GeriYalçın BAYER Yalçın Bayer: Yeter söz milletin
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yalçın Bayer: Yeter söz milletin






Yalçın BAYER

‘Halkın avukatı’ niteliksizleri fena yakaladı

'HALKIN avukatı' Nusret Çakıroğlu, 'niteliksiz' kişilerin hatır-gönül için siyasiler tarafından kamu kurum ve kuruluşlarına yerleştirilmelerine karşı yıllardır savaş veriyor.

Çakıroğlu, son olarak Telekom ve Posta İşleri'ne MHP döneminde yapılan 'niteliksiz' atamaların kimler olduğunu Ulaştırma Bakanlığı'na sormuş, yanıt alamamış. Sonunda Cumhurbaşkanlığı'na yazmış. Sezer de atanan yönetim kurulu üyelerinin özgeçmişlerini kendisine göndermiş. Bize gönderdiği bu isimlerden; Gübre Sanayii AŞ denetçisi Mehmet Rastgelenler (Başkanvekili), Et-Balık Kurumu'nun müşaviri Süleyman Büyüköken, maden mühendisi İrfan Yıldırım ve elektrik teknikeri Sami Merter, Telekom'a yönetim kurulu üyesi yapılmış.

‘‘Niteliği olmayan kişilerin aldıkları kararlar nasıl geçerli olur? Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık Denetleme Kurulları ile Başbakanlık Teftiş Kurulu bu duruma neden el koymaz?’’ diye soran Çakıroğlu şöyle diyor:

‘‘Sayın Enis Öksüz, MHP Keçiören Belediye Başkan adayı Muharrem Beşir'i de Telekom'a 'çok yetkili' genel müdür muavini olarak atadı. Ayrıca niteliksiz 3000 civarında personel de kuruma aldı. Zaten atamaları bakan, Radikal'de yer alan sözleriyle itiraf ediyor.’’

Çakıroğlu, Anayasa'nın 70. maddesi ve kamudaki atamaların mesleki, idari bilgi sahibi olmaları gerektiğini içeren 233 sayılı KHK'nın 7. maddesine aykırı davranıldığı için başta Demirel ve Ecevit olmak üzere 35 bakan hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde dava açmış. Dava için 100 bin Fransız Frangı harcama yapmış. Bunun için iki evini, bir dükkánını ve antika iki otomobilini satmış, ‘‘Strasbourg'a gidip gelmek için daha 60 bin frank harcayacağım’’ diyor.

Çakıroğlu, yargıdan Telekom'un gecikme faizi alamayacağına dair çıkarttığı karar için de ‘‘Telekom faiz alamaz, ancak telefonu konuşmaya kapatabilir. Bir ay içinde de ana para ödenmezse aboneliği iptal edebilir’’ diyor. Açtığı davalar nedeniyle Ankara ve İstanbul adliyelerinden çıkmayan Çakıroğlu son araştırmasını da şöyle anlatıyor:

‘‘Türkiye'de 300 milyona üretilen ankesörlü telefonların 1.5 milyara ithal edildiğini duydum. Bakalım, kimler getirtiyor, ortaklar kim, onu araştırıyorum.’’

Kemerburgaz tapuları deliniyor

KEMERBURGAZ, belediyeliği iki kez kaldırılan, şimdilerin 10 bin nüfuslu Eyüp'e bağlı bir belde. Yunanistan ile yapılan mübadele sonrasında 1924-25'lerde Selanik'ten Kemerburgaz'a yerleştirilen soydaşlar, tapulu arazilerine girememekten yakınıyorlar. Orman idaresi, kendilerine Atatürk'ün verdirdiği tapuları geçersiz sayıyor. 1937-41'de orman sınırları belirlenirken yapılan kamulaştırma sırasında, itiraz yapamadıklarından kendilerine bir bedel ödenmemiş. 1950'lerde de Belgrad ormanlarıyla birlikte, tarım yaptıkları araziler 'muhafaza ormanı' ilan edilmiş. 20 yıl önce durumun vahametini anlamışlar ama başvurularına siyasiler bir çözüm getirmemişler. Orman alanı dışına çıkartma işlemi olan 2B uygulamasından da yararlanamamışlar. Rahman Kılıç, Yalçın Bölükbaşı ve Erdoğan Saygun'la birlikte gelen Kemerburgaz Mimar Sinan Mahallesi Muhtarı Halit Anıtaş, ‘‘Orman idaresi, 400 tapu bulunan 1000 aileye şimdi tarım yapma, meyva üretme, hayvan besleme diyerek eziyet yapıyor, tapularınız geçersiz diyerek bizi 75 yıllık arazilerimize sokmak istemiyor. Biz burada villa yaptırmadık tarım yaparak koruduk’’ diye tepkisini aktarıyor. Orman muhafızlarının tuttuğu zabıtlar sonucu 41 kişi yargıya verilmiş, halen 12 kişi cezaevinde yatıyormuş.

Durum vahim; Orman idaresi tapuları geçersiz sayıyorsa böyle bir haksızlık karşısında bir bedel ödemesi ya da özdeş taşınmaz vermesi gerekmiyor mu?

Okuyan da SSK'yı öpüyor

ÇALIŞMA Bakanı Yaşar Okuyan'ın çıkarttığı kararnameyle SSK Genel Müdürlüğü, 'başkanlığa' terfi etti! Bu sayede bir başkanlık, bir genel müdürlük, çok sayıda daire başkanlığı ve şube müdürlüğü kadrosu açıldı. Yani yandaşlara kadro açmak kolaylaştı. Bunun dışında SSK, Genel Müdürlük'ken de aynı işlemi yapıyordu, şimdi de... Yani değişen hiçbir şey yok. Sadece Yalovalı tanıdıklar -ki aralarında ne sağlık sigortasından, ne de sağlıktan anlamayan emekli öğretmenler de dahil- makam sahibi yapıldı.

Olay bununla kalmadı tabii. Sadece kadro vermekle eş-dost memnun edilemiyor. SSK, 'başkanlık' olunca kadro sayısı değişmedi. Ama sanki her genel müdürlük ayrı binada olmak zorundaymış gibi Sağlık İşleri Müdürlüğü için Sıhhiye'de büyük bir bina kiralandı. Hem de aylık 60 bin dolar karşılığında... Oysa aynı sayıda personel daha önce görev yaptığı binaya sığıyordu; sığmayan personel, belki Okuyan sayesinde makam sahibi olan genel müdür, daire başkanı ve şube müdürleri... Yani aynı personel daha önce SSK'ya ait binada çalışırken, bu binanın niye kiralandığını anlayamıyoruz? Okuyan'a sormak gerek; acaba kiralamaya gerek var mıydı?

Birkaç ay önce kiralanan binaya neden taşınmayarak hálá kira ödeniyor?

(Not: Adımı yazmayın, Yaşar Bey, müfettişlere baskı yaptırıp hazırlattıracağı düzmece raporlarla beni süründürür.)

Kaçak karpuz geldi

ÇUKUROVA'daki karpuz üreticileri, bakanlar Mehmet Keçeciler ve Prof. Hüsnü Yusuf Gökalp'e bir haber iletmek istiyorlar:

‘‘İran ve Suriye üzerinden katır ve eşek sırtında Türkiye'ye karpuz sokuluyor. Kaçak karpuzlar bir yerde toplandıktan sonra kamyon ve otobüslerin bagajlarında İzmir ve Edirne'ye kadar ulaştırılıp pazarlanıyor. Üreticiler olarak bu haksız rekabetin önlenmesini, sezona girerken daha fazla mağdur olmamamız için ilgililerin duruma el koymasını bekliyoruz.’’

Mersin'den karpuz üreticisi Ahmet Sözmen'e sorduk; kaçak karpuzun kilosu 1.5 milyona toptancıda satıldığını belirterek, ‘‘Bizim LPG'li cam seralarda ürettiğimiz karpuzlarımız aybaşına doğru piyasaya çıkacak. Mayıs 10'undan sonra da bollaşır’’ dedi. Bu arada piyasalarda Güney Amerika ve İspanya'dan getirilen ithal karpuzların, bu olayın dışında olduğunu anımsattı.

Tarım Bakanlığı, Güney ve Güneydoğu sınırlarımızdan çay, fıstık, kuru üzüm ve karpuz gibi gıda maddelerinin getirilmesi 'Paraşüt Operasyonu'ndan sonra yasaklamıştı. Ancak, bazı güçler yasağı dinlemiyor; kaçakçılığı artık eskisi gibi katır-eşek sırtında yapıyorlar.

GÜNÜN SÖZÜ

Zümresever

‘‘(Bazı bakanların yakınlarına kadro açmaları nedeniyle) Gidip onlara sorsanız, 'Vatanseverim, ülkemi, milletimi severim' derler. Ama vatandaşların vergilerini bir kral edasıyla çarçur ederler. Bizler ise bu şahsiyetlere 'vatansever' değil, 'zümresever' deriz. Tabii ki, böylesine enayi bir milleti, her 'açıkgöz' sever.’’

(Diş Hekimi Ülfet KÖSE-İZMİR)

MESAJ

MALTEPE'den partili bir okurumuz diyor ki: Maltepe Belediyesi'ni yazıyorsunuz. Yeni durumu tek kelimeyle özetliyorum; ‘‘Çırak Bahtiyar Uyanık gitti, ustası Sinan Gedik geldi.’’

DOĞAN Yıldız'dan: Aracınızın trafik muayene süresi dolunca vergi borcu olmadığına dair belge almak gerekiyor. Harç tutarı 23.2 milyon; bunun belgesi 5 milyon, adı olmayan bir belge de 2 milyon... 23.3 milyon dışındakiler nereye gidiyor belli değil. Devlet, belgesiz faturasız para alış-verişi yapabilir mi?

X

Eğitimde fatura ağır: Ne adalet kaldı ne güven

Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamındaki birinci yerleştirme sonuçları dün açıklandı. Eğitim-İş bu yılki LGS’yi “Çocuklarımız bu sınavdan umudunu kesiyor” diye değerlendirdi.

Sendika yönetim kurulunun görüşleri şu noktalarda toplanıyor:

LGS rakamlarının başlıca söylediği şey, gençlerimizin bu sınava ve adaletine güveni kalmadığıdır. 2021 yılında sekizinci sınıftan 1 milyon 243 bin 830 öğrenci mezun olmuş, yapılan merkezi sınava toplam 1 milyon 38 bin öğrenci katılmıştır. 2021 LGS’de sekizinci sınıftan mezun olan 205 bin 830 öğrenci, sınava girmemiştir. Tercih yapan öğrencilerin sayısındaki düşüş de bunun sağlaması olmuştur. Tercih dönemi sonunda, merkezi sınava katılan öğrencilerin 358 bin 187’si (yüzde 34,49) sınavla öğrenci kabul eden okullara yönelik tercih yapmıştır. 2020 yılında 571.704 (yüzde 38,84) öğrencinin yerleştirme için tercih yaptığı dikkate alındığında bu oranın 2021 yılında düştüğü görülmüştür. Bu yıl tercih yapan öğrenci sayısı dikkate değer biçimde azalmış, 213 bin 517 öğrenci tercih yapmamıştır. Tercih yapan öğrencilerin 168.924’ü sınavla öğrenci alan orta öğretim kurumlarına yerleştirilmiştir.

İMAM HATİP DAYATMASI

LGS rakamları, AKP’nin imam hatip dayatmasının geldiği noktayı görmek için de imkân tanımıştır. Sonuçlar, yerleşen tüm öğrencilerin yüzde 65,49’unu oluşturan resmi ortaokul mezunlarının, Anadolu imam hatip lisesi dışındaki tüm lise türlerine yerleşen öğrencilerin çoğunluğunu oluşturduğunu göstermektedir. Özetle imam hatip ortaokulundan mezun olan çocukların yüzde 48’i bir imam hatip lisesinde eğitime devam etmek istememiştir.

GÜNÜN SÖZÜ
“Çoksesliliği kaybedersek çökeriz.” Ahmet ÜMİT

SİYASETÇİ AŞI UYARISI YAPMALI

CHP

Yazının Devamını Oku

CHP’li belediyelerde billboard skandalları

Reklam panoları konusu ortaya dökülünce bir gazeteci rahatsız olur. Bu her yerel yönetim iktidarında böyle olmuştur. Bu şirketler arasında inanılmaz bir savaş olur. Rekabetin boyutu o kadar büyüktür ki, hesap yapmak zordur. Bundan kim ne pay alır, ayrı bir sorundur.

Önümüze ilginç bir dosya geldi; Universal Medya sahibi Sedat Kapudağ haksızlığa uğradığını belirterek gelişmeleri CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na kadar iletmiş. Hatta görüşmüş.

İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerinin reklam panolarını uzun zamandır elinde bulunduran İlbak Holding’in sahibi olduğu “Ströer Kentvizyon” şirketi hakkında bu iki kentle birlikte iddialarına Muğla ve Bodrum belediyelerindeki iddialarını da katmış.

Reklam kavgasının boyutu FETÖ dönemine kadar uzanıyor. 2017 yılı 4 Ocak günü FETÖ’ye hizmet nedeniyle polis tarafından İlbak Holding ile ilgili şirketlerin sahipleri ile yöneticilerinin evleri basılarak bilgisayarlar ve şirket evraklarına el konulmuştu.

Uzun yıllar İBB’nin billboard’larını elinde bulunduran ve Abdullah Gül ile olan yakınlıkları ve işbirlikleri bilinen Mustafa İlbak ve Murat İlbak kardeşlerin sahibi olduğu Ströer Kentvizyon Reklam Pazarlama A.Ş., ERA Reklam Hizmetleri A.Ş., 3. Mecra A.Ş. ve CORE Medya Tanıtım ve İletişim A.Ş. şirketleri ile faaliyetlerini sürdürmekteler.

Daha önce CHP Genel Merkezi’nin istediği zaman billboard kullanmasına engel olan Murat İlbak’a tavır koyan, ancak buna rağmen CHP’li belediyelerde yaşanan ve CHP’nin başını çok ağrıtacak olan reklam panoları skandalları nedeniyle Kemal Kılıçdaroğlu’nun çok rahatsız olduğu ve parti içindeki görüşmelerden sonra olaya müdahale edeceği söyleniyor.

GÜNÜN SÖZÜ

“Bir insanın yaşayıp yaşamadığı şahdamarından değil ar damarının atmasından anlaşılır.” T. Ç.

TALİBAN’I TANIYIN!

Yazının Devamını Oku

Küresel ısınma bizi mahvedecek

Sel ve su baskın felaketlerini daha sık yaşamaya başladık. Herkesin merak ettiği konu sanırım şu; bu felaketlerin, iklim değişikliği yani küresel ısınma ile bir ilgisi var mı, varsa nasıl? Uzmanlar hemfikir. “Evet var, hatta doğrudan ilişkili’ diyorlar. ‘Küresel ısınmayla artan buharlaşmaya ilaveten atmosferde aşırı yağış bırakan sistemlerin, fırtınaların daha yavaş hareket etmesi. Yani belli bir bölgeye aşırı yağış bırakılıyor” diye ekliyorlar.

- Daha da kötüsü bu felaketlerin gelecekte daha sık yaşanacağını işaret ediyor uzmanlar. Doğanın dengesini bozmamızın bir sonucu olarak atmosferin de dengesi bozulmuş. Ekvator civarındaki tropikal bölgeler ile Kuzey Kutbu arasındaki sıcaklık farkı gittikçe azalıyormuş. Kuzey Kutbu ısınıyor. “Bırakın buzulların erimesini, kutup ayılarının akıbetini, kutup bölgesinde 10-12 kilometre yükseklikte batıdan doğuya esen jet fırtına kuşağının da dengesi de bozuldu” diyor uzmanlar.

JET AKIMLARI

- Bilimsel terimlere boğulmadan anlatalım. 300 kilometreye varan hızlardaki jet akımları hem geniş bir şerit olmaktan çıkmış hem de yavaşlıyormuş. Halbuki bu akım örneğin Avrupa ve Türkiye’nin de bulunduğu kuşaktaki hava olaylarını dengede tutuyormuş bugüne kadar. Alman ZDF televizyon kanalı meteoroloji uzmanı Dr. Katja Horneffer, birkaç gün önce ana haberde animasyonlarla, meteoroloji haritalarıyla uzun uzun anlattı. Almanya’nın kuzeyinde Kiel’deki Geomar Enstitüsü’nden bir uzman da “İklim değişikliği böyle devam ederse, son haftalarda yaşadığımız aşırı yağışlarla birlikte benzer hava koşullarını çok daha sık yaşayacağız. Ama bu madalyonun sadece bir yüzü. Öte yandan, daha fazla kuraklık dönemlerini de hesaba katmamız gerekecek. Bunlar aynı madalyonun iki yüzüdür ve bu madalyonun adı küresel ısınmadır” diyordu.

Kasvetli bir durum ile karşı karşıyayız. Yaşadığımız dünyayı yok ettiğimiz yetmezmiş gibi beraberinde atmosferi de mahvediyoruz!

JAPON ATASÖZÜ

“SENİN değilse alma, doğru değilse yapma, gerçek değilse söyleme, bilmiyorsan sus!”

İYİ ZAMANLANMIŞ BİR GEZİYDİ

KIBRIS

Yazının Devamını Oku

Kökümüzü bileceğiz

Hiç düşündünüz mü? Atatürk döneminde anlatılan tarih ile bugün bizlere anlatılan tarih arasında niçin çok büyük farklar var? Kimler, niçin tarihimize müdahale etmişlerdi?

1949 yılında Türkiye-ABD arasında imzalanan anlaşma ile 13 Mart 1950 tarih ve 5596 sayılı kanun ile kurulan Fulbright Komisyonu bu konuda ne rol oynamıştı? Stratejik konumdaki yerlerde yapılan arkeolojik kazıları kimler, kimin adına yapıyordu? Bu kazılarda nasıl bir sonuca varmışlar, neleri çarpıtmışlardı?

Bunun yanıtını vermeden önce, bir konuyu paylaşmak isteriz:

İzmir-Selçuk’taki Efes harabeleri bize “Yunan Kenti” olarak anlatıldı değil mi?

Halbuki Helenler, Anadolu’ya M.Ö. 1200’lü yıllarda gelmişlerdi.

Fakat, Efes’in tarihi ise 8.000 yıllıktır. Demek ki, “Anadolu bizim vatanımızdır” diyen Yunanlılardan çok önce buralar başkalarının vatanıydı!

Bizim tarihimiz, yani Türklerin varlığı antik dönem Anadolusunda sadece Hun-Göktürk-Selçuklu-Osmanlı’dan ibaret değildir. Özellikle Avar-Hazar-Peçenek ve Kıpçakların hiç mi etkisi olmamıştı?

Bizans dedikleri Doğu Roma İmparatorluğu’nda hiç mi Türk yoktu?

Neden Bizans’a Grek değilken, Grek Devleti deniyordu?

Yazının Devamını Oku

Coniler evlerine dönerken...

ABD’nin Afganistan özel temsilcisi Zalmay Halilzad’in El Cezire’ye verdiği mülakatı izlerken (pazar gecesi) insan düşünmeden edemiyor: Afganistan’da hem de 20 yıldır asker bulunduran ABD ve koalisyon güçlerinin, etnik ve mezhepsel olarak bölünmüşlük içindeki ülkede ulusal bütünlüğü, huzuru ve barışı sağlayamadığı gibi, şimdi de ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı bir gerçek!

ABD ve koalisyon güçlerine rağmen, silahlı Taliban güçlerinin Afganistan’da kontrol ettiği alanı daha da arttırdığı ise ayrı bir olgu...

(Bunlar yetmezmiş gibi, IŞİD güçlerinin başkent Kabil’i tehdit ediyor olması da ayrı bir sıkıntı kaynağı.) Aynı mülakatta, ülkeyi eylül ayına kadar terk etmezlerse, yabancı askerlerin Taliban’ın hedefi olacağı belirtildi.

Kabil Havalimanı’nda koruma amaçlı konuşlanması düşünülen Türk askerinin de, Taliban’ın saldırı tehditi altında olacağı konuşuldu. O zaman soru şu:

Afganistan’dan dönüş hazırlığı yapan Amerikan conilerinin ve koalisyon askerlerinin canı canken; 40 yıldır kanlı çatışmaların içinde debelenen Kabil gibi kaotik bir coğrafyaya gönderilmesi planlanan Mehmetçiği düşünmemiz gerekmiyor mu?

Amerika’nın gözüne girip NATO üyeliğini sağlama almak kaygısıyla, Kore’ye hem de Meclis kararı olmadan asker yollayan Menderes’in izinden gidilecekse eğer, Türk askerinin, Kabil Havalimanı’nı korumaya gönderilmesi şaşırtmaz herhalde!

TARIM VE SİLİKON VADİSİ (2)

“MİNE Ataman neler yapıyor” demiştik, geçen cuma günkü yazıda. İklim değişikliğine bağlı olarak hangi olumsuz sonuçlarla karşılaşacağımızı anlatıyor. Bugün de, ‘Silikon Vadisi’nde neler yapıldığını gündeme taşıyor.

Su kaynaklarının etkin kullanımı, iklime dayanıklı tohumlar, zararlılara karşı mücadele konusunda IBM gibi dünyanın sayılı teknoloji şirketleri ve Silikon Vadisi çalışıyor.

Yazının Devamını Oku

Mine Ataman neler yapıyor

İklim değişikliği son yılların en trend konusu. Olumsuz sonuçları en çok sofraya gelen tabağın fiyatını ve sağlığımızı etkiliyor. Hükümetler aldıkları çeşitli önlem ve teknoloji yatırımlarıyla iklim değişikliğinin etkilerinden tarımsal üretimi, dolayısıyla toplum sağlığını arındırmaya çalışıyor. Kuraklık, tohumculuk, zararlılar, toprak bakım ürünleri, her biri iklim değişikliği sonucu ortaya çıkan düzensiz yağış, hayvansal ve bitkisel zararlılar konuları teknoloji geliştirilecek alanlar.

Tarım son yıllarda çok uluslu şirketlerin ve teknoloji devlerinin ilgi gösterdiği stratejik bir sektör. Yediğimiz 20 çeşit tarımsal ürünün üretiminin yarısından fazlasını 5 ülke üretiyor.

Tarımda ölçek ekonomisi olmaması dün üzüldüğümüz bir hususken bugün işler değişiyor. Türkiye’de de tekelleşme yolda. Tarımsal araç çöplüğüne dönen ülkemizde küçük çiftçilerin ortak ekipmandan kullanması gibi birçok konu verimlilik için şart.

TARIM 5.0 KONUSU

Tarımla ilgili uzun yıllardır çalışan birçok dernek, vakıf ve oluşum tarımın geleceği için bilgi ve deneyim üretmeye devam ediyor. “Tohum Platformu” kurucusu Mine Ataman, 20 yıldır tarımın çeşitli alanlarında çalışmış, tarımın problemlerini ziyadesiyle yaşamış bir isim. Tarım ile ilgili kitapları, konuya tarihsel bir bakış açısı sunarken çözümleri de anlatıyor.

Sağlıklı ekmek konusunda yaptığı çalışma ve yazdığı kitapla doğru ekmek konusunda uzun yıllar bilinçlendirme çalışmaları yaptı.

Şimdilerde ‘Tarım 5.0’ konusunda farkındalık yaratmaya çalışıyor. Geçtiğimiz hafta ‘Ekmek 4 TL olabilir’ haberlerinin ardında aslında onun tarım teknolojileri ile ilgili farkındalık yaratma çabası var. Ataman’a göre iklim değişikliğinin etkileri teknoloji ile azaltılabilir.

Tarıma ait tüm araçlar arası entegrasyon, tarımın tüm süreçlerinden toplanan verilerin depolanması. Tüm veri ve makineler arası konuşabilen bir teknoloji altyapısıyla tarımsal bilgilerin ‘big data’ya dönüştürülüp paydaşlarla paylaşılması gerekiyor.

Dünyada birçok ülke Tarım 5.0’ı uygulamaya başladı ve yüzde 25’lere varan verim sağlarken iklim değişikliği etkilerini azaltarak doğru fiyatlı sürdürülebilir gıda üretimine geçti.

Yazının Devamını Oku

Yazık oldu Türkçeye!

Almanya’nın Hessen Eyaleti’nde orta dereceli okullarda öğretilecek seçmeli yeni yabancı dillerin arasında Türkçe de olabilirdi. Ama olmadı. Çince, Arapça, Portekizce, Lehçe olmasına karar verildi.

Çince, Arapça ve Portekizce en çok konuşulan diller oldukları için, Lehçe de Almanya’nın komşusu ile dostluğunu derinleştirmek için müfredata alınmış. Açıklamalar onu gösteriyor. ‘Türkçe niye yok?’ sorusuna bir gerekçe yok tabii.

Dünyada konuşulan yüzlerce dil olmasına karşın, ‘yabancı dil’ dendiğinde akla İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi diller geliyor çeşitli nedenlerle. ‘Seçmeli ikinci, üçüncü yabancı diller’ arasında da olsa, ‘Türkçe’ de bu sıralamaya arkadan da olsa girebilirdi. Türkçe dilinin saygı skalasına bir çentik daha atılırdı.

Türkçe dili Almanya’ya dün gelmedi. Örneğin yüz yıl önce 1917’de Berlin’de Türkçe-Almanca ‘Neue Türkei’ adlı gazete yayınlanıyormuş. ‘Ne yapabiliriz’, ‘Nasıl yapabiliriz’ sorularına cevap aranmalı.

Almanların ve diğer göçmenlerin de desteği şart. Kamuoyunda ‘Türkçeye haksızlık yapıldığına dair bir kanaat’ oluşmalı. Bu destek bugünden yarına olmaz. Yıllarca ilmek ilmek örülür. Bunu en iyi diplomatlar bilir.

Bugünden tezi yok kollar sıvanmalı. Hiç duydunuz mu? Ülkede sözü geçen bir biliminsanının, dilbilimcinin, iktidar partilerinden bir siyasetçinin, bir bakanın, devlet bakanının, bir milletvekilinin veya benzeri bir kişinin çıkıp kamuoyuna ‘Türkçe diline haksızlık yapıldı. Eyalet hükümeti yanlıştan dönmeli’ dediğini. Biz duymadık!

GÜNÜN SÖZÜ
“Marmara Denizi’ni müsilajdan temizlemek tıpkı ciğerlerini kaybetmiş bir hastaya yapılan kemoterapi gibidir. Sadece kısa süreli rahatlatma sağlar. Sorunun kesin çözümü gibi sunulması doğru değildir. Müsilaj sorununun kalıcı tek çözümü denize akan kirliliği önleyecek tedbirlerdir.” Faruk ÇEBİ

ANADOLU’NUN SESİ

Yazının Devamını Oku

Bu kuraklık hayra alamet değil

Küresel ısınma sebebiyle son günlerde televizyon kanallarının vazgeçilmez haberi ‘kuraklık’ oluyor. Türkiye’nin her tarafından göllerin, akarsuların ve derelerin kuruduğu ya da azaldığı haberleri ardı ardına gelmeye başladı. Hem içme suları hem de tarımsal amaçlı kullanılan sular bitme noktasında.

Daha önce turfanda sebze üretimi ile geçinen Antalya Gazipaşa’da da gelecek günlerde kuraklık tehlikesi ortaya çıktı. Özellikle son yıllarda ciddi anlamda muz üretim alanlarımız arttı. Gerek sera, gerekse de açık alanlarda ciddi anlamda üretime yönelik tesisler yapıldı. Tabii ki bu sebeple su tüketimimiz de arttı. Gerek köylerimizde gerekse de sahillerimizde tropik meyve üretimi son yıllarda çığır açtı. Kırsalda ve sahilde katma değeri yüksek avokado, kivi, ejder meyvesi ve passiflora gibi ürünlerin de üretimi arttı. Bu ürünler tropik meyveler olduğu için haliyle su ihtiyacı fazla. Alanya’da bulunan “Dim Barajı” ve Gazipaşa’da yapılan “Gökçeler Barajı” tarımsal sulamada kullanılamadığından dolayı çiftçilerimiz kendi imkânlarıyla sulama kuyuları açıyorlar. Bu da tesis için çok ciddi maliyetler getiriyor. Alanya ve Gazipaşa bölgesinde açılan kuyuların derinliği 100-350 metre arasında oluyor. Kuyular her sezon daha derine iniyor, bu da tüketimi arttırıyor. Görünen o ki bu derin kuyu açma işinin sonu yoktur.

Onun için acil olarak Alanya’da Dim Barajı ve Gazipaşa’da Gökçeler Barajı tam kapasite ile tarımsal amaçlı faaliyete geçirilmelidir. Kapalı sistem sulama döşenmiş olan borular faaliyete geçirilerek buharlaşma kaybı da sıfıra indirgenmelidir. Bunun yanında da Beyrebucak, Güney, Zeytinada ve Kaledran bölgesinin su ihtiyacına cevap verecek göletler yapılmalıdır. Bütün su ihtiyacımızı yeraltı suları ile gidermeye çalışırsak, yeraltı suları daha derinlere kaçacak ve alçak olan kuyular kuruyarak üreticilerimiz ciddi zarar görecektir.

Hidayet BİLGİÇ-GAZİPAŞA

‘ALLAH RIZASI’ İÇİN İĞNE VURDU

AİLESİYLE karavanla Doğu Karadeniz seyahatine çıkan Emsal E. öğretmen, Samsun’da bel ağrısından rahatsızlandı. Karşıyaka Aile Sağlık Merkezi’nde, Dr. Mustafa Sarıcaoğlu’na muayene oldu ve kendisine iğne, ilaç verildi. İlk enjeksiyon orada yapıldı. Reçeteyi göstererek herhangi bir aile sağlık merkezinde kalan iğnelerin enjektelerini de yaptırabileceğini söylediler. Emsal E. öğretmen yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“2. gün konakladığımız yere daha yakın olan Canik Merkez Aile Sağlığı Merkezi’ne gittik. Dr. Meral Yüksel’e durumu anlatım, Samsun’da misafir olarak bulunduğumuzu ve reçeteli iğnelerimin enjeksiyonunu yaptırmak istediğimi söyledim. Dr. Meral Yüksel’in söyledikleri hayli ilginçti. ‘Misafir hasta kabul etmiyoruz. Bazı sıkıntılar yaşanabiliyor. Ama bu sefer Allah rızası için yapalım. Yarın gelirseniz iğnenizi yapamam. Başka bir hastaneye başvurursunuz.’

Oysa misafir hasta tanımı belli. 25.01.2013/28539 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ‘Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliği’nin ‘Aile hekimliği birimine kişi kaydı ve aile hekimi seçimine ilişkin esaslar’ başlıklı 8. Maddesi 6. Bendi ‘Sürekli ikamet ettiği bölgeden uzakta kalacak kişi veya geçici süre ile Türkiye’de ikamet edecek olan kişi, kendisine yakın konumdaki bir aile hekiminden misafir olarak sağlık hizmeti alır. Aile hekimi misafir kişiler için herhangi bir ücret talep edemez’ hükümleri yer alıyor.

Bu doğrultusunda misafir hasta kapsamında hizmet alabilmemiz gerekirken, sanki ondan görevi dışında bir şey istemiş gibi,

Yazının Devamını Oku

Kıbrıs’ta bir millet üç devlet!

"Bugün Türkiye’nin yapması gereken, KKTC’nin dost devletlerce, bu arada aramızda akrabalık bağları bulunan devletlerce tanınmasını sağlamak için her türlü diplomatik çabayı göstermektir. ‘Bir millet, iki devlet’ söylemi lafta kalmamalı, KKTC’nin tanınmasını içerecek biçimde ‘bir millet, üç devlet’ olarak güncellenmelidir.”

Slovenya’nın AB dönem başkanlığını devralması dolayısıyla Strazburg’daki Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen basın toplantısında konuşan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula van der Leyen’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yapacağı bir günlük ziyaret hakkında görüştüğünü, AB’nin bu ziyaretin nasıl gerçekleşeceği konusunda çok hassas olduğunu ve Kıbrıs’ta iki devletli çözüme ilişkin hiçbir öneriyi asla kabul etmeyeceğini söylemesi üzerine; eski Devlet, Milli Savunma ve Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk bir açıklama yaptı:

“Avrupa Komisyonu Başkanı’nın konuşması, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak AB üyesi oldukları; buna karşılık Türkiye’nin hâlâ AB üyeliğine kabul edilmediği, KKTC’nin Türkiye dışında başka hiçbir devlet tarafından tanınmadığı dengesiz bir siyasi ortamda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin görüşleri doğrultusunda yapılmış bir açıklamadır. Slovenya, 1919-1991 yılları arasında 72 yıl boyunca Yugoslavya’yı oluşturan federe cumhuriyetlerden biri idi. 1991’de bağımsızlığını ilan etmiş, 1992’de Avrupa Topluluğu tarafından bağımsız devlet olarak tanınmış ve BM’ye üye olarak kabul edilmiştir. Slovenya’yı, Hırvatistan, Sırbistan, Bosna-Hersek ve Kosova izlemiştir.

KKTC ise onlardan önce 1983’te bağımsız devlet olarak kurulmuştur. Başlangıç ise, federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti içinde yer almak üzere 1975’te kurulan ‘Kıbrıs Türk Federe Devleti’dir. Ne yazık ki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve arka plandaki Yunanistan, Kıbrıs’ta eşitlik temelinde iki kesimli, iki toplumlu bir devlet; bu konudaki girişimlerin sonuçsuz kalması üzerine eşit egemen iki devlet çözümü konusunda uzlaşmaz bir tutum içinde olmuşlardır.

Bugün Türkiye’nin yapması gereken, KKTC’nin dost devletlerce, bu arada aramızda akrabalık bağları bulunan devletlerce tanınmasını sağlamak için her türlü diplomatik çabayı göstermektir.

Türkiye’nin AB’ye vereceği en uygun yanıt da, KKTC’nin tanınmasını sağlamaya yönelik diplomatik çabalarını yoğunlaştırmaktır.”

GÜNÜN SÖZÜ 

“Hayat sadece bir amaç için çabalandığında anlamlıdır.”

Yazının Devamını Oku

‘Sahte içki olayları cinayettir’

Çorlu’da 24 Haziran’da 30 vatandaşın zehirlenmesiyle başlayan ve 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan sahte içki olayı Trakya’yı dehşete sürükledi. Alkolün Bulgaristan’dan kaçak getirilmesi de Türk ve Bulgar vatandaşlarını büyük ölçüde tedirgin etti.

CHP Tekirdağ Milletvekili İlhami Özcan Aygun’un olayın başından beri Meclis’e getirdiği beş soru önergesinden sonra CHP’li diğer Milletvekili Dr. Candan Yüceer de yaptığı açıklamada, “Alkolün en pahalı olduğu üçüncü ülkeyiz. Alkoldeki vergi oranı yüzde 70’lere tırmandı. AKP iktidarının insanların yaşam tarzına müdahale etmek için alkollü ürünlere getirdiği ağır vergiler binlerce insanı sahte içkiye yönlendirmektedir. Sahte içkinin yaygınlaşmasının nedeni AKP’dir” ifadelerini kullandı.

Dr. Yüceer, “Sahte içki sorunu her geçen gün derinleşen bir yara olmaya ve can almaya devam ediyor. Hastanede tedavi gören bazı vatandaşlarımızın da durumlarının ağır seyrettiği bilgisini aldım. Aradan on günden fazla süre geçmesine rağmen iktidarın konuyla ilgili hassasiyetini öğrenebilmiş değiliz. Ama konu alkol olunca ellerini ovuşturduklarını her fırsatta göstermekten de çekinmiyorlar” dedi.

VERGİ YÜZDE 70, ÖLÜM 500

 Sahte içkiye bağlı olarak yaşanan ölümlerin Türkiye’nin önemli sorunlarından biri olduğunu belirten Dr. Yüceer, “Sahte içki problemi AKP iktidarı döneminde, siyasi bir tercihle alkole getirilen aşırı vergiler neticesinde ortaya çıkmıştır. Alkolün en pahalı olduğu üçüncü ülkeyiz. Son olarak 2021 Ocak’ta getirilen ÖTV zammıyla alkoldeki vergi oranı yüzde 70’lere tırmandı. İktidarın insanların yaşam tarzına müdahale etmek için alkollü ürünlere getirdiği ağır vergiler binlerce insanı sahte içkiye yönlendirmektedir. Yılda en az 500’den fazla insanımız sahte içki nedeniyle yaşamını yitirmektedir.

İktidar, insanların yaşam tarzlarına müdahale etmek için alkole getirdiği olağanüstü vergilerden vazgeçmeli, sahte içki üretimine yönelik ciddi denetimler yapmalı, sahte içki üretimine etkili cezalar verilmeli! Sahte içki ölümleri cinayettir! Sorumluları hesap vermelidir” ifadelerini kullandı.

GÜNÜN SÖZÜ
"Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir." (Sokrates)

BULGARİSTAN’DA YENİ SEÇİM 11 TEMMUZ’DA, SIKINTI BÜYÜK

Yazının Devamını Oku

Livaneli’nin açıklamaları üzerine Hacaloğlu dedi ki: ‘Gerçek CHP’liler sizi affetmeyecek’

CHP’den Kadıköy bölgesinden üç dönem milletvekilliği ve devlet bakanlığı yapan Algan Hacaloğlu, son günlerde Zülfü Livaneli’nin CHP ve eski genel başkanlar Bülent Ecevit ve Deniz Baykal haklarındaki, kendi sözleriyle ‘kabul edilemez, siyaset bilimi doğruları ile tarihi gerçekleri tahrif eden’, iddiaları üzerine şöyle konuştu:

“Ben, köklü bir CHP’li olarak, sadece tarihi gerçeklere ve Sayın Deniz Baykal’ın TBMM zabıtları ile CHP’nin basılı haldeki dökümanlarında yer alan gerçek sözlerine atıfta bulunarak, siyaset dünyamızda yaratılmak istenen, hangi amaca hizmet etmek istediği şimdilik çok net olmayan komplo ve kargaşalara kendi penceremden açıklık kazandırmak istiyorum.

Sayın Livaneli, Deniz Baykal hakkında söylediklerinizi size hiç yakıştıramadım. Kesinlikle katılmıyorum. Bugün (önceki gün Ahmet Hakan’ın köşesinde yazdıkları), benim de paylaştığım görüşlerin, aydın bir kişi olarak sizi derin düşünmeye, düşündüklerinizi yeniden irdelemenize yol açmasını diliyorum.

Hatırlar mısınız; 22. dönem seçilmiş olan CHP İstanbul milletvekillerini eşleri ile birlikte Çankaya’daki evimizde ağırlamış, kaynaşmalarına katkıda bulunmayı amaçlamıştım. Geçenlerde koronavirüsten kaybettiğimiz ağabeyim Çetin Hacaloğlu ve eşi Gülden (Öymen) Hacaloğlu vasıtasıyla Paris’te oluşan dostluğunuz, ilişkimize ayrı bir derinlik kazandırmıştı.

Ancak o gün bir sözünüzü hiç unutamıyorum: ‘Keşke siyasete hiç girmeseydim, milletvekili seçilmemiş olsaydım...’ Evet aynen böyle söylemiştiniz. Belli ki CHP milletvekili olmanın ‘sorumluluk ve duyarlılıklarını’ taşımakta zorlanmakta idiniz. Evet keşke, sanatçı-aydın kişiliğinizle gönüllerimizde taht kurmaya devam etseydiniz.

Bilmediğiniz, içselleştiremediğiniz siyasetten uzak dursaydınız.

Atatürk’ün kurucusu olduğu Partimiz hakkında, dünü ve bugünü ile hak etmediği saldırılarda bulunmasaydınız.

Birileri sizi affedebilir ama gerçek CHP’liler, sosyal demokratlar sizi hiçbir zaman affetmeyecek.”

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

CHP yeni kurduğu kadın derneğiyle sahneye çıkıyor

Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği son yıllarda Vatan Partisi’nin kontrolüne geçince, CHP ‘29 Ekim Kadınlar Derneği’ adıyla yeni bir kadın derneği oluşturdu ve başkanlığına eski Ankara milletvekili Av. Şenal Sarıhan getirildi.

Dünya ve ülkemiz kadın hareketinin ve Cumhuriyet devrimlerinin kadının toplumsal yaşama eşit katılımı için açtığı yolu izleyerek genelde insan hakları, özelde kadının insan haklarını savunmak, geliştirmek, toplumsal cinsiyet eşitliği bilinci yaratmak, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletinin gereklerine uygun olarak, yasal planda ve yaşamın içinde kadınların statüsünü yükseltmek, kadın ve çocukların her türlü şiddetten korunması için çalışmak amacı ile kurulduğu bildirildi. Türkiye’nin dört bir yanından 90 kadın kurucu üye tarafından 26 Ekim 2020’de Ankara’da kurulan dernek şu anda 45 il ve ilçede şube kuruluş hazırlıklarını tamamlamış. Hedefi tüm Türkiye’de örgütlenmek olan derneğin 22 Haziran 2021 tarihinde 1. Olağan Genel Kurulu yapıldı. Divan başkanlığını Aylin Nazlıaka’nın yaptığı genel kurul sonrasında genel başkanlığa, Türk hukukçu ve siyasetçi, eski milletvekili olan ve ‘100 Kahraman Kadın ve Robert Kennedy İnsan Hakları Ödülü’ sahibi olan Av. Şenal Sarıhan seçildi. 13 kişilik yönetim kurulunda ise 17 yıldır STK’larda bölgede ciddi çalışmaları olan ve birçok sivil toplum kuruluşlarında halen görev yapan Tekirdağ’dan Feray Karagöz de yer aldı. Karagöz, “TBMM’nin iradesini yok sayan ve ‘İstanbul Sözleşmesi’ni hukuka aykırı biçimde fesheden, kadınları ikinci sınıf vatandaş olarak gören ve insan haklarını yok sayan bir zihniyetin düşüncesine inat, kadınlar dayanışmasını sürdürmeye ve birlikte güçlenmeye yıllardır olduğu gibi bugün ve yarın da devam edecek. Çünkü mücadele kazandırır” dedi.

‘BAYKAL’A ÖDETTİRİLEN BEDELLER...’ESKİ TBMM Başkan Vekili Yılmaz Ateş, Ulusal Kanal’da Görüş Alanı programına konuk oldu. Zülfü Livaneli’nin CHP hakkında sarf ettiği sözlerin tartışıldığı programda Yılmaz Ateş, Deniz Baykal ile Recep Tayyip Erdoğan arasında, 22 Şubat 2003 tarihinde yapılan görüşmenin ayrıntılarını anlattı. O dönem TBMM Başkan Vekili olan Yılmaz Ateş, Erdoğan’ın yasağının görüşmeden 2 ay önce kaldırıldığını ifade etti.

- Sayın Baykal soruyor, “Kaç bin asker gelecek?” diyor, Sayın Erdoğan “65 bin” diyor. Sayın Baykal, “Artırılırsa bir önlemimiz var mı?” diye soruyor, Sayın Erdoğan “Yok” diyor. Sayın Baykal, “Peki bunlar geldiler, ne zaman çıkacaklar belli mi?” diye soruyor. Sayın Erdoğan, “Yok” diyor.

- Bir ülkede iki ordu, iki bayrak olur mu? İki otorite olur mu? Sayın Baykal’a ödettirilen bedeller bunun bedelidir. Erdoğan ve Baykal arasındaki görüşme buydu.

- Yılmaz Ateş açıklamasında, Deniz Baykal gibi düşünenlerin CHP’de hâlâ çoğunlukta olduğunu ifade ederken, “Demokrasi kürsüsüydü konferansıydı diyerek şimdi yeniden Türkiye’nin üzerine yeni bir tezgâh kuruluyor” dedi. CHP’nin yerle bir edildiğini ve saldırı altında olduğunu söyleyen Ateş, Kılıçdaroğlu’na da “Şimdi merak ediyorum ben. Bunun karşısında susarak dilsizi mi oynayacak?” diye sordu. “Oyun budur. Bu konuda bütün esas gerçek demokrasi güçlerinin tavrını da merak ediyorum.” diye ekledi. (İlgili video linki: https://youtu.be/_sAhHh8t0AQ)

İLBER ORTAYLI’DAN İKİ DERS

Yazının Devamını Oku

CHP’li büyükşehirler neler istiyor?

CHP’li 11 büyükşehir belediye başkanından 10’u, Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in ev sahipliğinde, hafta sonu Antalya’da bir araya geldi.

Tarım, turizm, çevre, kuraklık ve iklim değişikliği gündemleriyle yapılan toplantıda ilginç veriler gündeme alındı.

CHP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in ev sahipliğinde Belek’te yapılan toplantıya Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş, Tunç Soyer, Dr. Osman Gürün, Özlem Çerçioğlu, Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Zeydan Kayalar, Vahap Seçer ve Kadir Albayrak katıldı. Yurtdışında olan Lütfü Savaş ise toplantıda bulunamadı.

Böcek,“Amacımız, kimseyi ötekileştirmeden çalışmak”dedi. Büyükşehirlerin tasarruf ve gelirlerine el konulması gibi sorunları gündeme getirdiklerini anlattı.

TASARRUF VE GELİRLERE EL KOYMA

DHA muhabiri Mehmet Çınar’ın haberine göre, 11 büyükşehrin Türkiye turizminin odağı olduğunu kaydeden Böcek, “Sadece kıyı ilçelerimizde değil iç kesimdeki kırsal ilçelerimizde de turizmin gelişmesi için kararlıkla çalışmaları sürdürüyoruz. Türkiye genelinde de benzer bir politika uygulanması gerektiğine inanıyoruz” dedi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Meclis’e gönderilen “Turizm Teşvik Kanunu” taslağının Meclis İhtisas Komisyonu’ndan geçtiğine de dikkati çeken Böcek, mesire alanları ve plajlarla ilgili olarak hazırlanan kanun taslağının hem parti yönetimi hem de belediye başkanları olarak takipçisi olduklarını belirterek, “Bugüne kadar yapılmamış, bugün yapılıyor olmasından dolayı Türkiye’mizin yüzde 50 nüfusuna yakın illerimizi yönetmekte olan CHP’li 11 büyükşehir belediye başkanı için her şey çok açık ortadadır” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı’nın daha önce 11 Eylül 2019’da yapılan AKP’li ve CHP’li 30 büyükşehir belediye başkanları toplantısının yinelenmesini isteyerek, gelirlerinin kesilmemesini istedikleri, tasarruf konusunda bazı önerileri bulunduğunu kapalı toplantıda gündeme getirdikleri öğrenildi.

Yazının Devamını Oku

Seçimler, Türkiye-Almanya ilişkilerine verimli sonuçlar getirir mi? Sosyal Demokratlar 3. parti

Almanya yakından takip ettiğimiz bir ülke.

Üç milyonu aşkın vatandaşımız yaşıyor. Bu yıl Almanya’ya göçün 60. yılı. Ülkemizde her üç haneden birinin Almanya ile ilişkisi var. AB’deki en büyük ticaret partnerimiz. Avrupa’nın motoru. AB onu dikkate almadan adım atmıyor. Bize en çok turist gelen ülke. Alanya’da 10 bin kadar Alman yaşıyor. Ama Türkiye’den kaçan FETÖ takımı da orada. Almanya’yı mesken tutmuşlar. Bunun dost ve müttefik Almanya’ya yakışmadığını da söylemek durumundayız.

Almanya’da tam 80 gün sonra seçim var. Bu seçimde Angela Merkel de yok. Almanya ‘Merkelsiz’ bir döneme başlayacak. Anketlere bakılırsa Yeşiller Partisi şubattan sonra arkasına rüzgârı almış gidiyordu. Ama Yeşiller’in ‘Benzine 16 Cent çevre zammı’ gibi söylemleri seçmenleri korkuttu. Alman seçmeni çevreci olsa da cebine bakar, hızlı değişimden korkar. Hıristiyan Demokratlar tekrar birinci durumda. Bir değişiklik olmazsa ufukta Hıristiyan Demokratlar ile Yeşiller koalisyonu görünüyor. Alman milliyetçilerin veya aşırı sağcı popülistlerin ‘Türk Armin’ diye küçümsediği, Türklerin de ‘Armin Abi’ diye yere göğe sığdıramadığı Armin Laschet’in şansölye olması bekleniyor.

‘Sosyal Demokrat Parti ne durumda’ diye sorarsanız maalesef arkalardan geliyor. Bir dönemler Kurt Schumacher, Herbert Wehner, Willy Brandt, Helmut Schmidt gibi karizmatik siyasetçilerin yuvası olan parti şimdi yüzde 14 civarındaki oy potansiyeli ile üçüncü parti durumunda. Şansölye adayları şu anki Maliye Bakanı olan tecrübeli bir siyasetçi Olaf Scholz. Sosyal Demokratlar’ın umudu birbirine iki zıt parti olan Yeşiller ve Liberal Parti’yi yanlarına alıp iktidarı ele geçirmek. Olaf Scholz’un şansölye olabilmesi için önce sosyal demokratların seçimde en azından ikinci parti olması gerekiyor ama şimdilik bu zor görünüyor. Son dakika şapkadan tavşan çıkarırsa belki ama Alman seçmeni kolay kanmaz. Seçim sonrası Alman siyasi tarihinde yeni bir başlangıç olacak. Filozof Eflatun, ‘Her şeyin en mühim noktası başlangıcıdır’ demiş...

SAHİLCİLER ‘ÖNCE BİZİ DİNLESİNLER SONRA BİLDİKLERİNİ YAPSINLAR’AKARCA VE İASOS’TA İSYANI DİNLEYEN YOK

Seferihisar'ın Akarca beldesinde bir yıl önceki tepki hız kesmeden sürüyor. Akarca köyü 22 kilometrelik doğal bir koy. Akarca’ya yapılması planlanan devasa balıkçı barınağına (endüstriyel liman) karşı, zor pandemi şartlarında el ele verip vekâlet toplayıp dava açmaları büyük bir başarı sayılıyor. Tüzel kişilik için bir de Akarcalılar Derneği’ni kurup mücadelelerini genişlettiler. “Direncimiz sürecek, geri adım atmayacağız” diyorlar. Bu arada bölge halkı ve Şehir Plancıları Odası tarafından açılan davada yürütmeyi durdurma kararının çıkması üzerine Akarca’da bugün bir bilgilendirme toplantısı yapılacak. Bu sonuçların bölge halkına müthiş moral verdiği görülüyor.

KIYIKIŞLACIK MAHALLESİ

Benzer bir mücadele de Milas’ın “Kıyıkışlacık” mahallesinde sürdürülüyor. Orada da köylüler, İasos Koyu’nda (Güllük’te) 2. maden yükleme limanı yapılmasına karşı yapımcı firma ve çevre il müdürlüğü yetkilileri ile ÇED toplantısı düzenlemek istedi. Muğla ve ilçelerden gelen yaklaşık 1000 kişi, ellerinde düdük, tencere, davul ve pankartlarla protestoda bulundular. “Liman İstemiyoruz” sloganları atan kalabalık grubun karşısında jandarma ve çevik kuvvet ekibi çıktı. Toplantı alanında iki saat protesto gösterisi yapıldı. “MUÇEP” ve “Güllük Körfezi Koruma Platformu” üyeleri, limanın tahsis edildiği firmaya karşı yasal haklarını kullanacaklarını açıkladılar.

Her iki bölgede vatandaşın ortak dileği şu:

Yazının Devamını Oku

Baran Korkmaz olayı Karslıların ağrına gitti

Yalçın Bey, dünkü Karslı 500 gazeteci unsurunu da içeren yazınızı okudum.

Öncelikle o bölgeyi çok iyi bilen bir yazar olarak, verdiğiniz mesaj için teşekkür ederim. Aktif siyasetle ilgilendiği için 15 yıldır 60 yıllık aile mesleği gazetecilikten uzak kalan ve medyayı asgaride kullanan bir kişi olarak, böylesine bir konuda huzurlarınızda olduğum için de üzüntülerimin kabulünü peşinen rica ediyorum.

Öncelikle “Kars neresidir?” sorusuyla başlamak isterim. Kars sadece bir ilin adı değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmadan önce Cenub-i Garbi Kafkas Cumhuriyeti’nin, ardından Kars Milli Şura Devleti’nin başkentidir. Livane (Artvin), Batum, Karaköse (Ağrı) Sürmeli Sancağı (Iğdır) Ardahan-Çıldır Sancağı (Ardahan) illerinin toplamıdır. Bu devletler kendi rızasıyla Atatürk’ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmıştır.

Malumunuz “93 Harbi” denilen Osmanlı Rus Savaşı’nda Ruslar İstanbul Yeşilköy’e kadar geldiler. Kars savaş tazminatı olarak Ruslara verildi. Osmanlı Sultanı Abdülmecid tarafından üç yıl vergiden muaf olarak verilen Gazilik Madalyası da olan Kars’ın binlerce evladı yollara düştü. Sivas binlerce insana 20-30 sene süren bir zaman diliminde ev sahipliği yaptı. Bugün aralarında Yozgat, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Balıkesir, Hatay dahil 12 ilde 93 muhaciri yaşamaktadır. 1960’li yıllarda İstanbul, Ankara, İzmir, Adana’ya yapılan göçlerle en az üç milyon insan yaşamaktadır ülkemizde.

Biz Kars’ta Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Azeri gibi etnik ayrımcılığı bilmedik. Bu sebeple aşiret, Türkmen, terekeme, yerli diye seslendik birbirimize. Farklılıklarımızı muhafaza ederek kardeşçe yaşadık. Kültürümüze sahip çıktık. Ama bölgeciliği de bir anlamda bölücülük saydık. Göç ettiğimiz yörelerde evlilikler yaptık, iş kurduk. Atatürk, bayrak, toprak sevgimizden ödün vermedik.

Niye bu kadar çok gazeteci var? Okuryazar bir bölgeyiz. Kars’ın kültür sınırları Tebriz’den, Bakü’den başlar. Yeni değil ki bu. Anadolu Ajansı’nın bir numaralı kurucusu Ahmet Ağaoğlu’ndan mı, Bahadır Dülger’den mi, Ataol Behramoğlu’dan mı, Ercan Arıklı’dan mı, Mevlüt Işık’tan mı, Cengiz Ekinci’den mi, Fikret Ercan’ndan mı, Dursun Akçam’dan mı başlayalım? Yoksa günümüzde hepimizin göğsünü kabartan Doğan Şentürk’ten, İsmet Orhan, Ercan Sarıkaya, Barış Yarkadaş, Adnan Bulut, Erhan Öztürk, Deniz Zeyrek’ten, Mahmut Övür’den mi? Sizin dediğiniz abartılı değil, sayısı 500’ü bulan gazeteci değerlerimizden mi? Hangisini sayalım?

Karslı gazeteciler ne demek? Hadi Özışık’ın kendisi bile Türkiye’de rahmetli Ufuk Güldemir ile birlikte internet gazeteciliğinin babası olduğunu inkâr edemez. Çekirdekten gazetecidir. Tabii bugünkü konumunu çok tartışmalı ve gazetecilik etiğine uygun olmadığının altını çizerek. Bu konuda en keskin eleştirileri yapan birisi olarak söylüyorum. Bir gazeteciyi, siyasetçiyi memleketine göre tasnif etmek ayıptır. Hele bunu diyenlerin adı gazeteciyse daha büyük ayıptır. Gelelim Sezgin Baran Korkmaz’a, o otelde kaç Karslı kaldı? Yok. Sezgin Baran Korkmaz’ı tanımam, birçoğumuz gibi işimiz de olmaz. Adamı muteber bir iş insanı gibi bazı sanayici, gazeteci, vali, emniyet müdürü ve bürokratları gezdirip birlikte boy boy resimlerini basacaksınız, bazı gazeteciler Sezgin Baran Korkmaz’ın ablası olunca iyi ama başkaları için “Vayy Karslılar” olacak!

Ya Korkmaz Karaca? Adamın yedi düvel ile arkadaşlığı var. Sonra ne olacak? Eşinin resmini birlikte basarak p... ilan edilecek? Ya o resimlerdeki diğer taraflar? Her partiden, görüşten insan ile sarmaş dolaş! Şahsen benim dün de bugün de bu isimlerle bir müşterekim olmadı. Binlerce hemşerimiz gibi. Tam tersine, ne yaptıklarını tasvip ediyorum, ne de savunuyorum. Ama dedim ya, bölgecilik de bölücülüktür. Kısacası ayıptır, günahtır. Ağırımıza gidiyor. Mesleki kıskançlıkları bir yana bırakalım. İnsanların ve illerin değil, yolsuzlukların, olayların peşine düşelim.

Metin IŞIK - 20. Dönem İstanbul MV., İkinci Yüzyıl Derneği Başkanı GÜNÜN SÖZÜ “‘HAKEME gideriz, söke söke alırız’

Yazının Devamını Oku

13.5 milyon emekli, dul ve yetimin yüzü gülmüyor

Atatürk’ün emekliye ayrıldığı 30 Haziran (1927) ‘Emekliler Günü’ olarak kutlanıyor.

Son derece düşük aylıkla ayakta kalmaya çalışan, yoksulluktan akşam karanlığında pazara giderek temel gereksinimlerini karşılayan, cep yakan fiyatlardan ötürü marketlerin yanına bile yaklaşamayan, emeği ile çalışarak yıllarca ülke kalkınmasına omuz veren emekliler bu vahim konumu hak etmiyor.

14 milyona yakın emekli, dul ve yetimin arasında on binlercesi 1.500 lira aylığa talim ediyor. Gariban ve umarsız kitlenin neredeyse yarısının aylığı 2.825 liralık asgari ücretin altında. Her gün iğneden ipliğe zam gelirken emekli aylığına 6 ayda bir yapılan yüzde 7, yüzde 8 gibi komik zamlar yetersiz kalıyor.

Yıllardır taleplerine olumlu yanıt alamayan emekli, önümüzdeki Kurban Bayramı’ndan itibaren ikramiyelerin 1.500 liraya yükseltilmesini, sağlık hizmetinden yapılan kesintilerin sonlandırılmasını, 2000 sonrası işçi ve esnaf emeklilerini içerecek intibak yasasının çıkarılmasını, düşük aylıklarda kalıcı iyileştirme gerçekleştirilmesini, 6 aylık artışların enflasyona göre değil seyyanen zam olarak yapılmasını, en düşük aylığın net asgari ücret düzeyine eşitlenmesini bekliyor. İnsanca yaşam için gerekli bu talepler neden karşılanmaz? Avrupalı ve Rus turistler sıcakların bastırdığı bu günlerde Türkiye’ye tatile gelirken, bizim garibanlar parasızlıktan yıllardır denizi ve dinlenceyi unuttu.

Emeklinin gözü, aylıklarına yapılacak artışı saptayan 5 Temmuz açıklaması ve gerçekleşecek 6 aylık enflasyonda.  Şükrü KARAMAN GÜNÜN SÖZÜ “KAMUYU ilgilendiren konularda, yargılamanın kamuoyuna açık olarak yapılması gerekir. Kamu hizmetinin görülmesiyle ilgili çekişmelerin, ‘uluslararası tahkim’ denilen yolla, kamuya kapalı bir yöntemle çözüme bağlanması, öteki sakıncalarının yanı sıra bu bakımdan da kesinlikle uygun değildir.” Prof. Dr. Rona AYBAY

KARACA VE ‘TOPAÇ SİYASETİ’YAKLAŞIK 10 gündür Türk siyasetinde Korkmaz Karaca ismi tartışılıyor. Parlak bir eğitimi yok, 43 yaşında. Baba tarafı Ardahanlı, ana tarafı mübadil bir aileye mensup. Tabii Sezgin Baran Korkmaz’la irtibatlı olduğuna göre güçlü bir hemşeri grubuna sahip; Iğdır-Kars, Ardahan yöresinde 500’e yakın gazeteci kartı olduğunu belirtmek gerekiyor. Önce ANAP’a yakın durdu, daha sonra Arı Grubu ve Cem Boyner gruplarının yanında boy gösterdi. Mustafa Sarıgül’e yaklaştıktan sonra birisi onu kolundan çekip Deniz Baykal’a götürdü. CHP’den itibaren Korkmaz Karaca’nın ismi ya Çukurova Holding ya da Mehmet E. Karamehmet’in isimleriyle anılması da ilginç bir durum. Önder Sav’la birlikte Kılıçdaroğlu ile karşı grupta yer aldı.

Siyaset lobisi onu bu kez AKP’ye kadar sürükledi, Erdoğan kendisini Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politik Kurulu üyeliğine seçti. Ve Saray’ın güçlü ekibiyle iç içe oldu. Her türlü siyasi oyunu iyice öğrendi. CHP’de de AKP’de de partinin ileri gelenleriyle çabucacık ‘dost’ olmayı biliyordu! Ne gariptir ki 40 yıl partiye emek vermiş kişilerin il delegesi olamadığı partide CHP PM üyeliği yaptı; o dönem Deniz Baykal’ın prensi Önder Sav’ın manevi oğlu diye anılırdı. Deniz Baykal genel başkanlığa devam etseydi kesin milletvekili olur gözü ile bakılıyordu. Daha sonra birden AKP çevrelerinde anılmaya başlandı. SBK Holding’in sahibinin kendisine lüks araç ve Beylerbeyi’nde milyonluk yalı tahsis ettiği ortaya çıktı; hatta kendi beyanı ile SBK Holding’e 50 defa gittiğini açıkladı. Bizi arayanlar çok firmaya danışmanlık yaptığını, kısa zamanda servetini hatırı sayılır bir biçimde büyüttüğünü anlatıyorlar. Ancak Baykal’a şah damarı kadar yakın olan Mehmet Sevigen’den hâlâ bir tepki yok. Kaldı ki AKP’li siyasetçilere her fırsatta tepki koyan CHP’li vekillerin Korkmaz Karaca’ya hatırı sayılır bir tepki koyduklarını göremiyoruz.

İÇİMİZDEN, DIŞIMIZDAN SAHTEKÂRLIK AKIYOR SAHTE OTEL WEB SAYFALARINA DİKKATBEN, Sirene Otelleri’nin genel müdürü ve aynı zamanda Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği (POYD)’un genel sekreteriyim.

Sizi rahatsız etmemin nedeni son zamanlarda yaygınlaşan ve özellikle Türk tatilcileri zor durumda bırakan sahte otel web sayfaları.

Yazının Devamını Oku

Çocuklarınızı yazın kurs ve etkinliklere gönderiniz

"Saldım çayıra, mevlam kayıra” demeyiniz. Evlatlarınıza yol gösteriniz.

Onları çağın gereklerine uygun yetiştiriniz. Bu yılın temmuz ve ağustos aylarında, 7 hafta boyunca ülkemizdeki 52.500 okulun tümüne yakınında öğrenciler, öğretmenler ve veliler için ‘kurslar’, ‘etkinlikler’ düzenlenecek.

Okullar yaz boyunca açık kalacak. Tatil demek sadece uyumak, boş boş vakit geçirmek değildir. İşlemeyen demir paslanır. Okullar hepimizin malıdır. Bu ülkenin büyümesi, gelişmesi için bilgili, eğitimli insanların sayısının artması şarttır.

Sadece okullarda verilen derslerle yetinmeyiniz. Evladınızı haftada en az bir kere halk kütüphanesine gönderiniz. Hatta birlikte gidiniz. Orada kitapları, dergileri, gazeteleri karıştırmak size iyi gelecektir.

Okullar bünyesinde, talebe göre 100 kadar farklı kurs ve etkinlik düzenlenebilmektedir. Yabancı dil, bilgisayar kullanımı, kodlama, yazılım dilleri öğrenme, Üç boyutlu yazıcı ile tasarım, müzik enstrümanı çalma, halk oyunları vb. gibi kurslar öğrenciler ve veliler içindir. 

Japonya’da okullar 240 gün ders vermektedir. Bizde bu rakam 180’dir. Bizim de 240 gün okulları işletmemiz çok büyük gelişmelere sebep olacaktır.

Temmuz ve ağustos aylarındaki kurslarda okul sınırlaması yoktur. Yani A ilkokulundaki bir öğrenci B lisesindeki kurslara kayıt olabilecektir. Bu faaliyetlerin tümü parasızdır.

Ek bilgi için: https://telafidebendevarim.meb.gov.tr adresine bakabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

‘Armin Abi’ haksızlık yaptı

Ülkenin gündemi o kadar yoğun ve hızlı değişiyor ki etrafımıza bakamıyoruz.

Almanya’daki dostlar aramasa haberimiz olmayacaktı. Almanya’nın Hessen Eyaleti’ndeki Türk ebeveynler feryat ediyorlar, dinleyenleri yok. Eyalette 400 bin Türk/Türk kökenli yaşıyor. İlk, orta ve liselerde binlerce Türk çocuğu var. 2 Haziran’da Eyalet Eğitim Politikaları Komisyonu toplanmış, Portekizce, Lehçe, Arapça ve Çincenin ikinci yabancı dil olarak okullarda ders olmasına karar vermiş. Eyalette Almancadan sonra en fazla konuşulan yabancı dil Türkçe yok.

Almanya’da ilk ve orta öğretimden her eyaletin kendisi sorumlu. Hessen Eyaleti de Türkçeyi ne hikmetse yok saymış. Türkler bu işi çok önceden fark etmiş ki 2018’de 20 bin imza toplayıp vermişler bakanlığa, Türkçe yabancı dil dersleri arasında olsun, diye. Herhalde imzalar bakanlıkta rafa kaldırılmış. Burası Almanya’nın ortasında 6 milyonluk eyalet. Frankfurt Havaalanı’yla, finans merkezi olmasıyla bilinir. Bursa ve Hessen Eyaletleri kardeş bölgeler. İktidarda Hıristiyan Demokratlar-Yeşiller koalisyonu var.

Helmut Kohl’ün, Angela Merkel’in ve şimdi de herkesin ‘Armin Abi’ diye yere göğe koyamadığı Armin Laschet’in lideri olduğu Alman Hıristiyan Demokratlar, göçmenlere karşı sert tutumlarıyla biliniyor. Her fırsatta çok kültürlülüğü dillerinden düşürmeyen Yeşiller de iktidar olunca onlara ayak uydurmuşlar sanki. Türkler toplanıp karara karşı mektup yazmışlar bakanlığa ama ayıp olmasın diye dahi ‘Durun bakalım, gözden geçirelim’ diyen falan yok. Burası ‘Armin Abi’nin eyaleti değil ama o tüm Almanya’yı yönetmeye soyundu. Sormak lazım, bu iş için ne düşünüyor acaba...

Almanya’ya göçün 60. yılında gelinen nokta burası. Halbuki Almanya’da eylül ayında genel seçim var. Gerhard Schröder’in 1998’de 6 bin oyla şansölye olduğu düşünülürse, her bir oy altın değerinde. Demek ki Türk kökenli seçmenlerin de ağırlığı yok. ‘Bize oy vermezler’ diye de çekinmiyorlar. Binlerce Türk çocuğunu da bir Portekizli, Polonyalı, Çinli, Suriyeli çocuk ile aynı hizada düşünmüyorlar sanki...

YEŞİLLER İÇİN 334 İMZADOKUZ aydır Yeşiller Partisi’nin kurulmasının önüne çekilen bürokrasi engelini aşmak için bir imza kampanyası başlatıldı. Başvurunun yapıldığı 21 Eylül 2020’den bu yana anayasal haklarının ihlal edildiğini bildiren yazar, akademisyen, siyasetçi, aktivist, sanatçı, gazeteci 334 yurttaşın destekleyerek önayak olduğu kampanyada 21 Haziran’dan itibaren herkes imzacı olmaya çağırıldı.

GÜNEŞ’İN YERİNE VURAL OLMALIBEDRİ Baykam, Cumhuriyet’te dünkü ‘EURO 2021 ve Güneş tutulması’ yazısında şöyle diyor:

“Avrupa kupasında

Yazının Devamını Oku

Bu kayyum ataması mıdır?

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu, “Sayıştay Başkanlığı’na Cumhurbaşkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürü’nün seçilmesine tepki göstererek “Bu bir kayyum atama çabasıdır. Cumhurbaşkanından doğrudan emir ve talimat alan bir kişinin başkan seçilmiş olması Sayıştay’ın tarafsızlığını ve bağımsızlığını tamamen ortadan kaldıracaktır” dedi.

“TBMM Genel Kurulu’nda yapılan gizli oylama sonucunda Sayıştay Başkanlığı’na Cumhurbaşkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürü seçilmiştir. Cumhurbaşkanlığı ve cumhurbaşkanlığına bağlı olan bütün bakanlıkları denetleyecek olan bir kurumun başkanlığına, denetlenecek olan kurumlardan birinde hiyerarşik olarak cumhurbaşkanına bağlı olan ve ondan doğrudan emir ve talimat alan bir kişinin seçilmiş olması Sayıştay’ın zaten sınırlı olan tarafsızlığı ve bağımsızlığını tamamen ortadan kaldıracaktır” diyen Yeneroğlu’nun vurgulamaları özetle şöyle:

“Sayıştay’ın varlık nedeni TBMM adına denetleme yapmaktır. Vatandaşlarımızın alınteriyle kazandığı ve devlete verdiği vergilerin kamu kurum ve kuruluşlarında yolsuzluk sonucu haksız yere harcanmasının önüne geçmek değil midir?

Yeni Sayıştay Başkanı 2012 yılında başbakanlıkta göreve başlamasından itibaren tam 9 sene mevcut Cumhurbaşkanının emir ve talimatı altında çalışmış bir kişidir. Yeni başkanın, Cumhurbaşkanının emir ve talimatı ile Sayıştay’ı yönetmek ve de Sayıştay’dan iktidar partisini rahatsız edebilecek kararların çıkmasını engellemek üzere seçildiği açık olduğuna göre, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde mevcut kurumların kâğıt üzerinde varlığı devam etse de kurumların içinin hülle usulü atama ve seçimlerle boşaltılması genel bir uygulamaya dönüşmüş olmuyor mu?

Peki kamu kurumlarında şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri ayaklar altına alınırsa bütün kurumların görevlerini gereği gibi yerine getirme anlayışı ayaklar altına alınmış olmuyor mu?”

HAKKANİYETLİ BİR UYARI!

ESKİ milletvekili, bakan ve hukukçu Ertuğrul Günay diyor ki: “Adalet Yürüyüşü’nün üstünden 4 yıl geçti. ‘Adalet’ ihtiyacı hâlâ ilk sırada. KHK’lıların işsizliği, haksız tutukluların mahpusluğu sürüyor. Soma’da 301 emekçi öldü; sorumlular geziyor. Adalet düzelmeden ne ekonomi düzelir, ne de demokrasi.”

‘MARMARA’YA VERİLEN OKSİJENİN FAYDASI OLMAZ’

MARMARA

Yazının Devamını Oku

Üç nesil biyolog

M. Levent Artüz, Marmara Denizi’ni, Tayyip Erdoğan’ın görev süresi boyunca inceleyen bir denizbilim insanı. “Anne tarafından da, baba tarafından da bilebildiğimiz kadarı ile tümü ile Boğaziçiliyiz. Anne tarafı (Prof. Dr. F. Samime Artüz, jeoloji profesörü) Anadolu Hisarı-Üsküdar, baba tarafı ise Beykoz, Yalıköy kökenlidir” diyor.

- Cemal Artüz (baba tarafından dedem) Türkiye Biyoloji Derneği kurucusu, biyolog, kendisini eğitim alanına adamış bir kişidir, dolayısı ile Haliç Sütlüce’de devlet tarafından bir okula adı verilmiştir. Kabataş Erkek Lisesi, Kandilli Kız Lisesi müdürlüklerinde bulunmuştur.

- Hidrobiyolog M. İlham Artüz (babam) hayatını deniz araştırmalarına adamıştır. İlk olarak Et ve Balık Kurumu’nda görev yapan M. İlham Artüz, “MAREM” projesi yani Türkçe adı ‘Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi ve Etkileri’ isimli projenin temelini balıkçılık biyoloğu Olav Aasen ile birlikte 1954 senesinde atmıştır. İstanbul Üniversitesi Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü’nün kurulması ile bu kurumun başında görev yapmaya ve söz konusu projeyi sürdürmeye başlamıştır. Bu durum 1982 senesine kadar kesintisiz devam etmiştir. İlham Artüz’ün emekli olması ile enstitü lağvedilerek lokanta haline getirilmiştir! Bu durum hıfzıssıhhanın kapatılması -pandemi örneği gibi HAE kapatılması- VE Marmara Denizi’nin kirlenmesi olarak kıyaslanabilir.

Daha sonra söz konusu proje, İ.Ü. Çevre Bilimleri ve İTÜ Gemi İnşaatı ve Denizbilimleri bölümlerinde devam ettirilmiştir. M. İlham Artüz’ün vefatı ile zaten beraber çalışan çocukları hidrobiyolog M. Levent Artüz ve elektrik elektronik mühendisi O. Bülent Artüz projeyi devralmışlar, M. Levent Artüz İTÜ gemi inşaatı ve denizbilimleri fakültesinde babasının dersleri (oşinografi ve deniz kirlenmesi dersleri) ile birlikte projeyi üstlenerek devam ettirmiştir.

O. Bülent Artüz’ü MAREM projesinin beyni olarak anmak doğru olacaktır, projeyi çağdaş, multidisipliner bir yapıya kavuşturmuş, 1954 senesinden bugüne bir veri tabanı ve işletim programı yazmış, fiilen tüm çalışmalara katılmış; hesaplamalar, karşılaştırmalar kısaca her şey üzerinden elini eksik etmemiş, önderlik yapmıştır.

Binlerce sayfa rapor hazırladılar, onlara “Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı” sponsorluk yaptı.

Üç nesildir aynı bilim dalında büyük emekler veren Artüz’lerin kim olduğunu şöyle bir araştırırsanız nasıl biliminsanı olduklarını öğrenirsiniz.

MİKROBİYOLOJİYİ BİLMEDEN

“MÜSİLAJ

Yazının Devamını Oku