GeriYonca TOKBAŞ Yapamamak da varmış ama yılmak yokmuş...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yapamamak da varmış ama yılmak yokmuş...

“Bugün 21 Nisan, ben dün İznik Ultra Maratonu’nda 80km’lik bir parkuru zor da olsa bitirdim...” diye başlayacaktı bu yazı.

Olmadı.
75km durağına verilen zamandan 15 dakika geç girince diskalifiye oldum.
Bittim.
Bi ağlıyorum ki şu anda sormayın; hüngür hüngür.
Şelale oldu içim, akıyor.
Kendimi, doğasından koparılmış vahşi bir hayvan gibi hissediyorum.
Aynen öyle, evet.
Sanki bana tasma taktılar, şehire zorla getirdiler. Elimde olsa, koparır tasmamı arkama bakmadan koşarak dönerim İznik dağlarına, zeytinlerine, aynı yolu yeni baştan koşmaya...
İnsan uzunca bir hedefe kitlenmiş şekilde, asla bir geçtiği yerden bir daha geçmeden, sürekli hep bir adım daha ileriye gidince; yeniden şehire, trafiğe, hiç gerçek olmayan sözüm ona gerçeklere dönünce, uyum sağlamakta zorlanıyor.
Kısırdöngünün ta kendisini yaşıyoruz “şehir” içinde.
O döngünün içindeyken iyi. Ama bir kere çıktın mı, anlıyorsun ki zaman akıp gitmiş.
Oysa doğanın içindeyken, zaman duruyor.
Zamanla kol kola giriyorsun hatta. İnanılmaz bir his.
Yemin ederim öyle.
Zamanla eş zamanlı akıyorsun. Aynı anda, aynı anda, aynı anda...
Su gibisin.
Nasıl geçtiğini anlamadığın zamanın, her anını dibine kadar iliklerinde, bedeninde hissettiğin için belki de, o anda kaldığın için, ömrün uzuyor gibi koşarken.
Benim için öyle.
Geçen zaman, geçmiyor.
Ve doğa öyle dürüst ki!
Asla yalan söylemiyor, kandırmıyor.
Yağmursa yağıyor. Islatıyor.
Çamursa zemin, üzerinde ilerlemesi zorlaşıyor. Yapışıyor.
Rampa mı, nefesin kesiliyor. Yavaşlatıyor.
Yokuş aşağı mı?
Salıyorsun kendini.
Temkin istiyor.
Her çıkışın bir inişi var. Her inişin de bir çıkışı.
“Hayat ben buradayım” dedirtiyor.
Ultra maraton koşmak, hayat dersinin en alası.
Tokadı attığı yerde güller bitiyor.
Her ne olursa olsun, devam etmeyi öğreniyorsun acı-tatlı; ama en harbi haliyle.
Hep ileri.
Yarış başında Sevgili Mustafa Kızıltaş bana; “Yoncacım, sonlara doğru ayaklar bitecek, ağrılar artacak, yılma. Kendine küçük hedefler ver. İki ağaç sonrası, 1 işaret ötesi vs gibi. Onlara vardıkça yeni kısa hedeflere odaklan ve hiç durma, ilerle. O zaman finiş senin...” demişti. O sözlerle vardım ben 75km’ye.


İznik Ultra sonuçları için:
http://www.iznikultra.com/iznik-ultra-sonuclar.php

 

***


Mesafeler ve süre uzadıkça ağrılar başlıyor, ayaklar su topluyor, kramplar giriyor çıkıyor.
Kafa gelip gidiyor...
Sonra her şey bitiyor.
Doğanın sesi, ayak seslerini yutuyor.
Bi tek nefesini duyuyorsun.
Uyuşuyor insan. Ağrı sızı duymaz oluyorsun. Kitleniyorsun hedefe. Gözünün ucunda sürekli finişler var. Adım Adım finişlere yaklaşıyorsun.
Bi bakmışsın 26.km, bi bakmışsın 35.km, sonra 41km, sonra 60km...
İnanın ben bile anlamadım nasıl geldim 60km’ye. Videoda duyarsınız şokumu.

 

YONCA MARATONDA / FOTOGALERİ


İZNİK ULTRA MARATONU / WEB TV

İZNİK KOŞUSU / WEB TV


***


Beden koşullarla bir oluyor, sana yardım ediyor o noktadan sonra, inanılmaz!
Suyunu, yiyeceğini dikkatli ve ölçülü kullanmayı öğretiyor ultra maraton sana.
Çünkü ne doğanın ne de bedeninin şakası yok.
Benzini biten arabaya benzini daya, hiçbir şey olmamış gibi çalışır gider.
İnsan bedeni öyle değil. Düzenli beslenmesi gerek ki, sağlıkla uzun yol gidebilsin.
Yoksa kayıplar yerine gelmiyor.
Sağlık gidiyor.
İznik Ultra bence bu açıdan da müthiş bir ders.
Sağlıksız olamazsın, izin veremezsin sağlının kötülemesine çünkü o zaman uzun gidemezsin. Demek ki, iyi ve zamanında besin alacak bu bünye.
Nokta.


***


Çok sıkı hesap kitap yapman gerek. Hem kendini koruyacaksın, hem de zamanı iyi kullanacaksın.
Erken tükenmeyeceksin, geç de kalmayacaksın.
Ah Yonca ah!
Ultra maraton öylesine inanılmaz ULTRA bir hayat dersi ve deneyim oldu işte.
NefsiMi terbiye etmem gerekiyormuş benim.
Hala biraz tembel, hala biraz aç gözlü şeyler gizliymiş içimde.
Ben yine kendi egomla yüzleştim.
Belki de bu koydu en çok bana.


***


Maraton demek 42km 195metre koşmak demek.
42km 195metreyi geçen her yarış, Ultra Maraton oluyor.
İznik Ultra Maratonu da, Türkiye’nin en büyük ultra maratonu.
Hem yarış çeşitliliği hem de katılımcı sayısı bakımından.
42km dağ maratonu var.
80km’lik ve 130km’lik ultralar var.
Bir de ertesi gün koşulan 10km yarışı.
Ben zamana yenildim göz göre göre. Çenemden, sağa sola aşık aşık bakmaktan, video çekmekten, zeytinlere dalmaktan, sarılmaktan kendimi alamadım ki!
Ama hiç pişman değilim, o ayrı.

42km’lik dağ maratonu için 8 saat verilmişti ve 120 kişi katıldı.
80km için 13 saat 15 dakika verilmişti. 74 kişi 80km için yarıştı. Dünya 100km şampiyonu da 80km yarışmak için geldi.
Amy Sproston. Amerikalı, minicik, incecik bir kadın. Sıkı durun, 100km’yi 7 saat 20 dakikada koşuyor.
Kendisiyle aynı kategoride, yani 80km’de koştum. Ne şanslı kadınım yahu!
Dünya efsanelerine dokunma şansım oluyor. Hayır zaten ben ne ara böyle bir deliliğe kalkışacak cesarete geldim, hiçbir fikrim yok!
Annem ben giderken İznik için sürekli: “Kızım bunun bir küçüğü yok mu?” diyordu...

130km için ise 25 saat süre biçilmişti. 53 kişi 130km için yarıştı.
1 saniye geç geldin, bittin!
Ben gibi...

İşin zorluğu bununla da kalmıyor. Ara duraklara da belirli sürelerde varmanız gerek.
Mesela 60km’den 75km’ye verilen süre 2 saatti. Eğer 2 saatte gidemezsen benim gibi, diskalifiyesin yani.
Ah Yonca ah!
Üstelik İznik Ultra Maratonu Uluslararası ultra maratonlara katılabilmeniz için de puan kazanabildiğiniz bir yarış.
Fasa fiso değil!
Ve organizasyon SÜPER!
Macera Akademisi bu işe gönülden kafayı takmasa, ben size diyeyim, zor.


***


İznik’de doğa seni zorluyor, ama sen de eğer çalışmışsan, güçlendirmişsen kendini her koşula hızlı uyum sağlayabilen bir tipsen, mutlaka ilerliyorsun.

1- Beyin gücü var. Çok önemli.
2- Bedensel güç var. Çok önemli.
3- Gönül gücü var. Çok önemli.

Bu üçlü bir dengede içinde korunmalı.
Hayatta çıktığın her uzun yolun sonunu görebilmek için, bu üçlü birbirlerini beslemeli, yüreklendirmeli.


***


Sanırım 55km civarı inanılmaz tuvaletim geldi. Zorunlu ihtiyaç molası vermek zorunda kaldım.
Erhan Abi, önden gitti kör nokta belirledi, Onur arkada kaldı, geriden gelenleri durdurmak amaçlı. Çok komiktik. İmeceyle beni tuvalete yolladık.
Bitince düdük çaldık ? Yola koyulduk.
Ultra maratondaki dayanışma, yardımlaşma, cinsiyetlerin ortadan kalkıp her şeyin eşitlenmesi olayına da bayılıyorum. Not alına!

 

***


İznik bir cennet. İnsanları da melek!
Ben Çamlık Motel’de kaldım.
İki kardeş yönetiyor. Nasıl harika insanlar anlatamam.
Evimde gibiydim. Şiddetle tavsiye ederim. Mis gibi bir yer. Göle nazır.
Bayılıyorum yöre halkının yapılan bir işi sahiplenme şekline; can-ı yürekten!
Oteldeki herkes yarışçılara odaklanmıştı. Sabah ultracılar olarak ne yememiz gerekiyorsa ona göre erkenden kalkıp kahvaltıları kurmuşlar.
Nasıl bir incelik!

İznik’de Müşküle diye bir köy var.
Allah’ım o nasıl bir masalsı köydür! Yüzbinlerce kez gidebilir, binlerce gün geçirebilirim!
Sağlı sollu zeytin ağaçları ile çevrili. Çocukları mis, insanları dünya şekeri.
Fikirlerini anında çatır çatır söylüyorlar. Kadınları harika!
Medeni, çağdaş.
Boş zaman geçirmeyi sevmiyor kimse. Eli boş kalan, iğne oyası yapıyor. Çalışmadan durmak yok.
35km’de geldik sanırım Müşküle’ye. Hatırlamıyorum şu an.
Teyzeler yollara oturmuş, ellerinde oyaları bize “Harikasınız!” diye bağırıyorlar, alkışlıyorlar. Çocuklar her köşe başında ellerinde çanları, çalıyorlar...
Tüm köy ahalisi, en son yarışçı geçene kadar saatlerce bekledi, alkışladı, destek oldu.
İznik Ultra’da yarışan her arkadaşım “Müşküle” dedi başka bir şey demedi. Hepimizin gözleri doldu onları düşündükçe.
Ben hatta dayanamadım, çocuklara sarılıp öptüm hep.Videoda sizin de tüyleriniz diken diken olacak görünce.


***


75km boyunca kurulan belirli duraklama noktalarına yaklaşırken ellerinde koyunların boynuna asılan çanları sallayarak bizi karşılayan çocuklar var ya... ah ah ah... beni benden aldı!
Onları öpmelere, onlara sarılmalara doyamadım!
Hala kulağımda o sesler, o yüzler.


***


20 Nisan’da İznik Ultra Maratonu’nda hayatımda ilk defa 80km koşmak için yola çıktığımda zaten aşırı duygusaldım.
Geçen sene o gün, sağ ayağımın topuğunu kırdım.Dı.
Ayaktaki sinirlerde kalıcı hasar oldu. Bir sendrom başıma kaldı falan filan. O zamanlarda doktorun çizdiği manzara içler acısıydı.
Ağrıyı kesmek için verilen ilaçları almak yerine, hareket ederek ağrıları dindirme kararı aldım.
Öyle engellere rağmen durmayan insanlar gördüm ki, mesela Tuğrul Cankurt, bedeninin %3 ile tablolar yapmaya devam ediyor.
Mesela Necdet Turhan, görme engelli ama koşuyor!
Videoda göreceksiniz onu da...
“Örnek al Yonca!” dedim.
Aldım.
Koşamadığım dönemde, yüzdüm. Dalya ile Pilates yaptım.
Bisiklete geçtim.
Kendimi Likya Yolu Ultra Maratonu’na attım.
Oradan ASICS Venedik Maratonu.
Oradan Vodafone Avrasya da 15km.
Doktorumu aradım, yaptıklarımı anlattım ayağımdaki sendromla şoka girdi.
Hareket ettikçe ağrılarım azaldı. Azaldıkça hareket ettim.
Runtalya, sonra Schneider Paris Maratonu, ardından İznik Ultra Maratonu denedim.
1 sene içinde... ÇOK ŞÜKÜR!
Yılmayın sakın demek için yazdım bunları.
Kanmayın ağrılara, bahanelere.
Asla.
Yaşadıkça, bu beden nefes aldıkça, devam edin.
Hayata devam edin...


***


Yolda uzun süre LC Waikiki’den Erhan Güler, Erhan AbiM yani, onunla koştuk. Likya’da da beraberdik zaten. Yoldaşlık çok kıymetli. İnsan birbirinden de güç alıyor.
Onur Savaş da yanımdaydı. Yoldaştık. Yine.
Runtalya’da da beraber koşmuştuk.
Gönlü inanılmaz zengin, şahane bir genç Onur!

Soner Sarıhan, Soner öğretmen de bizimleydi parkurun en zor son kısımlarında.
60.km’ye çok iyi girdim.
Hep beraber girdik.
Hatta verilen süreden 15 dakika erken.
Çok da moralli çıktık 60km’den...
Hatta köy çocukları: “Abla sen deli misin makyajla koşuyorsun!” diye yanımda gülerek koştular, Erhan Abi kızdı çocuklara “çok ayıp” diye, öldüm gülmekten.
Ah ama bir zeytinlik içinde balçığa saplandık ki sormayın.
İnsan koşulamayacak yerde koşmaya çabaladıkça hadsiz bir efor sarfediyor.
Ben orada tükendim.
Kabullenemedim, ama gerçek bu.

Oysa daha önce daha az çene yapsaydım, koşabildiğim yerlerde bu kadar temkinli ve ürkek davranmasaydım, vaktimi daha iyi kullansaydım, o balçıkta zaman kaybetme lüksüm olabilir veya daha sonrası için gücüm kalabilirdi.
Ama moral gidince, bacaklar gitmiyor.Muş.
Totoma giren kramp aklımı yedi bir süre.
İnsan ağrıyı düşündükçe ağrı sarıyor kafasını. Örümcek ağı gibi.
O ağrı fikrini kovalamak da bayağı zaman kaybettirdi bana.
Tam o balçık bitti, buz gibi suların içinden geçtik. Şoka girdim. Hiç aklıma ayakkabılarımı çıkarıp geçmek gelmedi. Oysa yapanlar olmuş.
Tecrübe işte.
Gerçi o buz gibi su iyi geldi yanan ayaklarıma.


***


Duraklarda bizlere bisküvi, kraker, tuzlu fıstık, tencerelerde kaynatılan hazır çorbalar kepçe kepçe veriliyordu.
Kaybettiğimiz tuz ve mineralleri yerine koymamız için...
O an insan o noktaya gelince bunları yedi mi, anlatamam size nasıl iyi hissediyor.
Canlanıyorsunuz resmen!
Sırtımızdaki çantada taşımamız gereken zorunlu malzemelerimiz de var. O da bir ağırlık tabi.
İçinde; acil durum battaniyesi, yedek kıyafet, bere, eldiven, kafa lambası, yedek pil, su, gerektiği kadar yiyecek, mesela muz, özel mineral jelleri, çikolata, tahin pekmez tüpleri vesaire vardı. Ben yiyecek sorunu yaşamadım. Ama sanırım son kilometrelerde jelleri daha akıllıca kullanabilirdim.
Bu arada en sinir olduğum şey Blackberry’nin 2 saatte şarjının bitmesi oldu.
iPhone tam 12 saat sonra hala %20 ile hayattaydı ve üstelik onca saat çekim de yaptım.
Saatimin de pili dayanmadı.
46.km’den sonra ne süre, ne km bildiren bir saatim olmayınca, boşluğa düştüm.
Kendime strateji belirleyemedim.
Hani olaydı en azından saatte 7km yapıyor muydum belki görür, azcık hızlanırdım...
Belki.
Yarış bittikten sonraki keşkelerim bunlar.
İnsanlar kollarına bi de normal saat takmışlar. Bi daha ben de alırım. Ders oldu.


***


75. km’ye gelirken son 3 km çok zordu.
Moral sıfır. Totom ağrılar içinde.
Kafamı toplamaya çalışıyorum. Zor.
Acaba bıraksam mı diye bir içimden geçiyor, ama finişteki coşkuyu düşündükçe ilerliyorum.
Karanlık çökmeye başlayınca, hafif titreme geldi. Ama durup üzerime bi şey giyerek vakit kaybetmek istemedim. Bir de sanki durursam bi daha adım atamam sandım.
Soner Sarıhan, yarış sonrası facebook’da ben diskalifiye oldum diye ağlak mesajlar yazınca, harika bir şey yazdı o son kilometrelere dair;

“Diskalifiye? Bence yarışın en değerli km’leri saatin 19:30 olduğunu gördüğü halde ilerleyen o altı kişinin 75km’ ye kadar hep beraber devam etmesiydi. İznik Gölü hep burada. Sakatlık olmadan bitirdik...”

Bu cümle işte.
Bu cümle o kadar önemli ki.
Önümde giden o 4 kişi gittikçe gittim ben de.
Onur da.
Onur’la yanyana hiç konuşmadık son 2km.
Hal yoktu.
Kim bilir kafalardan neler geçiyordu. Belki de düşünemiyorduk bile.
75km noktasında bekleyen ekipler, araçların ışıklarını açtılar. O anı hayatım boyunca unutmayacağım.
Göl sağımızda. Zemin çakıl ve kum. Bata çıka ilerliyoruz. Çıt yok.
Alacakaranlık bir gök.
O ışığa ilerliyoruz ama bir türlü yaklaşamıyoruz gibi...
İnanılmazdı.

Size, o noktaya gelip sesim titreyerek “Kaçırdık mı zamanı?” sorusunu ne kadar zor sorduğumu, “Geçmiş olsun, maalesef...” denildiğini duyduğumda ne kadar çok ağladığımı anlatamam.
Sanırım bilinç de gitmiş. Videoyu izlerken fark ettim. Sayıklıyorum resmen, “ben devam edicem...” diye.

Organizasyon öyle bilinçli ki -iyi ki!- Akut’tan biri vardı, sakince bana, “Lütfen önce bi ateşinize bakayım, sonra devam edersiniz...” diyerek sakinleştirmeye çalışıyordu. O sırada ben deli gibi, çantamdan kafa lambamı, reflektörümü çıkarıp takmaya çalışıyorum.
Sürekli “Ben devam edicem, diskalifiye olsam da devam edicem...” diyorum.
Hatta utanmadan orada birine –ki böyle bir şeyi hayatımda ilk defa yaptım- “Arayın Caner Odabaşoğlu’nu konuşucam, ben devam ediyorum, kimseyi dinlemem..” filan dedim.
Ve aradılar Caner’i. Ne utanıyorum şu an...
Kimbilir amma saçma haldeydim.
Caner bana nasıl sakin, nazik; “Yoncacım, şu an o 5km senin için en az 45 dakika demek. Üstelik ekipleri değil, kendini ve yol arkadaşlarını da riske atıyorsun. Sağlıklı düşünmen gerek. Ekipler 130km yarışan arkadaşlar için yola çıkmalı. Seneye deneme şansın var. Sağlığınız ve güvenliğiniz her şeyden önemli..” dediğinde, bana nasıl dank etti halim anlatamam.
Mahvoldum... gerçeği kabullenmek de ağır geldi. Her şey ağır geldi o an.
Ve titremeye başladım.
Zangır Zangır.
Hemen bizi araca aldılar ve Orhangazi’ye aktardılar.
Ambulans her şey var zaten... Hazır.
Battaniylere sarıldık, serum alan aldı.
Sanırım 40 dakika kadar sıkı titredim. Hipotermiye girmişim.
E normal. Venedik’de de olmuştu.
Bu sefer hazır ve bilinçliydim ama.
Korkmadan gerekenleri yapınca kendimi hızlı topladım.
Bünye topladı ama gönlüm paramparça kaldı bir süre.
Sürekli nerelerde ne hata yaptım onu düşündüm. Ağlamalara doyamadım.
Anladım ki, bir yarışı koşmak ve finişi görmemek de var.
Kucaklaması kolay değilmiş bu duyguyu. Ne utanmazca bir cümle, ne yüzsüzce bir cümle; ama öyle.
Oysa hep size: “Ne olcak canım, yapamadım mı, yapamadım derim...” demiştim.
Ha öyle değilmiş işte. Al bana!
Acayip içime oturdu, madalya alamadan eve dönmek. Yani o kadar emek boşa gitti sandım.
Hep “Bi kere daha başlasam yapsam keşke” cümlesi geçti.
Keşkeler sardı beni.
Hem de ne sarmak!
Halbuki ben o 75km’yi deneyeceğimi bile aklıma getirmezdim bundan 3 yıl önce.
İnsan nasıl unutuyor görüyor musunuz?
Nankör oluveriyorsun birden. Hırs bu işte...
Kötü bi şey.
Oysa gittiğim yol, denediğim şey ömre bedeldi.


HAYATIMIN EN GÜZEL ZAMANIYDI!


Ben doğayı, çocukları, köyleri, yolları kucakladım...

Ve bu hikaye burada bitmedi.
Alper Dalkılıç Gobi Çölü’nü koşarak geçmeyi denediği Ultra Maraton’da, 200km’de çekilme kararı almıştı. Ben o zaman üzülmüştüm. Ama bugün düşününce, o kararı almak nasıl bir “akıl” işidir, nasıl bir sağlam sağduyudur, nasıl bir sporcu bilinci ve yüreğidir, inanın tüylerim diken diken oluyor.
Büyüklük...
Nitekim Alper daha sonra gitti ve Gobi’yi tamamladı.
Al bana örnek, ve ilham.
İznik tekrar denenecek. 80km finişi azimle görülecek.
Yapamamak var. Yılmak yok.

 

***


130km birincisi Elena Polyakova, Likya’da aynı çadırdaydım. Elena’ya bakıp kızım da böyle olsun diyorum hep.
Dayanıklı. Asla yılmayan.
Ben İznik’e hipotermi vesaire atlatıp gelirken bir baktım önümüzde koşuyor.
130km’nin finişine. Aman Allah’ım, hayatta unutmayacağım bir sahne.
Tanrıçalar gibi! Nasıl koşuyor biliyor musunuz, sanki uçuyor. Geride bıraktığı 127km değil sanki de, şimdi başlamış koşmaya...Zaten son 11km’yi 45 dakikada koşmuş çılgınım benim.
Muazzez Özçelik 2., Bakiye Duran ise 3. Oldu.
Bu kadınları tanımalısın Türkiye.
Hayran olursun hem mütevazılıklarına, hem yüreklerine, hem güçlerine.


***


İznik Ultra Maratonu’nu Macera Akademisi düzenliyor.
ASICS ana maddi sponsor.
Bakın ASICS Türkiye Pazarı’na süper anlamlı bir giriş yaptı. Spor dünyamızın en büyük şansı bence.
İçinde, ucunda sosyal sorumluluk olan her yarışmaya yürekten, gönülden destek veriyorlar.
İşin başında Hande Güler var. Hande kendisi de koşuyor.
Süper bir kadın!
Hakkını teslim etmek, teşekkür etmek gerek.
Çünkü bir ultra maraton organizasyonu çok zor bir iş.


****


Caner Odabaşoğlu Macera Akademisi’nin hem kurucusu hem de ortağı.
Caner ayrıca Dünya’nın en zor Ultra Trail maratonlarında da yarışan bir insan.
Aşırı mütevazı!
Öyle çok genç ve çocuğa ilham kaynağı oluyor ki Macera Akademisi!
Mesela İznik Ultra’da çocuklar da gönüllü çalışıyor dedim ya; hepsine anlatılıyor koşu nedir, nasıl koşulur...
Hatta Caner şahane bir anı anlattı geçen seneden; ilk başta çocuklar çekinmiş. Organizasyonda çalışmak istememişler.
Oysa tek yapmaları gereken şey, istasyonlara gelen yarışmacılara su ve atıştırmalık vermek gibi şeyler.
Çocuklar sadece izlerken uzaktan bir yarışmacı gelmeye başlayınca köy halkı başlamış alkışlamaya, bir heyecan olmuş herkeste. Düşünsenize koşarak gelen adam 70km’dir koşuyor, daha 60kmsi var koşacak!
E tabi bunun ne demek olduğunu dağlarda zaman geçiren köylü inanın biz şehirlilerden daha iyi biliyor.
O an çocuklar da birden kendini atmış ortaya yardımcı olmak için.
Bu sene neredeyse geçen senenin 3 misli çocuk ve genç var gönüllü yardımcı.
Bakın bu bile bir spor organizasyonunun gücünü ve etkisini gösterir.
O çocuklar koşarken de biz alkışlayacağız.
Bizler de onları alkışlayacağız.


***


Başka bir güzel örnek de yöre halkının İznik Ultra’yı sahipleniş şekli. Gümüş Su’nun sahibi kendisi gelmiş Macera Akademisi’ne ve “Biz sizlere su vermek istiyoruz!” demiş. Belediye tam destek.
Sağlık destek birimleri, Jandarma hepsi elbirliğiyle destekliyorlar.
Helal olsun İznik ahalisine!
Kadir Akçaalan örneğin.
42km Dağ Maratonuna yazılmış. İznik Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı.
“Yürüyerek de olsa katılacağım ki, birilerine örnek olayım!” demiş. Kendiliğinden.
Bu hikayeler beni benden alıyor.
Ne güzel insanlarımız var bizim görün, umutlanın!

Madalyalar Mavi Çini tarafından tek tek elle yapılıyor.
İnanamadım emeğe.
Alamadım o madalyadan, içimde feci kaldı işte...
Fotoğraflarına bakıp duruyorum kös kös.

Geçen hafta 20 Nisan’da,
İznik’de
80km koşmaya çıktığımda, kalbimin ve topuğumun kırığının senesiydi dedim ya;
Her iki kırık da doldu, kaynadı bitti o yolda.
75km’lik yolda her türlü kırık kaynadı.

Nefsimi terbiye etmem gerektiğini öğrendim...
Edeceğim.

Gözümü finişlerin köreltmesine izin vermek yerine, gittiğim her adımın ve yolun tadını çıkarıp takdirini içime işlemeyi daha iyi öğreneceğim.

Seneye 80km için yine İznik Ultra yollarındayım.
Madalyamla dönene kadar vazgeçmek yok.
Denemeye devam...
Hayat bitmeden, hiçbir şey bitmez.
Emekleyen bir ultracıyım, elbet bir gün ben de koşacağım...
Daha yeni başladım.

Yonca
“Nefiszede”

 

Sosyal Sorumluluk Ortağı


MCR Racesetter İznik Ultra Maratonu’nda Selçuk İÖO Aile Birliği’ne kaynak aktarmak için yola çıkmıştı.
Toplanan bağış giderleri ile 2013 senesi içerisinde;
Selçuk İlköğretim Okulu’nda kullanılmakta olan Çok Amaçlı Salonun kültürel faaliyetlerde daha verimli kullanılabilmesi amacıyla Tiyatro-Etkinlik Salonu haline getirilmesi hedeflenmiştir.
Hesap No:
Ziraat Bankası İznik Şubesi
Hesap Sahibi : İznik Selçuk İlköğretim Okulu Okul Aile Birliği
Hesap No : 14000773-5001 269-İznik/Bursa
IBAN NO : TR42 0001 0002 6914 0007 7350 01
*Bu hesap, İznik Selçuk İlköğretim Okulu’nun resmi okul ailebirliği hesabıdır. Bağışlar 3. Şahıslar üzerinden değil, doğrudan ihtiyaç sahibine gitmektedir.
Daha fazla bilgi ve sorularınız için ;
İlksen ESKİBAYLAR 0505 2993788 ilkseneskibaylar@hotmail.com
Sabri KÖSE 0544 4507900 sabrikose25@gmail.com
Bekir ALA 0505 3889026 bekir¬_ala@hotmail.com
Soner SARIHAN 0505 7914036 sonersarihan@yahoo.com
Desteğiniz için teşekkür ederiz.

X

Eğitime Koşar Adım

Sonsuz umut dolu, hakkıyla kayda değer ve çok anlamlı bir haberim var.

Eğer çocuklarımın okul, sınav durumları izin verirse, bir ucundan tutmak için yanıp tutuştuğum bir proje hayata geçiyor.
Kimin elinden gelir de, herhangi bir şekilde destek verirse, bu iş çığ gibi büyür gider.
Ahmet Uysal, geçen sene, Kuzey Kutbu’nda koşan ve Kuzey Kutbu’nu TEGV’e bağış toplayarak koşan ilk Türk oldu.
TEGV’in Pervari’deki eğitim faaliyetlerinin 1 yıllık masrafını karşılamak için koşacağını sosyal medya hesaplarından duyurdu.
Amacı, vakfın Pervari’deki biriminin 800 çocuğu kapsayan 1 yıllık eğitim faaliyetinin masrafını karşılamaktı.
‘Kuzey Kutbu’nda koşan ilk Türk’ unvanını da aldığı bu koşuyla bir değil, iki yıllık masrafı karşılamaya yeten 188 bin lira bağış topladı.
Ahmet bununla kalmadı, çocuklarımızın eğitimi için bağış toplama yolculuğuna devam etme kararı aldı.

Yazının Devamını Oku

Sihirli Dilek Kutusu (Sizden gelenler -5 ve son)

Bütün dileklerin her birinin gerçek olmasını diledim...

Okudum, yazdım, yaydım...

Seneye yeni dileklerle, belki aynılarını farklı şekilde yazabilmiş olmayı çalışarak hem de... Buluşmak üzere hepimize mutlu ve umutlu bir yıl olsun 2018...

Benim dileklerim de yarın Kelebek’de...

Sevgiyle,

Yonca

“şanslı”

****

2016  da Sihirli Dilek Kutusuna yazarken 2017 bana bir bebek versin demiştim -ahh niye ağlıyorum şimdi- bin şükür 2017 de dünya tatlısı oğlumu aldım kucağıma. Tüm insanlığa bol kahkahalı yeni bir yıl dilerken bir gün seninle Türk kahvesi içmek nasip olsun 2018 de :) Seni çoooook seviyorum!!!

Yazının Devamını Oku

Sihirli Dilek Kutusu (Sizden gelenler – 4)

Sizden gelen dilekleri yayınlamaya devam...

Bugün de 4. Posta.

Öncekileri okumak isterseniz diye, her seferinde bir öncekinin linkini de paylaşıyorum. Böylece arşivde de düzgün sırayla bulunur...

 

4 Yapraklı Yonca’nın Sihirli Dilek Kutusu (sizden gelenler -1) için:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yonca-tokbas-kelebek/sihirli-dilek-kutusu-sizden-gelenler-1-40685627

 

4 Yapraklı Yonca’nın Sihirli Dilek Kutusu (sizden gelenler -2) için:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yonca-tokbas-kelebek/sihirli-dilek-kutusu-sizden-gelenler-2-40688751

Yazının Devamını Oku

Sihirli Dilek Kutusu (Sizden gelenler - 3)

7 sene oldu, unutmadı, unutmuyor okurlarım. 7 yıldır, yılın kalan son günlerinde köşemi “Sihirli Dilek Kutusu”na çeviriyorum. İlk defa 2010’da Hurriyet.com.tr’de yapmıştım.

En iyi yaptığım şey başkalarına iyi gelmek. Başkalarına iyi gelen bir şeyi yaparken bir bakmışım kendime de faydam olmuş. 
Benim de çok çok çok ihtiyacım var sihirlere, gerçekleşen dileklere.
Bu sene de her sene olduğu gibi, kuralları belirledim, köşemden duyurdum, sizler de yazıp yazıp yolladınız...

Bereketli yağmurlar gibi dilekler yağdı posta kutuma...

Kutu bu senelik kapandı. Seneye yine açacağım.

Hepsini derledim dileklerinizin.

 

4 Yapraklı Yonca’nın Sihirli Dilek Kutusu (sizden gelenler -1) için:

Yazının Devamını Oku

Değişim dediğin şey nasıl olur

Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’nın (TÜSEV), Türkiye’de bağışçılık kültürünü teşvik etmek ve stratejik bağışçılığın gelişebil-mesini kolaylaştıran bir altyapı geliştirmek adına başlattığı “Değişim İçin Bağış Projesi” kapsamında “İlham Veren Bağışçı Öyküleri”nde ben de kendi hikayemi anlattım. Çünkü...



Hakkını teslim etmek istediğin ne varsa, onun adına bağış yapılması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.
Çünkü...
Sürekli bir konudan şikayet ederek, oturduğum yerden “Bu böyle olmaz ki arkadaş” diyerek veya sırf ortamda hoşluk, sofralarda meze olsun diye ülkemde değişmesini istediğim şeyler için ahkam kesip sabah hiçbir şey olmamış gibi işime bakarak yaşamak istemiyorum.
Çünkü...
Hayatta hiçbir eylemi küçük, anlamsız, değersiz, işe yaramaz görmüyorum.

Yazının Devamını Oku

Dubai’de bir ilk daha: Yapay Zeka Bakanlığı

17 yıldır Dubai’de yaşıyorum ve resmen ilginç bir tarihe tanıklık ediyorum.

Şu da bir gerçek; Dubai’de olan şeylere şaşkınlığım hiç ve asla bitmeyecek.
Yapay Zeka Bakanlığı kuruldu ve 27 yaşında bir bakan atandı. Kendisi ayrıca İleri Bilim ve Gıda Güvenliği konularından da sorumlu olacak.
“Hedefler, projeler, çalışmalar 2117 yılı için. İlk önceliğimiz, bilim, öğrenme ve araştırma olacak” dendi.
Dünyada bir ilk bu bakanlık.
Mutluluk Bakanlığı gibi.
Mutluluk Bakanlığı kurulduğunda, Türkiye’de yapılan haberleri şaşkınlıkla izledim.
Uzaktan, bilip bilmeden bir şeylerin nasıl görünüp yorumlandığına bakınca, 17 yılın 12’sini Dubai’de kurumsal hayatta çalışmış bir gurbetçi insan olarak şaşıp kaldım.

Yazının Devamını Oku

Hayal dünyası insana neler neler kazandırır

Posta kutum dolmuş.

Gmail bana sürekli ek kapasite satmak istiyor. Acaba bu kutu nasıl böyle doldu diye araştırmaya başladım.
Okurlardan, arkadaşlarımdan, ailemizden gelen anılar, fotoğraflar hepsini saklıyorum.
Bence iyi bile dayanmış.
Offf bir girdim ki ta eskilerden beri duran yazışmalara, bir gözlerim doldu, bir kahkahalar attım.
Çok ciddi bir anı biriktiricisiyim.
Hani unutmuyorum bir şeyleri zaten ama, bir yandan da, unutmamak için özenle saklıyorum anılarımı. Derken not aldığım bir çocukluk anıma denk geldim.
Belli ki yazayım diye not almışım. Daha “yatağımın kenarındaki kırmızı takvim” cümlesini okurken öyle bir ışınlandım ki ekran karşısında o anıya, şaşırdım hayalimdeki gücüne.

Yazının Devamını Oku

Koştuğum o ilk 5 dakikayı hiç unutmadım

Dubai’de Safa Park vardı.


Etrafındaki yürüme/koşma parkuru 3 km 410 metreydi.
Arda, Sarper, Ömer o parkın etrafında her akşam koşuyorlardı.
İki çocuğumla kurumsal hayat, yüksek bina, açılmayan pencereler, benim olmayan paranın yönetilmesinin stresi, kıyamadığım insanları işten çıkarma, performans beklentileri yükselirken yerin dibine geçen sağlığım... Ben, hiç uyuyamıyordum.
Doktorun verdiği ilaçları şeker gibi yutuyordum.
Arda’ya da “Koşmak dizlere zararlı, dizim ağrıyor deme bana” filan diyordum.
Arda “Bir kere gel benimle. Yürü, koşma. Çok iyi gelecek” dedi. Gittim.

Yazının Devamını Oku

Aslan Cem’le Düşler Akademisi deneyimi röportajı devam ediyor

İlk bölümünü cuma günü yayınladığım Aslan Cem röportajına kaldığım yerden devam ediyorum.

Akademi’de gönüllü ve yatılı gönüllü koşulları için lütfen Düşler Akademisi Kaş’ı arayın ve bilgi alın. Bütün iletişim bilgileri web sayfalarında var.
www.duslerakademisi.org
Düşler Akademisi gibi her yaştan bireye, farklı dezavantajları olan bireylerle Kaş’ta Çukurbağ Köyü’ndeki gibi doğal bir ortamda gönüllülük şansı vermek, bana sorarsanız hayatı öğrenmenin en esaslı yolu.
Düşler Akademisi Kaş’ın bazı eksikleri için bir bağış fonu açıldı. Eminim herkesin ucundan tutabilecek olduğu bir kısım vardır.
Web sitesinden, sosyal medya hesaplarından inceleyip çözüm ortağı olabilirsiniz.
Yonca “mutlu anne”

Gönüllülük, hayata başka bir açıdan bakmanın yolu

* Aslan Cem, Düşler Akademisi’nde seni en çok ne etkiledi?

Yazının Devamını Oku

Düşler Akademisi’nin gönüllüsü Aslan Cem Tokbaş’la röportaj

Çocuklarımın nerede hayat tecrübesi edinme şansları olur diye aranırken, arkadaşım Itır Erhart Düşler Akademisi’ni önerdi. “Bir çocuk için gönüllü olup mutlu bir tecrübe edinilecek yegane” yer dedi.

Itır’a bizi Düşler Akademisi ile tanıştırdığı için teşekkürüm sonsuz.
Oğlumuz Aslan Cem 13 yaşında.
Bu yaşta yatılı konaklayarak gönüllü çalışması mümkün değilmiş.
Düşler Akademisi Gönüllü Lideri Cansu Çakıcı şahane bir çözüm üretti.
“Siz Kaş’ta kalın, Aslan Cem’i sabahları akademiye getirin, akşam alın” dedi.
Biz de karı koca aldık Aslan Cem’i, 1 haftalığına Kaş’a, Akademi’nin bulunduğu Çukurbağ Köyü’ne gittik.
Hepimiz için büyük tecrübe oldu.

Yazının Devamını Oku

Şirin Mine Kılıç: En büyük mücadelesi “ben yapamam” diyenlerle...

Dürüst. Güçlü. Mücadeleci.

Kedi aşığı.
Ne düşünüyorsa dümdüz söyler.
Ne istediğini, neye karşı olduğunu çok net anlatır.
2013 Runfire Kapadokya Ultra Maratonu son günü, GPS’imin pili bitti.
Yedekleri son gün taşımayayım diye bırakmıştım.
Sanki kaç gram, ne olur taşısam!
Kaldım mı patikanın birinde nereye gideceğimi bilmez halde. Elbet birileri gelir diye beklemeye başladım.

Yazının Devamını Oku

Ben bir zeytin ağacıyım

Siz hiç köksüz, aidiyetsiz, vatansız kaldınız mı?

Gidecek, yaşayacak yeriniz yurdunuz olmadığını, kalmadığını düşündünüz mü hiç?
Böyle bir ihtimal geldi mi hiç aklınıza?
Veya ülkesi, vatanı kalmamış, ülkesine gidemeyen bir arkadaşınız, tanıdığınız oldu mu? Bilir misiniz ne yaşar, ne hisseder o insanlar?
Ülkene kızarsın, sevmezsin, kaçıp gitmek istersin ama o bir tercihtir ve bu kararından vazgeçtiğin an “Bir yurdum var, ANAvatanım var” deyip gelebilirsin.
İnsan elinde olanı kaybetmeden bilmez değerini.
Kanıksamışsındır her Allah’ın günü içinde olduğun zenginliği. Öyle kanıksamışsındır ki, fakirsindir artık. Göremezsin sana cömertçe neler neler verdiğini.
Dört mevsim mesela. Mesela bereketli bir toprak. Türlü çeşit meyve sebze.

Yazının Devamını Oku

Zeytinlerimizi kurtarmak için harekete geçiyoruz

Binlerce zeytin ağacımız, 17 Mayıs’da Meclis’e sunulan bir kanun tasarısıyla, kesilme tehlikesiyle karşı karşıya.

Zeytindostu Derneği’nden kalbimi paramparça eden kapsamlı bir paylaşım geldi. Size olduğu gibi aktarıyorum aşağıda.

Zeytinlerimizin canını kurtarmak için Change.org’da bir kampanya başlatıldı.

https://www.change.org/p/zeytin-a%C4%9Fac%C4%B1ma-dokunma

1 milyon imza toplayacağız ve zeytinlerimizi kurtaracağız.

Bu kampanyayı Dünya alem’e duyurmanıza, imzanıza ve desteğine ihtiyacımız var.

Zeytin hayattır diyoruz değil mi?

Hayatımızı kurtarmak için harekete geçiyoruz...

Hayatımızı kurtarıyoruz!

Yazının Devamını Oku

Hayat koşturmakla geçiyor

Bu başlığı attım ve asabi bir gülme tuttu.

E tuttu; çünkü gerçekten kelimenin tam anlamıyla koştuğumdan hayatım koşturmaca dolu.
Yürüsem gerçekten bir şeylere yetişebilir miyim artık hiç bilmiyorum.
Bir ofisim yok. Bir çalışma odam da yok. Ve çok zorlanıyorum bu şekilde göçebe, sağda solda çalışırken.
Uzun zamandır bunu düşünüp bu konuda bir şey yapmadığım için kendime çok kızdım. Kızdım da ne oldu? Hiç.
Salonda bir masam var, ona zar zor sahip çıkıyorum. Kalemi koyduğum yerin kendimce bir önemi, anlamı, bana hatırlattığı şeyler var. Arkamı dönüyorum Aslan Cem almış. Tuvalete gidip geliyorum, üzerine not aldığım kağıt bakkal listesi olup gitmiş veya Destina üzerine not almış. Hatta çöp zannedilip atılmış.
Bir anda ağzından ateş püsküren ejderha olasım geliyor.
En sonunda oturdum bir mektup yazdım çocuklara.

Yazının Devamını Oku

Sevişmek ve savaşmak

Dünyayı çok iyi anlıyorum.

Doğayı da.
Duyguları da.
Bedeni de çok iyi anlıyorum.
Hatta beden resmen bir dile sahip ve konuşuyor; duymasını bilene tabii.
Bence ben bedenimi çok iyi anlıyorum. Sağ kolumda uzun zamandır bir ağrı var, ne zaman gözümü kapasam, sanki bana, aç beni ve yıka şakır şukur buz gibi suyla diyor.
Yapabiliyor muyum?
Hayır.

Yazının Devamını Oku

Sevginize ihtiyacım var!

 “Yonca Hanım, 20 gündür ciddi anlamda ülkemizde çok yüksek sayıda arı ölümleri yaşanmakta.


Özellikle Adana ve Muğla bölgesinde.
En önemli bilinen sebep zirai ilaçlama ve iklim değişiklikleri. Kullanılan ilaçların zamanı ve dozajı çok önemli.
Bitki, sebze-meyve üreticileri, yani çiftçilerimiz bunun arıya verdiği zararı bilse buna dikkat eder.
Ancak bilinçsiz yapılan ilaçlama ile hayatımıza kast ediyoruz bir yerde.
Çiftçilerimizle arıcılarımızın uyumlu hareket etmesi çok önemli.
Hatta Toplum Gönüllüsü Gençlerimiz ile yapacağımız farkındalık çalışmalarında özellikle çiftçilerin bu konuda bilinçlendirilebilmesi çok fayda sağlayabilir.

Yazının Devamını Oku

Mütevazılıkla kendine hakkını teslim etmek arasındaki çizgi

1 aydır yazmak için kıvrandığım bir yazı bu.

Başlığı attım durdum. Aklımdakileri rahatça yazamıyorum bir türlü. Hani o derece kendi kendime bile kendi hakkımı teslim edemiyorum.
Bu artık mütevazılık değil, kendini ezmek.
Çoğu zaman bunun bir Ankaralılık hali olduğunu düşünüyorum.
Yani tam kendimi beğeneceğim bir gülme tutuyor hali!
Memur çocuğuyuz ya, kendimizi kazara onaylarsak veya övünürsek burnumuz havada gibi durabilir ve bu çok ayıp bir şey olur ya mesela.
Yakışık almaz.
Hem ya el âlem yanlış anlarsa? Ah bu el âlem var ya bu el âlem...

Yazının Devamını Oku

Çocuk üzerinde kurulan baskıdan alınan zevk

Bir disiplin var, bir de otorite. Otoritesiz disiplin diye bir şey var. Otoriter disiplin de var.Bir insanın disiplinli olması şahane.

Ama biri üzerinde otorite kurarak onu disiplinli kılmaya kalkarsa, o artık disiplin olmuyor.
Ya kölelik oluyor, ya mecburiyet.
Geçenlerde bir sohbete tanıklık ettim. Yine...
Bu ilk değil.
O kadar çok benzer sohbetlere denk geliyorum ki, kasılıp kalıyorum.
Kimi zaman yaklaşabilir, hissiyatımı paylaşabilir olduğum birilerine denk geliyor, açık açık bu duygularımı anlatıyorum.
Kimi zaman karşımdaki kişiye ulaşabiliyorum, kimi zaman feci tepki alıyorum.

Yazının Devamını Oku

Ben Bunu Çok Sevdim

Kitabın adı bu ama kitap daha çıkmadı.


Çok yakında çıkacak. Hatta bu hızla giderse 1 aya her şeyi toplamış olurum.   
2016’ın son dönemi elim, kolum, gönlüm iyice bağlandıydı sanki.
Kilitlendim.
Bir şeyler yapacağım ama ne bilemedim... Çok bunaldım.
Sonra, evde kıvranırken aklıma bir fikir geldi.
Fikrimi söylemem bile 2 haftamı aldı.

Yazının Devamını Oku

Gitmeden beni uyandır

Bir aydır evde sürekli George Michael ve Wham çalıyorum.

17 Aralık Cumartesi günü yine dinlerken, “Where did your heart go” çalmaya başladı.

Arda’nın yanına gittim, başladım anlatmaya:

12-13 yaşımdayım. Kardeşimle bana ranza alınmıştı. O ranzada altta yattığın zaman, üst yatağın altındaki tahtalara yazmak çizmek en büyük zevkti.

Gri metalik teybim vardı. İki kasetli. Bi kaseti bi yerde başa alırken öbüründe hala müzik dinleyebildiğin. Büyük lükstü o iki kasetli teyp.

Beyaz bir dolap vardı odamda. Lake, parlak, kaygan beyaz. Üzerinde posterlerim. Tabi ki George Michael posteri ve etrafı kalpler kalpler. Poster aslında Wham’di ama ben öbür çocuğu hiç sevmediğim için, posterden onu kesmiştim, sadece George Michael vardı benim dolabımda.

Ya Zana gelir, ya Gülüm kalmaya. O dolaba sırtımızı yaslar, deli gibi dinleriz aynı şarkıyı yüz kere. Kaset sarar büyük panik. Bazen aynı kasetten 2 tane alırdım, ne olur ne olmaz diye.

Önce Careless Whisper.

Dinlersin ve başlarsın ranzanın tahtalarına aşık olduğun çocuğun adını gizli kodlarla yazmaya. Her ne derdin varsa, o tahtalara yazarsın. Fransızca yazıyoruz ki kimse anlamasın. Sanki ‘J’aime Cri Cri’ yazıp 150 kalp yapınca, kimse aşık olduğunu anlamıyor.

Yazının Devamını Oku