 

- Hayır, ben Ankara’da son derece normal bir mahallede, son derece normal bir apartmanda Cem olarak yaşıyorum. Herkes de beni çevremde öyle tanıyor. Ama belli zamanlarda Cem Adrian olarak sahneye çıkıyorum, konserler veriyorum.

 

 Neden İstanbul’da yaşamıyorsun?

 

- Sevmiyorum İstanbul’u. Çok kalabalık ve kendimi küçük hissediyorum. Trafikte küçük hissediyorum, sokakta küçük hissediyorum.

 

 En mutlu olduğun yer ve an...

 

- Ankara’da evimde kanepemde otururken. Oh, o huzur gibisi yok!

 

 Hangi yeteneğe sahip olmak isterdin?

 

- İyi dalabilmek isterdim. Suyun altında daha çok vakit geçirebilmek isterdim.

 

Ben sadece kendim olmayı seçtim

 

GENEL ANLAMDA HAKSIZLIKLARDAN MUTSUZUM

 

 Sen de duygulara dalıyorsun. Sinir uçların çok mu açık, nasıl yazıyorsun o şarkıları?

 

- Bence çok abartacak bir şey yok. Mesele şu: Herkesin bir acı eşiği var. Bence benimki biraz yüksek, duygularımı ifade edebilme kabiliyetim de... Sokakta bir şey olur, beni, bir başkasından daha çok etkiler. Ve kendimi iyi ifade edebildiğimden, o olayı, ben daha farklı anlatırım. Duygumu abartırım. Yoksa yaşadığımız olaylar hep aynı.

 

 Nasıl ölmek istersin?

 

- Çok ani. Kimseye veda etmeden. Uzun vedalardan hoşlanmıyorum.

 

 Yaşadığın hayattan memnun musun?

 

- “Değilim” desem büyük nankörlük olur. Kendi hayatımdan şikâyetçi değilim ama genel anlamda haksızlıklardan ve adaletsizliklerden mutsuzum.

 

FAZIL SAY’LA KARŞILAŞINCAYA KADAR ETİLER’DE FAL BAKIYORDUM

 

 Fazıl Say olmasa, sen bu adam olur muydun?

 

-Bu adam olurdum ama burada olmazdım!

 

 Nasıl yani?

 

- Yine aynı ben olurdum ama yolum farklı olurdu. Fazıl Say benim için tabii çok büyük bir ışık oldu, üzerime spot tuttu, insanlara beni gösterdi ve her şey kolaylaştı. Ne kadar yetenekli olursanız olun, insanların güvendiği biri, bir tür otorite sizi ittirirse, “Bu adam çok yetenekli!” derse, o zaman işte kapılar açılıyor. Saçma ama öyle. Bir referans gerekiyor.

 

 Bu hikâyeyi yüz bin kere anlatmışsındır ama bize de anlatsana, yolun Fazıl Say’la nasıl kesişti?

 

- Para kazanmak için fal bakıyordum, Etiler’de bir barda.

 

Ben sadece kendim olmayı seçtim

 

MESELE SES TELLERİMDEKİ GENETİK FARKLILIK

 

 İyi fal bakar mısın peki?

 

- Fal bakmak ilginç bir şey aslında. Karşındakiyle konuşurken onu az çok tanıyorsun, hayatta neyin peşinde olduğunu anlıyorsun ve onu iyi hissettirmeye çalışıyorsun. Fal demek işte bu, iyi hissettirmeye çalışmak, güzel enerji vermeye uğraşmak... Ben de bunu Allah için iyi yapıyordum. İstanbul’daydım, hiç param yoktu ve para kazanmak zorundaydım. Bulabildiğim tek iş de buydu. O sırada Demet Sağıroğlu geldi. Ona dedim ki, “Demet ben aslında faldan hiç anlamıyorum. Müzisyenim, burada da para kazanmak için çalışıyorum. Sana birkaç demo vereyim, bunları dinler misin?” “Tamam” dedi. Dinlemiş, beğenmiş, bir de gitmiş Fazıl Say’a dinletmiş. Fazıl Say aradı beni...

 

 Bu arada bilmeyenler olabilir. Senin içinden bir sürü farklı ses çıkıyor. Ben ilk dinlediğimde şoke oldum, bu sesler bu adamdan mı çıkıyor diye! Korkutmaz mı bu durum insanı?

 

- Yok canım. Mesele, ses tellerimdeki genetik farklılık. Bence harika sesler çıkarmak önemli değil. Önemli olan harika sözler söylemek. Ben daha fazla edebi içerikle ilgileniyorum, sesle ilgilenmiyorum. O bir tür cambazlık ve ben buna doğuştan yatkınım. Ben daha çok ozan olarak var olabilmeyi istiyorum.

 

 Bir dönem Bilkent’te okudun Fazıl Say sayesinde. Ne dedi, “Eğitimli olman gerekiyor” mu dedi?

 

- Hayır. Dedi ki, “Sen çok iyisin. Ama bunu da denemelisin!” Akademik olarak ne yapabileceğimi, oraya uyum sağlayıp sağlayamayacağımı anlamamı istedi. Beni özel statüyle okula aldılar. Denedim ama uyum sağlayamadım.

 

 

ŞARKI SÖYLEMEYİ SAHNEDE ÖĞRENİYORUM

 

 Buna üzülmüyor musun?

 

- Üzülmüyorum, çünkü denedim. Oraya gittiğimde 23 yaşındaydım, herkes nota bilirken ben bilmiyordum. Ama müzisyen olunmayacağını, doğulacağını düşünenlerdenim. Teknik eğitim falan işlemiyor bana. Bünyem kabul etmedi, etmiyor. Hâlâ nota bilmiyorum. İşin teknik kısmıyla da ilgilenmiyorum. Bir sene okula gittim, ikinci sene bir kere uğradım.

 

 Kendini nasıl geliştiriyorsun?

 

- Ben şarkı söylemeyi sahnede öğreniyorum. Sahne, en iyi öğretmen. Hâlâ sesimi daha iyi kullanmaya uğraşıyorum.

 

 Sende sanatçıların didişmesi, birbirlerinin gözünü oyması gibi şeyler de mi yok?

 

- Yok. Çünkü sanatçı tanımıyorum. Müzisyen tanımıyorum. Bir de onların çoğu İstanbul’da yaşıyor, ben Ankara’da. Kimseyle kavga edecek bir durumum yok. Ortak bir noktam yok. Tarzını beğendiğim müzisyenlerle düet yapıyorum. Birkaç arkadaşım var, mesela Aylin Aslım, Hayko Cepkin, Halil Sezai...

 

Cem Filiz’i, neden Cem Adrian yaptın?

 

- Annemin kızlık soyadında Adrian diye bir durum var, Yugoslav göçmeni annemler. Babamla alakalı kişisel nedenlerden dolayı Adrian’ı kullanıyorum. E bir de Edirneliyim, Edirne’nin de eski adı Adrianapolis.

 

 

NE DÜNYAYA AÇILMASI? BEN HAYATIMI KÜÇÜLTMEYE ÇALIŞIYORUM!

 

 Sesinin farklı olduğunu ne zaman keşfettin? 

 

- Ben keşfetmedim aslında, insanlar söyledi. Birine bir şarkı dinletiyordum mesela, “Kim bu?” diyordu, “Benim” diyordum. Şaşkınlık içinde, “Nasıl yani!” diyordu. Sonra bir sürü farklı demo dinletiyordum. “O kim? Bu kim?” “Hepsi benim!” diyordum, onlara çok acayip geliyordu. Bana hâlâ normal geliyor. Konserlerimde sadece bir şarkıda içimdeki tüm bu seslerin hepsini gösteriyorum, sonra kapatıyorum mevzuyu! Sürekli ona dayanmanın bir manası yok.m

 

Ama sen o kahve falından önce epeyce debelendin, uğraştın, olmadı değil mi?

 

- Aynen öyle! İki sene İstanbul’da yaşadım. Radyolara gittim, o dönemdeki yarışma programlarına katıldım. Elendim sürekli. İyi ki elenmişim, onların vaat ettikleri ışık, boş bir ışık.

 

Fazıl Say, senin için “Sesi yedi oktav!” diyor, sen hayır diyorsun, gerekçe ne?

 

- Hani baba, sekiz gol atan oğlu için, “10 gol attı!” der ya, gurur duyduğu için, yaptığı şeyin önemini vurgulamak için... Onunki de öyle bir şey. Büyük bir konuşma yaptı. “Sesine baktım, şu kadar oktav!” dedi. Ve birden bana sahip çıktığını göstermek için “Yedi oktav” dedi. 16 dese 16 yazarlardı. Şu anda benim sesim 5.5 buçuk oktav.

 

Peki bu sesle dünyaya açılmak filan.

 

- Yok ya ne dünyası, ben hayatımı küçültmeye çalışıyorum! Daha fazla Ankara’ya kapanmak istiyorum. Neden biliyor musun? Bir tane hayatımız var bizim. Ben şimdi bile çok meşgulüm. Daha fazla meşgul olmak istemiyorum. O zaman hiç hayatım kalmayacak. Kazanacağım hiçbir şey de, beni şu anda kazanabileceğim boş vakitten daha mutlu edemez! Benim hayalim, köpeğim biraz büyüyecek, yeni bir tane dişi geliyor, onların bebekleri olacak ve ben onlara bakacağım. Yoksa hayalim stadyumda konser vermek değil. Çünkü buna ne maddi anlamda ne de egosal anlamda ihtiyacım var. Beni anlaması gerekenler anlıyor zaten. Yurtdışına bir albüm yapacağız. Dört seneden beri kaydediyorum. O tamam. Ama orada da  tanınayım gibi bir hevesim yok. Allah aşkına Rihanna ne zaman yaşıyor sence? Ne zaman normal bir hayatı olabiliyor, ne zaman sevgilisiyle buluşuyor, sinemaya gidiyor, ne zaman yeni insanlarla tanışıyor? Ben normal bir hayat yaşamak istiyorum.

 

ARTİSTLİK YAPMIYORUM

 

Ben artistlik yapmıyorum kimseye. Mikrofonu alıp, “Şimdi Kral TV’desiniz, az sonra klibimiz yayınlanacak!” Ay böyle yalakalıklar bana o kadar sahte geliyor ki.

 

Beni öldürsen de bunu asla yaptıramazsın!

 

 

İNSANLARIN CEBİNDEKİ APLİKASYONDA YAŞAMAK İSTİYORUM!

 

Bir aplikasyon yaptım: Cem Adrian Aplikasyonu. Bu aslında benim tamamen bağımsızlık bildirgem. Yavaş yavaş sosyal medyadan da kopuşum. İnsanları sadece oraya taşıyacağım. Gelmek isteyen gelecek. Biz orada çok garip bir koloni kuruyoruz. İlerleyen zamanlarda gerçekten her şeyle iletişimimi kesip, insanların cep telefonundaki aplikasyonda yaşamak istiyorum. Beni oradan takip etsinler. Konserlerimi zaten veriyorum, sıkıntı yok. Medyayla ilişkim yok. Muhtemelen bu röportajdan sonra hiçbir röportaj da vermeyeceğim. İstemiyorum çünkü. Televizyona çıkmıyorum, annemin kafasına silah dayamaları filan lazım. İstemiyorum yani. Aplikasyon çıkalı birkaç hafta oldu. Şu anda 50 bin kullanıcıyı geçtik. 50 bin kişi indirdi telefonuna. Bence 200 bin kök dinleyicim var. Onlar bunu indirdikten sonra zaten başka insanlara ihtiyacımız yok.

 

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku