GeriYalçın BAYER Yaşam tarzımız 'F tipi' gibi...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yaşam tarzımız 'F tipi' gibi...

İSTANBUL Siyami Ersek Devlet Hastanesi Kardiyoloji bölümünden ve 8 baskı yapan 'Hastalık Üreten Yaşam Tarzımız Nasıl Değişir' (Hayy Kitap) kitabının yazarı Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen, köşemiz için "Yaşam Tarzımız Hastalık Üretiyor" başlıklı yazısının önemli bölümleri aşağıdadır:

"Açlık ve kıtlığın hakim olduğu asırlardan sonra 20. yüzyıl, her türlü rafine gıda ve teknolojiye kolayca ulaşabileceğimiz bir refah ve konfor sağladı. Konforlu yaşamın bir parçası olarak algılanan asansör, araba ve koltuktan oluşan 'Bermuda şeytan üçgeni’nin gönüllü hücre hapsi olduğunu fark etmeden göbekli bir toplum yarattık. Dünyamız, binalar ve caddelerle işgal edildi. Temiz havamız egzoz, sigara gibi kanserojen maddelerle kirletildi. Vücudumuz boyalı sıvı ve içkilerle şişirildi. Yemek kültürümüz, hormon ve sindirim sistemini alt üst eden tıkınma kültürüne yenik düştü. Dünya savaşları sonrası sinsi ve daha ölümcül bir savaşın kurbanı olduk.

Bu düşmana karşı koymak çok zor. Bize dost gibi yaklaşıyor, hayatı kolaylaştırma, konfor ve refah gibi maskeler takarak bizim kuyumuzu kazıyor. Kullandığı silah ve yöntemler mükemmel. Bunlarla baş etmek gerçekten çok zor. Hamburgerden kolaya, sigaradan oturgan yaşantıya kadar her şey insanları gönüllü olarak teslim alıyor. Geçtiğimiz yıl dünyada 7 milyon, son 10 yılda ise 60 milyon insan sadece yüksek tansiyondan öldü. İki dünya harbinde ölenlerden daha fazlasını sadece yüksek tansiyondan kaybettik. Dünyadaki şeker hastası sayısı ise son 10 yılda 30 milyondan 230 milyona çıktı.

YAŞAM TARZIMIZ HASTALIK ÜRETİYOR

Türk toplumu kalp damar hastalıkları, kanser ve bulaşıcı hastalıklar da milli bir felakete doğru hızla ilerliyor... Son 10 yılda kanserli hasta sayısı 6 kat arttı. Sağlıksız çevre ve yaşam tarzı nedeniyle her yıl 120 bin kişi kanser oluyor. Nefes darlığına yol açan ilerleyici akciğer hastalığı ise hızla artıyor. Şişman insan sayısı ülkemizde 10 yıl içinde iki kat artarak 11 milyon oldu. Şişmanlık, hareket azlığı ve aşırı beslenme zemininde gelişen şeker hastası sayısı, 1990 yılında 1 milyon iken, şimdi gizli şekerle birlikte 5 milyonu aştı. Toplumun %56’sının kan basıncı normalin üstündedir (2). Erişkin nüfusun 15 milyonu yüksek tansiyon hastası(3). Metabolik sendrom giderek artıyor.

Yaşam tarzını düzeltmek yerine, hastalarının teşhis ve tedavi sorunlarıyla baş edemeyen sağlık sistemimiz yorgun. Felaket büyük: Ülkemizin sadece kalp damar sağlığı alanındaki kayıpları bile, günümüzün işgallerinden, tsunamiden ve beklenen depremde tahmin edilen kayıplardan daha fazla, farkında değiliz.

ULUSAL FELAKET

Her yüz bin erişkin erkek nüfusta koroner kalp hastalıklarından ölüm oranı, Kore ve Çin’de 50 iken Türkiye’de 650! Bizde 13 misli fazla (5). Koroner kalp hastası sayısı ise 3 milyon. Önümüzdeki 10 yıl içinde önlem alınmazsa 3 milyon insanımızın bu sinsi savaşta kırılacağı bekleniyor (6).

Sağlık Bakanlığı ile Başkent Üniversitesi işbirliğiyle yurt çapında yapılan araştırma; bir yıl içinde hayatını kaybeden 430 bin kişiden 372 bininin, yaşam tarzını değiştirmediği için öldüğünü gösterdi. Türkiye'de sağlığa dikkat edilse toplam ölümlerin %86'sı önlenebilir (7). Uyutulan toplumun zihnine şırınga edilen ise, uçurumdan atlayan 372 koyun!

Asıl soykırım bu! Asıl tartışılacak konu bu !

Çünkü bu felaket her yıl tekrarlanıyor. Tarihimizin hiçbir döneminde böyle sürekli bir felaketle karşılaşmadık. Derelere akıtılan zehirler, içme suyumuza karışan kanalizasyon suları, yemyeşil çevreye atılan, toprağa gömülen binlerce varil içindeki kimyasal atıklar, filtresiz bacalardan üstümüze çöken zehirli dumanlar, devasa gemilerle ülkemize sokulan milyonlarca ton radyasyonlu hurdalar...

Kanserojen maddeler ve kirletilen hava her çeşit kanser, kalp-damar ve akciğer hastalığına davetiye çıkarıyor. Çevre kirlenmesi, korunmasız zavallı halkımız da her çeşit kanser, hastalık ve ölümlere yol açarken, sözde uygar (!) dünyanın çöplüğü oluyoruz. Bize dayatılan kirlenmiş çevre ve yaşam tarzı hastalık saçıyor. AİDS, Hepatit B ve C, kuş gribi, kene virüsü... Sağlığa zararlı yüzlerce madde; sigara, alkol, boyalı içecekler, hamburgerler ve sağlığa zararlı bir sürü katkı maddeleri... Batı ülkelerinde yasaklanan sağlığa zararlı bir sürü kimyasallar, zirai ilaçlar, zehirli variller, radyasyonlu hurdalar... saymakla bitmez. Ölümlerden ölüm beğenin! Bir toplumu yok etmenin yeni yöntemi bu olsa gerek. Önce, hastalık üreten ortamlarda yaşamaya zorlanan ve sonra da kendini tedavi ettirmek için çırpınan zavallı bir toplumun kısa hayat hikayesi budur...

YAŞAM TARZIMIZ F TİPİ (!)

Dış dünyadaki yaşama alanlarımız, binalar, caddeler, arabalar ve çevre kirliliği ile işgal edilmiş durumda! İçinde yaşamaya çalıştığımız küçücük evlerimiz ise eşyalarla... TV karşısında gömüldüğümüz, bize kalan tek özgürlük alanımız olan rahat koltuğumuz ise uzaktan kumandalı bin bir kanal ve reklâmla beynimizin işgal edildiği, yeniden düzenlendiği F tipi mini hapishanemiz! Küresel yaşam tarzı seçeceklerimizin listesini önceden hafıza kartımıza işliyor, biz de sözüm ona özgür seçimler yapıyoruz. Bunun neresi özgürlük?

Ne yiyeceğimizden ne giyeceğimize ve ne yapacağımıza kadar her şey, beynimize bir virüs gibi gizlice yüklenen dış programlar tarafından belirlenmiş oluyor. Yani bizler, başkalarının programladığı sanal bir hayatı yaşıyormuş gibi yapıyoruz. Aslında yaşadığımız bizim hayatımız değil, bizim kimliğimizi ve kişiliğimizi silen, ne olduğu belirsiz dış dünyanın bitmek bilmeyen istekleri...

Gündem fındık fıstıkla işgal ediliyor. Sağlık mehdilerimiz şimdi de inciri keşfettiler. Sağlık bilinci vermek yerine sihirli (!) gıdalarla toplum büyüleniyor. Bu televole yaklaşımı yüzünden toplum felakete sürükleniyor ama göremiyoruz.

Tek seçmenli demokrasi ile cumhura baş olmak…

BİZİM demokrasimiz 'evlere şenlik' bir demokrasidir. Buna 'demokrasi oyunu' desek daha doğru bir tespitte bulunmuş oluruz. Bu oyun, dönemlerine ve aktörlerine göre bazen tek perdelik pandomi’m, bazen üç perdelik komedi şeklinde karşımıza çıkar. Çoğu zaman kendi dramlarını da içinde barındıran bir komedidir bu.

Demokrasinin klasik tanımından çok farklı bir demokrasi ile yönetiliyoruz. Adına 'çoğunluk rejimi' dediğimiz demokrasi, bizde herkesin kendi seçicisini tayin ettiği bir modele dönüşmüştür: 'Tek seçmenli demokrasi.' Bu, siyasi partilerimizden başlayıp Meclisimizin yapısına kadar uzayan bir olgunun tezahürüdür. %10'un altında veya biraz üstünde; kendi küçük kalelerinde milletin bahtına bağdaş kurmuş olan küçük tiranların demokrasisi.

Görünen garabetine rağmen buna 'temsili demokrasi' diyenler de var.

Bu günkü Meclis’in yapısına bir bakalım: 41 milyon seçmene karşın 17 milyon oyun temsilcisi girmiş Meclis’e. 24 milyon oy dışarıda kalmış. Bunun 10 milyonu sandığa gitmemiş. 14 milyonu yok sayılmış. %26 oyu alan parti, Meclisin 60’ından fazlasına sahip olmuş. %26 oyla Meclis’in %60’ından fazlasına sahip olan iktidar partisinin milletvekilleri adaylarını nasıl belirlediğini de hatırlayalım: Önce her biri, liderin kurmaylarından oluşan bir heyetin karşısında iş mülakatına alınır gibi bir mülakata tabi tutuldular. Kriterleri biat ve sadakatti. Sınavdan geçenler milletvekili oldular. Tek seçmenleri olan liderlerine biat edip sadakat gösterdiler. Öyle ki, 'sadakat'i yaşgünü armağanı olarak literature bile geçirdiler.

Şimdi bu biat ve sadakat kültüründen gelenler 'cumhur'a baş seçecekler. Kimse zihnini yormasın. Bu seçimin sonucu bellidir. Halkın büyük çoğunluğu karşıymış, laiklik elden gidermiş, Cumhuriyetimizin kazanımları kaybolurmuş. Bunu söyleyenlerin elinde oy pusulası yok ki... "Liderimiz kimi işaret ederse onu seçeriz" diyenler seçecektir yeni Cumhurbaşkanımızı.

Göstermelik anketler, nabız yoklamalar işin makyajı. Gerçek ise şudur:

Tek seçmenli demokrasi ile cumhura baş seçilecektir.

"Çok seçmenli demokrasiye ne zaman terfi edeceğiz? Milletvekilimizi, Cumhurbaşkanımızı ne zaman biz seçeceğiz?” sorularını daha bir sure zihnimizde taşıyarak...

M. Necati GÜNGÖR- Cumhurbaşkanlığı eski Başdanışmanı

mnecatigungor@gmail.com

Nitel ve nicel

"BİR çocukta kalmayın!"

Başbakan, Kırıkkale'de konut teslim töreninde evinin anahtarını alan bir kadın arasında şu diyalog geçmiş:

Kadın: Partinizin kadın kollarında çalışıyorum. Sayenizde ev sahibi oldum. Allah sizden razı olsun.

Erdoğan: Çocuk var mı?

Kadın: Bir tane Başbakanım.

Erdoğan: Birde kalmıyorsunuz değil mi? yola devam...

Nasıl iktidara geldiklerini anladınız değil mi? Karnındaki cenini bile siyasi rant aracı olarak gören bu mantık, Türkiye'de niteli değil niceli egemen kıldı.

Çok çocuk yaptılar, adını Hüsrev, Ziyaeddin, Beşir, Abdülmecit, Abdülbaki, Zülfü, Tayyip, Abdullah, Bekriye, Beria, Hesna, Büteyra, Merve, Müyesser vb koydular.

Amaç niteli ve iktidarı yakalamaktı. Az çocuk yaptılar adını Devrim, Özgür vb koydular amaç niteli ve aydınlığı yakalamaktı.

Ama görüldü ki sandığa egemen olan karanlıkla birlikte nicel oldu ve hala tek de kalmayın diye uyarıyor. Sen ise aydınları oynuyor, onlar ise aydın havası... Sen devam et nitel ile aydınlığa oynayarak, hiç veya tek-tek karanlığa sekmeye...

Hiç aklına gelmesin Nicel ve nitel dengenin kurulabileceği….

Şevket ÇORBACIOĞLU

evesbere@mynet.com

Milliyetçi konusundaki söylemlerimiz ile icraatımız birbirini tutmuyor

ESİRKEN İngiliz askerlerinin söylediklerini izledik. Bunun bir İran propagandası olduğunu zaman zaman unuttuk. Yabancılara öfkemizdendir. Simdik "İngiliz askerleri ağı değiştirdi" deniyor. Onları döneklikle suçluyoruz.

Onun için "İngiliz bayan asker giyimde değiştirdi" diyorum. Belki bayan askerin basörtüsünden müslümanliga döndügüne inanan da olmustur. Açıkcası esir düssem ben de, benden bekleneni yaparım. Beni evimde bekleyen ailemi düşünürüm. Kendi ve asker arkadaşlarımın canları, ülkemden önce gelir.

Bugün Myers der ki: "TSK, Kuzey Irakta ABD ile karşılabilir." Eğer Mehmetçik orada 'gene' esir düşse....

Esirken söylediklerine mi yoksa hürken söylediklerine mi inanırız.

Elbet hürken söyledikleri önemlidir. Tabii kahraman gibi davranmazlarsa. Gerçi diğer bir gösterge. Büyük çoğunluğumuz söylemde Yunanistan'ı futbolda kesin yeneceğimizi söylemekteydi. Ama İddiaaa oynayanlar gösterdi ki büyük çoğunluğumuz icraatta 'Yunanistan kazanacak' diye para yatırmış. Milliyetçilik konusunda söylemlerimiz fazla milliyetçi. İcraatımızsa fazla ters yönde veya fazla yumuşak yada fazla mantıklı ve çıkarcı. Örnek: Fransa'ya 'soykırım

yüzünden' ambargoyu da üç gün de unutuverdik. Söylemlerimiz ve icraatlerimizde

büyük çelişki var. Ya söylemlerimiz icraatımıza, yada icraatımız söylemlerimize uymuyor.

Söylemde çok fazla milliyetçiyiz.

Cenk TÜZÜN

SODEV'den 'cumhurbaşkanlığı' açıklaması

SOSYAL Demokrasi Vakfı (SODEV) Başkanı Aydın Cıngı, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin şu açıklamayı yaptı:

"(...)Cumhurbaşkanı, belirli bir siyasal anlayışın simgesi konumunda olup toplumun o anlayışa muhalif kesimini daha ilk günden karşısında bulacak bir kişi olmamalıdır. Gerçekten de içinde bulunulan süreçte toplumun bütününü temsil yetisine sahip bir cumhurbaşkanının varlığı yaşamsaldır.

Makamın en olası ve güçlü adayı Erdoğan ise, kuşkusuz ki, seçmen çoğunluğunun üzerinde uzlaşamayacağı ve bu anlamda çok ciddi sorunlar üretebilecek bir kimlik yapısındadır. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlık makamına çıkmasını engellemeye yönelik bazı hukuksal itirazların öne sürüldüğü biliniyor. Bu çerçevede kamuoyunun dikkatine sunulan gerekçeler, kuşkusuz ki, anayasa hukukçularınca incelenmelidir. Öte yandan, cumhurbaşkanlığı bu yollarla engellenecek bir kişinin kamuoyuna 'mağdur' konumunda takdim edileceği ve söz konusu durum kullanılarak, o adayın -daha önce de olduğu gibi- seçmen gözünde güçlendirileceği açıktır. Bu nedenle, konuya, “Erdoğan olmasın da kim olursa olsun” anlayışının körleştirici etkisinden sıyrılarak yaklaşılmalıdır.

ERDOĞAN OLMAMALI

Sorun aslında, formel hukuk açısından değil, siyasal düzlemde ele alınmalıdır. Cumhurbaşkanı olacak kişi, öncelikle, yukarıda belirlenen nedenlerle, Erdoğan olmamalıdır. Ayrıca, 'dinci' olarak bilinen kaynaktan geliyor olmamalıdır. Bu anlayıştaki politikacıların, toplumu gittikçe daha muhafazakar ve daha 'İslamcı' bir yapıya sokma çabası içinde olacakları yolunda ipuçları vardır. Bu türden bir cumhurbaşkanının geniş kamuoyunu yakın gelecekte rahatsız edeceği ve gerilimler yaratacağı bellidir.

'KÖKTENTARAFSIZLIK'

Cumhurbaşkanlığına toplumun -uçlar dışındaki- hiçbir kesimine ters gelmeyecek, tüm toplumsal katmanların olurunu sağlayacak birisi gelmelidir. Bu kişi, solcuların, demokratların, liberallerin, ılımlı sağda konumlananların yanısıra muhafazakar ve dindar seçmenlerin de kabul edebileceği biri olmalıdır. TBMM gerekirse kendi dışından birisini de seçilebilmelidir. Varlığını, siyasal kimliğinin ötesinde bilim, sanat, vb gibi alanlarda kanıtlamış bir kişi pekala cumhurbaşkanı seçilebilir. Böyle bir tercih, TBMM içinde bu makama layık bir tek milletvekilinin dahi bulunmadığı anlamına gelmez; bu makama seçilecek kişide öncelikle “köktentarafsızlık” ve tüm toplumu kucaklayabilme yetisi arandığını gösterir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEM

Bunlar, bugünün sorunlarıdır. Ancak, önümüzdeki seçimin ötesine bakılacak olursa, 'Cumhurbaşkanlığı' konusu anayasal düzlemde yeniden ele alınmalıdır.

Mevcut cumhurbaşkanlığı, 'yetkisi çok, sorumluluğu yok' bir makamdır. Yasaları 'veto' yetkisi ile donanmış cumhurbaşkanı, ayrıca anayasal özerk kurumların, özellikle de üst yargı organlarının yapısını büyük ölçüde belirler. Bu nedenle de her iktidarın, konumunu pekiştirmek için, ele geçirmeye çabaladığı bir makamdır. Dolayısıyla, cumhurbaşkanlığına ilişkin olarak, önümüzdeki dönemde aşağıdaki iki seçenekten birine yönelinmelidir.

Cumhurbaşkanının yetki alanı daraltılıp işlevleri, gerçek parlamenter sistemlerde olduğu üzere, olabildiğince protokoler düzeye indirgenebilir; ya da yetkileri biraz daha genişletilerek “yarı başkanlık” benzeri bir sisteme geçilebilir. Ancak bu durumda cumhurbaşkanı, halk tarafından “iki turlu” bir seçimle doğrudan seçilmelidir. Esasen seçimin iki turlu olması cumhurbaşkanlığına seçilecek kişinin sonuçta seçmenlerin yarıdan fazlasının oyunu toplamış ılımlı biri olmasını güvenceye almak içindir. Nitekim bu yolla, milletvekili seçimlerinde birinci gelen bir partinin önderi olan, ama toplumun çoğunluğunca “kabul” görmediği bilinen bir adayın bu makama tırmanarak toplumun dengelerini altüst etmesi gibi bir sakınca da engellenmiş olmaktadır. Görünen odur ki, mevcut anayasanın bütünüyle gözden geçirilmesi gerekiyor.

Karadeniz Otoyolu'nu yapan Türkiye düşmanı mıydı

'YOL İstedik, Karadeniz'i Verdik' (7.4.2007) başlıklı yazınız için teşekkürler. Keşke herkes sizin kadar duyarlı olsa ve o güzelim Karadeniz sahilinin nasıl yok edildiğini anlatsa... Karadeniz sahil şeridini mahvetmek için proje yapılsaydı, ancak bu kadar başarılı olunurdu. İki yıl önce bütün Karadeniz kıyı şehirlerini gezdim. Denizle iç içe geçmiş ve yeşilin denize eteğini açarcasına yerleşmiş o güzelim şehirler, yazınızda geçtiği gibi 'Çin Seddi' ile denizden koparıldı. Bir duvar arkasına kurulmuş gecekondu kulübeler yığınına döndü şehirler... Balkondan denizi seyreden insanlar artık yatak odalarından, geçen arabalara bakıyor. Veya arabayla geçerken insanları evlerinde yemek yerken görüyorsunuz. Maalesef Türkiye'de doğal güzelliklerin/zenginliklerin değeri henüz anlaşılmamış... Merak ediyorum, bu projeyi çizen Karadeniz'e mi düşmandı? Türkiye'ye mi? Mühendisliğin teknik işlerini öğrenmiş ve sadece bununla kalmış taş kafalı bir aptal çizmiştir bu projeyi. Türkiye'deki her alanda söz sahibi insanlar gibi. Kendini yetiştirmek, sadece kitap bilgilerini kafaya doldurmakla olmuyor. Bu adam da köprü yapmasını, yol yapmasını öğrenmiş işte. Bence bu yol yıkılmalı. Sanırım Doğu Karadeniz'de bir ilçe, bir dava kazanmıştı. Ne oldu sonuç bilmiyorum.

Çok üzgünüm.

Ömer KABİL-(PhD) Nebraska Üniversitesi-LINCOLN

Biliyor musunuz?

DSP'nin 'Milli Egemenlik' mitinginin de bugün 11.00'de Sıhhiye'de yapılacağını... KEÇİÖREN Belediyesi'nin belediye ve Ankara THMK'nın işbirliğiyle hemen her biri yaşanmış bir öyküyü anlatan 'yanık asker türküleri konseri' düzenlediğini... ÖDP Bursa İl Başkanı Ferruh Yılmaz'ın, "AKP hükümeti ve belediyelerinin Bursa’yı 'fethi'nden çektiğimiz acı karşısında, Bursalılara, bir arada yaşamı savunma ve tarihimize, kentimize sahip çıkma çağrısında" bulunduğunu... CUMHURİYET tarihine 'Boğazlıyan Kaymakamı' olarak geçen Kemal Bey'in, idam edildiği yer olan Beyazıt Meydanı'nda bugün 13.00'te anılacağını...

TBMM Üstün Hizmet Ödülleri zengine

KASTAMONU İl Genel Meclisi'nce, '2007 TBMM Üstün Hizmet Ödülü'ne aday gösterildim. 50’ye yakın kitabımın yarısının Kastamonu kültür araştırması olması ve bir ilköğretim okulu değerindeki resim koleksiyonumu ilime bağışlayarak bir resim müzesi kurulmasını sağlamam dolayısıyla ödüle layık görülmüştüm.

5 Nisan 2007 tarihindeki törende görüldü ki, illerinde okul, hastane, cami, Kuran kursu yaptıran hayırsever işadamlarımız ile bazı sivil toplum kuruluşlarımız ödüllendirilmişti. Para, zenginlik her zaman olduğu gibi galip gelmişti. Ben zengin değilim. Şimdiki durumum ve eserlerimle gurur duyuyorum. Kastamonu İl Genel Meclisi'ndeki bütün parti temsilcilerinin katılımıyla aldıkları karar, benim için en büyük ödüldür. Kültürel zenginliğimi bilenler de sağ olsun, bilmeyenler de...

Nail TAN-ANKARA

Kırkı çıkmadan

KIZILAY'ın satılan mülklerine 'bereket' anlayışıyla eklenen son halka Kadıköy Maltepe Altıntepe Hastanesi oldu. Bu hastanenin arsası, Kadir Has tarafından mutlaka hastane yapılması kaydıyla Kızılay'a bağışlanmıştı. Kadir Has'ın ölmesinin üzerinden 'kırkı' çıkmadan binanın satılması feci bir durum. Devletin-halkın malını satıp nemalanılması yeni bağışcıların önünü kesecektir.Erkan AKAN

PANO

- BAŞBAKAN Yardımcısı Abdullah Gül, "Cumhurbaşkanı herkesi kucaklamalı" dedi. Ancak "Vermemiş Mabud, neylesin Mahmut" sorusunu yanıtsız bıraktı, cevap veremedi.

Nurettin KAPTAN

- AVEA ayda 1000 dakika sınırlama uygulamasını geçen aydan itibaren kaldırmış. Anlaşılan tüketicilerin tepkisi işe yaramış. Geç de olsa yanlıştan dönmeyi bilmişler. Avea'nın bir daha böyle saçmalıklar yapmaması dileğiyle...A.BABA

X

‘Bir büyük Cumhuriyet aydını’

Türkiye onları ‘üç Doğanlar’ olarak biliyor: Doğan Kuban, Doğan Tekeli ve Doğan Hasol... Doğan Kuban’ı önceki gün kaybettik. Türkiye’nin kültür ve mimarlık hayatını uzun yıllara yayılan üretimleri ve benzersiz katkıları ile zenginleştiren bu isimlerden merhum Doğan Kuban’ı bize en çok tanıtan ve sevdiren de Orhan Bursalı oldu. (‘Mimar Doğan’lar-Üç Doğan - Doğan Kuban, Doğan Tekeli, Doğan Hasol’ kitabı Doğan Kuban tarafından kaleme alınarak, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlandı.)

Biz de Orhan Bursalı’nın Cumhuriyet’te dün kullandığı başlığı kullandık. Hocamızın yazılarından bazı sözlerine, özellikle ‘Günün Sözü’ köşesinde yer vermiştik. Bursalı’nın yazısından bazı seçmeler onun nasıl bir aydın olduğunu gösteriyor:

“Çok iyi bir mimarlık ve İslam tarihçisi, çok iyi bir düşün adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği büyük bir Rönesans insanı. Tam anlamıyla: İtalya’da Rönesans mimarlığını en iyi bilenlerden.

Neredeyse Cumhuriyet yaşında, 1926 doğumlu. Yüreği hep ülkesi için çarptı. Bir Atatürk ve devrimleri sevdalısı.

Bir hezarfen, çok yönlü bilge. Bitmez bir merak, araştırma, öğrenme tutkusu. Müzikten tutun sinemaya kadar...

Çağdaşı üreteceğiz, dedi. Bilim ve teknoloji üretimi, dedi. Aydınları düşünmeye çağırdı. Politikacı, ülke adamı olmalı dedi.

Ülke mimari değerlerinin korunmasına, kurtarılmasına bir ömür verdi.

Selimiye Camisi’ne yeni bir ruh verdi. Divriği Ulu Camisi’nin şaheserliğini en iyi o gördü, kurtarılması için projeler üretti, sergiler düzenledi. Devlet, bu sergileri çeşitli ülkelere taşıdı. Safranbolu dahil, her yerde imzası var. Bir İstanbul düşünürü, hayranı. İstanbul’un tarihi eserlerinin kurtarıcılarından. İstanbul’un Bizans’tan bugüne tarihini ve yaşamını en iyi o yazdı ve anlattı. 50’yi aşkın değerli kitap, binlerce değerli makale, derin bir bilgi hazinesi bıraktı, emanet etti bizlere. Varlığı için, tanıdığım için kendisine çok teşekkür ederim.”

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

‘Çay özelleştirilemez’

‘Çaylar Şirketten’ kitabının yazarı Av. Remzi Kazmaz, çay üreticilerine bir çağrı yaparak “Çayın uluslararası pazarda milli bir marka olması için senin de desteğine ihtiyacımız var. 23 Eylül’de (Bugün) Rize’de Ramada Otel’de yapılacak toplantıda görüşlerini söylemeni, çözümü birlikte üretmeyi, çayı ve geleceğimizi hep beraber konuşmayı istiyoruz.

Çay vatandaşındır, satılamaz, özelleştirilemez” dedi.

1921 nisanında Zihni Derin’in Meclis’te bir komisyona katılarak ortaya attığı çay ekiminden bugünlere gelinen sürece kadar bölgenin çay sanayiindeki gelişimini anlatan Kazmaz şöyle konuşuyor:

“Geriye dönüp baktığımda 100 yıllık bir tarihe sahip olan Türk Çayı, içinde bulunduğu birçok sorun karşısında çaresiz kalmış, ne çay üreticisinin ne de çay fabrikalarında çalışan işçilerin geleceğe dair hiçbir güvencesi kalmamıştır. ÇAYKUR üzerinde karabulutlar dolaşmaktadır. Çay üreticisinin ve işçisinin hamisi konumunda olan ÇAYKUR her an devredilerek, tarihe karışabilir. Milli bir ürün olmasına rağmen tam 100 yıldır markalaşamayan çayın engelleri birer birer kaldırılabilir.”

Kapalı kapılar arkasında oluşturulan “Çay Kanunu”nun hiçbir surette kabul edilemeyeceğini bildiren çay üreticisi ve çay işçileri, kendilerini ilgilendiren bir konuda hiçbir şekilde görüş ve önerilerine önem verilmediğini dile getiriyor.

YEŞİL ALTIN

İnönü ve arkadaşları tarafından hazırlanan ve CHP tarafından milli bir ürün olarak ilan edilen çay, sonraki dönemlerde önemsenmemiş, özel sektörün eline bırakılmasıyla da içinden çıkılmaz sorunlar yumağı ile karşı karşıya kalınmıştır. Bu durumdan en çok zarar gören çay üreticisi ve çay işçisi olmuştur.

CHP Rize milletvekili adayı olan Remzi Kazmaz, daha sonra şöyle diyor:

“Ne yazık ki Türk çayının marka değeri geliştirilmemiştir. Önümüzdeki yıllarda yapacağımız en büyük projelerden biri

Yazının Devamını Oku

CHP’li belediyeler yurt işini sıkı tutmaya başladı

Yurt sıkıntısının en önemli nedeninin pandemi dolayısıyla öğrenci kapasitelerinin düşürülmesi olduğu belirtiliyor. Bir başka nedenin de yurt yapma yetkisinin YURTKUR’dan alınarak Spor Bakanlığı Yatırım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne devredilmesi olduğu söyleniyor. Onun da yeni yurt yapmak yerine ‘kiralama’ yöntemini tercih etmesi sorunu büyütüyor.

Bir yetkili “Her şey hesapsız kitapsız yapıldığı için büyük sıkıntı yaşanıyor. Bakanlık hiç yaşananları görmez mi, ille de Tayyip Erdoğan’ın birkaç laf etmesi mi gerekiyor? Yeni yurt yapmak insanın aklına hiç gelmez mi?” diyor.

Bakanlığın, üniversiteler ve belediyeler ile işbirliği yapması gerekir. Aksi koordinasyonsuzluktur.

Yoksa bu ihmallerin arkasında tarikat-cemaat dengelerini düşünmek yatıyorsa bu gençlere yazıktır. Bazı üniversiteler, Spor Bakanlığı’nın arsa talebine nasıl olumsuz yanıt verir, anlaşılmıyor emin olun.

Bu da sorgulanması gereken ayrı bir zafiyettir. Eğitimde din tacirliğinin hesabı bir gün sorulur. Özetle bu politika yanlışlığı nedeniyle en az 200 bin öğrencinin sefillik yaşaması hiç kimseyi rahatsız etmiyor.

Cumhurbaşkanı, ABD dönüşünde, bu mağduriyetin giderilmesi için ciddi bir program uygulamasına geçecek.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun da belediyeler kanalıyla, bir süre önce CHP’nin başlattığı ‘Cumhuriyet Yurtları’nın yaygınlaştırılması için 30 Eylül’de İstanbul’da toplanacak belediye başkanlarına yeni hedefler göstereceği kulislerde dolaşıyor. İstanbul’da Büyükşehir, öğrenciler için 5 bin kapasiteli yurt yaparken, Ankara’da kapasitenin her geçen gün artarak binleri bulduğu belirtiliyor. CHP’li belediyeler yurtların denetimini YURTKUR’a yani devlete veriyor, dinci vakıfları işletmelerden uzak tutuyor.

LÜLEBURGAZ’A BALKAN GÖÇ ANITI

ATATÜRK

Yazının Devamını Oku

Türkevi’ni kimler yaptı

IC İçtaş İnşaat ve Amerikalı inşaat şirketi Tishman ortaklığında, New York’ta inşa edilen Türkevi’nin açılışı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından gerçekleştirildi. Açılış törenine Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da katıldı.

Çeçen grubu yöneticilerine göre, ‘Zarif ve simgesel bir yapı olarak, modern görünümü ile New York gökdelenleri arasına katılan Türkevi, Manhattan’ın ikonik binaları arasında yerini aldı’.

Titiz bir çalışma gerektiren son derece önemli bir projeyi tamamlamanın gururunu yaşadıklarını belirten IC İçtaş İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Fırat Çeçen, “Projenin Birleşmiş Milletler binasının karşısında yer alması, şehrin en yoğun bölgesinde inşaat yapmanın zorluğu ve sınırlı bir çalışma alanımızın bulunmasının yanında inşaat sürecinde bir de pandemi ile karşılaştık. Buna rağmen disiplinli ve planlı bir çalışma ile inşaatı tamamladık ve açıldığını, kullanılmaya başlayarak içinde bir hayat olduğunu görmekten mutluluk duyuyoruz. New York’un kalbinde, ülkemizin prestijine uygun bir şekilde gökyüzüne yükselen Türkevimiz şehrin birçok yerinden görülecek şekilde ikonik binalar arasında yerini aldı. Bu da bize ayrıca gurur veriyor” dedi.

New York’taki Birleşmiş Milletler binasının karşısına, 20 bin metrekarelik bir alana inşa edilen Türkevi, 36 katlı bir bina ve 171 metre yüksekliğinde. New York’un gökyüzüne lale formunda yükselen Türkevi ayrıca Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden esintiler taşıyor.

Türkevi’nde, Türkiye New York Başkonsolosluğu, Türk Ataşelikler, BM Türkiye Daimi Temsilciliği, KKTC Temsilciliği ve T.C. Merkez Bankası New York Temsilciliği bulunuyor.

IC İÇTAŞ İNŞAAT

50 yılı aşkın bir tecrübeye sahip global bir marka olan IC İÇTAŞ İnşaat, imza attığı ses getiren ileri mühendislik projeleri ile Türkiye’de ve dünyada lider şirketler arasında yer alarak ülkemizi uluslararası arenada gururla temsil etmektedir.

Fizibilite çalışmalarından yüksek teknoloji gerektiren anahtar teslim projelere kadar her türlü taahhüt işini mutlak başarı hedefiyle yürüten IC İçtaş İnşaat, Türkiye, Rusya, Amerika, Ortadoğu, Orta Asya ve Avrupa’da faaliyet göstermektedir. Kurulduğu günden bu yana, güçlü finansal yapısı ve hem kamudan hem özel sektörden kurumlarla gerçekleştirdiği güçlü ortaklıklar ile havalimanı, liman ve marina gibi inşaatlardan yüksek hızlı tren projelerine, yol ve köprü inşaatlarından yüksek kapasiteli enerji santralleri ve turizm tesislerine kadar pek çok başarılı projeye imza atmıştır.

FERİKÖY’DE MEZARLIK AĞALARI VAR

Yazının Devamını Oku

En gariban bizim emekliler

Türkiye’deki emeklilerin dünyanın en yoksul kesimi arasında yer aldığı uluslararası rapor ile belgelendi.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) sosyal güvenlik raporuna göre emeklisi en yoksul birkaç ülkeden biri Türkiye. Dünyada 4.1 milyar kişi sosyal güvenlik şemsiyesinden yoksun ve ciddi yoksulluk tehlikesiyle karşı karşıya. Türkiye’de nüfusun yüzde 79.8’i en az bir sosyal güvenlik koruması altında bulunurken, geriye kalan yüzde 20.2’si hiçbir güvenceye sahip değil ve korunaksız.

ILO’nun raporu, Türkiye’de emeklilerin yoksulluk göstergesi olarak belirlenen yüzde 50’lik sınırın çok altında olduğunu da ortaya koydu.

Uganda’da emeklilik aylığı ülkenin yoksulluk sınırının yüzde 43.5’ine denk geliyor. Bu oran Mısır’da yüzde 91.2, Endonezya’da yüzde 56.1, Azerbaycan’da yüzde 46.6, Mozambik’te yüzde 32.7 ve Türkiye’de yüzde 21.17. Türk-İş’in araştırmasına göre yoksulluk sınırı 9 bin 533, açlık sınırı ise 2 bin 926 lira.

13 milyonu aşkın emekli, dul ve yetimin yarıdan fazlası eline geçen 1.500 ile 2.500 lira arasındaki aylıkla geçinmeye çalışıyor. Asgari ücretin net 2 bin 825 lira, açlık sınırının 3 bin liraya yaklaştığı günümüzde aşırı hayat pahalılığı karşısında son derece düşük aylıkla geçinmek için mucize gerekmiyor mu? Bir umut var: Eğer yeni intibak yasası çıkarsa ILO’nun raporuna göre, dünyanın en yoksul kesimi arasında yer alan emeklilerimizin aylığında hatırı sayılır düzeyde artış olacak. Şükrü KARAMAN

GÜNÜN SÖZÜLİBERALLER KEMALİST OLUYOR

“DÜNYA hem emperyalistlerden hem de Taliban gibi terör örgütlerinden yeterince büyüktür ve var olabilmek için yeni bir dünya savaşını önleyecek güce sahiptir. Gelinen aşamada Atatürk’ün ve Kemalizm’in önemini yeni anlayan Liberallerin artık İngiliz, Amerikan ve İsrail muhipliğini bir yana bırakarak antiemperyalizm çizgisinde Türkiye’nin ulusal çıkarlarından yana yeni bir Kuvayımilliye savunmasına yönelmeleri gerekmektedir.” Prof.Dr. Anıl ÇEÇEN

ÖĞRENCİLERİN YURT SORUNU CİDDİ BOYUTLARA ULAŞTI

GEÇEN

Yazının Devamını Oku

Buğday yerine plastik!

Geçtiğimiz aylarda üç Namık Kemal Üniversitesi hocasının ÇED dosyasındaki görüşleri sosyal medyada paylaşılınca gündeme yerleşen plastik sanayi sitesinde yeni gelişmeler var.

Tekirdağ’ın Ergene ilçesi, Karamehmet Mahallesi’nde (tarihi eski köy) bulunan 2.530 dekar tarım arazisi üzerinde PAKOP Sanayi Sitesi arazisinin tarım dışı kullanımı için verilen izin TMMOB ZMO tarafından Tekirdağ 1. İdare Mahkemesi 1 Nisan 2021 tarihinde iptal ettirilmişti.

Daha önce aynı tarım arazisi için açtığımız davada 9 Mayıs 2014 tarihinde iptal kararı verilmesine ve karar kesinleşmesine rağmen, aynı işlemin tekrarı için kamu yararı kararı alınarak davalı idare tarafından yeniden işlem tesis edilmesi yoluna gidilmiş, bu hususlar çerçevesinde yürütmeyi durdurma kararı alınmıştı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 10 Eylül 2021 tarihinde ilan edilen ÇED ‘olumlu’ kararının iptali için yargıya gitmekten başka bir seçenek kalmıyor.

Yani, sanayici çiftçiyi yendi!

Avrupa Serbest Bölgesi’nin bitişiğindeki bu tarlalarda/parsellerde artık buğday-ayçiçeği yerine plastik üretimi yapılacak!

Buradaki soru şu:

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, ÇED dosyasını yeterince inceledi mi, verimli tarım arazilerinin kıyılmasına vicdanı sızlamayacak mı?

Murat SEVGİ-Trakya Platformu Yürütme Kurulu Üyesi

Yazının Devamını Oku

İzmir’in işi çok!

İzmir’den notlarımızı sürdürüyoruz. 1.5 yıl önce Aydın’dan İzmir’e gelen Vali Yavuz Selim Köşger’in, o kadar yoğun bir programın içinde bizlere İzmir’i anlatma fırsatını bulmasına sevindik. Biz de kendisine yaşadığımız kenti, İstanbul’u ne kadar olduysa anlatabildik.

İstanbul’un İzmir’e göre her türlü göç nedeniyle biraz ‘yoz ve kaba’ olduğunu söyledik. Vali Köşger, bizim tabirimize “Daha Anadoluludur” diye bir
saptamada bulundu. “İzmir’de oturanlar ise ayrım yapmaz, aidiyet duyguları kuvvetli.”

Tecrübeli bir bürokrat olduğu dikkat çeken Vali Yardımcısı Hulusi Doğan (Kendisini Çorlu, Alanya, Avcılar ve Milas kaymakamlıklarından biliriz) “‘Herkesin memleketi doğduğu yerdir’ daha doğru bir anlatım olabilir belki” dedi.

AYDIN PROJELERİ

Konyalı olan ve SBF’yi bitiren Yavuz Selim Köşger, İngiltere Oxford’da master yapmış, Fransa’da yerel yönetimler konusunda ihtisasını tamamlamış, Ankara’ya dönüşünde Tarım Kredi Kooperatifleri Kooperatifler Genel Müdürlüğü’nde bulunmuş. Daha sonra İçişleri Bakanlığı kararnamesiyle Sinop, Bingöl, Aydın’dan sonra İzmir’e atanmış (4 çocuğu var). “Torunlarıma bu şerefli görevi gururla anlatabileceğim” diyor.

- Aydın’ı çok sevdiğini bildiren Köşger, Aydın’da neler yapmış! ‘Aydın Beyliği’nin kurucusu Aydın Bey’in mezarını buldurmuş. İzmir’e gelmeden önce başlanan çalışmanın düzenlemesi sürüyormuş, İzmir’den gelişmeleri izliyormuş. Adnan Menderes’in dedesi Hacı Ali Paşa’nın Çakırbey’deki evinin fotoğraflarını Mutlu Menderes’ten bulmuş. Dede Menderes’in 1929’da Çakırbeyli Çiftliği’nde Macar mimarlara yaptırdığı konağın replikasını inşa ettirmiş. Menderes Müzesi de Çine Çayı’nın kenarında yapılıyor.

- Aydın’daki jeotermal yataklarının incir ağaçlarına olumsuz etkisi çevreciler tarafından sık sık gündeme getiriliyor. Ancak Vali Köşger, bize enerji lazım diyerek jeotarmale dönük eleştirileri reddediyor. Jeotermalin kıymetini bilmediğimizi söylüyor.

ÖNÜ MIAMI, ARKASI BANGLADEŞ

Yazının Devamını Oku

Yunanistan’a ültimatom

İzmir’de 8,9 ve 10 Eylül günleri yoğun bir etkinlik içinde bulduk kendimizi. Vali ve Belediye Başkanlarının, İzmir’in Kurtuluşu ve İzmir Enternasyonal Fuarı’ndan başka İzmir UCLG Kültür Zirvesi’nde dünya kentlerinin İzmir’de buluşması etkinlikleri hayli yoğundu.

Basın Konseyi de Çeşme’de toplanmıştı. İzmirlilerin de kent konserleri nedeniyle Alsancak’ı ve kıyıları doldurması ile ‘keyif’ verici bir gün oldu 9 Eylül... İzmir’in kurtuluşunun 99. yılı nedeniyle bu yıl başka bir ‘coşku’ ile kutlandığını söylemek gerekiyor. Valilik ve Büyükşehir’in konukları nedeniyle de ayrı bir yoğunluk içindeydi İzmir. Ne yazık ki bu vesile ile bir çok etkinliğin gözden kaçtığı, medyanın yoğunluk nedeniyle bir çok programa yetişemediği anlaşıldı. İki özel konuk da vardı; KKTC Başbakanı Ersin Tatar ve tarihçi-yazar İlber Ortaylı. Ayrıca bakanlar ve yardımcılarına yetişmek de mümkün değildi. Milli Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları’nın 9 Eylül’de İzmir’de olmaları da ayrı bir ‘yorum’ gerektiriyordu. Çünkü Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın, 9 Eylül Üniversitesi tarafından Sabancı Kültür Merkezi’nde düzenlenen ‘Adalar Denizi ve Yunanistan ile Komşuluk İlişkileri Sorunları Sempozyumu’nda konuşması önemli bir gündem yarattı. Akar’ın, Yunanistan’ı son yıllarda olmadığı kadar bir ‘hayalciliğine’ dayalı hedefe koyması dikkat çekti. Buna bir anlamda ‘ültimatom’ da denilebilirdi. Çünkü Yunanistan’ın bütün rekabet ve tehdit unsuru çıkışlarının dayanak noktasının arkasında ‘kuzu postuna bürünmüşlüğü’ olduğunu da gösteriyordu.

Bakan Akar, Atina’nın oyunlarını sergilerken, bunların ‘akıl, mantık ve hukuk dışı’ olduğunu ilan ediyordu. (Bu konuşmayı Genelkurmay’ın sitesinde bulabilirsiniz.)

Sempozyuma KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Musa Avsever, Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Adnan Özbal ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Hasan Küçükakyüz de katıldı. Sözlerine İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümünü kutlayarak başlayan Bakan Akar’ın, NATO müttefiki komşumuz Yunanistan’da yaşanan sorunları anlattığı konuşması şöyle özetlenebilir:

AKIL, MANTIK VE HUKUK DIŞI

“Yunanistan ile kıta sahanlığı, karasularının genişliği, hava sahası, FIR hattı, arama kurtarma sahasına yönelik ihtilaflar, Gayri Askeri Statüdeki Adalar’ın (GASA) silahsızlık statüsünün ihlali, Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar (EGAYDAAK), Doğu Akdeniz’de ülkemizin ve KKTC’nin hak ve menfaatlerini göz ardı eden iddialar, provokatif silahlanma girişimleri ve diğer provokatif faaliyetler, Batı Trakya Türkleri’nin haklarını kısıtlayıcı uygulamalar ve terör örgütlerine verdikleri destek konularında sorunlar yaşıyoruz. Bu sorunlara düzensiz göçten kaynaklı anlaşmazlıklar ve “FRONTEX” meselesi de eklenmiş durumda.

Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarması Ege’nin tamamının Yunanistan’ın hâkimiyetine geçmesi, Ege’nin Yunan gölü haline gelmesi demektir. Böyle bir durumda Deniz Kuvvetlerimizin uluslararası sulardan geçerek Akdeniz’e ulaşması neredeyse imkânsız hâle gelecektir. Türkiye’nin bunu kabul etmesi asla mümkün değildir.

Hava sahasının sınırı karasuları sınırlarını aşamaz. Ancak Yunanistan, karasuları genişliği 6 mil olmasına karşın 10 mil hava sahası olduğunu iddia etmektedir. Bu akıl, mantık ve hukuk dışı garip iddia boş hayallerdir.”

HUKUK TANIMAZ TAVIR

Yazının Devamını Oku

Almanya’da seçmen ‘sosyal adalet’ istiyor

Almanya’da 26 Eylül’de yapılacak seçimlere az bir süre kaldı. Partilerin propaganda çalışmaları harıl harıl devam ediyor. İktidardaki muhafazakar Hıristiyan Birlik Partileri seçim yarışına önde başlamışlardı. Ardından Yeşiller rüzgârı esiyordu. Son 20 yıl içinde oylarının yüzde 20’sini kaybeden sosyal demokratlar ise çok gerilerden geliyordu. Ancak iki hafta önce sosyal demokratlar öne geçti.

Alman ikinci kamu TV kanalı ZDF ‘Forschungsgruppe Wahlen’ şirketine 3 Ağustos’ta anket yaptırmış. Seçmenlere ‘Gelecek Pazar seçim olsa oyunuzu hangi partiye verirsiniz’ diye sorulmuş. Sonuç şöyle. Yüzde 25 sosyal demokratlar, yüzde 22 Hıristiyan Birlik Partileri, yüzde 17 Yeşiller Partisi çıkmış. Şimdi Muhafazakârlar tekrar öne geçmek için, sosyal demokratlar da ipi birinci göğüslemek için çaba harcıyorlar.

Bu sürprizin nedeni merak konusu. Partilerin verdikleri sözler ile seçmenin neye kulak verdiğini araştırmışlar. ZDF’in yaptırdığı ankette seçmenlere oyunu belirleyen kriterleri sormuşlar. ‘Sosyal adalet’ yüzde 51 ile ilk sırada yer almış. Ardından sırayla yüzde 39 ile iklim değişikliği, yüzde 23 ile korona salgını ve yüzde 21 ile mülteciler geliyor. Merak eden ZDF’nin sayfasına girip bakabilir.

Muhafazakârların şansölye adayı Armin Laschet’in yabancılara, Türklere yakınlığı dolayısıyla ‘Türk Armin’ seçmenlere. Zaten ankette ‘Kim şansölye olsun?’ sorusuna yüzde 70 ile o çıkmış. SPD’nin seçim sloganı da ‘Scholz bu işi halleder’.

Toplumların refah düzeyi toplumsal kaynakların dağıtımı ile sıkı sıkıya bağlıdır. Kıt kaynakların nasıl dağıtıldığı da ‘sosyal adalet’ kavramı ile yakından ilgilidir. Toplumun refah düzeyi ölçülürken işte bu ‘sosyal adalet’ kavramı da kriterlerden biridir aslında. Almanya’da seçmenin son sözünü söyleyeceği 26 Eylül’e az bir süre kala yapılan anketler siyasetçilerin ders alabileceği sonuçlar verebiliyor.

GÜNÜN SÖZÜ

“KÜFÜR yiğidin yelpazesidir.” (Atilla GÖKÇE)

İZMİR’İN KURTULUŞU TAM BİR ‘ŞÖLEN’ HAVASINDA KUTLANDI

Dün

Yazının Devamını Oku

9.9.99 ne demektir? İzmir’in kurtuluşu... 9 Eylül ve 99’uncu yıl

İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 99’uncu yıldönümü kutlu olsun! Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehit ve gazilerimizi, kurtuluş mücadelemizin kahramanlarını saygı ve minnetle anıyoruz. Zafer bu yıl birbirinden renkli etkinliklerle kutlanacak. Valilik ve Belediye’nin etkinlikleri nedeniyle İzmir’e çok sayıda davet yapıldı. İstanbul basınına yapılan davet çerçevesinde bir grup gazeteciyle İzmir’deki etkinliklere katıldık.

350 metrelik dev bayrağın taşınacağı Zafer Yürüyüşü ile başlayacak heyecan, Türk Yıldızları ve Solo Türk’ün nefes kesen gösterileri ile doruğa çıkacak. Kutlamalara on binlerce İzmirlinin katılması bekleniyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir’in bu coşkusunu zengin bir programla tüm kente yayacak.

İZMİR PROTOKOLÜ BULUŞTU

99. yıldönümü İzmir Valiliği’nin himayesindeki etkinliklerle kutlanırken 1,5 yıl önce Aydın’dan İzmir’e atanan Vali Yavuz Selim Köşger’le dün akşam Tarihi Havagazı Fabrikası’nda, Büyükşehir’in verdiği resepsiyonda tanıştık. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’le protokolü karşıladılar. Yarın ‘Zafer Yürüyüşü’ Cumhuriyet Meydanı’nda kutlama töreni, Fener Alayı ve Athena konseri ile devam edecek.

KARADA VE HAVADA ZEYBEK

Bugün 15.45’te Süvari Birlikleri’nin Cumhuriyet Meydanı’ndan Gündoğdu Meydanı’na yürüyüşünün ardından İzmir semaları, saat 16.15’ten itibaren, önce Genel Havacılık Uçakları ve İzmir Kulüpleri selamlama uçuşuna sahne olacak. Ardından Hürkuş gösteri uçuşu, Solo Türk, Türk Yıldızları, Jandarma Çelik Kanatlar gösterisi, Polis Havacılık Üzüm Salkımı, Sahil Güvenlik Arama Kurtarma ve selamlama ile Çelik Kanatlar Zeybek nefes kesen gösteriler yapacak. Yani, İzmirliler karada, çelik kanatlar havada zeybek oynamaları günün en keyifli anlarıydı.

Evet, işgalden yeniden vatan olmaya, kurtuluşa giden yolun başlangıcı kutlu olsun!

CHP 98 YAŞINDA

Yazının Devamını Oku

Onlar da sizin kadar dindar!

Balkan Savaşlarından, Kurtuluş Savaşı’na uzanan on yıllık süreçte bitap düşmüş bir yoksul bir halkın 30 Ağustos 1922 tarihinde taçlandırdığı, bu toprakların işgalden kurtulmuş özgür bir vatan olması gerçeğidir!

Günümüzde, bu tarihi gerçeğin önemini bilinçlerinde ve gönüllerinde hisseden milyonlarca vefalı insanın, 30 Ağustos Zaferi’ni coşku içinde kutlaması kadar doğal bir şey olamaz.

İsteyen zeybek oynayarak kutlar bu milli bayramı, isteyense horon teperek.

İsteyen harmandalı oynayarak kutlar bu anlamlı zaferi, isteyense vals ederek; dileyense şarkılar türküler eşliğinde idrak eder o coşkuyu.

Yeter ki siz kutlamak isteyin!

Bunu yapmak yerine... Halisane duygu ve yurtseverce düşüncelerle ‘30 Ağustos’u kutlayan vefalı insanların coşkusundan, dindarların mağdur edilmesi gibi tuhaf çıkarımlar yaparsanız şunu hatırlatırlar size: Beyim! Zaferi coşkuyla kutlayan o insanlar da sizin kadar dindar!

Bunu görün ve laikliği benimseyen insanları mağdur etmeyi esas siz bırakın artık!

Yaşar ALTINTARTI

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

Ordu’dan notlar: Girişimcilik kültürü nasıl gelişir

Ordu’ya 22 ay önce gitmiştik, Büyükşehir Belediye Başkanı Hilmi Güler’in anlattıklarını ne kadar gerçekleştirdiğini gördük.

Ekonomi basınının temsilcilerine, Ordu’nun kalkınmasına yönelik nitelikli tarım, turizm, enerji alanlarında gerçekleştirdikleri proje ve çalışmalar hakkında daha derinlemesine bilgiler verdi. Klasik bir belediye başkanlığı değil, üreten, enerjiye dönüştüren, yapılmayanı yapan, ilkleri hayata geçiren anlayışla gündemini ortaya koyan Güler “Üç ay değil, 12 ay düşünen, üreten ve yaşayan bir şehir inşa ediyoruz” diyor. Eski Enerji Bakanı’nın bu kadar faaliyetini görünce bir gazeteci bize “Sayın Bakan’a Ordu’daki işler hafif kalıyor artık” dedi. Anladığımız kadarıyla aksine Hilmi Bey belediyeciliği çok seviyor, tam 19 ‘evladı’ var, yani ilçe belediyeleri de onun elinde büyüyor, gelişiyor. Gelir getirici projelerine bakarken, yayladaki vatandaşlara 211 ‘halep keçisi’ dağıtmış, 82 de manda. Kazcılık ve yumurtacılığı da övünerek anlattı.

‘DÜŞLERİNİZ ORDU OLSUN’

Gazetecilere barkovizyon eşliğinde Ordu ve Karadeniz Bölgesi’nin ekonomik, sosyal, stratejik ve geleceğe yönelik ekonomik projelerini değerlendirirken, ‘Düşleriniz Ordu olsun’ dedi. Ve panonun altındaki fotoğrafta devrilen koca bir meşe ağacının 12 kök-filiz vermesi pek görülmüş şey değil. Nedeni yağışlar ve rutubet olsa gerek.

Başkan’a “Nasıl bir belediyecilik?” deyince, yanıtı her şeyi anlatıyordu: “Belediyeciliğin görevleri arasında ‘sosyal ve ekonomik kalkınma’ tanımı vardır. Biz üretim ağırlıklı bir kalkınma ve belediyecilik modeli kurmak istiyoruz. Burada yeni kaynaklarla yeni bir belediyecilik anlayışı hâkim olsun istiyoruz. Bu amaçla yola çıktık ve stratejimizi ‘Düşünen Ordu, Üreten Ordu, Yarışan Ordu’ düşüncesiyle oluşturduk. Önce zenginliklerimizi ortaya çıkarma, düşünme ve üretmeye yönelik bir görüş hakim olsun istedik. ‘Düşünen Ordu’ derken, hem üreten anlamda hem de sosyal projeler hem de kültürel projeler üretelim istiyoruz. Ordu kültürü ve sanatıyla yaşanabilir bir şehir olsun, nitelikli tarımıyla başta fındık olmak üzere ekonomik zenginliğini oluştursun ve bunları ülkenin ekonomisine katkıda bulunarak sürdürsün istiyoruz.”

GÜNÜN SÖZÜ

AŞIYA değil, sömürüye karşıyım.” (Sultan Demircan)

‘BİR YILLIK BÜTÇE İLE İKİ YILLIK İŞ YAPTIK’

Dr.Hilmi Güler,

Yazının Devamını Oku

Emekli öfkeli

“Emekli, insan onuruna yaraşır aylığı yıllardır bekliyor” diyor çalışma hayatı uzmanımız Şükrü Karaman. Ellerine geçen son derece düşük para ile her gün yükselen temel tüketim maddesi fiyatları ile boğuşan emekli, 2012 yılından bu yana kendilerine verilen intibak sözünün karşılanmamasından ötürü öfkeli.

2000 yılı öncesi işçi, esnaf ve çiftçi emeklilerine yönelik intibak yasası çıkarılarak aylıklarında göreceli iyileştirme sağlanmış ve 2013 yılı Ocak ayından itibaren kim ne hak ettiyse paraları ödenmişti. Ne var ki, 2000 sonrası emekli olanlar bu düzenlemeden yoksun bırakılmıştı.

Şimdi 2000 yılı sonrasında emekli olan SSK (4/A) ve BAĞ-KUR’lular (4/B) aynı prim kazancı ve prim gün sayılarıyla 2000 yılından önce emekli olanların kendilerinden daha fazla emekli aylığı aldığını belirterek, maaş farklılığının giderilmesini talep ediyor.

İstekleri karşılanıp, yeni intibak yasası hayata geçerse 2000 yılı ve sonrasında emekli olanların aylığı yeniden hesaplanacak. Çalışma süresi ve prim ödemelerine göre milyonlarca işçi, esnaf ve çiftçi emeklisinin aylığı değişik oranlarda artacak. Aynı şekilde dul ve yetimlerin de aylığı yükselecek. Daha uzun süre çalışan ve daha fazla prim ödeyenlerin aylığında 500 lirayı aşkın artış olabilecek. Bu kapsamda yaklaşık 5 milyon emekli bulunuyor. İşte bu nedenle yeni intibak yasasını verdiği söz doğrultusunda siyasi iradenin bir an önce çıkarmasını bekliyor milyonlarca dar gelirli kitle.

Bakalım hükümet gariban takımına ne kadar saygı gösterecek.

GÜNÜN SÖZÜ
“Bize ne oldu?” Fahrettin KOCA

EDİRNE’DE 32 GÖMÜTÜN DEĞERİNİ BİLMEK

CUMHURİYET

Yazının Devamını Oku

Almanya’da seçim anketinde sürpriz - Sosyal Demokratlar önde

Almanya’da 26 Eylül’de seçim var. Bu seçim Şansölye Angela Merkel’in ayrılmasından sonra Almanya’nın siyasi topografyasını değiştirecek bir seçim.

Türkiye’de gündem o kadar yoğun ki Almanya’daki seçim çalışmaları medyada biraz gölgede kaldı belki. Halbuki Almanya en fazla ilişkimizin olduğu bir ülke. 3.5 milyonu aşkın Türk veya Türk kökenlinin orada yaşaması bir yana AB’de en fazla ticari ilişkimiz olan bir ülke. Üyelik hedeflediğimiz AB’nin lideri. Alman turistler Türk turizminin de motoru. Liste uzatılabilir. Dolayısıyla yoğun gündemimiz içinde Almanya’da olup bitene göz atmakta yarar var.

Almanya’da, seçim kampanyaları son virajlarında. 16 yıldır iktidarda olan Hıristiyan Birlik Partileri yarışa önde başlamışlardı. Yeşiller Partisi de yükselişe geçmişti. Hatta ikisinin kuracağı bir koalisyona, geleceğin Alman hükümeti olarak bakılıyordu. Ancak iki hafta önce tüm öngörüler altüst oldu. Çok gerilerden gelen Sosyal Demokratlar, 15 yıldan beri ilk kez muhafazakâr Hıristiyan Birlik Partileri’nin de önüne geçip birinci parti oldu. Kampanyanın şimdiye kadarki en büyük sürprizi de Sosyal Demokratlar’ın yükselişi oldu.

INSA/You Gov şirketinin 27-30 Ağustos arası 2015 seçmen ile yaptığı ankete göre, Sosyal Demokratlar yüzde 25, Hıristiyan Birlik Partileri yüzde 20, Yeşiller yüzde 16.5, Liberaller yüzde 13.5, Sol Parti yüzde 7 olarak belirlendi. Yabancı aleyhtarı Almanya İçin Alternatif Partisi ise maalesef yüzde 11 gözüküyor. Tabii bu yüzdelerin yalnızca anketin yapıldığı tarihteki görüşü yansıttığını da unutmamak gerekir. Parti bağı, kısa vadeli fikir değiştirme, kararsızlar gibi etkenlerden dolayı seçim sonucu son ana kadar belirsizliklerle doludur.

LASCHET’TEN SCHOLZ’A

Sürpriz niye yaşandı? Alman seçmenler ani değişiklikten hoşlanmaz, hep istikrardan yanadır. Sosyal Demokratlar’ı öne geçiren de partinin şansölye adayı Hamburg’un eski belediye başkanı Olaf Scholz. Çünkü seçmenler onu istikrar sembolü Angela Merkel’in ayrılmasıyla doğacak boşluğu doldurabilecek tecrübeye sahip görüyor. Rakip bir partiden de olsa bir şekilde onun devamı gibi görüyor. O Alman siyasetinin demirbaşlarından biri. Şu an Almanya’nın Maliye Bakanı.

Hıristiyan Birlik Partileri’nin şansölye adayı ise Hıristiyan Demokrat Parti’nin lideri Armin Laschet. Almanya’nın en büyük eyaleti Kuzey Ren Vestfalya’nın şu an başbakanı. Yabancılara, özellikle de Türklere yakınlığı dolayısıyla ‘Türk Armin’ olarak da niteleniyor. Ama anketlere bakılırsa, kendisinin Merkel’in bir halefi olduğuna ikna edememiş olduğu görünüyor. En kötüsü de Alman Cumhurbaşkanı temmuz ayında 170 kişinin öldüğü sel felaketinde zarar görenleri, ölenlerin yakınlarını üzüntülü şekilde teselli ederken Armin Laschet’in arkada gülerken kameralara yakalanması imajına ağır bir darbe indirdi. Şansölye için doğrudan seçimde kimi destekledikleri sorulduğunda Almanlar, açık bir farkla sosyal demokrat Olaf Scholz’u destekliyor. Almanya’daki seçim kampanyasından siyasetçiler için çıkarılacak çok ders var.

KİTAPLAR

Yazının Devamını Oku

Taliban meşrulaştırılmamalı

Taliban’ın Kabil Havalimanı’nın işletilmesi için Türkiye’den istediği teknik destek konusunda muhalefet, hak ve özgürlükler alanında adım atılmasını önkoşul olarak açıkladı.

TBMM Dışişleri Komisyonu üyesi CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, “Taliban dünyaya Afganistan’da yaşayanların hak ve özgürlükleri konusunda, terörle, uyuşturucu ile ve göç ile mücadele konusunda güvenceler vermeden Türkiye’nin Taliban yönetimini tanıması ya da meşrulaştıracak teknik, siyasi ya da askeri bir işbirliğine girmesi doğru olmaz. Taliban dünyaya ülkeyi nasıl yöneteceği konusunda güvence vermelidir. Afgan yurttaşlarının hak ve özgürlükleri konusunda, kadınların hayata katılımı, çocukların eğitime erişimi, göç, uyuşturucu ve terörle mücadelede atılacak adımlar konusunda Taliban’ın atacağı somut adımlar her türlü işbirliğinin ön koşulu olmalıdır” dedi.

ÖZGÜRLÜKLER İÇİN GÜVENCE

Kabil Havalimanı’nın işletmesi ve güvenliğinin Türkiye tarafından sağlanmasına ilişkin Ankara ile Washington arasında yürütülen müzakereler, Taliban’ın Afganistan’da kontrolü ele geçirmesi sonrasında anlaşmaya varılamadan kesilmişti. Türk askerlerinin tahliyesinin ardından Taliban’dan gelen ‘Kabil Havalimanı’nın işletilmesi için Türkiye’den teknik destek’ talebine AKP iktidarı sıcak yaklaşırken, muhalefet ‘her türlü işbirliği’ için Taliban’ın önüne uluslararası toplum tarafından koşullar konması gerektiğini düşünüyor.

Çakırözer, Afgan halkının hak ve özgürlükleri konusunda dünyaya güvence vermeden Taliban’ı meşrulaştıracak her tür ilişkiye karşı olduklarını açıkladı ve “Hak ve özgürlükler için güvence istenmeli” dedi.

Burada esas konu; terör ve göç ile mücadele şartını hiç unutmamak gerekiyor.

Bu arada iktidar, muhalefet ile görüşmeyi hiç düşünmez mi?

GÜNÜN SÖZÜ

“GENÇLERE

Yazının Devamını Oku

‘Atatürk Türk demektir’

Bozok Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kürşat Zorlu, dün kutlanan 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı “haklı ve kutlu bir mücadelenin geri dönülmez bir zaferle taçlandığını gün” olarak nitelendirdi ve “Şüphesiz bu zaferin mimarı ve başkomutanı her geçen vakit önemini ve değerini daha iyi kavradığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Birileri görmek istemese de, tarihi çarpıtsa da gerçek budur. Atatürk Türk demektir. Bilimin önderliğine inançtır.

İnsan sevgisidir” dedi. Büyük Zafer’den iki yıl sonra 30 Ağustos 1924 günü Dumlupınar’da Çal Köyü yakınlarında Atatürk’ün katılımıyla ilk kutlama töreni yapıldığını aktaran Zorlu, Atatürk’ün burada yaptığı konuşmayı her Türk evladının mutlaka okuması gerektiğini söylüyor. Yaklaşık 7 sayfalık metinde 37 yerde Türk kavramını kullandığı görülmektedir. Mustafa Kemal Paşa öncelikle 30 Ağustos’un öneminden şöyle söz eder:

“30 Ağustos zaferi, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Ulusal tarihimiz çok büyük, parlak zaferlerle doludur. Ama Türk ulusunun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir akım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Besbelli ki genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı.”

Atatürk, Türkiye’yi, Türk tarihini içerisine alacak şekilde görmekte ve yorumlamaktadır.

“Efendiler, yüzyıllardan beri inleyen, fakat baskıcıların, aldatanların, bilgisizlerin oluşturdukları engellerle yürek parçalayan sesini milletin kulağına duyuramayan zavallı vatan bugün diyor ki; can kulağınızı, bağrında en derin üzüntüler duymuş annenizin samimi sözlerine sürekli açık bulundurunuz. Efendiler, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hükmedici olma güç ve kabiliyetini göstermiş olan atalarımız, zamanında bu sesi duymaktan geri çevrilmemiş olsalardı; Türk topluluğunun, Türk idealinin, Türk çıkarlarının korunmuş ve çoğaltılmış olacağı anavatanı bugünkü parçalanmış şekilde mi miras alırdık!

Ve Mustafa Kemal Paşa hangi görev ve makamda olursa olsun ülkeyi yönetecek olanların üzerinde durması gereken yol haritasını açıklamaktadır:

YÜKSEK KARAKTER

Efendiler! Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler çok şeyler düşünmüşlerdir; fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir şekilde giderebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek. Ancak bu düşünceyle hareket ederek her türlü kurtuluş ve mutluluk hedeflerine ulaşabiliriz.

Ve konuşmasının sonunda tıpkı büyük nutukta olduğu gibi Türk gençliğine seslenmektedir.

Yazının Devamını Oku

Doğru ve kararlı politikalar

Ulusun bağımsızlığını sağlamak amacıyla emperyalist güçlere karşı verilen mücadele sonunda 30 Ağustos 1922’de kazandığımız zaferin 99. yıl dönümü. Büyük önder Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, bu uğurda şehit düşenleri saygıyla anıyoruz.

Bölücü ve gerici terörün hiçbir zaman amacına ulaşamayacağına; devletin bütünlüğünü, ulusun birliğini ve Cumhuriyetimizin kuruluş ilke ve devrimlerini koruma kararlılığının daha da güçlenerek süreceğine inanıyoruz. Yurttaşlarımızın, çocuklarımızın hiçbir ayrımcılık yapılmadan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nde, kardeşçe ve huzur içinde yaşamalarını istiyoruz. Bunun ancak doğru, kararlı ve el ele uygulanan politikalarla mümkün olacağını biliyoruz.

“İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği (İKKB)” üyeleri olarak, ülkemizin plansız göçmen yoğunluğuyla demografik yapısının değiştirilmesine ve içinde bulunduğumuz orman yangınları, sel baskınları ve pandeminin neden olduğu zor günlerden bağımsızlık mücadelesindeki ruh ve iradeyle yine birlik ve dayanışma içinde el ele vererek kurtulacağımıza inanıyor, tüm Cumhuriyet sevdalılarının ‘Zafer Bayramı’nı kutluyoruz.

Nazan MOROĞLU-İKKB Koordinatörü

GÜNÜN SÖZÜ“Politika tavla oynama, siyaset ise eksik taşla satranç oynama becerisidir.” Tahir Ç.

52 SAYFALIK YASA TASARISI İLE NE AMAÇLANMAK İSTENİYOR

BİR grup aydın sanatçı ve yazar bir bildiri yayınladı. Deniliyor ki: “Hükümetin başta Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları, Devlet Senfoni Orkestraları, Devlet Halk Dansları Topluluğu, Devlet çok Sesli Korosu olmak üzere toplam 52 sanat kurumunun kapatılmasını öngören yasa tasarısı bizim ve çocuklarımızın geleceğini yok ediyor.

Bizler Cumhuriyet’in kültür-sanat kurumlarının kapatılmasına sonuna kadar karşıyız. Yapılması planlanan model baskıcı ve gerici bir modeldir ve sanatın özgürlüğünü elinden almaktadır.

Bunun yanı sıra eğitim fakülteleri, güzel sanatlar liseleri, konservatuvarlar da topun ucunda. Türkiye’de sanatın ölüm fermanı olan 52 sayfalık yasa tasarısı Meclis’te yarın, öbür gün onaylanabilir.

Yazının Devamını Oku

İstanbul dereleri ‘Bozkurt’tan hiç farklı değil

Türkiye genelinde aşırı yağışlardan oluşan sel felaketi ve dolayısı ile dere yataklarında yapılan kaçak yapılaşmadan dolayı can kayıpları ciddi bir sorun olarak gündemde dikkati çekiyor.

Sel felaketinin olduğu bir ilde caddenin adı “Dereboyu Caddesi”, size komik gelmez mi? Biz bunun gerisine bakalım. İstanbul’a bakalım; 2004-2021 yılları arasında İBB İmar Komisyonu’nda kaç plan değişikliği yapıldı? Bu sayı 15.000’i buluyor. Siz kalkıyor İmar Komisyonu’nda dere koruma bandını daraltıyor; yapılaşmanın yolunu açıyorsunuz. Zaten partilerin esas işi bu! Yazmaktan usanıyoruz. Ne yazık ki, aynı uygulama hep sürüyor.

AKP ve CHP fark etmiyor, partilerin gruplarında siyasetçiler ne diyor: “Bize oy veren seçmenler oralarda oturuyor, bu fukaraların kaçak yapılarını -artık gecekondu denilmiyor- yasal hale getirmemiz gerek.” Evet, kâğıt üzerinde dere koruma mesafeleri daraltılıyor ama Meclis kararlarını doğa dinlemiyor! Ne denir, dere yatağını bulur. Bundan en büyük zararı da orada oturan vatandaşlar görüyor. En büyük ihanet de, İSKİ içme suyu havza yönetmeliğinin, kaçak yapılaşmayı yasal hale getirmek için değiştirilmesi. (Bu sorunun cevabını eski İBB Meclis üyesi Hüseyin Sağ’a sorduk, “Arşivimde çalışmam lazım, yarın cevap veririm” dedi.)

‘DARA’YA ÇEKMEK

Bu duruma karşı meslek odaları davalar açtı, yönetmelikler iptal edildi; aksine İBB Meclisi’nde yeniden yönetmelikler geçirildi. Şu an İBB gündeminde yeni bir havza yönetmeliği dosyası bekliyor. Seçilmişler dosyalara ‘evet’ derken, siyaset etiği ve mühendislik bilimine saygısızlık yapıldığını hiç düşünmüyor. Bunlara olumlu oy kullanan İBB ve İlçe Meclis üyelerinin ‘dara’ya yani hesaba çekilmeleri gerekmiyor mu? İstanbul’da tehlike çok uzak değil!

Biz bunları yazarken utanıyoruz, önceki akşam Fatih Altaylı’nın programında ABB Başkanı Mansur Yavaş’ın, Melih Gökçek’in yolsuzluklarını sıralarken, el koyduğu belediye aracını ve mallarını geri vermesi gerektiğini anlatırken utandığımız gibi.

GÜNÜN SÖZÜ
“Tabiata karşı işlenen bir suçun intikamı, insan adaletinden daha zorlu olur.” (Dostoyevski)

SORU BAŞKA YANIT BAŞKA!

Yazının Devamını Oku

20'şer kilo yem ne zaman dağıtılacak?

Marmaris temaslarımız sırasında bize anlatılan bir konu işin ‘tesellisi’ sayılıyor. “Bu olay 15 gün sonra gerçekleşseydi, mevsim faaliyetleri dolayısıyla bölgeye getirilen 3,5 milyon arı daha yaşamını kaybedecekti.”

Üniversite hocalarının söyledikleri dikkati değer:

- Isparta Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Mustafa Avcı, her yıl kovan başına üretimin düştüğüne işaret ederek, “Yangınlar küresel ısınmanın bir sonucu. Hava Toroslar’dan geçerken nemini bırakınca poyrazın sıcak bir yel şeklinde esmesi sonucu doğuyor. Nem yoksa ‘Basra böceği’ de aktif olmuyor; çok narin bir canlı... Basralı alanları da biz yeterince kullanamıyoruz. Çünkü sarp araziler ve yol yok. Köy köy çalışmak lazım. Böceğin yaşam alanları da yüksek rakımlara kayıyor. Gelecek sene Muğla’nın bütün orman yönetim planı değişecek. Basralı işletme sahaları ayrılmalı. Ağaçlandırılacak alanlarda yerel tohum kullanılması lazım. Yanmayan yerlerdeki ağaçları mutlaka korumalıyız” diye konuştu.

- Karabük Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Ali Kavgacı da yangın sonrası restorasyona ilişkin olarak, “Yangından beş ay sonra yoğun çiçeklenme olacak. Farklı üretim şekilleri açısından mevcut sahalar çok büyük çeşitlilik sunacak. Tamamen yanmış alanlarda bile kozalaklar vardı. Bir şey yapmasak bile oralar gelişecek. Yalnız buralardan yanan ağaçları alırken erozyonun minimuma indirilmesi gerekiyor. Yaşlı kızılçam ormanları kendini toparlar. Genç olanlarda ağaçlandırma olabilir. Makilik alanlara hiç dokunmamak lazım. Belki sürekli yanan genç alanlar maki örtüsüne bile bırakılabilir” ifadelerini kullandı. Yanan yerlere meyve ağacı ekelim gibi fikirlerin yanlış olduğunu vurgulayan Ali Kavgacı, “Bu evin sahibi kızılçam, mülkiyet onda. Ormanda farklı ilişkiler var. Bir de kozalak patlamaz. Şunu da belirtelim. Patladı denilen şey mesela Manavgat’ta 6 kilometre öteye sıçramış. Yangın alanlarından fırlayan küçük parçalardır” bilgisini paylaştı.

- Dalaman Belediye Başkanı Muhammet Karakuş, devletin, bakanlığın yapması gerekenleri ilgililere aktaracaklarını belirtti ve “Hep birlikte elimizden geldiği kadar arıcılara yardım edersek, arıcıları ayağa kaldırırız” dedi. Ahbap Derneği Başkan Yrd. Emrah Aydoğdu bölgeye her türü yardıma hazır olduklarını bildirdi.

- Balcılar, üretici başına 20’şer çuval hibe ‘arı yemi’ desteği bekliyorlar, Yapılan hesaplamalara göre, bir çuval şeker 200 TL, üretici başına 4 bin TL’lik bir destek gerekiyor. 6 bin kayıtlı üretici içinse 24 milyon TL’lik bir hibe desteği şart.

Arıcılar yangınla sarsılmış, ‘Basra böceği’nin yaşam alanları küle dönmüş, nem için yağmur düşmüyor, en önemlisi de arıların ölmemesi için ‘bal yemi’ bekleniyor.

Arıcılarımız, ‘Keşke evlerimiz yansaydı ama ormanlar yanmasaydı’ diyorlar. Çünkü onların geçimi arıcılık...

Yazının Devamını Oku

Arıcılar için acil eylem planı

Türkiye Arıcılar Birliği ve Bee’o AŞ’nin öncülüğünde hafta sonu Marmaris/Dalaman Sarıgerme Hilton’da düzenlenen ‘Yangının Arıcılık Sektöründe, Çam Balı Üretimine Etkileri ve Yapılması Gerekenler’ panelini ilgiyle izledik, yangın bölgelerini yüreğimiz sızlayarak gezdik. Koca dağlar kül olmuş; arıcıların boynu bükük. Herkes birbirine soruyor; “Yanan bu alanlar nasıl rehabilite edilecek, biz (arıcılar) ne yapacağız, ne olacağız?”

“Çam balı üretiminden vazgeçmemeliyiz. Devletin bir şekilde bizlere sahip çıkması gerekiyor. Yağmuru bekliyoruz.”

Arıcılar ve akademisyenlerin istedikleri özetle şöyle:

Acil eylem planı hazırlamak üzere Tarım ve Orman Bakanlığı başta olmak üzere üniversiteler, ilgili kamu kuruluşları ve arı yetiştirici birlikleri ile beraber acilen çalıştay yapmalıdır.

Yanan orman alanlarında, yeşil aksamı bulunan ağaçlar kesilmemeli, tahribatın tam olarak tespit edilebilmesi için bir yıl beklenmelidir.

Arıcıların, bu yılki Tarım-Kredi ve Ziraat Bankası’na ödemesi gereken borçlar ertelenmeli veya affedilmelidir.

Son yıllarda yanan veya kaybedilen alanların tekrar ‘Basralı saha’ haline gelmesi 35-40 yıllık bir süreci gerektiriyor. Bu çok acı bir durum. Arıcıların bu kadar süreye tahammülü olur mu? Bakanlıkça acil olarak çam balı üretimine uygun ‘Basralı’ olabilecek alanlar belirlenmeli ve üç yıllık plantasyon programına alınarak ülke arıcılarının kullanımına sunulmalıdır.

En önemlisi de arıcılara acilen ‘yem’ temin edilmelidir. Ve de acilen yağmur düşmeli.

ARI VARSA HAYAT VAR

Yazının Devamını Oku