GeriAyşe ARMAN Babam kadar içi dışı bir, hesapsız bir insan tanımadım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Babam kadar içi dışı bir, hesapsız bir insan tanımadım

O, Münir Özkul’du…

Hepimizin babasıydı... Hocasıydı... Ustasıydı...

Şu coğrafyada onu sevmeyen yoktur.

Hepimiz onu sayarız.

O Mahmut Hoca’dır, Yaşar Usta’dır, aile babasıdır, olmak istediğimiz Türk insanıdır.

Sıcaklıktır, dürüstlüktür, samimiyettir, onurlu olmaktır.

Geçtiğimiz günlerde ne yazık ki kaybettik büyük ustayı.

Eski eşi Suna Selen’den olan kızı Güner Özkul’u aradım, baba-kız ilişkilerini konuşmak için. “Ben de anlatmak isterim ama müsaade edin, birkaç hafta geçsin, ondan sonra” dedi.

Huzurlarınızda Güner Özkul.

Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümü mezunu, yıllarca mankenlik yaptı, sonra sunuculuk, şimdi de hem tiyatro oyunculuğu yapıyor hem de pedagojik formasyon alıyor. Aynı zamanda Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü’nde doktora öğrencisi ve dünyalar güzeli Süreyya’nın annesi.

Bir süre önce baban Münir Özkul’u kaybettik. Başın sağ olsun.Babam kadar içi dışı bir,  hesapsız bir insan tanımadım

- Hepimizin başı sağ olsun.

Nasıl bir boşluk oldu hayatında?

- Aslında gitmemiş gibi geliyor. Hâlâ o stabil halinde, Cihangir’deki evde yatıyormuş gibi. Ama uzun bir süredir onu her gördüğümde, “Bu artık benim babam değil!” diyordum kendi kendime.

Kaç senedir o durumdaydı?

- Son beş yıldır. Onu o yapan özellikleriyle, kendine has karakteriyle, yaptıklarıyla, arkada bıraktıklarıyla zaten hep vardı. Ama beş sene boyunca orada yatan, o değildi. Bir çeşit ölmüştü zaten. Onun o hali de bizi biraz bu sona hazırladı.

Sonun başlangıcı ne zamandı?

- Solunum cihazına bağlandıktan sonra bir cihaz takılıyor. O işi sevmedi, kendi sesine yabancılaştı. Beğenmedi çıkan sesi. Ve konuşmayı kesti. Konuşmayı kesince iletişim tamamen bitti.

Nereden anladınız sesini beğenmediğini?

- Konuşmamaya başlayınca. Zaten birkaç kere de Ümran Abla’ya söylemiş; “Ben bu sesi beğenmedim” diye. Şikâyet etmiş. Demans başladıktan sonra uykularından “Provaya geç kalıyorum!” diye kalkıyordu. Bütün rollerini tekrar ediyordu. Özellikle müzikallerdeki şarkıları söyleyerek uyanıyordu. 

Peki son senelerini nasıl geçirdi?

- Daha çok geçmişte yaşayarak. Onu Münir Özkul yapan şeyleri yaşayarak. Babam gibi insanlar, işleriyle varlar. Hep o işlerle devam ediyordu hayatına. Ama kendi çıkarttığı sesi beğenmeyince küstü.

Babam kadar içi dışı bir,  hesapsız bir insan tanımadımDOĞUMUM, ÇOK İYİ DÖNEMİNE RASTLAMIŞ

Nasıl bir babaydı?

- Ben çok iyi bir dönemine rastladım. Doğduğum yıl içkiyi bırakmış. Dolayısıyla abim ve ablam için farklı, benim için farklı bir babaydı. Abimle ablam, ona en çok ihtiyaç duydukları dönemde hem sürekli çalışıyor hem de alkol problemi var hayatında. Gerçi her zaman müşfik bir babaymış ama biraz ilgisiz kaldığı dönemler olmuş. Bir de onlarla ilgili her türlü pişmanlığını sanki bende telafi etmeye çalıştı.

Kaç yaşındaymış sen dünyaya geldiğinde?

- 41.

Bize yansıyan müthiş erdemli, gururlu, namuslu, dürüst, uzlaştırıcı ve şefkatli olduğu... Gerçekten öyle miydi?

- Evet, özel bir insandı.

Evde de bir baba olarak Yaşar Usta mıydı?

- O kadar mütevazı biri hiç olmadı!

Nasıl yani? Egosu mu vardı?

- Elbette. Egoya sahip olmadan bu kadar büyük bir sanatçı olunmuyor!

Yani filmlerindeki kadar mütevazı değil miydi?

- Değildi. Hatta Muhsin Ertuğrul’un, “Fazla tevazu gösterme evladım inanırlar!” lafını da sürekli kullanırdı. Başkalarına da bunu nasihat ederdi. Dürüstlük, erdem, iyi kalplilik gibi şeylerin hiçbir zaman altını çizip peşinde koşmadı, onlar kendiliğinden vardı. Ben babam kadar içi-dışı bir ve gizli ajandası olmayan bir insan tanımadım. Kalp kırdığı dönemler olmuş olabilir -ki genellikle onlar içki dönemine denk gelir- ya da egosuyla ezdiği insanlar da olmuş olabilir ama hiçbir zaman hesaplı bir kötülüğü olmadı.

40’larında tamamen mi bırakıyor içkiyi?

- Bir 10 sene evet. Sonra tekrar başlayıp bıraktığı dönemler oldu. Bıraktığı dönemler, kırdığı kalpleri onarmakla geçti! Ama bir yandan da şeytan tüyü olduğu için babamı affetmeyen yok gibiydi. 

Başka bizim bilmediğimiz özellikleri?

- Çok müdanasız bir insan. Hiçbir şeyden korkusu yok, hiç kimseye eyvallahı da yok. Canının istediğini yapar, istemediğini yapmaz, bu kadar. Ama bir yandan da inanılmaz saf, tamamen bir bebek kafası. Monopoly oyunundaki paralar var ya, onları kutudan çıkart uzat, “Münir Abi bakkaldan bir yoğurt alır mısın?” de, gider almaya. O paranın gerçek mi, oyuncak mı olup olmadığını bilmez. Parayla alâkası yok. 

İşi ve sanatıyla mı meşguldü?

- Evet. Ama şanslı da. Her zaman dört ayak üstüne düşüyor. Çünkü hep kendisini seven insanlarla birlikte. Herkes anlayış gösteriyor ona ve dehasına.

Biraz bencil de yani?

- Elbette! Onun için bu kadar büyükler. O jenerasyonun böyle bir lüksü de varmış. Günümüzde bu tür şeyler pek olamıyor artık.

Peki sana düşkün müydü?

- Evet, çok. Ama ilkokuldan itibaren yatılı okudum.

Niye?

- Çünkü annemle babam ilkokula başladığımda ayrıldı. Annem, yatılı olmamın hepimiz için daha iyi olacağını düşündü. Annemle babam sürekli turnelerde oldukları ve çalıştıkları için ben zaten anneannemle ve dedemle yaşıyordum. Alıştığım düzen oydu ilkokul bire kadar. İlkokul birde anneannemi kaybedince her şey değişti. Çok hareketli bir hayatları olduğu için, beni aynı okulda yatılıya verdiler. 

Babam kadar içi dışı bir,  hesapsız bir insan tanımadımFotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

 

BANA FOTOĞRAF MAKİNESİ ALABİLMEK  İÇİN VİDEO FİLMİNDE OYNAMIŞTI

O dönemleri hüzünlü mü hatırlıyorsun?

- Yoo hayır. Başkaları için yatılı okumak hüzünlü olabilir ama ben başka türlüsünü bilmiyorum. Yatılılık, o yıllarda bu kadar garipsenen bir şey değildi. Daha çok yatılı okul kültürü ve hikâyeleri vardı. Artık pek yok. Yedi ile 15 yaş arasını yatılı geçirdim. Annem ve babam sürekli turnelerdeydi, setlerdeydi, sürekli şehir dışı. Ama zannedilmesin ki beni oraya attılar, günlerini gün ediyorlar. Öyle değil, çalışıyorlardı. Lise bitti, akademiye başladım. Ucuz video filmler dönemi de başlamıştı Türk sinemasında. Sırf bana fotoğraf dersinde iyi bir makine gerekiyor diye, babam Canon A1 gövde karşılığında bir video filminde oynamıştı.

Vayyyyy!

- Evet, böyle çok hikâyesi vardır. Mesela sarılık olmuştum, beni hastaneye yatırdı. Ama parası olmadığı için her gün vapurdan Çapa’ya kadar yürüdü.

Niye yürüyor da otobüse binmiyor?

- Koskoca Münir Özkul ama parası yok! Kuzguncuk’tan Üsküdar iskeleye yürüyor, vapura binip karşıya geçiyor. Eminönü’nden de Çapa’ya yürüyor. Sonra eve aynı şekilde dönüyor. Arabası yok, taksi parası yok. Otobüse de binmiyor. Çünkü “Münir Özkul otobüse biniyor!” dedirtmek istemiyor. Bir de birileriyle konuşması gerecek otobüsle giderse. Babam konuşmayı seven, insanlarla iletişimde olmayı seven biri değildi. Yürürken düşünmeyi severdi. Bir ay boyunca her gün yürüyerek hastaneye gidip geldi.

Düşkünlük dereceniz nasıldı?

- Hafta sonları dip dibeydik. ‘Hababam Sınıfı’ filmlerinde, senaryo çalışmalarında, çekim aşamalarında, bütün o setlerde, kısacası okulda olmadığım her dakika babamın yanındaydım.

Benzer mi kişilik özellikleriniz?

- Çocukken çok benziyorduk. Zamanla insan değişiyor. Anneme de benzeyen yanlarım ortaya çıkmaya başladı.

Hangisine daha yakındın?

- Her zaman babama. Ancak 30’umdan sonra annemle de barışık olmaya başladım. Onun kaygılarını anladım. Anlamıyordum eskiden. Annemin de sevilen biri olduğunu gördükçe, onunla da birlikte olmaya başladıkça, ona benzemekten korkmamaya başladıkça, annemle yakınlaştım. Ve ona benzemeye başladım.

Baba neyi temsil ediyordu?

- Neyi temsil etmediğini söyleyebilirim. Babamda otorite kavramı hiç yoktu. “Ne istersen yap!” diyen bir babaydı. Annem benim için otoriteyi daha fazla temsil ediyordu. Otoriteden kim hoşlanır ki?

En çok neler paylaşırdınız, neler konuşurdunuz?

- Aslında çok kendi kendimize yaşardık. Ben hep kitap okurdum. Babam da okurdu. Kendi kendine düşünürdü. Amerikan filmlerinde arkadan geçen figüranların bile adlarını sayabilirdi. Müthiş bir sinema aşığıydı. Müzik dinlerdik birlikte. Adriano Celentano severim, babam sevdirdiği için. Caz severdi ama pop-caz sevmezdi. Klasik caz severdi.

“Siz” mi derdin, “sen” mi?

- “Sen” derdim ve halalarım çok kızardı. Onlar kendi babalarına “Beybağcım” demeden konuşmazlarmış, odadan geri geri çıkarlarmış falan. “Münir, sen bu çocukla başa çıkamayacaksın!” deyip sürekli hem babamı hem beni eleştirirlerdi. 

BABAM OYUNCU OLMAMI İSTEMEDİ

Senin oyuncu olmanda babanın da rolü var, değil mi?

- Hayır, hiç yok. Benim oyuncu olmamı babam hiç istemedi. Annem istedi. Bense, anneme inat akademiye gittim. Babamın sözünü dinledim. Aslında babamın söylediği şuydu: “Kızım, boynuz kulağı geçmeli derler. Geçemezsen üzülürsün!” Bunun alt metni, “Zaten geçemezsin!”di. Ama tabii, insan zamanla anlıyor ki, her insanın yarışı kendiyle. Babam kadar büyük bir oyuncu olmam mümkün değil ama şart da değil! Zaten ben babam gibi sadece bu işe odaklanacak biri olmadım. Önceliklerim her zaman farklı oldu. Hayatının önceliğini tek bir şey yaparsan ölümsüz oluyorsun. Ama ben hayatı sadece sanat ya da iş olarak görmüyorum. Bana soranlara şunu söyleyebilirim: Babam gibi olamam belki, annem gibi olamam ama onların iş ahlâkı ve ilkelerine sahip olabilirim.

 

Babam kadar içi dışı bir,  hesapsız bir insan tanımadımANNEM, İSTANBUL’UN EN GÜZEL İKİ KADININDAN BİRİYDİ

 

Annenle baban nasıl tanışmış ve ne kadar büyük bir aşkmış?

- Babam güzelliğe tutkun bir adam. Annem de gerçekten çok güzel bir kadınmış. Bir zamanlar İstanbul’un en güzel iki kadınından biriymiş. Diğeri de Alev Ebuzziya’ymış. İkisi akademiden arkadaşmışlar. Annem, kendi jenerasyonunda nadir konservatuvar mezunu oyunculardan biri. Şimdi mesela, mankenden oyuncu olur mu, olmaz mı tartışılırken o zaman oyuncular mankenlik yapıyormuş. Annem de dönemin en gözde mankenlerinden biriymiş. Genç oyunculardan biri olarak babama bir dost ortamında tanıştırılmış. Tabii ki hemen bir elektriklenme olmuş aralarında. Bir de annem, meydan okumayı çok seven bir kadındır. Aralarında itişme ve meydan okuma olmuş. Babamın da en seveceği şey. 

Ne kadar evli kalmışlar?

- 10 sene kadar. Ayrıldıklarında ben 8 yaşındaydım. 74’de ayrıldılar.

Aslında babanın hayatında tabii epey bir eş trafiği olmuş…

- Evet.

Bunları nasıl yönetiyor?

- Yönetmiyor ki! Bırak birbirlerini yesinler! Babam hiçbir şeyi yönetmedi. Gelmek isteyen gelir, gitmek isteyen gider. O kadar rahat ve özgüven sahibiydi ki bu konularda. O yüzden de hiçbir zaman bir derdi olmadı. 

 

'BABAM NİYE ZEKİ MÜREN KADAR ALKIŞ ALMIYOR' DİYE ÜZÜLÜRDÜM

En mutlu hatırladığın yaşlar ne zaman?

- Çocukluğumla ilgili mutsuz hatırladığım pek bir şey yok. Evet annemin de babamın da başka başka eşleri oldu ama hepsi çocukları seven insanlardı. Babam gazinoda çalışıyordu. “Niye Zeki Müren babamdan daha fazla alkış alıyor?”a üzülüyordum mesela. En çok benim babam alkış alsın istiyordum. Böyle çocuksu şeyler yaşıyordum.

Babam kadar içi dışı bir,  hesapsız bir insan tanımadım

SAHNE TOZUNU 14 YAŞINDA YUTTUM

Grafik okudun ama mankenlik yapmaya başladın...

- Evet, 12 yıl manken olarak çalıştım. O dijital dönem başladı. Dijital dünya ve tasarımlar kesmedi beni. Bir de manken olarak dünyayı gezmek, çalışmak hoşuma gitmişti. “Mankenden oyuncu, oyuncudan manken olur mu?” diyorlar ya, sahne üstünde olmanın duygu olarak hiçbir farkı yok. Evet, oyunculuğu becerirsin beceremezsin o ayrı ama hepsinin temelinde teşhir duygusu yatıyor. 

Ne zamandır oyunculuk yapıyorsun?

- 79’da babamın çocukluğunu oynayarak başladım. Aslında çok eğitimsiz bir oyuncu da değilim, Bilsak tiyatro laboratuvarında yetiştim. Daha sonra hasbelkader yine 14 yaşında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda gelmeyen bir oyuncunun yerine beni çıkarmışlardı. Sahne tozunu daha 14 yaşında yuttum. Son 20 yıldır da oyunculuk, televizyon programcılığı gibi şeyler mankenliğin yerini aldı. 

 

Babam kadar içi dışı bir,  hesapsız bir insan tanımadım“VAY BE NE HALE GELMİŞ!” CÜMLESİNİ DUYMAK İSTEMİYORDU

Son beş yılda özellikle kimseye göstermiyor muydunuz, öyle bir durum mu vardı babanla ilgili?

- Evet. Bilinci kapanmadan önce kendinin ve eşinin tercihiydi. İnsanların onu filmlerdeki gibi hatırlamasını istiyordu. Son zamanlarında sokağa çıktığında filan, “Vay be ne hale gelmiş yılların Münir Özkul’u!” cümlesini duymak hoşuna gitmiyordu. İnsanlar bunu boş bulunarak, ellerinde olmadan söyleyiveriyorlar. Bu kadar sevilen karakterler söz konusu olduğu zaman, onların hayatına her şekilde müdahale edebileceklerini düşünüyorlar. 

Çünkü canlandırdıkları karakterlerin içine onları hapsetmiş oluyoruz.

- Aynen öyle! Dolayısıyla babam da artık yok olmak istedi bu anlamda. Bu tür eleştirilerin muhatabı olmak istemedi.

Eşiyle aran iyiydi, değil mi?

- Her zaman. Bana gerçek bir abla oldu. Çünkü ben 12 yaşındaydım onunla tanıştığımda, o da 25 yaşındaydı. Özellikle Süreyya doğduktan sonra ben çok fazla ilgilenemedim babamla. Onun gösterdiği özveri müthiş.

 

GÜNDEM YARATMAK İÇİN BABAMI SÜREKLİ ÖLDÜRDÜLER

 

Sürekli öldürdüler onu. Bu ne kadar sinir bozucuydu ve sence neden yapılıyordu?

- Gündem yaratmak için! Hatta bu konuda bahis filan oynadıklarını bile düşündüm. Babamla annemin tiyatroları olduğu dönemde, bir turne öncesi yine o zamanın büyük gazetelerinden birinde böyle bir haber çıkmış. “Münir Özkul öldü!” diye baş sayfadan vermişler. Annem çok sinirlenmiş. Gazeteye gitmiş demiş ki, “Ya bizim tiyatromuz var. Bilet satacağız, turnemiz var. Ekmeğimizle oynuyorsunuz!” “Aa hemen düzeltiriz efendim” demişler. Sonra 5. sayfada en altta, görünmeyecek bir yerde bir iki satırlık bir şeyle düzeltmişler. “Bu ne biçim tekzip” demiş annem. “E ‘Münir Özkul öldü’, haber. Ama ‘Ölmedi, yaşıyor’ haber değil!” demişler.

 

Babam kadar içi dışı bir,  hesapsız bir insan tanımadımFERHAN ABİ, SAĞLIĞINDAN ENDİŞE ETTİĞİ İÇİN KAVUĞU RASİM ÖZTEKİN’E DEVRETTİ

Ferhan Şensoy’la Münir Özkul’un ilişkisi nasıldı?

- Ferhan Abi çok yaratıcı bir adam. Yani sadece iyi oyuncu olan kavuğu alır diye bir şey yok. Ferhan Şensoy sadece iyi oyuncu değildir, iyi yazardır, pek çok şeydir. Ferhan Abi’yle çalıştığı dönemde, babam çok mutluydu. Kötü bir başka özel tiyatro deneyimi olmuştu. Onun arkasından Ferhan Abi ona ilaç gibi geldi. Ve çok el üstünde tutularak oynadı. Çok eğlenerek oynadı. Dolayısıyla, orada çok güzel bir dönem geçirdi. Mesai dışında da paylaşımları vardı. 

Baban da kavuğu bütün kalbiyle hissederek mi verdi?

- Evet. Çünkü sadece oyunculuğu için değil, yazdıkları için, bir tiyatroyu yaşatmak adına gösterdiği çaba için, tiyatrosuna ‘Orta Oyuncular’ adını verdiği için, çok yönlü bir adam olduğu için, babamın dostu olduğu için ve daha birçok şey yüzünden o kavuğu hak etti Ferhan Abi.

Babana ev aldığı yazıldı, sen de itiraz ettin. Gerçeği ne o hikâyenin?

- Babama bütün sanatçılar kollektif bir jübile düzenlediler AKM’de. Bunda da en çok çalışanlar Müjdat Gezen ve rahmetli Kemal Sunal oldu. Hatta, Kanal D, yayın haklarını aldı, onun karşılığında bir ücret ödedi.

Baban bu kadar iş yapıp aslında parasız mıydı?

- Evet. Parasının hesabını hiçbir zaman bilmediği için parasızdı. 

Baban o zaman sağlıklı mıydı?

- Evet 67 yaşındaydı. Ufak tefek unutkanlıklar vardı ama en yine de çalışabiliyordu. O dönemde Kemal Abi’yle Müjdat Abi, “Sen bu parayı çarçur edersin, biz bu parayı alıyoruz!” dediler. “Sen ev bulduğunda parayı tapuya getiririz!” Cihangir’deki ev işte bu şekilde alındı.

O zaman Ferhan Şensoy’un aldığıyla ilgili ortalıkta dolaşan yazı ne?

- Hiçbir fikrim yok. Yılmaz Özdil’in de o yazıyı yazmadığı, sahte bir hesaptan yayıldığı söylendi bana. Yılmaz Özdil de dava açacakmış. 

Ferhan Şensoy ne dedi bu duruma?

- Herhalde, “Gerçek kendiliğinden ortaya çıkar” diye bu tartışmaların içine girmek istemedi. Çünkü babam öldüğü gün, Ferhan Abi ameliyattan ayılıp beni aradı. Omzu kırılmıştı, ağır bir ameliyat geçirmişti ve babam öldükten bir buçuk saat sonra ayılmıştı. “Şimdi gelemiyorum Güner ama 14 Mart’ta Orta Oyuncular’ın kuruluş yıldönümünde baban için bir anma gecesi düzenleyeceğiz!” dedi.

CNN TÜRK’e yıllar evvel Ferhan Şensoy’un, “Kavuğu kime vereceğim ki, yok verebileceğim biri” diye bir açıklaması var...

- İzlemedim. Ama bir ara Ferhan Abi’nin çok üzerine geldiler, “Kime vereceksiniz?” diye. O da kestirip atmak istemiştir. Çünkü ille de birine vermek gerekmiyor. İçinden gelirse verir, gelmezse vermez.

Şimdi Rasim Öztekin’e vermesini nasıl değerlendiriyorsun?

- Ben bunu bir devir teslim değil de, nöbet teslimi olarak görüyorum.

Nasıl yani?

- Yani “Artık Rasim bu senin hakkındır! Her şeyi, sen de benim kadar layıkıyla yerine getirdin. Bu kavuk senindir!” deyip vermemiştir Ferhan Abi. Kendi sağlığından endişe ettiği ve bütün bu tartışmaların ve soruların muhatabı olmaktan sıkıldığı için verdi diye düşünüyorum. Bence Ferhan Abi artık bu sorumluluğu taşımak istemedi, çok yoruldu. Rasim Abi de, Ferhan Abi’nin tiyatroda çok güvendiği, can yoldaşı bir insan. Bu yakınlıktan dolayı ona verdi.

Hak ettiği için değil yani...

- Hak edip etmemek ayrı ama altında yatan nedenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu kavuk meselesinin Ferhan Abi’yi hırpaladığını düşünüyorum. Bu arada Rasim Abi de çok iyi bir oyuncu ama kavuğu ben hak ettim diye bir meselesi yoktur. Bu biraz hırsla ilgili bir şey. Onda böyle bir hırs yok. 

 

HAMİLE KALMA SÜRECİMİ ANLATMAK SUÇ TEŞKİL EDİYOR

 

Kızınla da ilgili haber oldun pek çok kez. Herkes seninle konuşmak istedi o dönem ama hiç konuşmadın.

- Evet, şu anda da kızıma nasıl hamile kaldığımla ilgili süreci konuşmak suç teşkil ediyormuş! Dünya tatlısı bir şey oldu. Bir de evlendik, eşim üzerine aldı. Gerçi biz açıkladık durumu Süreyya’ya ama anlamadı. Rehber hocamız, “Siz takarsanız o da takar, siz takmazsanız o da takmaz!” dedi. Biz takmıyoruz, Allah’a şükür maaile çok mutluyuz.

AİLEMİZİN EN GÜZEL SIRRI

GalataPerform’la 2004’de Berlin’de tanıştım. Yeşim Özsoy kurucusu ve sahibi. Şimdi de onların bir oyununda oynuyorum. Üç kişilik bir oyun: ‘Ailemizin En Güzel Sırrı.’ Burak Karaosman ve Pınar Göktaş’la birlikte oynuyoruz. Selen Uçar yönetti. Oyunun konusu da ilginç. Babalarını kaybeden bir ailenin hissettikleri ve gösterdiği tepkiler. Sıkı bir oyun, herkese izlemesini tavsiye ederim.

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku