"Aygül Aydın" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Aygül Aydın" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Aygül Aydın

Hatırladıklarımızla değil, asıl hatırlamadıklarımızla başa çıkmakta zorlanırız.

Günaydın yepyeni bir günden merhaba,

Dünkü yazı için o kadar mail ve mesaj aldım ki hepinize minnettarım.

Okumak veya önüne gelen şeyi fark ediyor olmak ne kadar değerli anlatılmaz. Geçenlerde bir ortamdayım. Bir arkadaşım çok uzun yazıyorsun valla Aygül okumuyorum dedi. Diğer bir arkadaşım keşke daha uzun yazsan da okusam dedi. Zihnimi seninle susturuyorum diye cümlenin sonunu bağladı.

 

Bir ortamda iki farklı tepki içinde kaldım. Halbuki ben bu konuşmalardan sonra ne uzun yazma nede kısa yazma kararı almıştım.

Tek bir kararım vardı: Yazmak…

 

İnsanların daha fazla okuması bir şeyleri araştırması için başlarına illa kötü bir şey mi gelmesi gerekiyordu?

 

Birkaç soru sizlere.

Niçin yazılır?

Neden okunur?
İçeriği nasıl oluşur?
Yazılanı okumak ne zaman angarya olmaktan kurtulur?

İnsan yazdıkça hatırlar mı?

Ya hatırlamadıklarımızın bedelini ödüyorsak?

Okumak, birinci kişiler arasında bir iletişim aracıdır. Konusu duygusal ve işlevseldir. Onun için özellikle hep beklenir. Kişiye özeldir. Gizem vardır, gizlilik vardır. Şimdi bu yazıyı okurken sadece senle ben varız.

Bu yazı şu an okuyan kişiyle benim aramda geçen bir gizlilik anlaşması gibidir.

 

Size bunları yazarken çok incelikli, saygılı, sevgi yüklü olmaya özen gösteriyorum. Kendimi tanıdığım kadar gerçekçi, övgüsüz, abartısız, edebi imgeler ve simgelerle, bazen de anılarla bezeli, unutulamaz, unutulmamış tümcelerle, sözcük sözcük, ölçülüp biçilmiş, içtenlikli, kuyumcu elinden çıkmışçasına özenli olmak koşuluyla yazıyorum. 

 

Ahhh! Yazım kuralları, noktalar, virgüller, ünlem işaretlerini yerli yerinde kullanmayarak güzel Türkçemi bozuyor olabilirim. Ama yazarken, karşınızdakini düşünüp, kendinizi kanıtlamak ve aynı zamanda o hisleri klavyeye vurmak bazen şaşırtıyor olabiliyor. Anlayışınıza sığınırım…

 

Şu günler önemli günler, hatırladıklarınız var zihninizde. Kime ne itiraf etseniz diye bir köşede bekliyor olabilirsiniz. Arka planda bir şeyler dönüyor ama hiçbir şeyden haberiniz yok gibi. Evet yaklaşıyor.

Önemli bir itiraf ya da önemli bir açıklama geliyor.

Bu Merkür gerilemesi akrep burcundayken böyle olmaya hep adaydır…

 

28 ekimde Akrep burcunda yeniay…

 

Neyi tetikliyor.

Bunları zamanı geldiğinde konuşacağız…

 

Bakalım dedemin, bundan yıllar önce okuyucusunu hayal ederek yazdığı mektuplarından birinde neler var.

Nasıl bir mesaj veriyor sizlere.…


“Ethem Aydın (Dedem): Sıradan olmaktan, bir varlık olmaktan, özünüzü büyüterek kurtulabilirsiniz.

 

Sonra şöyle demiş: Ölümlü olduğumuz bu yaşamın değeri, özle ölçülür. Yoksa sadece doğulup ölünmüş olur ki; hayvanlar da böyledir.! Eğer isterseniz, bir başka betide açıklamaları sürdürebiliriz. Ben yetmiş iki yaşında gözüküyorum. Özgürce düşünerek, bu epeyce uzun sayılan zaman içinde neleri öğrendiğimi soruyorum kendime? Önce şunu açık kalplilikle demeliyim ki, boooomboş bir zaman geçirmişim.

Bir su kabağı gibi sadece görüntü.

 

Kültür birikimim, dini inançlarım yok denecek seviyede.

Akademik klasik eğitimim, bilimsel öğrenim, tarih, coğrafya, hukuk, matematik, fizik, kimya, toplum bilimin evrelerinden yoksunum.

Ama yaşamı seviyorum, yaşamayı seviyorum.

Bunun için hep dikkatle kendi yargılarıma göre çarelere başvuruyorum.

Yiyor gereği kadar ya da yapıma uyduğu kadar yiyorum, uyuyorum, yürüyorum, su içiyorum. İlk gereksinimlerimi bir böceğin, bir hayvanın, bir bitkinin duyarlığı içinde dengelemeye özeniyorum.
Kafamda oluşan gerekçeler bilimsel değil, hepsi duyumsal.

Okuyup öğrendiklerimle bile çelişik uygulamam.

Zamanlama, planlama, hesaplama bende kısa.

 

Tipik bir anlayışla, hemen hemen her şeyi, yeniden keşfetmek bir garip tutkum. Böylece bir şey, bir olgu, bir yargı, benim için çok yönlü bir sentezle özümsenebilir. Bu da daima geç kalmayı getirir.

En basite indirgersem, yön bilgisi ve duygusu bile benim için göreceli. Doğruluğu kanıtlanmış bir olgu her defasında kararsızlığa sürükler beni.

 

Görüntülü sevgiden yoksun olduğumu bildiğim halde, salt sevgiyi irdelerim. Sevgiyi severim.

Sevenleri severim.

Sevgiyi yine evrensel nedenler içinde yoğunlaştırmak isterim.

Aslında açıklayamadığım özde bir şey var.

Ben sevgiyle doluyum, her nesneyi, her objeyi sonsuz seviyorum.

Ama alışılmış görüntüden yoksun.

 

Vatanı severim, devleti severim, ülkem için öz emek vermişleri severim, insanlık için küçük bir hizmet vermiş herkesi severim, canlı olmayı, bütün canlıları severim. Tekmil doğayı, kimselerin sevemeyeceği kadar severim.

Allah’ı sorgulayanları onlara inanlar kadar severim.

Sevgiyi, onun uzantısı olan aşkı doğuştan beri delice, mantığı bile kenara iterek severim…

Aşk varsa mantık umurumda olmaz, en çokta bu halimi severim.

Ve derim ki, ben bir divane aşığım…
Birey olarak onu duymadan, onu düşlemeden, onu sıradan bir nesneye yüklemeden bir küçük anım geçmez.

 

Okul sıralarında derslerim, resim de dahil, hemen hemen hep başarısız olurlardı. Sınıfları bin zorlukla geçerdim. Kendimi bildim bileli hafızam, yani belleğim, çok çok zayıftı. Yine hiçbir konuda birileriyle yarışmaya cesaret edemezdim, etsem de başarısız olurdum. Böyle bir fikir anatomisine sahip olan ben, bir gün kendimi lise resim hocası buldum. Yemyeşil, gencecik bir resim hocası.

 

Şimdi ise emekli, bilgi dağarcığı zengin, sanatı anlayarak ortaya koymaya çalışan, mesleki bilgisi, genel kültürü olan, okuduklarını anlayan, durum değerlendirmesi yapabilen, hemen hemen her dalda önbilgisi ve yargısı olan, sırasında konuşması ciddiye alınan, söz verebilen ve sözünü yerine getirebilen, unutması çok az, prensiplerine saygılı ve felsefesi olan, yılmadan hep araştıran, bulgularını sentez eden ve özümseyen, çevre ile ilgili çağdaş olmaya hep hazır olan bir kişiyim.

Geleceğe umutla, aşkla bakıyor, birçok eskiyen organlarıma karşın hayatı seven, ileriye doğru hamle içinde birisiyim. Pekiiii, bu başlangıçtaki anlattığım kişi nasıl oldu da şu son betimlediğim yapıya ulaştı? Şu anda hiç de yabana atılmayacak bir performansım var. Bu paragraftan sonra da yorumlayamadığım ara bölümü irdelemeye çalışacağım. Büyük bir bilgin arkadaşına yazdığı mektubum altına böyle özrünü yazmış: Kusuruma bakmayınız, daha kısa yazmak için zamanım dardı…

 

Sizleri öper, renkli bir dinlence geçirmenizi düşlerim.”   

Ethem Aydın 1998 -EKİM

 

Dememiz o ki; denecek pek bir şey kalmamış….

Mutlu günler dilerim.

 

X