"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Yanıtını arayan en mühim soru

- TELSİZLE uyarmadılar. <br><br>- Önleme uçuşu yapmadılar.

-  Uçak kaldırıp inişe zorlamadılar.

-  İkaz ateşi açmadılar.

Ya ne yaptılar?

Daha ilk saniyesinde “küt” diye vurdular. Neden?

En mühim soru işte budur.

* * *
Benim bu soruya bulabildiğim yanıtlar şunlar:

BİR: Suriye yönetimi kendi kamuoyuna “yıkılmadım ayaktayım” mesajı vermek istedi.

İKİ: Kendi iç krizini, dışarıya taşırmak ve yaymak istedi.

ÜÇ: Türkiye ile meselesini “insan hakları meselesi” olmaktan çıkarıp “kan davası meselesi”ne dönüştürmek istedi.

DÖRT: Türkiye’ye “muhaliflere destek vermekten vazgeç” mesajı vermek istediler.

BEŞ: “Hava bombardımanına karşı elimde etkili silahlar var” mesajı vermek istediler.

Bunu yapan neyi yapar

UÇAK düşürme olayı, Suriye rejiminin gaddarlıkta hiçbir sınır tanımadığının ve tanımayacağının en önemli göstergesidir.

Düşünün:

Kendisinden daha güçlü ve NATO üyesi sınır komşusunun silahsız gözetleme uçağını, “savaş çıkar” falan demeden, zerre kadar çekinmeden ve her şeyi göze alarak daha ilk saniyede vurup düşürme cüretini gösteren bir rejim, kendi halkına, kendi çocuklarına, kendi muhaliflerine neler yapmaz?

Ya da neler yapar?

“Suriye rejiminin dostları” bu soruya ne cevap verirler acaba?

Batı’nın oyunu mu?

TÜRKİYE’nin Suriye politikasını destekleyenlerdenim ben.

“Erdoğan, Esad’la daha düne kadar can ciğer kuzu sarması değil mi? Ne oldu da bu hale geldi?”
sorusunu da anlamsız bulurum.

Olan şu: Esad barışçı gösterilere kan dökerek müdahale etti. Çoluk çocuk demeden kendi halkını katletmeye başladı.

Bu durumda ciğer de biter, kuzu sarması da...

Ama durumun böyle olması...

Türkiye’nin “oyunlara gelerek” Suriye’ye savaş ilan etmesinin gerekçesi de olmamalı.


* * *
“Oyun” kelimesini bilerek kullandım.

Sözü uzatmadan Fransız medyasında çıkan bir yorumu aynen aktarıyorum:

“Aylardan bu yana Beşar Esad’ın bileğini bükmeye çalışan Batı, Türk uçağının düşürülmesi sayesinde NATO Sözleşmesi’nin 5’inci maddesini bahane ederek Suriye’ye müdahale edebilmek için hukuki bir gerekçe yakaladı.”

Bizde paçozluk her dönemde iş yapar

BİZDE “paçozlar” değişir ama “paçozluk” bakidir.
Her dönemde hep aynı paçozlar kafayı çıkarmaz, her dönemin paçozu farklıdır.

Ama yine de bir ortak özellikleri vardır paçozların:

“Havayı iyi koklamak.”

Hangi dönemde hangi sözün sırt sıvazlamaya, pışpışlamaya ve “aferin lan” tepkisine yol açacağını gayet iyi bilirler.

“Sıfır risk”
artı “süper delikanlılık”...

Denklemleri budur paçozların.

* * *

Diyelim ki...

Memleketin atmosferi Ahmet Kaya’ya çatal kaşık fırlatmaya uygun...

Paçozlar hemen atılırlar ve fırlatırlar çatalı kaşığı...

Çatalı kaşığı fırlatınca başlarına hiçbir bela gelmeyeceğini bilirler.

Ne belası?

Ağababalarının “bizim keratalar amma da had bildirmiş yahu” türü babacan tepkiler vereceklerini gayet iyi bilirler.

* * *

Diyelim ki...

İklim “10. Yıl Marşı”nı haykırmaya müsait...

Her ortamda en yüksek sesle haykırırlar marşı...

Türbanlı falan gördüler mi seslerini daha da yükseltirler:

“Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi”
diye yumruk sallarlar.

Bilirler ki ordu arkalarındadır, bilirler ki medya arkalarındadır, bilirler ki egemenler sırtlarını sıvazlamaya hazırdır, bilirler ki “ne yapıyorsunuz” falan diyecek birileri çıkmayacaktır.

O yüzden pervasızca marş üzerinden halkın bir bölümüne ayar vermeye kalkışırlar.

Sokakta, konserde, barda, Cahide’de, Reina’da falan...

* * *

İşte bakın:

Yeni dönemin paçozları da ortaya çıktı.

Havayı gayet iyi koklayan bu paçozlar, son günlerde “dönemin ruhu”na uygun ataklar yapıyorlar:

-“Osmanlı’nın torunlarıyız” diyorlar.

-“Savaşalım anasını satayım” diyorlar.

“Savaşa hayır diyen korkaktır” diyorlar.

-“Oğlum var ya, biz Malkaçoğlu’yuz” diyorlar.

Şundan acayip eminler:

Sırtları sıvazlanacak, aferin alacaklar, egemenlerin babacan tebessümleriyle karşılanacaklar...

* * *

Ama ben de şundan acayip eminim:

Bırakın Cumhurbaşkanı’nı, Başbakan’ı, bakanları falan...

Sıradan bir iktidar milletvekili bile çıkıp bu paçozlara “dağılın lan, hiç işiniz gücünüz yok mu sizin” falan dese...

Bu paçozlar kaçacak delik ararlar.

Nelerin sezonu açıldı

-  BOL kanlı ve bol gözyaşlı sezon finallerinin...

-  Kötü yaz dizilerinin...

-  Plajlarda kilolu kadın sanatçı kovalamanın...

 -  “Çeşme mi, Bodrum mu?” tartışmalarının...

-  Yaz aşklarının...

Gazetecinin köhne dili

EĞER bir gazeteci...

-  “Bizim uçağı vurdular” diyorsa...

-“Bu saldırıya sağlam bir cevap vermemiz gerekiyor” diyorsa...

-“Biz de onların uçağını vuralım” diyorsa...

Bu gazetecinin kendisini “emniyet amiri” sanan “polis adliye muhabir”inden bir farkı yoktur.

O kendini emniyet amiri sanıyorsa, bu da kendini bakan, diplomat ya da asker sanmaktadır.

* * *
Köhneyen başka bir şey daha var gazetecilikte:

Haksız da olsa, haklı da olsa hep kendi ülkesini haklı bulan anlayış...

Bu köhne anlayışı da terk etmek gerekiyor.

Tabii bunun için öncelikle ülkeyi idare edenlerin, Türkiye’nin apaçık haksız olduğu bir konuda “Türkiye haksız” diye yazan gazeteciye “hain” dememeleri şarttır.

Partili gazeteciler meselesi

İLKE şudur:

Parti rozeti taşıyan kişi gazetecilik yapamaz.

Bu ilkeden hareketle...

CHP Parti Meclisi’ni seçilen...

-  Milliyet’ten Hurşit Güneş’in...

-  Cumhuriyet’ten Mehmet Faraç’ın...

-  Skytürk’ten Enver Aysever’in...

Gazeteciliğe veda etmeleri gerektiğini yazmıştım.

* * *
Şimdi Aydınlık’ta yazan Mehmet Faraç soruyor:

“Bizim durumumuzu mesele yapan Ahmet Hakan, neden Şamil Tayyar ve Mehmet Metiner’in durumunu mesele yapmıyor?”

Cevap veriyorum:

Onların “gazetecilik” gibi bir iddiaları yok ki “ilkesel bağlılık” anımsatması yapalım.

X