"Aygül Aydın" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Aygül Aydın" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Aygül Aydın

Bir Akrep Dolunayı hikayesi.Yalnız değilsin cumartesi kelebeği…

Birleşmiş Milletler Nüfus Projeksiyonu incelendiğinde büyüyen dünya nüfusu, 2020'de 8,3 milyara, 2030 yılında 9,4 milyara, 2040 yılında 10,3 milyara ve 2050 yılında ise 12 milyara ulaşacağını söylemiş.

Şu an dünyada 8,3 milyar insan olduğumuzu sayabiliriz.

Baktığımızda hepimizin konusu hep aynı,

Sevmek, sevilebilmek

Para kazanmak,

Ev almak,

Şirket kurmak,

Kurduğun şirketi büyütmek,

İstifa edip daha iyi işe geçmek,

Seni terk eden sevgilinden intikam almak,

Annenin yokluğu,

Babanın varlığı,

Ya da babanın da varlığı, annenin yokluğu,

Kardeşinin nefreti, akrabanın düşmanlığı,

Bitmeyen sınavların,

Okulunu terk edip, çalışmak zorunda oluşun,

Ömrün boyunca kavuşamayacağını bildiğin aşk,

Tam yuva kuracağım dediğin anda attığın nişan,

Evladının sağlığı,

Sırtından vuran dostun,

Gördüğün zulüm…

Bu liste uzar gider…

İçinden saymayı unuttuğumu sonuna siz ekleyin…

 

Şimdi 8,3 milyar insandan sadece 1 tanesinin yaşadığını sandığımız ama benzerini milyonlarca insanın yaşadığı hikayeyi anlatıyorum.

***

Hikayemizin adı: Cumartesi Kelebeği

 

Eğer hayattaki en zor şeyin ne olduğunu sorsaydı birisi küçük kıza, muhakkak sevgi ile öfke arasında kalmak derdi. Çok sevmek ve çok severken her gün daha da büyüyen bir öfkeyle baş etmek diyebiliriz. Bu duyguyla tanıştığında bu küçük kız henüz 15 yaşındaydı.

Hani yaşıtlarının aklının beş karış havada olduğu, onlarca hatanın pişmanlık duyulmadan yapıldığı o malum yaşlar diyelim…

Onunsa sınavının başladığı yaşlardı.

Eee, herkes eşit şekilde doğmuyor…

Elinde olsaydı eğer hiç şüphesiz on dördünden bir gün bile büyümezdi bu kız,

Ama büyümesi gerekiyordu.

Siz hiç 15 olup 35 gibi davranmak zorunda kaldınız mı?

Biliyorum, kalanlarınız oldu…

Olmayanlar için anlatayım ne demek olduğunu dedi bizim küçük kız…

Başına gelen her şeyi kabul etmeye, ayak uydurmaya ve her şeye rağmen başarmaya çalışan biri olmak zorundasındır...Böyle olmak zorunda olduğunuz için de kendinize sürekli şu soruyu sorarsınız:

“Bu hikâye onun muydu yoksa başkasının mıydı”  

 

15 yaşında 35 gibi davranmak zorunda kalırsanız, zira hikayenizi kabul etmezsiniz. Üstüne üstlük bu hikâyenin hemen başka bir kahramanı olduğunu düşünerek öfke duyarsınız. Bu küçük kız hikâyenin babasının hikayesi olduğunu düşünerek, kendini kandırarak yaşamayı seçiyor. Ne bilsin…Babasının imtihanı başka, kendisininki bambaşka…

Ama hikaye aynı…

 

Bu hikâye peki nasıl başladı?

 

Depresyon, kaygı bozukluğu ile başlayan, bipolar bozukluk ve çok daha fazlasıyla devam eden psikolojik bir öyküye sahip olan bu baba, bu küçük kıza nasıl imtihan oldu?

 

Birçoğunuzun adını bile duymadığı onlarca ilacı aynı anda içebilen, içmeden yaşayamayan, küçük kızın önünde defalarca intihar eden adam… Daha fazlasını anlatmak istemiyor küçük kız…

Bu yaşanılanlar sayesinde psikolojiye merak sarıyor. Yıllar sonra anlıyor ki onunkisi kurtuluşunu aramanın sessiz bir yoluymuş, belki onu iyi edebilirim demenin sessiz bir umuduymuş.

Küçük ve babasına muhtaç bir kız çocuğunun çırpınışının belki de son kozuymuş.

Son koz olarak acaba psikoloji okursam yardımcı olur muyum diye düşünmesi en büyük çabasıymış.

 

Ama vazgeçmiş.

Umudunu kaybetmiş küçük kız. Aileye mi bakacak, üniversitemi okuyacak. Hepsiyle başa çıkamamış

Bunu bir imtihan olarak kabul etmiş. İsyan etmemiş.

Bir küçük kızın babasının varken yok olmasının imtihanın kabul edişinin nasıl hızlı bir büyüme olduğunu yaşamayan bilemez.

*

Tam bir dolunay günü, yani dün…

 

23 yaşındayken tek bir damla umudu yokmuş ciğerlerinde…

Çırpınışları bitmiş, atacak tek bir kulacı kalmamış küçük kızın.

Senelerdir onlarca farklı ilaç tedavisi gören, ilaçların dozundan ve etkisinden kendini kaybeden babasından haber almış. Girmekten çok korktuğu hastane koridorlarında yürümeye başlamış…

Usulca, ses etmeden hastane bahçesinin yollarında ilerlemeye devam etmiş…

Küçük kız diyor ki: “Şimdi soracaklar, O yolda yürürken hiç ağlamış mıydı” diye…

Gururla söylüyorum: Hiç ağlamamıştım…

*

Babası oraya girerken de onu orada bırakıp çıkarken de hiç ağlamamıştı…

Sadece dudağını ısırmış, yumruğunu sıkmış ve kendi şefkatine sığınmıştı…

İnsan kendi şefkatine sığındığında kalbi nasırlaşır diye cümlesine devam etti…

Kalbi nasır tutan insanları soğuk biri sanırsınız diye bir sitemde de bulundu. Birileri ona soğuk birisin demiş, üzmüş onu belli.

Aslında o kendine şefkat vermeyi öğrenmiş insanları kalbi nasır tutmuş biri olarak tanımlıyor.

İnsan en çok ailesine sığınmayı sever. En çokta orayı ret eder diyor, bizim büyümüşte küçülmüş kız..

Oysa o sığınacak bir babası olmayan, üstelik babasını korumak zorunda olan bir kız.

Bazen dünyaya siz birilerini korumak için doğarsınız. Küçücük kalbinizle, küçücük bedeninizle başka birilerine annelik ya da babalık yapmak için görevli gelirsiniz…İşte, bu küçük kız onlardandı.

 

Hastalığınsa tuhaf bir yanı vardı.

Babası hasta beyninin kıvrımlarında tek bir gün canlanıyordu; CUMARTESİ.

Ve o gün sağlıklı bir insandan farksız oluyordu. Geri kalan her gün avuç dolusu ilaç içiyor, yarı uyanık geziyor, anormal derecede, sokakta kalmış bir kedi yavrusu gibi yemek yiyor ve bazı zamanlarda halüsinasyonlar bile görüyordu.

O günlerde asla babasının gözlerine bakamıyordu bizim küçük kız. Çünkü babası orada olmazdı. Çünkü babası kafasında ve kalbinde hala çok heybetli bir adamdı.

Gözleri bir uzay boşluğu, bir okyanus sonsuzluğuydu.

Çaresiz, hasta ve muhtaç olan adam gerçekten babası mıydı?

Küçük kız tek bir gün bile bakamadı gözlerine babasının…

Baksaydı bu zor yolculuğa devam edemeyeceğini, aklını kaçıracağını düşündü…

Yüreği infilak etse bu kadar acı verir miydi sahi?

Küçük kız defalarca kaçmak istedi ama gidemedi. Çünkü arkasında bir anne ve kendisinden de küçük bir kız kardeş daha vardı.

Seneler geçti.

Küçük kız büyüdü.

Uzun, gür saçlı ve topuklu ayakkabılarının üzerinde dimdik duran, güçlü bir kadına dönüştü.

Ne kadar sert olabilirse o kadar olmuştu, ne kadar dik durabilirse o kadar durmuştu, küçük kalbini büyütmeye çalışırken kendini beton duvarların arkasına ne kadar saklayabilirse o kadar saklanmıştı. Bir karar almıştı…

Babasının gözlerine sadece cumartesi günleri bakacaktı.

Bir tek o gün ilaç içmezdi babası, bir tek o gün güçlü, kahraman bir baba olurdu.

Bir tek o gün kekelemeden, ayık bir şekilde konuşurdu.

Ve bir tek Cumartesileri gözünde hayat olurdu.

Ve küçük kız sadece o gün 5 yaşına geri döner, şımarır, dans eder ve göklere çıkardı.

Bir tek o gün vardı babası.

Cumartesi babasıydı.

Doyasıya bir çocukluktu yaptığı…

İnsan içindeki çocuğun zekasına her zaman muhtaçtır.

Nasılsa ertesi gün her şey onun istediği gibi olmayacaktı…

Bari haftada bir gün ben çocuk o babam olsun dedi.

Bir kelebeğe yaşamak için tek bir gün şans verilmesinden farksızdı durum…

Cumartesi kelebeği olmasaydım kaderimi nasıl sevecektim hem diye sözlerini bitirdi…

Bu yüzden onlar yalnızca Cumartesileri baba-kızdı.

Bu küçük kız kendine “Cumartesi kelebeği” adını vermişti…

Tek bir isteği vardı…

Cumartesi kendisine bir şey olmamasıydı…

Mücadelesine devam ediyordu…

Bir dolunay gününe denk gelen cumartesine ise içinden söylenirken tanıştık :)

Yolun açık olsun “Cumartesi Kelebeği” … Belki yarın babana bu yazıyı okursun…

 

Dememiz o ki; Yarın cumartesi günü…

Hayatınızda 8,3 milyar insan içinde ne yaşıyorsanız kaderinizi sevmeniz için bir isim verin kendinize… Tek bir isim verin… Bazen yaşamın bir okyanus olduğunu ve yüzmekten yorulduğumuz için boğulacağımızı zannettiğimizi de unutmayın. Bizler dünyaya gelirken doğuştan yüzme bilerek geliyoruz. Sadece zaman zaman yoruluyoruz. Kimimiz daha iyi yüzebilir. Kimimizin yüzme teknikleri başkadır. Okyanusun üzerinde dinlenmeyi bilmekte bir marifet öyle değil mi, yol arkadaşlarım.

Bu arada laf aramızda, bu yazıyı yazmanın ve içinde kaybolmanın bana ne kadar pahalıya patladığını tahmin edemezsiniz :)

Gözyaşı bu, öyle ucuz değil…

Ama size değer…

Güzel hafta sonları dilerim…

 

 

X