Amacı kalmamış, tükenmiş bir kadından söz ediyoruz

Sevilay Öztürk...

Namı diğer, kilit kadın.

Filiz Aker’in Vatan Şaşmaz’ı ve kendini öldürmesinden sonra herkes konuştu.

Aker’in 20 yıllık arkadaşı, Sevilay Öztürk hariç.

Marmara  Üniversitesi, Basın Yayın, Radyo-TV Bölümü mezunu. 1996 Türkiye güzellik kraliçesi. Filiz Aker’in ölüme doğru giden hayatını adım adım anlatıyor. İki insanın artık hayatta olmadığı bir olayın tüm gerçeğini bilebilmek mümkün değil. Herkesin bir fikri var: Sebebi para diyen, aşk diyen...

Sevilay Öztürk’ün bakış açısını da okuyun. Bakalım sizin fikriniz  ne olacak?

Amacı kalmamış, tükenmiş  bir kadından söz ediyoruz

Sevilay Öztürk...            Fotoğraf: Emre Yunusoğlu

Filiz Aker’le nerede tanıştınız?

- Amerika’da. Ben küçükken TRT Gençlik ve Halk Oyunları Topluluğu’ndaydım. Türkiye’yi temsilen Amerika’ya gittiğimizde, bizi koruyucu ailelere verirlerdi. İşte o koruyucu ailemi çok sevdim ben, onlar da beni. Sonradan her sene gittim yanlarına. Hâlâ evlerinde bir odam var. İşte onlar, “Burada, New Jersey’de çok sempatik, hayat dolu bir Türk kadın var, seni de tanıştıralım” dedi. Öyle tanıştım Filiz’le. 1996 yılıydı. Ben de o yıl Türkiye güzeli seçilmiştim. Filiz Manhattan’da, manzaralı çok güzel bir evde yaşıyordu. 8-10 yıldır beraber olduğu Arap asıllı bir işadamı sevgilisi vardı. Filiz’e büyük paralar verdiği doğru.

 Aker’in sizi okuttuğu, eğitim masraflarınızı karşıladığı doğru mu?

- Hayır. Tamamen yalan. İngilizcem zaten gayet iyi. Dil okuluna gitmem için bir sebep yok ki. Ayrıca 2004’te, erkek arkadaşımla Manhattan’da yaşadım. Nişanlaydık, evlenecektik. Masraflarımı haliyle o karşıladı. Niye Filiz karşılasın? Herkes bir şey söylüyor. Ben Filiz’in manevi kızı filan değilim. Evlatlığı da değilim. Çok şükür, anne-babam sağ. Kimsenin parasına puluna da ihtiyacımız yok. Üç tane abim var, üçü de üniversite mezunu, hepsi bir yerlerde müdür ve yönetici olarak çalışıyor.

Amacı kalmamış, tükenmiş  bir kadından söz ediyoruzVATAN’LA POLAT TOWER’IN ASANSÖRÜNDE TANIŞIYORLAR

 Peki nereden çıkıyor bu laflar? Hep parayla ilgili bir meseleler anlatılıyor.

- Bilsem... Ben de dehşet içinde takip ediyorum. Evet, ben oranın en güzel okullarından birine gittim. Okulumu da kendim seçtim. Ama ABD vatandaşı olan nişanlım ödedi. Ancak alkol sorunu vardı. Onu aşamayınca ayrıldık, 2006’da Türkiye’ye döndüm.

 Filiz Aker’le aranızdaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

- Arkadaştık. Ben 77’liyim, o 63’lü. Ama yaşın bir önemi yok. Genç kız gibiydi Filiz. Belki de çocuğu olmadığı için. Çok enerjik, çok pozitif. Güzel yaşamayı seven bir kadındı. Müzik sever, dans eder, prosecco’lar, şampanyalar içer, güzel yerlerde, güzel yemekler yer... Hayattan keyif alan bir insandı. Ama başlarda. Sonradan bu noktalara gelmesi çok trajik, çok üzücü. Çok yalnızdı. O şaşaalı hayatının içinde yapayalnızdı.

 Vatan Şaşmaz’la nasıl tanışıyorlar?

- Vatan’ın askere gitmeden önceki döneminde, kısa süre beraberlikleri oluyor. İkisi de Polat Tower’da yaşıyordu. Asansörde filan, bir yerlerde tanışıyorlar. Çok seçici bir kadındı Filiz, hatta tutucu. Öyle önüne gelenle birlikte olacak bir kadın değildi. Güzel adam severdi, Vatan’ı da beğeniyordu. Vatan o dönem bekâr, Filiz de öyle... Görüşmeye başlıyorlar ama öyle göz önünde değil. Çoğunlukla evde vakit geçiriyorlardı. Filiz çocuk yapmak istedi, yaşı geçiyordu. Ama Vatan, “Aramızda yaş farkı var, olmaz!” demiş. Bunlara kırıldığını biliyorum. Bir erkekten duymayı istemeyeceğiniz şeyler. Vatan da kendine göre haklı. Filiz üzüldü fakat hayat da devam ediyordu. Öyle kendini kahretmedi. 

FİLİZ AKER’İN PARASI NASIL BATTI?

 Filiz Aker’le aranızda nasıl bir para ilişkisi vardı?

- Bizim aramızda hiçbir zaman para ilişkisi olmadı.

 Onu batıran borsacılarla tanıştıran, Vatan Şaşmaz’la birlikte sizmişsiniz deniyor.

- Alakası yok. Ben 2007-2008’de özel bir bankanın CEO’suyla çıktım. Bir yerlere gittiğimizde, Filiz’i de alıyorduk yanımıza. Çünkü sosyal, eğlenceli biriydi. Beşiktaş’taki Vogue’da buluştuk bir gece. Erkek arkadaşımın yanında bir bankacı daha vardı. Galiba Kıbrıslıydı. Orada, bu adam ve Filiz, birbirlerine telefonlarını alıp vermişler. Sonrasında Filiz, o adama güvenip yatırım yapmış. Ama bundan benim de, erkek arkadaşımın da haberi yok. 100-150 bin dolar kaybetmiş orada. Belli bir zaman sonra erkek arkadaşımı aramış, “Bu parayı senin yüzünden kaybettim!” demiş. Olaydan habersiz ya, o da “Hangi parayı?” diye sormuş...

 Erkek arkadaşınız kim?

- İsmini vermek istemiyorum. Hâlâ üst düzey bir yönetici. Ayrıldık, bitti gitti. Ve gerçekten hiç alakası yok. Filiz ona demiş ki, “Bir gün intihar edeceğim. Oraya da yazacağım, benim intihar sebeplerimden biri sensin!” O da şaşırmış kalmış. Zaten banka kayıtları, telefon şifreleri çıktığı zaman, her şey bence çok daha netleşecek.

 Filiz Aker’in beş trilyon kaybettiği doğru mu?

- Filiz’in ne kadar parası vardı, ben hiçbir zaman bilmedim. Bunlar insanın mahremidir.

 Ama Vatan Şaşmaz’la birlikte onu batıran insanlarmışsınız gibi bir izlenim uyandırıldı...

- Tamamen gerçek dışı. Ben Vatan’ı tanımıyorum bile. Sadece Facebook’tan arkadaştık. Onun üzerine de çok oynanıyor, çok üzülüyorum. Ailesi bu yüzden çok acılıdır.

NEDEN ŞİMDİYE KADAR KONUŞMADI?

 Olayda kilit isim olarak anılıyorsunuz... Öyle misiniz?

- Ben size anlatayım, siz değerlendirin. Ama bilin ki, ben o ikisinin arasındaki para mevzusunun içinde değilim. 

 Size televizyon kanallarından çok çağrı yapıldı. Neden şimdiye kadar konuşmadınız?

- Birincisi, çok büyük bir bilgi kirliliği var. Herkesin, kendini ortaya attığı bir yerde, kendimi doğru ifade edemem diye korktum. Bir de iş çığrından çıktı, herkes farklı bir şey söylüyor. Allah rahmet eylesin, ortada iki ölü var, yetmezmiş gibi beni de canlı canlı kadavra gibi kestiler! Ben de sonunda telefonlarımı kapattım. Siz röportaj yapmayı kabul etmeseydiniz, hiç konuşmayacaktım.

 Olayın olduğu gün, “Benim tatilim bugün başladı” diye sosyal medyada paylaşım yaptınız. Bu ne demek?

- Herkesin tatili cuma günü başladı, ben ancak pazar günü arkadaşlarımın teknesine gidebildim. Bu yüzden “Benim için tatil şimdi başlıyor!” diye fotoğraf koydum. Bundan daha doğal ne olabilir? Benim fotoğrafımla, Filiz’in ölümünün ne alakası var? Saatler tutmuyor bir kere. Ben öğlen 3.00 gibi tekneye geldim, “Hadi, saçım başım dağılmadan bir fotoğraf koyayım!” dedim. Filiz ise akşam 8.00 gibi canına kıymış. Ama tabii ertesi gün bakarsan sosyal medyaya, “Birinin kendini öldürdüğü günü, diğeri bayram ilan etmiş!” dersin. Tamamen kötü niyet...

 Arkadaşınız Filiz Aker’in intiharını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Beni hiç şaşırtmadı. Hatta bekliyordum. Filiz 20 yıllık arkadaşım. Özünde çok iyi bir insan. Eşi benzeri zor bulunur bir kadın. Roman kahramanları gibiydi Filiz. Fakat çok yalnız bir kadındı. Tükenmiş bir kadındı. Bu dünyada, yaşayacak hiçbir şeyi kalmadı. Maddi, manevi bitti. O da ölmeyi istedi. Hiçbir şeyi istemediği kadar. Fırsat kolluyordu. Bence ‘kapanışı’ böyle yaptı. Büyük final. Daha önce iki kere kendini öldürmeyi denedi, üçüncüde başardı. Vatan’ı da aldı götürdü yanında. Geçen sene temmuzda, ABD  Miami’de intiharı denedi, yanında ben vardım. Size anlatacağım hikâye de bu...

VATAN OLMASAYDI, ÖLÜMÜ BU KADAR BÜYÜK TANTANA OLMAZDI

 Aile nasıl bir aile? Annesini öldüren bir abi, gasptan içeride yatan bir başka abi?..

- Filiz’in annesinin, Dilek’in babası tarafından öldürüldüğünü inanın ben de bir sene önce duydum. Bunlar bizim aramızda hiç konuşulmadı. Filiz, ailesinden bahsetmeyi hiç sevmezdi. Ama şiddet ve cinayetle bu kadar iç içe bir aileden ruh sağlığı normal bir insan çıkması sanki mümkün değil. Ama Eda, Dora ve Dilek’i çok seviyor ve onlarla görüşüyordu.

 Peki Vatan Şaşmaz’ı neden öldürdü?

- Ben bilemem ama bence daha derin bir sorunu vardı. Hayatta bir amacı kalmamış, tükenmiş bir kadından söz ediyoruz.
Para pul da bitmiş. Belki Vatan’ı da kendi sonuna kurban seçti. Belki de, büyük bir finalle gitmek istedi. Vatan olmasa bu kadar büyük tantana olmazdı.

 Ben nereden bileceğim doğruları anlattığınızı?

- Size geçen sene intihar girişiminin ardından Amerika’daki hastanede yoğun bakımda çektiğim fotoğrafları gönderebilirim. Yayınlamayın ama. İlaçların fotoğrafını gönderebilirim. Sonra bana gönderdiği sesli mesajları da gönderebilirim...

(Ve gönderdi.)

Amacı kalmamış, tükenmiş  bir kadından söz ediyoruz

FİLİZ, “BENİM ÜZERİMDEN ÜLKEYE PARA GETİRİYORLAR. BANA DA BİR KOMİSYON VERİYORLAR!” DEDİ

 Türkiye’ye döndükten sonra nasıl şekillendi Filiz Aker’le arkadaşlığınız?

- Ben çalışmaya başlayınca bir süre görüşemedik. Bir ara aradı, “İngiltere’den bir erkek arkadaşım var. Madenci. Çok mutluyum. Tatillere gidiyorum, geziyorum!” dedi. Sonra bir daha aradı; çok mutsuz. Erkek arkadaşı İngilitere’de kazada ölmüş. Yardımcısı da kanserden ölmüş. Üstüne bel fıtığı ameliyatı oldu Amerikan Hastanesi’nde. Zor günler geçiriyordu. İşte Edi ve Jozi’den ilk o zaman söz etti.

 Kimmiş onlar?

- “İngiltere’deki erkek arkadaşımın iki çok yakın arkadaşı Edi ve Jozi. Bunlarla ufak tefek işler yapıyorum. Benim üzerimden para getiriyorlar Türkiye’ye. Bana da üç ayda bir komisyon veriyorlar!” dedi. Kafam da basmaz, bir türlü anlayamadım bu iş nedir, bir tür para aklamak mı ne. Ayrıca dedi ki, “Miami’ye yerleşmeyi düşünüyorum. İstiyorsan sen de benimle gel, hem de onlarla tanışmış olursun. Benim Jozi’yle evlenme durumum var. İş evliliği...” Böyle şeyler anlattı. Ama ben Edi ve Jozi’yi hiç görmedim.

 Peki niye birdenbire Edi ve Jozi’yi anlatmaya başladı?

- Belki de yalnız olmadığını vurgulamak istedi. “Erkek arkadaşım öldükten sonra bana çok destek oldular” dedi. Ama rahmetlinin adı da yok. “İngiliz” diyor. “Edi ve Jozi, şöyle bir yerde yaşıyorlar, şöyle bir aileleri var. Seni de tanıştıracağım. Miami’de rezidans yapıyorlar. Ben onların rezidansından ev alacağım. Onlara çok güveniyorum. Falan filan... “İyi peki” dedim. Ne diyeyim? Sonra tekrar belinden ameliyat oldu, bir buçuk ay daha hastanede kaldı. Ben haftanın dört beş günü hastaneye gidip geldim.

 O sırada nerede yaşıyor?

- Akmerkez’de. Hatta ev sahibiyle anlaşmazlığa düştü, ben tekrar Polat Tower’dan ev tuttum ona. Evini yerleştirdim. Bu arada Edi ve Jozi hikâyeleri devam ediyor. Güya yanlarına gideceğiz ama gidemiyoruz. Sağlık sorunu yüzünden. 

 Peki Filiz Aker’in parası nereden geliyor?

- Geçmişte beraber olduğu Arap asıllı adamdan belli  bir para almış. Demek ki yüklü miktar. Onun faiziyle geçiniyordu. Abuk subuk harcamaları olan biri değildi. Gezer tozar, belli yerlerde yemeğini yer ama o kadar. Belli markaları vardı: Escada, Cavalli. Çok bir şey almak istiyorsa, oradan alır ama üç beş parça bir şey. Son bir buçuk-iki sene, üst üste sağlık sorunları yaşayınca, ona çok baktım. Üstelik bir de evini taşıdım. Vatan Şaşmaz’la tanıştığı dönemde Polat’taki ev kendinindi, bu sefer kiraya çıktı.

ÇÖKÜŞ DÖNEMİ GEÇEN YIL BAŞLADI

 Kiralık eve taşındıktan sonra hayatında bir değişim oldu mu?

- Meğer bu son dönemler onun çöküş dönemiymiş. “Biraz iyileşeyim New York’a gidelim” dedi. Güya Edi ve Jozi ile konuşuyor, hep bana selam söylüyorlar. Ama hiçbir zaman benim yanımda onlarla telefonla konuşulduğuna tanık olmuyorum.

 Gittiniz mi New York’a?

- Evet. 2016 nisandı. Hatta, 5 Nisan benim doğum günüm. “Ah bak, doğum gününe denk geliyor, Plaza Otel’de yemek yeriz. Sen biletleri al, internet bankacalığı filan bilmiyorum ben, ben sana nakit veririm” dedi. Hemen de verdi parasını. New York’ta, 5. Cadde’ye çok yakın bir otelde kalacağız, “Oteli sen öde, ben sana nakit ödeyeyim. Çünkü sen internetten yatırıyorsun!” dedi. Arkadaşları Edi ve Jozi gelecek diye bekliyoruz. Sonra onlarla Miami’ye geçeceğiz. Ben tabii o sırada kendi arkadaşlarımı görüyorum, dışarı çıkıyorum, Filiz’in ağrıları var, bütün gün otelde kalıyor. “Madem arkadaşların çabuk gelemeyecekti. Neden bu kadar erken geldik?” diyorum. “Az kaldı, gelecekler” diyor. Sonra biri aradı, bir erkek sesi. Edi ve Jozi’nin anneleri evde düşmüş, beyin kanaması geçirmiş, ölmüş!” Onu haber veriyor. Haydaaa! Gelemiyorlar. 

 Peki ne yaptınız?

- Apar topar İstanbul’a döndük. Filiz, dönünce bana olan yedi bin dolar borcunu hemen verdi. Aradan 6-7 ay geçti, Edi ile Jozi’nin moralleri çok bozukmuş, psikolojik tedavi görüyorlarmış, bunları anlatıyor.

 Niye anlatıyor bunları size?

- Filiz’in çok yakın arkadaşları oldukları için. Yeni hayatına Miami’de başlayacakmış, Jozi ile evlenecekmiş, hatta ben nikâh şahidi olacakmışım! Bu arada evini kapattı, eşyalarını topladı, yeğenlerine verdi. Ben yine 15 gün ona baktım. Dizlerinde çok ciddi bir rahatsızlık vardı, yürüyemiyordu.

MIAMI’DEKİ SUİTTE, 2016 YAZINDA İNTİHARA KALKIŞTI

 Vatan Şaşmaz’dan bahsediyor muydu bu son senelerde?

- Hayır, hiç. Sadece, “Vatan evlendi, haberin var mı?” dedim. Yoktu. Resimleri gördü, bir bozuldu. “Amaaan boş ver, herkes kendi hayatını yaşıyor!” dedim. Geçiştirdik.

 Sonra Miami’ye gittiniz mi?

- Evet, 2016 yazında... “Miami’de evi vardı, Sevilay da her sene giderdi” filan diyorlar ya, yalan, hiç evi olmadı. Önce Palm Beach’de bir otelde kaldık bir hafta, Filiz ödedi. Sonra Bal Harbour’daki Ritz Carlton’a geçtik. Suit istedi ama nasıl pahalı, bir geceliği 400 dolardan başlıyor. “Boş ver, Edi ve Jozi gelecek nasıl olsa. Benim onlarda param var. Sen öde, onlar gelince ben sana takdim ederim!” dedi. E, her zaman sözünde durmuş bir kadın. Bu konularda da ne kadar titiz olduğunu biliyorum. “Tamam” dedim. Onlar gelene kadar biz keyif yapalım istiyor. Kadının bir yere kaçacak hali de yok. Biz o otelde tam 3 hafta kaldık. 

 N’apıyor bu arada Filiz Aker?

- Hiçbir şey! Odadan sadece Instagram’a fotoğraf koymak için çıkıyor. Sigarası, içkisi, ilaçları, bütün gün odada...

FİLİZ’İ YATAK ODASINDA, YERDE YATARKEN BULDUM

 Siz bütün anlattıklarına inanıyor musunuz?

- Artık neye inanacağımı şaşırdım. Ama bir şey de söyleyemiyorum. Bir tarih verdi. O tarihte gelecekler. Kilitlendik bekliyoruz, artık o tarihte ne olacaksa olacak.

 Fotoğrafı yok mu bu Edi ile Jozi’nin? Niye sormuyorsunuz?

- Sordum. “Şuna benziyor, buna benziyor. Tanışınca göreceksin zaten” diyor. “Evleri ne tarafta?” diyorum. “Sürpriz” diyor. Bir tuhaflık olduğunu seziyorum ama olay öyle bir noktaya geldi ki, bırakıp da dönemiyorum. Bu arada Filiz feci içiyor. “Bak” diyorum, “Ağrı kesici ilaç alıyorsun, bu kadar içme!” Üç haftanın sonunda dedi ki, “İstanbul’dayken benimle çok görüşmek isteyen bir çocuk vardı. Şu anda Miami’deymiş, beni görmek istiyor!”

 Siz ne dediniz?

- “A, ne güzel!” dedim. “Otelde mi buluşsam, n’apsam?” dedi. “Ben giderim odadan, hiç sorun değil, sen keyfine bak!” dedim. Bir fotoğraf gösterdi What’sApp’tan. Şimdi düşünüyorum da, gözlüklü bir abisi var ya, onun fotoğrafıydı ama ben abisini hiç görmemiştim ki, kim olduğunu nereden bileyim. İçimden sevindim, “Ne güzel, ona ilgi duyan biri var, hiç değilse kendini iyi hisseder!” diye. Çünkü depresyonda olduğunun farkındayım. Hemen kendime küçük bir çanta hazırladım, aynı otelde başka bir oda tuttum. Akşama misafiri gelecek diye de birlikte hazırlık yaptık. “Çok heyecanlıyım” diyordu, ben de ona moral veriyorum. Odadan çıkarken baktım ki içiyor. “Bak” dedim, “Saat daha çok erken, adam gelmeden sarhoş olma!” “Yok yok, olmam!” dedi. “Beni sabah erkenden arama. Biz sabaha kadar sohbet ederiz. Sen alışveriş merkezi filan dolaş. Ben uyandığımda sana haber veririm, konuşuruz!” dedi. “Tamam” dedim, “Siz keyfinize bakın!”

 Saat kaçtı?

- Akşam yedi buçuk filan. Odama gittim. Kitap okudum, film izledim, 12.00 gibi yattım. Ertesi gün öğlen 12:30 gibi otelden çıkarken, sesli mesaj attım, “Filizcim, her şey yolunda mı? Ben çıkıyorum, umarım gecen güzel geçmiştir” diye. Saat 1.00 oldu, 3.00 oldu, 5.00 oldu, ses yok. Akşam 6.00 gibi odanın kapısını tıklatıyorum. Ih ıh. “Neyse, biraz daha uyusunlar!” dedim. Oldu akşam 9, odanın kapısını çalıyorum, yine ses yok. 10.00 gibi resepsiyona gidip yardım istedim. Baktık, yatak odasının kapısı da kilitli, “Bir terslik var!” dedim. Kapıyı bir açtılar, Filiz yerde, ağzından köpükler çıkıyor... Elim ayağım boşandı, hemen 911’i aradık, polis geldi, aynı anda da ambulans...

 Peki misafir?

- Odada kimse yok, izi de yok. Gasp veya hırsızlık da yok. Hastanede anlamaya çalışıyorlar, bu kadına ne olmuş diye. “Sakinleştirici bir ilaç kullanıyor muydu, hayattan bezmiş miydi, hiç intihar etmeye çalıştı mı?” diye sordular. “Miami’ye yeni bir hayat kurmak için geldi ama bilemiyorum” diye geçiştirdim. Fakat Filiz’in fotoğrafını çekip, “Teyzeniz bu durumda! “ diye Dora ve Dilek’e attım. 

PARASIZLIKTAN, ÜÇ GÜN SONRA HASTANEDEN KAÇTIK

 Korkmadınız mı?

- Korkmaz olur muyum? Ömrümden ömür gitti. Bu arada başka bir derdimiz de var... Hastane parasını ödeyecek durumumuz yok.

 E, ne yaptınız?

- Üç gün sonra hastaneden kaçtık. Bindik taksiye gittik. Otele de dört-beş bin dolar borcumuz birikmiş. Yukarı çıkabilmemiz için asansör kartının aktive olması gerekiyor. Yaşadığımız sıkıntıyı anlatamam. Ama nasıl olsa arkadaşları gelecek, ben de paramı alacağım diye düşünüyorum. Filiz, yeğeni Dora’yı aradı, o da 10 bin lira mı ne yolladı. Sonra Filiz demesin mi, “Edi ve Jozi beni aradı. Çok üzülmüşler başıma gelenlere. Beni acilen New York’a çağırdılar. Toplantı yapacağız. Sonra onların uçağıyla Miami’ye döneceğiz!”

 Siz ne dediniz?

- “Sen benimle dalga mı geçiyorsun! Ben adamları tanımıyorum. Burada ortada kaldım. Ben niye seninle geldim ki!” dedim. O da “Sen beni yalancılıkla mı suçluyorsun?” dedi. “Zaten sakinleştirici gibi bir şeyler içmişsin!” dedim. “Hayır, ben intihar etmedim!” dedi. “Hem sen benim ilaçlarımı nereye sakladın?” dedi. “Saklamadım, görmedim bile!” dedim. Resmen aptallaştım. Son 300 dolarla bir New York bileti aldım.

 Gitti mi?

- Evet, gidiş o gidiş. Yeğeni aradı. “Sevilay beni birileri aradı Edi mi Jozi mi ne? Teyzem New York’ta fenalaşmış, onu alıp Londra’ya götürüyorlarmış! Sen Filiz’in eşyalarını alıp Türkiye’ye dönecekmişsin!” dedi.

BANA ABD SEYAHATİNDEN 20 BİN DOLAR BORCU VARDI

 Siz ne yaptınız?

- Sinir içinde eşyalarını toplamaya başladım. Benim kartlarım kullanıldı, borç benim üzerimde, ne gerçek ne değil bilmiyorum. Bir baktım, Cavalli elbiselerden birinin hurcunun içinde bir torba var. Açtım, 300-400 hap. Elim ayağım titremeye başladı. Biz Türkiye’den bu haplarla mı çıktık? Hemen fotoğraflarını çektim, dahiliye uzmanı bir arkadaşıma yolladım.  Allah’tan hemen cevap geldi: “Bir tür sakinleştirici. 40 yılda bir alınırsa rahatlatır ve uyutur. Ama bağımlılığı çok kötüdür, bırakması eroin kadar zordur!” yazmış. Hemen hepsini tuvalate döktüm. İlaçların fotoğraflarını yeğenlerine de yolladım ve Türkiye’ye döndüm. Aramaya başladılar, “Teyzem eşyalarını istiyor!” “Eşyalarını istiyorsa, önce benim paramı versin!” dedim. Fakat sevimsiz sevimsiz sesli mesajlar yollamaya başladı.

 Kaç para borcu vardı?

- 20 bin dolar. Bence parası yoktu. Olsa verirdi Filiz. Bir ara hakaretler de etti, silahlı fotoğraflar yolladı. “Parasını verme bahanesiyle onu çağırıp beynine sıkacağım!” demiş yeğenine. İlaçların fotoğrafını ailesine gönderdim diye de düşman oldu bana. Birinci intihar girişimde Dora kurtarıyor, ikincide ben kurtardım, üçüncüde gitti...

BENCE EDİ VE JOZİ HAYALİ KARAKTERLERDİ

 Sonra hiç görüştünüz mü?

- Hayır. Ben savcılığa gittim, şikâyetçi oldum ama sonra paradan puldan da vazgeçtim. Bence bankada hiç parası kalmadığı için Miami’ye gitti. Orada ölmeyi istedi, bir suit’de. Havalı bir son olsun istedi. Bana da güvenirdi. “Sen çok beceriklisin!” derdi. Şahsi kanaatim, kendini öldürecekti, ben de sonraki durumu toparlayacaktım. İngilizcem de iyi, cenazesini buraya getirecektim filan.

Mezarı da hazırdı zaten. Bütün bu işleri halledebilecek biri gerekiyordu ona. Ama olmadı, ölümden kurtuldu, bu da hoşuna gitmedi.

 Edi ve Jozi hayali karakterlerdi, öyle mi?

- Bence öyle. Burada çok ciddi bir dram var. Bir insanın bitişi, yok oluşu var. Hep çok gururlu bir kadın oldu. Dışarıya hiç problem yansıtmadı. “Benim o şaşaalı hayatım devam ediyor, çok iyiyim, çok mutuyum!” mesajı verdi.

 Peki döndükten sonra evi de yok, nerede kaldı?

- Kardeşi Eda’nın evinde. Yeğeni Dora evlendiği için onun odası boşalmıştı, oraya yerleşmiş. Bunu duyunca da çok üzüldüm. Çünkü Filiz rezidanslarda yaşamış bir kadın, lüks seven, lükse alışık. Yedirememiştir bunu kendine. Bir yıl boyuncu yoktu zaten ortalıkta. Sosyal medyaya da fotoğraf koymadı. Mücevherlerini satarak bir dönem daha ayakta kalmıştır.

 Peki Vatan?

- Valla, Vatan’a çok yazık. Aralarında bir para konusu var mıydı, yok muydu inanın bilmiyorum. Ama bence aşk meselesi değil!

 Vatan tarafından dolandırılan kadın imajı çizildi.

- O kısmı bilmiyorum. Ama aşk maşk değil. Ben size Filiz hakkında bildiklerimi anlattım...  


 

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku