Annesini öldüren Aslı cezalandırılmalı mı tedavi mi edilmeli

Allah kimseye yaşatmasın...

Daha büyük bir acı düşünemiyorum.

Bu nasıl bir trajedidir?

Bir evlat, annesini nasıl öldürebilir?

Elleri onu boğmaya, nefessiz bırakmaya nasıl varabilir?

Ama oldu.

İki sene önce, 34 yaşındaki Aslı Sönmezler, bir bankanın genel müdür yardımcısı olan annesi Belgin Hızal’ı öldürdü.

Zekeriyaköy’de birlikte yaşadıkları evlerinde, arkasından saldırdı, yere düşürdü, dizleriyle sırtına oturdu ve boğazını sıkmaya başladı. Ve ellerinin arasında, annesi, bir süre sonra nefessiz kaldı.

Öldürdüğü annesinin başının altına bir yastık koydu ve ona sarılarak, saatlerce ağladı.

Polise, “Annemi öldürdüm. Beni alın!” dedi.

Daha sonra da, “Hiç pişmanlık duymuyorum. O kötü bir insandı. Ben, bir pisliği ortadan kaldırdım. Bir ses bana, aydınlığa ulaşmam için annemi öldürmem gerektiğini söyledi, ben de o sese uydum!” dedi. Annesinin kendisine zehir vererek (ilaç), onun doğurganlığını elinden almak istediğini iddia etti.

Kedilerini öldürdüğünü, annesinin düşman olduğunu söyledi.

Ve daha bir sürü şey.

O yüzden de ona göre ölümü hak ediyordu.

Bunlar sizce, akıl sağlığı yerinde birinin yapabileceği şeyler mi?

Söyleyebileceği şeyler mi?

Nitekim Aslı Sönmezler, daha önce de şizofreni teşhisiyle tedavi görmüştü.

Ama genellikle şizofreni vakalarında görüldüğü gibi hastalığını kabul etmiyordu.

Annesi de, daha önce iki kere intihara kalkışan, Amerika’da teşhis konulan, Lape’ye yatırılan kızının hastalığını kimselere anlatmadı.

Kim bilir belki korumak için, belki de konduramadığı için.

Ve onun hastalığıyla tek başına başa çıkmaya çalıştı.

Ölümünden üç ay önce, Aslı’nın babası Haluk Sönmezler’e, yardım isteyen bir mail attı. “Kızımın sana ihtiyacı var!” diye.

Haluk Sönmezler, Belgin Hızal’ın çağrısını ciddiye almadığı için bugün vicdan azabı duyuyor. Aslı, şu an cezaevinde.

Soru şu: Annesini öldüren Aslı cezalandırılmalı mı, tedavi mi edilmeli?

Baba, hukuk savaşı başlatmış durumda.

Ortada hatırı sayılır bir miras var.

Aslı’nın teyzesi ve dedesi, önce Aslı’nın çok hasta olduğunu söylemelerine rağmen, sonra cezai ehliyeti olduğunu iddia ettiler.

Baba Haluk Sönmezler ise cezai ehliyetinin olmadığını iddia ediyor.

Olmadığı kanıtlanırsa, miras Aslı’da kalacak, baba da o parayla şizofreni hastaları için bir rehabilitasyon merkezi yaptıracak.

Aslı da tam teşekkülü bir hastanede tedavi gördükten sonra, o merkezde hayatını sürdürebilecek.

Türkiye’de sadece şizofreni hastalarının yatırılabileceği rehabilitasyon merkezi yok.

Olanlarda da yer yok.

Bu büyük bir sorun.

O yüzden bu davayı şizofreni hastaları ve yakınları da izliyor.

Ben sizin ne düşündüğünüzü de merak ediyorum.

Annesini öldüren şizofreni hastası Aslı Sönmezler, hapishanede cezasını mı çekmeli, yoksa bir hastanede tedavi mi görmeli?

Görüşlerinizi yazarsanız sevinirim...

HAMİŞ: Bugün Aslı’nın babası Haluk Sönmezler’le yaptığım röportajı okuyacaksınız ve avukatı Mikayil Dilbaz’ın görüşlerini... Salıya da Türkiye Şizofreni Dernekleri Federasyonu Başkanı Doç. Dr. Hadun Soygür’le yaptığım röportajı...

Annesini öldüren Aslı cezalandırılmalı mı tedavi mi edilmeli

Kızınız Aslı, annesini öldürdü. Sizin eski eşinizi. Boğarak... Şu an da cezaevinde. Neler söylemek istersiniz?

- Bundan daha trajik bir şey yok! Kimse, evladı tarafından öldürülmeyi hak etmez. Çok çok üzücü. Tarifi yok. 13 yıllık eşimdi Belgin, sonra farklı yönlere doğru geliştik ve boşandık. Öncelikle Belgin’e, Allah’tan rahmet diliyorum. Her ne kadar sorunlu bir ayrılık yaşamış olsak da, esas olarak kızımızla ilgilenen oydu. Ve özellikle de son yıllarda bütün sorumluluk ona kaldı. Bu açıdan vicdan azabı duyduğumu da bilmenizi isterim. Ve onlar, iyi bir anne-kızdılar. Arada sürtüşseler de, birbirlerine çok düşkündüler. Bence Belgin, bir anne olarak elinden geleni yaptı. Çırpındı. Ama kızı da olsa, bir şizofreni hastasıyla birlikte yaşıyordu. Üstelik hastalığını kabul etmeyen bir şizofreni hastası...

 Aslı’nın şizofreni hastası olduğu kesin mi?

- Elbette. Elimizde pek çok rapor var. Herhangi bir psikiyatrın Aslı ile yarım saat konuşması yeter, hemen teşhisi koyacaktır.

Kızımın cezaevinde değil, akıl hastanesinde olması gerekiyor

 Peki siz ne savunuyorsunuz?

- “Kızımın cezaevinde değil, akıl hastanesinde olması gerekiyor!” diyorum. Çünkü o, hasta. Kim, öz annesini boğarak öldürebilir? Bu ancak hastalıkla pençeleşen bir beynin yapabileceği bir şey. “Ben bir ses duydum” diyor. “Önünde iki yol var. Ya karanlığın peşinden gideceksin. Ya da onu öldürüp aydınlığın... Ben de gereğini yaptım!” diyor. İyi bir şey yaptığını düşünüyor yani. “Beni alkışlamanız gerekiyor, ben dünyadan pislik temizledim!” diyor. Gerçekle bağı bu kadar kopuk. “Annem, benim hasta olduğumu söylüyordu, sürekli ilaç içmem için beni zorluyordu. Oysa ben, hasta değilim. Hasta olan annem. Bana ilaç diye zehir içirip, benim doğurganlığımı yok etmek istiyordu” diyor. Böyle diyen biri nasıl ruhen hasta olmaz?

 Peki ya raporlar?

- Bakın, kızım şizofreni hastası. Doktor raporlarıyla da tescilli. Pek çok rapor gösterebilirim size. Adli Tıp da akıl hastalığı olduğunu belirtti ama “Cezai ehliyeti vardır!” diye rapor verdi. Daha doğrusu, raporların ikisinde “Cezai ehliyeti vardır!” deniyor, ikisinde “Yoktur”. Akıllara ziyan bir durum. İşin ilginç tarafı, cezaevinde de şizofreni tedavisi uyguluyorlar. Eğer şizofreni hastası değilse, neden şizofreni tedavisi uyguluyorlar?

 Siz durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Bence sorun şu: Türkiye’de şizofreni hastalarının yatırılabileceği bir rehabilitasyon merkezi yok. Mevcutlarda da yer yok. O yüzden şizofreni hastalarını cezaevinde ilaçla uyutuyor, sistemin içinde eritiyorlar. Ama aslında onlar, ‘suçlu’ değil. Benim kızım da değil. Onların cezalandırılmaya değil, tedaviye ihtiyaçları var.

Kendine ve çevresine zarar vermesin diye bağlıyorlar

 Kızınızın şu an durumu ne?

- Çok feci durumda. Kendine zarar vermemesi için kimi zaman bağlıyorlarmış. Başkasına zarar vermesin diye de ilaçlarla uyutuyorlarmış. Ben kızımın ait olduğu yere konulmasını istiyorum, o yüzden de bir hukuk savaşı başlattım. Ama bu, sadece Aslı Sönmezler davası değil, Türkiye’deki bütün şizofreni hastalarının ve ailelerinin davası. Geçen hafta mahkeme vardı. Pek çok şizofreni hastası ve ailesi duruşmaya katıldı. Aslı’nın tutukluluğunun devamına karar verildi. Aşırı dozda ilaç yüzünden bir sürü yan etkiyle boğuşuyor. Elleri titriyor, derisinde korkunç döküntüler başladı ve halüsinasyonları hâlâ devam ediyor. Çamaşır yıkarken, kaynar suya ellerini sokmuş. İkinci derecede yanık olmuş.

 

Aslı’nın annesi gençlik aşkımdı

 En başa dönelim... Eski eşiniz Belgin Hızal’la nasıl tanıştınız?

- Gençlik aşkım Belgin benim. English High School’da okurken tanıştık. O 16, ben 18’dim. Sonra ben İngiltere’ye okumaya gittim. Master’ımı yaparken son senede tekrar bir araya geldik ve evlenmeye karar verdik.

 O nerede okudu?

- Boğaziçi Ekonomi.

 Neden boşandınız?

- Zaman içinde, ikimiz de farklı yönlere geliştik. Kızımız doğduktan sonra eğitimi ve yetiştirilmesi konusunda da çok büyük fikir ayrılığına düştük. Benim daha disiplinli bir yapım var. Belgin rahmetli, daha yumuşaktı.

 Çalışıyor muydu?

- Aslı 7-8 yaşına gelince çalışmaya başladı City Bank’ta. Benden ayrıldıktan sonra da Akbank’a geçmiş. Orada da yüksek düzeyde bir müdürdü. İyi bir kariyeri vardı. En son vefat ettiğinde bir İsviçre bankasının genel müdür yardımcılarından biriydi.

 Aslı nasıl bir çocuktu?

- İyi bir çocuktu. Çok zekiydi. Çok da iyi çizim yapardı. Okulda da başarılıydı. Bariz bir problemi yoktu. Fakat boşanmaya kalktığımızda, 9 yaşındaydı, inanılmaz bir tepki verdi. Medeni bir şekilde ayrılmak istediğimizi söylediğimiz halde, kendini kömürlüğe kapattı. Biz de boşanmayı erteleyip, bir süre ayrı yaşayıp, sanki berabermiş görüntüsü vermeye çalıştık çocuğumuza.

Aslı benimle yaşarken çok da huzurlu bir ortam yoktu

 O yaşlarda akıl sağlığında bir sorun olabileceğini hissettiniz mi?

- Hayır, hiç. Önce Şişli Terakki’de okuyordu. Sonra Yüzyıl Işıl’a aldık, liseyi orada bitirdi. Boşandıktan sonra velayetini ben aldım. Aramızda bir protokol yaptık. O dönem yaptığım bir inşaatı ve Osmanbey’deki birkaç dükkânı Belgin’in üzerine yaptım ki, bunlar ileride Aslı’nın garantisi olsun. Ben mimarım. Osmanbey’de bir işyerim vardı, üstünde de bir çatı katı. Orayı eve çevirdim. Aslı’yla üç sene orada oturduk. Annesinin çalışma temposu ağırdı, hafta sonları görüşüyorlardı.

 18 yaşında kadar Aslı, esas olarak sizinle mi büyüdü?

- Evet. O arada ikinci eşimle evlendim. Aslı da bizimle oturuyordu. Sonra o eşimden boşandım. Yine Aslı’yla tek başımıza kaldık. Sonra üçüncü yani şimdiki eşim Arzu ile evlendim, Aslı yine bizimle birlikte oturuyordu.

 Aslı bütün bu gelişmeleri nasıl yaşadı?

- Tabii çok huzurlu bir ortamda yaşadığını söyleyemeyeceğim ama başka da bir alternatifimiz yoktu. Ben de gençtim o zamanlar. Annesi de devamlı çalışıyordu.

Annesi mektupla yardım istedi, ciddiye almadığım için pişmanım

 Peki birtakım sorunlar yaşadığını ilk kez ne zaman fark ettiniz?

- 15 yaşında, bir yaz günü, intihara kalkıştı. İlk defa o zaman Aslı’nın ciddi psikolojik sorunları olduğu ortaya çıktı. Evde hap içmiş. Annesi odaya girince fark etmiş, hastaneye kaldırmış. Bir süre terapiye gitti. Sonra daha korkunç bir şey oldu. Yüzyıl Işıl’da okurken bazı arkadaşlar edindi ve maalesef uyuşturucu kullanmaya başladı. Tasvip etmediğim insanlarla görüşmesine izin vermediğim için de kıyamet kopuyordu. “Bana karışamazsın! Ben seninle yaşamak istemiyorum, evi terk ediyorum!” dedi ve annesinin yanına taşındı. Ama hiçbir zaman sağlıklı bir anne-kız ilişkileri olamadı.

 Sizce neden?

- Bana sorarsanız Belgin’in de ruhsal sorunları vardı. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen birbirleriyle geçinemiyorlardı. Ama benimle annesi için pek çok kere kavga etti. Ben mesela balayından dönmüştüm, dedi ki: “Anneme ne hediye getirdin?” “Eski eşime, balayından hediye getirecek halim yok ya!” dedim. “Sen” dedi, “Zaten annemden nefret ettin!” Bence annesini çok ama çok seviyordu. Öldürdükten dört saat sonra polise telefon açıp, “Ben annemi öldürdüm! Gelin beni alın!” diyen de o. Bu bence hem hastalığının hem de sevginin belirtisi.

 Daha önce böyle krizlere girdiği olmuş mu?

- Evet. Nereden mi biliyorum? Benim asıl pişmanlığım da bu zaten. Belgin’in bana ve eşime ayrı ayrı gönderdiği bir mektup var: Bir yardım çığlığı. “Ben kızımızla baş edemiyorum. Gel bana yardım et!” diyor. Bütün yaşananları, bizim bilmediğimiz geçmişi tek tek anlatıyor. Ama ben, yine hayatımıza müdahalede bulunmak istiyor diye bu yardım çığlığını ciddiye almadım. Ve üç ay sonra da bu vahim olay yaşadı.

ABD’DE ÖĞRETMENİNE SALDIRMIŞ

Çok da iyi bir üniversitede okudu değil mi?

- Amerika’da çok iyi bir sanat okuluna kabul edildi. Ama sonra eşim Arzu’nun oğlumuza hamile olduğunu duyunca çok mutsuz oldu. Küçük Haluk’u bir türlü kabullenemedi. O arada ben prostat kanseri oldum. Hiç aramadı, sormadı, telefonlarıma çıkmadı, mail’lerimi yanıtsız bıraktı. Bir babanın hiçbir zaman haketmeyeceği korkunç mail’ler de attı. Size de gösterdim...

Onlar sağlıklı birinin yazacağı şeyler değil ama. O kadar açık ki ruhsal bir hastalık yaşadığı...

- Evet. En büyük vicdan azabım bu, ben anlayamadım. O mailleri Belgin’e gönderdim.  Belgin bana, “Kızımız şizofreni hastası, bunları ondan yazıyor!” demedi. 2004’te ABD’de okurken bir öğretmenine saldırmış. Hastaneye kaldırmışlar ve annesine haber vermişler. Aslı’nın şizofreni hastası olduğunu ilk defa Amerika’daki doktorlar söylemiş. Fakat ne yazık ki bunu herkesten saklıyor. Belki de anne olduğu için konduramıyor ya da kızını korumak istiyor.

 Siz kızınızı tekrar ne zaman gördünüz?

- 2004’te Lape’de tedavi edildiğini duydum. Belgin anneme haber vermiş. Yine bir alevlenme dönemi yaşamış ve Belgin’e saldırmış. Demir parmaklıkların arkasında duruyordu. Çok kötü oldum. Sarıldım, ağladık, ağladık...

 Lape’de konan teşhis neydi?

- Doktoru, “Uyuşturucu, uyarıcı ve alkolün tetiklemesiyle ortaya çıkan bipolarite” dedi. İlaçlarla tedavi edebileceğimizi söyledi. Ancak kesinlikle alkolden ve uyarıcıdan uzak durmasını talep etti. Ama o arada başka bir doktor şizofreni teşhisi koymuş. Belgin bunu da bize söylememiş.

 Nasıl olur da iki kere intihara kalkışmış, Lape’ye yatırılmış, üniversitede hocaya saldırmış, yazdıkları sayıklama gibi olan kızınızın derin bir sorun yaşadığını anlamıyorsunuz?

-Hiçbirimiz anlamadık.  Bizim ne şizofreni ne psikoz ne de bipolar konusunda bilgimiz vardı. Zaten sonra Amerika’ya taşındık. Resmen Belgin’den kaçtık. Sürekli telefon açıp son eşim Arzu’ya hakaret ediyordu. Telefon numaralarımızı değiştirdik, mail atamasın diye onu blokladık.

Annesini öldüren Aslı cezalandırılmalı mı tedavi mi edilmeli

ASLI GİBİLERİN KURTULMASINA YARDIMCI OLMAK İSTİYORUM

Adli Tıp hastadır diyor mu?

- Evet, diyor. Ayrıca Çapa Tıp Fakültesi Adli Bilim Dalı’na müracaat ettim ve beş kişilik bir heyet, Aslı’yı müşahade altında kontrol etti. Onlar da bir rapor hazırladı. Orada Aslı’ya paranoid kronik şizofreni teşhisi konuldu.

 İyi de eğer paranoid kronik şizofreni teşhisi konulduysa, cezai ehliyetinin olmaması lazım... Nasıl olur da, 36 yıl hapisle yargılanır?

- Sebebi, Aslı’nın annesine benden geçen malvarlığı olabilir. Belgin’in kendisine ait nakit varlığı varmış. Şu anda teyzesiyle, dedesinin oturduğu dairenin yarı hissesi de Belgin’in üzerineydi. Belgin öldüğü zaman, bütün malvarlığının, normal olarak Aslı’ya devrolması gerekiyor. Fakat aynı soydan birisine karşı işlenen bir cinayette, mirastan iskat edildiği için, mirasın bir üst soya, yani teyzeyle dedeye geçmesi gerekiyor. İlk önce kendileri bile jandarmaya ve savcıya verdikleri ifadede Aslı’nın akıl hastası olduğunu söylemelerine rağmen, sonra mahkemeye gelip “Biz ifademizi değiştirmek istiyoruz, Aslı hasta değildir. Kız, kardeşimi bilerek ve kasten öldürdü!” diye ifade verdiler. Aslı’nın, mirastan mahrum edilmesi için annesini aklı başında öldürmüş olması gerekiyor. Eğer Aslı, akli dengesi yerinde olmadan bu cinayeti işlemişse, en fazla iki sene müşahede altında özel güvenlikli bir hastanede tedavi edildikten sonra tedbirli olarak serbest bırakılıyor. Her ay denetimli bir şekilde müracaat ederek ilaçlarını kullandığının iyi beyanıyla serbest bırakılıyor. O zaman da bütün malvarlığı Aslı’nın tasarrufunda kalıyor.

 Sizin bu davadaki amacınız ne? Ne istiyorsunuz?

- Aslı’nın, hakikaten hasta olduğunu ispat etmek, onu güvenilir bir hastanede tedavi ettirip, o tedavinin sonucunda serbest kalmasını sağlamak. Aslı’ya miras yoluyla devrolacak malvarlığını da Şizofrenler Konfederasyonu’na bir rehabilitasyon merkezi kurmaları için bağışlamak. Hem tedavisinin yapılması hem ömür boyu orada yaşayabilmesini sağlamak.

 Sizin o parayı konfederasyona devredeceğinizin garantisi nedir?

- Biz mal peşinde insanlar değiliz. Ben kızımı kurtarmaya çalışıyorum. Eğer Aslı cezaevinde bu şartlarda kalmaya devam ederse ya intihar edecek ya birilerine zarar verecek ya da birileri onu öldürecek. Aslı ve Aslı gibi bütün hastaların kurtulmasına yardımcı olmak istiyoruz.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku