GeriAteş Yalazan - Arşiv Balıkçısı Haber hazinesine yolculuk
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Haber hazinesine yolculuk

Türk basınında birçok yeniliğin öncüsü olan Hürriyet’in arşivi 1948’den bu yana birbirinden renkli sayfalarla dolu. Tam bir haber hazinesi. Spordan magazine, kültür sanattan modaya kadar binlerce haber, yayınlandığı dönemlerin ruhunu, kültürel hayatını, yaşam biçimlerini yansıtıyor. Bugünden bakınca gülümsetecek, şaşırtacak, kimileri için de hafızaları tazeleyecek detaylarla dolu. Haftada üç gün, bu köşede Hürriyet’in arşivindeki haberleri, fotoğrafları ve sayfaları tebessümle okuyacaksınız.

MEDYUM ZEKİ’DEN 1967 KEHANETLERİ

İnsanoğlu oldum olası ilgi duyar kehanetlere.

60’lı yıllarda da durum farklı değildi.

1966 yılının son günü...

Medyum Zeki Müren, Hürriyet okurları için 1967’nin falına bakıyor.

Haber hazinesine yolculuk

Ve “vuku bulacak türlü hadiseleri” bir bir sıralıyor:

- 1970’ten önce Ay’a gitmek maalesef kabil değil.

- Crown dizisinin kulakları çınlasın, Kraliçe Elizabeth’in ruh dünyasında yine gri bulutlar görünüyor. 

Haber hazinesine yolculuk

31 ARALIK 1966

Dahası var...

- Sophia Loren ile Carlo Ponti arasında bu sene korkunç bir hissi fırtına bekleniyor.

- Prenses Grace ile Monaco Prensi arasında kıskançlık devam ediyor.

- İran Kraliçesi Farah Diba ise 4’üncü çocuğuna hamile ama istemediği için “küçük bir ameliyata” ihtiyaç görülecek.

Siyasi kehanetler de sırada.

- Fidel Castro’nun ismi yeniden büyük siyasi hadiselere karışacak...

- Bir devlet başkanı öbür dünyaya göçecek...

- Doğu ve batı blokları arasında yine dünya harbinin patlak vermesinden korkulacak ama endişelenmeyin, yine böyle bir harp olmayacak.

KEHANETLER TUTTU MU

* Geçmişten gelen bu kehanetleri dinleyince insan hangilerinin tuttuğunu da merak ediyor haliyle. İşte Zeki Müren’in kehanet bilançosu:

- Neil Armstrong 1970’e kalmadan 1969’da aya ilk adımı attı.

- Farah Diba da hamileliğini sonlandırmadı.

- Hiçbir dünya lideri ölmedi.

Ama Zeki Müren’in dünya starlarının aşk hayatlarıyla ilgili “ortalama kehanetleri” gerçekleşti.

Anlayacağınız magazin dünyası o yıllarda da rengarenkti.

Haber hazinesine yolculuk

30 EKİM 1963

ŞİŞMANLARIN HAYATINA KAST ETMEK

*Diyet, zayıflama çok eski bir sevda.

Olayın merkezi Mersin.

En zayıfı 90 kilo olan “Tarsus’lu şişmanlar” bir Amerikan ilaç mümessilinin getirdiği özel zayıflama ilacını denemek için buluşuyorlar.

Mümessil güzel güzel anlatıyor.

- 10 günde 5 kilo vereceksiniz...

- Kuvvetinizden hiçbir şey kaybetmeyeceksiniz...

- İşinizden gücünüzden geri kalmayacaksınız...

Buraya kadar her şey güzel gidiyor.

Ama “içkiye ve kebaba paydos etmelisiniz” deyince ipler kopuyor.

“Sen hayatımıza kastediyorsun” diyen “şişmanlar” evlerine, sofralarının başına dönüyor.

 Haber hazinesine yolculuk

30 TEMMUZ 1988

HAMBURGER KÖFTELİ Mİ OLSUN YOKSA KÖFTESİZ Mİ

Belki bugün inanması zor ama bir zamanlar bu topraklarda hamburger diye bir şey yoktu.

Üstelik çok çok da eski zamanlardan söz etmiyorum. Yarım asırı geçmez.

Turgut Özal’ın liberal rüzgarlarıyla yarım ekmek köfte coğrafyasına o kadar hızlı bir giriş yaptı ki hamburger, hiçbir engel tanımadı.

Barış Manço’nun hamburger ile lahmacunu yarıştırdığı “Lahburger” şarkısının dumanı üstünde tütüyordu henüz.

Hürriyet muhabiri Tarık Devrim, pazar ekinde “Lahmacundan hamburgere” dosyasını açtığında ‘fast food’un emperyal bayraktarı Mc Donald’s gelmemişti henüz Türkiye’ye.

İstanbul’da pıtırak gibi açılan “hamburger büfelerinden” birinin işletmecisi konuşuyor:

“Bazı müşterilerimiz hamburgerin köfteden yapıldığını bilmiyorlar ve köfteli hamburger istiyorlar.”

Birkaç yıl sonraki “Köfte Dünyası” yazı dizisinin baş aktörlerinden biri yine hamburger. Haberin başlığı “USA patentli köfte, hamburger.”

Yazı hem hamburger imparatorluğunun yükselişini anlatıyor, hem de küçük bir tarif veriyor.

Sayfada hamburgeri iştahla ısıran güzel ise henüz yıldızı parlamamış ünlü manken Merve İldeniz.

 Haber hazinesine yolculuk

FUTBOLCULARI RUH DOKTORUNA GÖTÜRMEK LAZIM

Türk milli takımının aldığı ağır mağlubiyetler sadece bugünün konusu değil.

Bu tartışmalar bugün neyse 50’li 60’lı yıllarda da benzerdi.

1965’in ekim ayında, Polonya mağlubiyetinin ardından dönemin Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak, Ankara’da bir basın toplantısı düzenledi.

Haberin başlığı şöyleydi:

“Futbolcuları ruh doktorlarına muayene ettirmek lâzım.”

Haber hazinesine yolculuk

10 EKİM 1965

ZERRECE ÜZÜLMÜYORLAR

Apak hızını alamıyordu:

“Polonya mağlûbiyetinden sonra şarkı söyleyen futbolcuları hayretler içinde seyrettim.”

Apak’ın tespitleri şöyleydi:

-Milli maç heyecan ve ruhu tamamen kayboldu.

-Maçı kaybettikleri halde zerrece üzüntü duymuyorlar.

- Çok ağır ceza almalarına rağmen suçlar devam ediyor.

- Bu suçlar bilhassa isim yapmış futbolcular tarafından işleniyor.

Apak’ın bu sözlerinden sadece 3 gün sonra millilerimiz bu sefer de Çekoslavakya karşısında ağır bir hezimete uğradı.

Hürriyet’in başlığı şöyleydi: “1 değil, 2 değil, 3 değil, 

4 değil, 5 değil...

Çeklerden tam 6 gol yedik”

“Maçın tenkidi” köşesinde de Samim Var, “Artık Türk futbolu bitti” değerlendirmesini yapıyordu.

Günümüzdeki prim tartışmaları ve milli topçulara tepkiler yeni değil anlayacağınız.

X

Hürriyet’in görev şehitlerini anıyoruz... Gece gelen telgraf

Nazım Hikmet’in şiiri şöyle başlar: “Gece gelen telgraf/dört heceden ibaretti/vefat etti.”

Tam 59 yıl önce, 1963’ün ocak ayında, tıpkı Nazım’ın bu şiirindeki gibi bir telgraf geldi Hürriyet’e.

Hürriyet’in en acı günlerinden biriydi 24 Ocak 1963 Perşembe.

O yıl ocak ayı yine çok karlıydı.

23 Ocak günü Trakya’da 3 tren kara saplanmıştı. Onları kurtarmak için gönderilen “imdat trenleri” de kara yenik düştü.

Telgraf hatları bozuktu, trenlerden haber alınamıyordu.

Günlerden çarşambaydı. Muhabir Yüksel Kasapbaşı, “Yüzlerce insan, kara saplanmış trenin içinde ölümle pençeleşiyor” diyerek Hürriyet Umumi Neşriyat Müdürü Necati Zincirkıran’ın yanına gitti. “Gazetecilik yapacağımız gün bugün” diyordu.

Ona foto muhabiri Abidin Behpur Tapaner de eklendi.

Gazetedeki yazısında

Yazının Devamını Oku

Siyah bantlı radyo eylemi

Anlatacağım mevzu genç kuşağa epey uzak gelecek.

Dijital platformlardı, YouTube’du, internet yayınlarıydı derken, bugün istenilen her şeyi izlemek mümkün.

Oysa 1990’ların başına kadar Türkiye’de sadece TRT yayınları vardı.

Hem radyoda hem de televizyonda TRT kanalları dışında hiçbir ses ve renk yoktu.

Önce 1989’da Star TV kuruldu. Ardından başka kanallar izledi onu.

Ama esas yaygara 1990’ların ilk yıllarındaki özel radyo furyası ile koptu.

Hemen her şehirde onlarca özel radyo kuruldu.

O güne kadar sadece devletin sözlerinin duyulduğu Türkiye, bir anda çok seslilikle tanıştı.

‘İSTEMİYORUM BABA’

Yazının Devamını Oku

Türk futbolunun en kara günü

20 Ocak 1989, Türk futbol dünyasının en hüzünlü günlerinden biridir. Samsunspor kafilesi, Malatya deplasmanı için otobüsle sabah 08.30’da yola çıkmıştı.

Kar fırtınası vardı. Tipi nedeniyle yol çok kaygandı.

Henüz 1.5 saat olmuştu ki Havza çıkışında karşı yönden gelen bir kamyon ters şeride girdi. Samsunspor’u taşıyan otobüse tam karşıdan çarptı.

Otobüsün şoförü Asım Özkan ile ön tarafta oturan Teknik Direktör Nuri Asan olay yerinde can verdi.

Asan’ın yan koltuğundaki futbolcu Muzaffer Badalıoğlu ile Mete Adanır hastaneye götürülürken kaybettiler hayatlarını.

Beyin travması geçiren Yugoslav futbolcu Tomiç de 6 ay komada kaldıktan sonra vefat etti.

İlk müdahaleyi Diyarbakır deplasmanına giderken kazayı gören Çarşambasporlu futbolcular yaptı. Eğer o anda orada olmasalardı belki ölü sayısı daha da artacaktı.

Üç futbolcu dışında bütün kafile ağır yaralıydı.

Yazının Devamını Oku

Kazancı Bedih'i anıyoruz... Çiğ köfteli ıstakozlu sıra gecesi

Türkiye sıra gecelerini ondan öğrendi.

Herkes onu Yavuz Turgul’un Eşkıya filmi ile tanıdı.

“Nice bu hasreti dildar ile giryan olayım/Yanayım aşkın ile büryan olayım.”

Asıl mesleği kazancılıktı. “Kazancı” lakabı da oradan geliyordu.

Bedih Yoluk aynı zamanda Şanlıurfa’nın en önemli gazelhanıydı.

2005’te Gülden Aydın Hürriyet’te onun için “Okuduğu gazellerin sayısını hiç bilmedi. Yüz, yüz elli, üç yüz” diye yazıyordu.

“Gece mektebindeniz. Bizim konservatuvarımız sıra geceleri” diyordu. 2001’de Hürriyet’in Geleceğe Aşk Mektupları ekinde aynı adı taşıdığı torununa, “En güzel aşkları gazel söylerken, cümbüş çalarken yaşadım” diye yazıyor ve şöyle bitiriyordu:

“Aşkı bul, o seni terk edince başka Leylalar bul. Deden senden ümitli. Okurken de aşkla oku. Diplomalı olman, usûl, eğitim alman beni gururlandırıyor. Biliyorsun ben, nota nedir bilmem. Hayatta başarılı olmanı temenni ve niyaz ederim.”

Yazının Devamını Oku

Kelebekler’in yıkıldığı gece

Beyaz Kelebekler’in hikâyesi Kabataş Lisesi’nde başladı. Lise arkadaşı delikanlılardı.

Henüz öğrenciyken kurdukları müzik grubuyla uzun yıllar sahnelerin tozunu attılar.

İsimlerine uygun bembeyaz kıyafetleri, yakalarındaki kelebek broşları, sahnedeki danslarıyla bir dönemin en sevilen, sempatik müzisyenleriydiler. Ender Akacan’ın renkli gözlüğü grubun ikonu haline gelmişti. Akacan o meşhur gözlükleri Karaköy’de seyyar tezgâhtan üç kuruş paraya onlarca adet almış, tüm sahne hayatı boyunca teker teker kullanmıştı.

Kurucu üyeler Rıfat ve Altan Eke kardeşler, Ender Akacan, Behzat Kutlubağ ve Bülent Ortaç’a daha sonra Ercüment Ateş katıldı. Ama grubu İstanbul’un bilinen sahnelerine taşıyan, hepsinin Turgut abisi, Turgut Akyüz oldu. O yıllarda sinemalarda film gösterilmeden küçük şovlar yapılırdı. Beyaz Kelebekler henüz lisedeyken filmlerden önce bu şovlara çıkıyordu. Daha sonra Kazablanka Gazinosu ile başlayan sahne hayatları dönemin en önemli gece kulüplerinden Maksim’de sürdü. Grubun kaderi tam 52 yıl önce bugün değişti.

MÜZİK DÜNYASI SARSILDI

19 Ocak 1970 günü Maksim’deki programlarının ardından konser için iki otomobille İzmit’e hareket ettiler. Eke kardeşler ayrı araçlardaydı. Mola verdikleri bir benzinlikte aynı otomobile geçtiler. İki kardeş birlikte ön koltuğa oturdu. Behzat Kutlubağ, Bülent Ortaç ve solistleri Ülkü Üst de arka koltuktaydı. Hepsi yorgundu, uykuya daldılar. Gece yarısından sonra otomobil yalpalamaya başladı. Kayan otomobile bir kamyon sağ tarafından vurdu. Araç şarampole yuvarlandı.

Otomobilin ön tarafı yanmaya başladı.

Arka camdan

Yazının Devamını Oku

Körfez Savaşı’nın kilit sözcükleri

Dünyanın endişeyle izlediği Körfez’deki savaş, tam 31 yıl önce ocak ayının 16’sını 17’sine bağlayan gece patladı.

Suudi Arabistan’dan kalkan ABD jetleri Irak’a bomba yağdırdı. Hürriyet, savaşın başladığı gece ve ertesi gün, yaptığı iki yıldırım baskıyla bu haberi okurlarına duyurdu.

1. Körfez Savaşı, Saddam’ı devirmedi ama dünyada pek çok şeyi değiştirdi. Bir de hafızamıza bazı kelimeleri kazıdı. İşte onlardan bazıları.

Çöl Ayısı: Bombardımanın ardından başlayan kara savaşlarının simge ismiydi ABD kuvvetlerinin komutanı General Norman Schwarzkopf. Saddam’ı Kuveyt’ten çıkaran, Çöl Fırtınası Operasyonu’nun kumandanıydı. İri cüssesi nedeniyle bu lakapla anılıyordu.

Canlı yayında savaş: Irak harekâtı her saniyesi televizyondan canlı yayınlanan ilk savaştı. Bu yayınlar Türkiye’de de yakından takip edildi.

Scud ve Patriot: Savaşın kulaklarda çınlayan ikilisi. Irak’ın Scudları vs ABD’nin Patriotları. Gece yarılarında “Patriotlar geliyoooorrr” sesiyle uyuduk, uyandık. Gerçi sonra önlenen Scud füzesi sayısının çarpıtıldığı anlaşıldı.

Gaz maskesi: Saddam’ın kimyasal silah tehdidi, birçok kişiyi gaz maskesiyle tanıştırdı.

Karabatak:

Yazının Devamını Oku

Rus balerini böyle kaçırdılar

Soğuk savaş yıllarında, sık sık demirperde ülkelerinden batıya ilticalar gündemdeydi.

Casus filmlerine malzeme olan bu müthiş kaçışlardan biri de 1981’de İstanbul’da yaşandı.

Sovyetler Birliği’nin meşhur Bolşoy Bale Topluluğu gösteri için İstanbul’a geldi.

Sanatçılar İstanbul’da sıkı kontrol altındaydı. Tüm hareketleri takip ediliyordu. Ünlü Rus balet Barışnikov’un 1974’te turnedeyken iltica etmesinden sonra önlemler daha da sıkılaştırılmıştı.

26 yaşındaki balerin Galina Vurşina Churşina, 4 Temmuz 1981 günü öğlen saatlerinde Marmara Etap Oteli’nden, oda arkadaşı İrina Shostak ile birlikte Taksim’e çıktı.

Galina Vurşina Churşina

BİR DAHA DÖNMEDİ

İki arkadaş İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yaparken Shostak bir gözlükçüye girdi. Churşina ise dışarıda bekliyordu. Ne olduysa o anda oldu, Churşina kaşla göz arasında ortadan kayboldu.

İrina Shostak

Yazının Devamını Oku

İlk nakil kalp 18 saat atmıştı

Dünya son günlerde domuz kalbinin bir insana nakledilmesini konuşuyor. Tıp dünyası heyecanlı.

Yarım yüzyılı aşkın bir süre önce insandan insana ilk kalp nakli yapıldığında benzer bir heyecan yaşanmıştı.

Gazeteler günlerce bu haberi konuştu. Bundan yaklaşık bir yıl sonra da Türkiye’de ilk kalp nakli 22 Kasım 1968’de yapıldı. Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’ndeki bu tarihi başarıya kalp nakline imza atan isim ünlü kalp cerrahı Kemal Beyazıd’dı.

Beyazıd henüz 38 yaşındaydı.

Çalıştığı fırındaki patlama sonucunda beyin ölümü gerçekleşen 14 yaşındaki Erdal Yıldırım’ın kalbi, 40 yaşındaki Maviş Karagöz’e nakledildi.

HÜRRİYET DE ORADAYDI

Beyazıd’ın yanı sıra 10 doktor ve 12 sağlık personelinin katıldığı ameliyatta Hürriyet muhabiri Metin Yalman da vardı. Kalbi alınmadan önce bir savcı, kalbi alınacak Yıldırım’ın beyin ölümünü tespit etti.

Saat 03.15’te vericinin kalbi açıldı, saat 04.35’te kalp çalışır halde çıkarıldı.

Yazının Devamını Oku

Hepimizin Lefter’i

Türkiye’nin gelmiş geçmiş en özel sporculardan Lefter Küçükandonyanis, 10 yıl önce bugün, dünyaya ve çok sevdiği Fenerbahçesine veda etti.

Lefter, Fenerbahçe’nin efsane futbolcusuydu. Ama onun çok daha ötesindeydi. Hangi takımı tutarsa tutsun tüm futbolseverlerin gönlünde özel bir yeri vardı. Yani hepimizin Lefter’iydi.

Milli takımın ilk “altın madalyalı” kaptanıydı. Ay yıldızlı formayı giydiği 50 maçta 22 gol attı.

Elif Çongur, 17 Nisan 2019’da Hürriyet’teki yazısında “Lefter’in kendisi armağandır Fenerbahçe’ye. Varlığı armağandır. Fenerbahçe’nin başına gelmiş en güzel şey, en muazzam hikâye, en derin izdir” diye anlatmıştı onu.

FITIK EDECEK KADAR KIVRAK

Hürriyet yazarı Adnan Akın, Lefter’in 1948’de milli formayla ilk kez çıktığı Yunanistan maçını şöyle anlatıyordu: “Takımın içinde o zaman henüz 24 yaşına girmiş, sempatik, kısa boylu, çocuk tabiatlı, buna mukabil fevkalâde futbol kabiliyetli ve bilhassa driplingde insanı fıtık yapacak kadar kıvrak bir futbolcuyu da beraber götürmüştük.”

Atina’ya ayak bastığında gazetecilerin sorularını yanıtlarken Türk milli takımının maçı 3-1 kazanacağını söylemiş ve “Golleri Fikret, Şükrü ve ben atacağım” demişti. Tam da dediği gibi oldu.

Yazının Devamını Oku

Zapping yok ama maç kavgası var

Zapping ya da zaplamak kelimesi günümüzde artık fazla kullanılmıyor. Zaten 1990’lardan önce de böyle bir kelime yoktu. O nedenle bir kayıp sayılmaz.

90’larda hem televizyon kumandaları yaygınlaşmıştı. (Evet inanabiliyor musunuz, eskiden televizyon kumandası diye bir şey yoktu. O işi evin küçüğü yapardı.)

Hem de özel televizyonların kurulmasıyla birlikte, iki kanallı devlet yayıncılığı sona ermişti.

Hepimiz evlerde ellerimizdeki kumandalarla o kanal senin, bu kanal benim gezip duruyorduk.

İşte buna zapping deniyordu. O kadar çok kullanılır oldu ki bu kelime, Türk Dil Kurumu zappingi sözlüğe “geçgeç” olarak aldı: “Seyredilecek uygun bir program aramak amacıyla televizyon kanallarını tarama.”

Dijital yayıncılıkla birlikte zaman içinde zaplamak da neredeyse kayboldu gitti.

Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu 1996’da televizyon izleme alışkanlığıyla ilgili bir araştırma yapmıştı.


Yazının Devamını Oku

Hakiki Fil Hamdi böyle yakalandı

Ahmet Hamdi Ersiper, hukuk okumuştu.

İri cüssesi ve aşırı kilosu nedeniyle “Fil Hamdi” lakabı yakıştırılmıştı.

1950’li yılların “en çok aranan” adamıydı.

Espri değil. Polisler yurdun dört bir yanında onu arıyordu.

O yıllarda dolandırıcı denilince Sülün Osman ile Fil Hamdi gelirdi akla.

Sürekli ihbarlar yapılıyor, sürekli de yanlış Fil Hamdiler yakalanıyordu.

29 Aralık 1955 günü de Eskişehir’de yine bir “Fil Hamdi” yakalanmış ancak kunduracı olduğu anlaşılan İsmail isimli adam serbest bırakılmıştı.

İstanbul Dolandırıcılık Masası memurlarından Nazmi Özlü, şans eseri trende Fil Hamdi’yi tanıyan birine rast geldi. 1955’in bitmesine iki gün kala Maltepe’de bir adrese ulaşıldı.

Gidildiğinde de bitişik eve kaçmaya çalışan

Yazının Devamını Oku

Efsanenin veda günü

Yaşar Doğu, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en başarılı sporcularından biriydi.

Güreşin efsane ismi, 61 yıl önce bugün, henüz sadece 48 yaşındayken kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Milli takıma ilk girdiği 1939’da Avrupa Şampiyonası’nda kaybettiği maç, spor hayatındaki tek mağlubiyetti.

Ay yıldızlı mayo ile mindere çıktığı 47 maçtan 46’sını kazandı. 33’ünde rakibini tuş etti.

Hafif sıklette başladığı kariyerini 87 kiloda, hafif ağır sıklette tamamladı.

Şampiyon olduğu 1948 Londra Olimpiyatları’ndaki rakibi İsveçli Andenberg onun için şöyle diyordu:

“Bu kadar sene güreş yapıyorum. Yaşar Doğu gibi acı kuvvete sahip olana rastlamadım.”

Spor yaşamında sadece bir kez Dünya Şampiyonası’nda güreşebildi. Helsinki’deki bu şampiyonada altın madalya kazandığı karşılaşma, mindere çıktığı son müsabakaydı.

26 NİSAN 1951

Yazının Devamını Oku

Yankesicilik için Nasır’ın cenazesine gitti

Yankesici... Yani cepci, tırtıkçı... Hatta cep faresi.

Her yerde olduğu gibi İstanbul’da da yankesiciler mesleklerini çarşı, pazar, istasyon gibi kalabalık yerlerde icra ederdi.

Ana mesai yerlerinden biri de tramvaylardı. Özellikle Bankalar Caddesi’ndeki tramvaylar. Çünkü yolcuların çoğu bankalardan ceplerinde yüklü parayla çıkardı.

Yankesicilerin en meşhurları Şakir ile damadı Dalmış Ali’ydi.

Aslında adı Ali Dalmış’tı. Ama soyadı mesleğine uygun olunca, lakaba dönüşmüştü. Dalmış Ali, alelade bir yankesici değildi.

Ünü İstanbul’u, Türkiye’yi aşmış, Avrupa’ya kadar ulaşmıştı.

INTERPOL BİLE ARIYORDU

Uluslararası yankesiciydi.

Yazının Devamını Oku

Bilimin 50 yıllık iddiası

1963’ün son günlerinde 9 ABD’li 9 da Rus bilim insanına, 50 yıl sonraki dünyanın nasıl olacağına ilişkin tahminleri soruldu. Hürriyet de “50 yıl sonraki dünya” başlığıyla verdi haberi. 50 yıl 2013’te doldu. Biz de üstüne 8 sene avans eklemiş olduk. Tutan tahminler de var, tutmayanlar da... Ama beklentilerin en boş çıktığı alan uzay seya-hatleri ve tabii ki uzaylılar. İşte 58 yıl önceki tahminler ve sonuçları...

14 OCAK 1964

BANKO KUPON

ADAMLAR SİRİ’Yİ BİLMİŞ

Muazzam elektronik beyinler, herkese soracağı sualin cevabını bir dakikada bildirecek. Google ve Siri’yi tahmin etmiş adamlar.

Paranın yerini tamamen kredi kartı cinsinden şeyler alacak. Bu tahmin tabii ki Amerikalıların. Para denildi mi ilk onlar gelir akla.

Elektronik beyinlerden faydalanarak sinemada, televizyonda ve telefonda akıllara durgunluk verecek yenilikler olacak: Şu anda elinizde akıllı telefon var, daha ne olsun?

Elektronik cihazlarla insan vücudunun her tarafı ayna gibi görülecek: Birçok tarama yöntemi bugün tıpta kullanılıyor.

Ortalama ömür 85’i geçecek.

Yazının Devamını Oku

Sergen mi daha çapkın İnanır mı

Dört büyüklerin hepsinde top koşturmuş bir futbol yıldızıydı o dönemde Sergen Yalçın.

Yıldız futbolcu sahadaki mahareti kadar, çapkınlığıyla da çok konuşuluyordu.

Üstelik lafını hiç sakınmıyor, her sözüyle gündem oluyordu.

İşte o açıklamalarından biri onu Kadirizm ile karşı karşıya getirdi.

Galatasaray’da forma giydiği 2001’in son günü “Çapkınlıkta Kadir İnanır bile solda sıfır kalır” deme cesaretini göstermişti.

‘KONUŞMA HASTASI’

Belli ki kimse de “Dur Sergen yapma” dememişti.

İnanır

Yazının Devamını Oku

Yoncadaki kavga

Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik ve Hülya Koçyiğit... Yeşilçam’ın 4 yapraklı yoncası.

Biz bu dörtlüyü hep birlikte anıyoruz ama 1960’lı yıllarda bu yoncanın iki yaprağının arası limoniydi.

Hürriyet 12 Ekim 1963’te yeni bir köşe açtı. “Yıldızlara 5 soru” köşesinin ilk konuğu Türkan Şoray’dı.

Anketteki sorulardan biri şöyleydi:

“Oynadığınız filmlerde veya çalıştığınız yerlerde sizinle beraber olmasına sinirlendiğiniz bir isim muhakkak vardır. Bu kimdir?”

Şoray’ın yanıtı “Fatma Girik” oldu.

Nedeni ise belirsizdi. Bu yanıt Girik’in huzurunu kaçırmıştı. İki hafta sonraki Hürriyet’te Girik’in yanıtı vardı.

“Bana niçin sinirleniyorsunuz” başlıklı haberde şöyle diyordu Girik:

“Bana sinirlenişini hiçbir ana noktaya bağlayamıyorum. Çünkü aramızda en ufak bir hadise geçmedi.”

Yazının Devamını Oku

Kırılmaz camı parçalayan elçi

Soğuk Savaş yıllarında, Prag’da Sovyet Bilim ve Teknoloji Sergisi düzenleniyordu.

Ruslar, doğu bloku ülkelerinin katıldığı sergiye özel bir ürünlerini getirmişti.

Rus bilim insanlarının geliştirdiği “kırılmaz cam” büyük bir kıvançla tanıtılıyordu. Çekoslovakya’daki diplomatlar da 13 Aralık 1971’deki sergiye davet edildi.

Ruslar kırılmaz camlarını kanıtlamak için davetli büyükelçilere birer çekiç dağıttı.

Büyükelçilerden bütün güçlerini kullanarak çekiçle cama vurmaları istendi.

SÜRPRİZ DARBE

Diplomatlar sırayla cama vurdular. Cam gerçekten kırılmıyordu, sağlamdı. En küçük bir iz bile kalmıyordu. Rusların neşesi yerindeydi.

Sıra Türkiye’nin 54 yaşındaki Prag Büyükelçisi Haluk Kura’ya geldi.

Kura yavaşça cama yaklaştı, çekiçle vurdu.

Yazının Devamını Oku

Gelen gideni aratmasa bari

 Biten yıldan hep şikayet edilir. “Oh nihayet gitti” sesleri yükselir. Umutlar hep yeni yıldadır.

Fakat gelen her yeni yılın beklentileri karşıladığı da söylenemez.

İşte 1979’un son günü de böyleydi.

Hürriyet’te “Allah 70’leri aratmasın. Çok şükür geride bırakıyoruz” deniliyordu.

31 ARALIK 1979

“Umudumuz sende 80” başlığının altında şunlar yazıyordu:

“Yıllar akıp gitti, fakat geçen şu 10 yıla, 70’lere ‘O güzelim yıllar’ diyemiyoruz. 1970’lerin nihayet çekip gidişinden de şikayetçi değiliz.”

Hürriyet’in güzel dileklerine rağmen bildiğiniz gibi 1980 Türkiye’ye çok iyi gelmedi. 12 Eylül’deki askeri darbe, Türkiye’yi uzunca bir süre demokrasi girdabına soktu.

Hatırlarsınız 2020’den de beklentiler çok büyüktü. Ama dünyanın pandemiyle yüz yüze geldiği, hepimizi evlere tıktığı bu yılı da pek sevemedik.

Yazının Devamını Oku

‘Dijital Kıyamet’ korkusu

Z kuşağı bilmez. Diğer kuşaktakiler de unutmuş olabilir. Büyük teknolojik gelişmelerin yaşandığı geçen yüzyılın son çeyreği bir felaket korkusuyla sona eriyordu.

Bu korkunun adı milenyumdu. “Bin yıl” anlamına geliyor.

O yıllarda dillerden düşmeyen bir kelimeydi.

Gazetelerde “milenyum” kelimesinin geçmediği başlık neredeyse yok gibiydi.

Korkunun temel nedeni, bilgisayarların yılları son iki haneye göre 98, 99 olarak kullanmasıydı.


31 ARALIK 1999

1 Ocak 2000’e girildiğinde “zamanın sıfırlanmasından”, bilgisayarların 00’ı 1900 olarak algılamasından korkuluyordu.

Yani bilgisayarlar 31 Aralık 1999’dan, 1 Ocak 1900’e geçebilirdi.

Yazının Devamını Oku

Özal’ın sürat tutkusu

Siyaset dünyasının en meşhur sahnelerinden biridir.

Turgut Özal direksiyonda, eşi Semra Özal ile birlikte yeni yapılan ikinci köprüden geçiyor:

“Haydi bir kaset koy da şöyle bir neşelenelim Semra Hanım.”

Turgut Bey’in otomobil sevdası hep bilinir.


15 AĞUSTOS 1989

15 Ağustos 1989 tarihli Hürriyet’in birinci sayfasındaki haber de bununla ilgili:

“Sade vatandaş olsa yanmıştı.”

Özal

Yazının Devamını Oku