GeriAyşe ARMAN Türkiye'deki tüm kavgalar kardeş kavgasıdır
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türkiye'deki tüm kavgalar kardeş kavgasıdır

Sokakta öpüşmeyen tecavüzcüler’ başlıklı bir yazı yazdı. <BR>Yazıya vuruldum.<BR>“O pislik heriflerin hapishanede gebermesini istiyorum!” diye başlıyordu.<BR>The Accused / Sanık filmden bir alıntıyla.<BR>Güney Afrikalı romancı dostu Verenia Keets ile arasında geçen bir konuşmayı aktarıyordu.<BR>Yazı, Türkiye’deki kadına yönelik şiddetle ilgiliydi.<BR>“İki kişinin sokakta küçücük bir veda öpücüğü vermesi tepki toplamıyor mu?” diye soruyordu Verenia ona, “Evet” yanınıtı alınca da “Ama yetim yurdundaki çocuklara veya savunmasız genç kızlara tecavüz edilince kimse kılını kıpırdatmıyor. Haksız mıyım?”<BR>“Haklısın” diyordu, “En son geçen ay, 16 yaşındaki bir kıza tecavüz eden dört uzman çavuş serbest bırakıldı. Tecavüzcülerden biri 25 Haziran’da tutuklandı.”Sokaklarda öpüşenleri ahlaksızlıkla suçlayan, linç etmeye kalkan ama küçücük kızlara tecevüz edilenler serbest bırakıldığında kılını kıpırdatmayan bir toplum hakkında doğru tespitleri yapan bu adamı tanımak istedim.<BR>

HETEROSEKSÜEL, EVLİ VE NİKOTİNMAN

Bir mail attım ona.

“Karım Azize’nin en sevdiği yazarlardan birisiniz. Röportaj teklifiniz beni yalnızca gururlandırmadı, ailemizde tatlı bir sevince de neden oldu. Size bunu söylemek beni mahcupluğa sürüklüyor, fakat cinsellik konusu etrafında söyleyecek fazla sözüm yok. Bağışlayın lütfen. Nihayetinde heteroseksüel, evli bir nikotinmanım. Umarım günün birinde rastlaşır, konuşuruz. Böylece benim de ileride torunlarıma anlatacak bir hikâyem olur: ‘Çocuklar ben Ayşe Arman’la yüz yüze konuştum.’ ‘Dede, gene yalan söylüyorsun!’ Çok selamlar, sevgiler, saygılar.”

Tekrar bir mail attım.

“Keşke bir araya gelebilseydik. Cinsellikten ibaret olmayacaktı röportaj. Ben de neticede heteroseksüel, evli, nikotinman bir kadınım. Cinsellik üzerine soracak o kadar da sorum yok. Ben sizi merak ediyordum. Yazı üzerine konuşabilirdik. Edebiyat üzerine, hayat üzerine, aslında iki ayrı mahalle olmadığı üzerine… N’apalım… Ben beklerim. Bir gün isterseniz, ben buradayım, hemen atlar gelirim.”

ROMANLARI İNSANI UÇURUYOR

Türkiyedeki tüm kavgalar kardeş kavgasıdır

Sonra öteki Y kuşağı üzerine ilginç bir yazı yazdı.
Merakım tavan yaptı.
Kimdi bu Yeni Şafak’ta yazan Murat Menteş?
Gittim kendine köşe yazarı süsü veren edebiyatçının kitaplarını aldım.
O arada da sevgilimle Meis Adası’na gittim.
Son romanı, ‘Ruhi Mücerret’ yanımda bana eşlik ediyordu.
Romanı, beni benden aldı.
Dönünce telefon açtım.
“Artık beni ekemeyeceksiniz! İftarda buluşalım. Lütfen eşiniz Azize’yi de ikna edin” dedim.
Ve üçümüz buluştuk.
İkisiyle de sohbet etmekten inanılmaz keyif aldım.
Ve Murat Menteş’in hayatına daldım. Çok sıra dışı bir yazar. Eşi de en az onun kadar sıra dışı bir doktor.
Allem ettim, kallem ettim, Murat Menteş’i röportaja razı ettim. Azize’nin de yardımlarını inkâr edemem.
O, söyleyecek yeni şeyleri olan bir adam.Ve romanları insanı gerçekten uçuruyooor.
(Okumadıysanız lütfen Ruhi Mücerret’i alın ne demek istediğimi anlayacaksınız.)
Kendi hayatı da öyle, bisiklet tamirciliği var, sihirbazlığı var ve amatör boksörlüğü…
Kemerlerinizi bağlayın, bu röportaj birkaç gün sürecek!

HAMİŞ: Point Otel’e ve fotoğrafları çeken Cem Talu’ya teşekkür ederim.

Geçen hafta sonu Meis’e gittim, yanımda da son romanınız ‘Ruhi Mücerret’ vardı. Aman Allahım âşık oldum! İnanılmaz bir roman. Gerçekten 300 kilometre hızla giden bir otomobil gibiydi. Aklımı başımdan aldı. İnanılmaz yaratıcı buldum. Her şeyini yeni ve farklı buldum. Ve sizi, Yeni Şafak’taki yazılarınızdan ibaret sandığım için utanç duydum...

- Hiç sorun değil. Türkiye’de insanlar el sıkışırken bile göz teması kurmuyor artık. Birbirimize karşı, mağara adamının, kazma dişli dağ kaplanı hakkındaki düşünceleriyle doluyuz. Herkes, ‘öteki’ni gâvur, yobaz, hain, sapık, açgözlü, yalancı, hilekâr filan zannediyor.

Aslında nesiniz? İslamcı aydın mısınız? Muhafazakâr entelektüel mi? Romancı mı? Kurgu sihirbazı mı?

Türkiyedeki tüm kavgalar kardeş kavgasıdır



- Kimliğimle değil; emeğimle ve eserimle tanınmak isterim: Romancıyım yani. Müslüman’ım. Bununla birlikte, inancın, dinin, şu veya bu turnikeden geçerken gösterilen bir kimlik olarak kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum. Stanislaw Jerzy Lec, “Yanlış bir adım atmayagörün. Hemencecik birilerinin atış menziline girersiniz” diyor. Ne yazık ki Türkiye’de doğru adım atılabilecek bir bölge kalmadı. Nereye kıpırdasanız, ‘dan!’ diye yaftalanıp vuruluyorsunuz.

Doğru söylüyorsunuz. Ama ben hâlâ romancılığınızda takılı kaldım. Akış hızı insanın başını döndürüyor. Kokain almış gibisiniz. Hep mi böyleydiniz?

- ‘Dublörün Dilemması’ kıtabım yayınlandığında, bir sürü okur, aynı şeyi söyledi: “Ne kullanıyorsun? Eroin, kokain, ecstasy?..” Uyuşturucu müptelası değilim. Nikotini saymazsak. Romanlarımın akıcı, ilginç, sürprizli, komik olması için tabii ki uğraşıyorum...

Roman diliniz de alışık olmadığımız bir dil. Yeni kuşak Türk romancıları olarak, yeni bir dil yaratma amacınız mı var?

- Anlam, anlatımla sıkı sıkıya ilişkilidir. Alper Canıgüz, Emrah Serbes, Murat Uyurkulak, Hakan Günday gibi yazarlarla ortak dertlerimiz var. Aslında her yazar, yeni bir anlatım ve üslup kurmalı diye düşünüyorum.

Babam bile bana 'Ahmet Hakan gibi olma' diyor

Sizi, Ahmet Hakanlaşmakla suçluyorlar? Bu ne demek? Böyle bir kavram mı var?

- Evet var. Gerçekten ilginç bir mevzu. Babam bile bana, “Ahmet Hakan gibi olma!” diyor. (Gülüyor.) Ahmet Hakanlaşma en az 10 yıllık bir olgu. Bence, Ahmet Hakan’ın kendisi bile Ahmet Hakanlaşma sürecini tamamlayamadı. Ee, kolay iş değil. Benim Ahmet Hakanlaştığımı, ancak dedikodu formunda söyleyebilirler. Çünkü ben bir romancıyım. Zaten kendi emeğimle bir işin üstesinden geldim. Ahmet Hakanlaşmak şöyle dursun, günden güne daha da Murat Menteşleşiyorum.

ÜÇ TÜR AHMET HAKANLAŞMA VAR

Türkiyedeki tüm kavgalar kardeş kavgasıdır

Peki kaç tür Ahmet Hakanlaşma var?

- Üç. Birincisi: Gerçek Ahmet Hakanlaşma. Yani bir ‘mahalle’de başarılıyken, başka bir mahallede de başarıyı sürdürme, hatta pekiştirme. İkincisi: Kimilerinin bu tabirle kastettiği şey. Yani, dindar bir muhitten, laik bir muhite geçme ve oranın standartlarına uyum gösterme. Üçüncüsü: Gizli Ahmet Hakanlaşma. Bu da ikincinin bir türevi. Zenginleşen muhafazakârların çoğunun yöneliminden bahsediyorum. Villalar, cipler, lüks tatiller, şatafatlı davetler falan filanla coşanların hali. Kaldı ki, Ahmet Hakan’ı bu bakımlardan solda sıfır bırakanlar az değildir...

Daha önceki kuşakta Ahmet Hakanlaşan kim ya da kimler var?

- Bilemiyorum. Ama İsmet Özel, 1970’lerin başında, sosyalistken İslam’a yönelmişti. Harika şiirler yazıyordu ve bu sanatsal yetkinliği ni sürdürdü. Fakat ‘İsmet Özelleşmek’ diye bir tabir ortaya çıkmadı.

Ahmet Hakan’ın nesine kızılıyor?

- Bilmem. Medeni bir insanın Ahmet Hakan’a kin gütmesi için bir neden göremiyorum.

O bir ‘kahraman’ mı, ‘anti-kahraman’ mı?

- İkisi de değil.‘Kahraman’ olmak için, insanları kurtarmanız gerekir. Sanırım, Türkiye için fazla normal biri Ahmet Hakan. Sadece dindarlar değil, laikler de onu ‘farklı’ buluyor. O da “Ne çekti be!”

PERFORMANSI OLAĞANÜSTÜYDÜ

Gezi’deki performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?


- Beğenip, beğenmemek ayrı, performansı olağanüstüydü. Gezi hakkında her gün birkaç yazı yazdı. Yedi haftada 100’e yakın yazı. Bu kadarını, başka hiçbir gazeteci yapmadı. Gezi’yi tanımladı. Gezi’ye akıl verdi. İlham verdi. Bence, Gezi’yi yönlendirdi. Üstelik bunu, gösterişsiz bir tarzda yaptı. Ben mesela, önce Gezi’yi anlamaya çalıştım. Sonra tereddüt ettim. Ardından tekrar konuya eğildim filan. Birçok yazar benim durumumdaydı. Fakat, Ahmet Hakan cesur davrandı. Ve bence Türkiye’ye çok faydası dokundu bu tutumunun. Çünkü o yazılar olmasa, Gezi, bugün olduğundan daha şiddet yüklü bir seyir izleyebilirdi. Gezi’nin demokratik, özgürlükçü, fiyakalı ve kardeşçe bir doku kazanmasında, Ahmet Hakan’ın önemli bir payı oldu. Kendisiyle kişisel bir yakınlığım yok. Gelgelelim, adam teşekkürü hak etti yani!

Kötülük iyilikten çok daha doğurgandır

Türkiyedeki tüm kavgalar kardeş kavgasıdır

Dinle ilişkiniz ne zaman, nasıl başladı? İnanç, hayatınızın neresinde duruyor?

- Önce şunu söyleyeyim: Bence, Türkiye’deki tüm kavgalar, kardeş kavgası. Hepsi. Dini inancın, tüm bu ayrışma ve çatışmalarda bir işaret gibi kullanılmasına razı değilim. Ama tabii ki Türkiye bir İslam ülkesi. İslam terbiyesi, İslam kültürü, İslam sanatı, İslam üslubu hepimize az çok sirayet etmiştir. Ateistlere bile. Henny Youngman’in yaptığı bir espri var: “Bir insan, elbette ateist olabilir. Fakat mühim olan Katolik ateist mi, Ortodoks ateist mi, Müslüman ateist mi olduğudur.” Ben sürekli zihnimde, kendime dair, bir ‘günah-sevap’ cetveli tutuyorum. Yani “Şunu yapmamalıydım, bu iyi oldu” gibi. Müslüman hayatı yaşamaya çalışmak, roman yazmaya çok benziyor. Macera hiç bitmiyor. Oturduğun yerde sevap kazanabildiğin gibi, canını dişine taktığın halde günaha girebiliyorsun.

NEFRET DOLU İNSANLARI DİNDAR SAYMIYORUM

Bazen Tanpınar’la, bazen Tarantino’yla kıyaslıyorlar sizi. Ne hissediyorsunuz?


- Kulağa hoş geliyor. Tanpınar’ın soylu titizliğiyle Tarantino’nun ironi yüklü şiddeti... Tabii, sanat söz konusu olunca, benzetmeler daima yetersiz kalır. Sadece ifade ve anlama kolaylığı sağlar.

Bir de inanılmaz ‘fan’larınız var. “Şeyh uçmaz, müritleri uçurur” denir ya, hakkınızda yazılan o şahane şeyler, içinizdeki dengeyi bozmuyor mu? İltifatlardan nasıl korunuyorsunuz?

- İltifatlar, yemin gibi değildir. Ödünçtür. İltifatları, açık çek gibi algılamıyorum. Dahası, asıl ben okurlara minnettarım. Çünkü okurlar olmasa, kitap hükmünü, yazar varlığını yitirir.

Bir de tabii yerenler var. Kendi gazetenizden bir yazar bile sizi ‘darbeci’ olmakla suçladı...

- Darbeci... Ya evet, ‘Otoriteye neden karşı çıkmalıyız?’ başlıklı yazımdan ötürü. Darbeden bahsetmiyordum elbette. Sanırım, insanlar, Ferdi Tayfur’un şarkısındaki gibi düşünüyorlar: “Ya benimsin, ya kara toprağın!” İnsanları değiştiremezsin. Foktan, keçi sütü sağamazsın. Hakarete de uğradım. Kimileri, intihar etmemi istiyor sanki. Romancı zihniyle, “Acaba intihar etsem ve ‘Ölümümün şu, şu, şu kişileri mutlu etmesini umduğum için bu yola başvurdum’ gibisinden bir not bıraksam nasıl olur?” diye de düşündüm.

Dindarların birbirinden nefret etmesi acayip değil mi?

- Nefret dolu insanları, dindar saymıyorum. Onlar başka bir tür. Hayat yolunda seyran etmeyi bilmiyorlar. Nefret çok benzin yakar. Pascal, “Her türlü kötülüğü gönül rahatlığıyla yapma hakkını kendinde gören din kardeşlerimiz karşısında, Tanrı yardımcımız olsun!” der.

Twitter’da, “Murat Menteş’in Yeni Şafak’tan atılmasına karşıyız çünkü o zaten kendini kovdurtup kahraman olmak istiyor” diye kampanya yapıldı. Atarlar mı sizi Yeni Şafak’tan?


- Sanmıyorum. Yeni Şafak, farklı sesleri bünyesinde barındırabilmesiyle tanınan bir yayın. Ben evet, hükümetin üslubunu ve bazı uygulamalarını eleştirdim. Tamam da “AK Parti var olmasın” demiyorum ki. Eleştiri, bir dayanışma biçimidir.

Peki size bu kadar hücum edilmesini neye bağlıyorsunuz? Kıskançlık olabilir mi? Çünkü yazılarınız çok ses getiriyor...

- Kötülük, iyilikten çok daha doğurgandır. Çoğunluk mutsuz. Mutluluk, aslında bir manevi strateji. Diyelim size, piyangodan 15 milyon çıktı. En fazla üç ay sevinebilirsiniz. Felç geçirsem de en fazla üç ay üzülürüm. Sonra duygulanımım normale döner. Mutsuz kimselerin şerrinden sakınmak gerek. Peki ya herkes mutsuzsa? Mesela, size bu röportajı verdiğim için de bana kulp takacaklar. “Zaten bunun için uğraşıyordu” diyecekler. Sanki kariyerimi MOSSAD ajanlarıyla, mahzenlerde toplanarak planlıyorum. Çok saçma! Sahiden öfkelenmiş olabilirsiniz. Ama öfkeyi, haklılığınızın kesin kanıtı sanıyorsanız, işiniz yaş...

HEPİMİZ BU MEMLEKETİN ÇOCUKLARIYIZ

Türkiyedeki tüm kavgalar kardeş kavgasıdır

Gezi eylemleri sırasında, son romanınız ‘Ruhi Mücerret’i hem eylemciler hem de polisler okudu. Nasıl olur da iki tarafa birden hitap edebiliyorsunuz?

- Formülüm şu: “Biz” derken, tüm Türkiye’yi kastedelim. Yani hiç kimseyi dışlamayan bir dil kuralım. Türkiye’de bu çok zor. Ben kendim de uzun zaman kendimi, bir muhitin, bir grubun elemanı kabul ettim. Dostlarım ve düşmanlarım vardı. Gerçeği anlayana kadar birçok hata yaptım. Yanıldım, saçmaladım, kalp kırdım. Gerçek şu: Hepimiz, bu memleketin çocuklarıyız. Türkiye, harika bir yer ve burada ağız tadıyla yaşayabiliriz. Tabii ki polisler de eylemciler de romanlarımı okuyacak. Dindarlar, laikler, Aleviler, Sünniler, Kürtler. Herkese hitap etmeye bakıyorum.

Herkesin beğenisini kazanmaya mı çalışıyorsunuz yani?

- Hayır. Bir mimari kitabında okumuştum: Kilise yapacaksan, ‘halk kilisesi’ yapma. Herkese hitap etmeye çalışma. Özgün bir iş yap. Mesela, ‘Mor Çizgili Ceket Giyen Vejetaryenler Kilisesi.’ İşte o zaman herkes ilgilenir.

Ahmet Kekeç sizi eleştiren yazı yazdı. Eskiden sizi sevenler niye sırt çeviriyor?

- Ahmet Kekeç iyi okur ve stil sahibi bir yazardır. Eskiden sık buluşurduk. Sonra görüşemedik. Sanırım, uzak kalınca, hakkımdaki dedikodulara inanıverdi. Bir yazımı üstüne alınmış. Bir de ben, Ekşi Sözlük’te yazdığım 400 kadar entry’yi silmiştim. Ahmet Kekeç’le ilgili entry’m de gitmiş. Ahmet Abi, bunu bir uğursuzluk işareti olarak algılamış. Canımı asıl sıkan şey, birilerinin o yazıdan sonra zil takıp oynamasıydı...

Çalıştığınız gazete, Memet Ali Alabora’yı hedef gösterdi. Siz onlara da katılmıyorsunuz. Peki bu, tepkilere yol açmıyor mu?

- Gazete yönetimi, Gezi sürecini, galiba büyük bir tehlikenin başlangıç sinyali saydı. Herkes biliyor ki Memet Ali Alabora tertemiz bir adamdır. Sivil haklar konusunda duyarlı bir sanatçı... Yeni Şafak kurumsal olarak ‘yandaş’ değil, ‘taraflı’ bir gazete. Yani, Tayyip Erdoğan’ı iktidarda diye desteklemiyor. Muhalefette olsaydı da desteklerdi. Tam da bu nedenle, aslında bir nebze daha rahat...

Türkiye’de sizce yaşanan ne? Neyin kavgası bu?

- Her zamanki gibi kardeş kavgası. Biri çıkıp, “Durun, biz kardeşiz!” demeli. Dücane Cündioğlu söyledi bunu aslında. Bence iki ayrı mahalle yok. Dikkat edin, dindarlar, laiklere çok benziyor. Laikler de epey dindar aslında. Türkiye’de Sünniler, Alevilik’e özgü birçok tutumu, ilkeyi, şiarı farkında olmadan benimseyip içselleştirmiştir. Türklerin hemen hepsinin ailesinde bir Kürt vardır.

Hak etiğiniz yerde olduğunuzu düşünüyor musunuz?

- Öksüz protestocular ve onları kovalayan yetim polislerin dünyası bu! İnancım o ki, insan hak ettiği yere, öbür dünyada ulaşır.

Sizinki farklı bir dindarlık mı? Alışık olduğum dindarlar gibi de değilsiniz...

- Cennete gitmeyi ümit ediyorum. Bu durumda çok da fazla modernleşmiş olamam!

Bir gün iki mahallenin de sözünü ettiği ama kendini kastettiği ‘biz’in, bütün ülkeyi kucaklayacağını düşünüyor musunuz?

- Elbette. Yakın gelecekte, hepimizin iyiliği için, aptallıktan vazgeçeceğiz...

GEZİ EYLEMCİLERİ 1994'TEKİ REFAH PARTİLİ GENÇLERE BENZİYOR

Gezi’yi destekleyen yazılar yazdınız. Sizin için ‘Gezi ruhu’ ne?

- Gezi eylemlerini destekledim, çünkü demokratik sivil hak mücadelelerini umut verici buluyorum.

Kimse Gezi’yi daha önce yaşanmış bir şeye benzetemiyor. Sizce de benzemiyor mu?

- Yıl, 1994... 27 Mart Yerel Seçimleri öncesi... Kravatlı delikanlılar ve başörtülü kızlar, Kadıköy, Beyoğlu, Beşiktaş’ta evlere gidiyor: “Merhaba. Biz, Refah Partisi’nden geliyoruz...” Vatandaşla tatlı tatlı, nazikçe konuşuyorlar. 1- Özgüvenliler. 2- Diyalog kuruyorlar. 3- Özgürlük, eşitlik ve demokrasiden yanalar. 4- Kızlar ve erkekler bir arada. “Belediye seçimlerinde sizden destek bekliyoruz” diyorlar. “Mürteci, bağnaz, gerici değiliz” diyorlar. “İslam barış dinidir, biz barışçıyız” diyorlar. “Demokrasiye inanıyoruz” diyorlar. “Size hizmet etmek istiyoruz, genciz, enerji doluyuz, bize güvenin...” diyorlar.

GENELEVLERE BİLE GİTTİLER

Sadece evleri mi ziyaret ediyorlardı?


- Hayır, işyerlerine de gittiler. Kırtasiyecilere, lokantalara, barlara, meyhanelere, hatta genelevlere! Türk siyasi tarihinde görülmemiş bir medeni cesaret örneği sergilediler. Demokrasi tarihimizin en parlak olayını gerçekleştirdiler. Herkes şaşkındı: “Nereden çıktı bu çocuklar? Bunların kafası farklı çalışıyor, anlamıyoruz fakat çok acayip...” Sadece vatandaşlar değil, Refah Partili kurmaylar da hayret etti...

Peki kimden çıkmış bu fikir?

- 39 yaşında, pırıltılı, Recep Tayyip Erdoğan adlı bir adamdan. 27 Mart seçimlerinde Refah Partisi oyların yüzde 26’sını alıyor! Ve Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı sıfatıyla siyaset sahnesine adım atıyor... Herkes şokta. Ben işte Gezi eylemcilerini, 1994 seçimleri öncesindeki Refah Partili gençlere benzetiyorum. Özgüveni, samimiyeti, sebatı, medeni cesareti, özgürlükçü ve eşitlikçi tutumu, espritüel, tatlı diliyle...

Size gene kızacaklar! Gezi’cileri Başbakan’a benzettiniz diye?

- 1994’ten bahsediyorum. Tayyip Bey başbakan belediye başkanı bile değildi.

Peki, Gezi eylemcileri siyasi parti kurup, benzer bir çalışma yapar mı sizce?

- Tahminim, tahminlerin çoğunun tutmayacağı yönündedir. Parti kurmaları şart değil ki. Geziciler, parktaki gibi ellerinde çiçeklerle Üsküdar, Eyüp, Fatih gibi ilçelere giderlerse, şaşırmam. “Biz terörist değiliz. Demokrasiye inanıyoruz. Herkesin inancına saygılıyız” diyebilirler. İşyerlerine, hatta camilere, Kuran kurslarına, ilahiyat fakültelerine, cemaat derneklerine uğrayabilirler. Zaten, bugüne dek, Refah Partili gençler gibi hayret ve memnuniyet uyandırdılar. Bu benzetmemden kimse alınmasın. Gazali’nin bir sözü vardır: “Akıllı kişi, farklı şeyler arasındaki benzerlikleri; benzer şeyler arasındaki farkları görür.”

Peki Gezi eylemcilerini, içinde ‘sakıncalı’ tiplerin bulunduğu bir topluluk olarak görenlere ne diyorsunuz?


- Gezi’nin biçiminden ziyade mesajı önemli. Binlerce insan protesto sırasında su balesi yapar gibi uyumlu olamaz. Hakeme fırlatacaksan, portakalı soymazsın!

GÜCÜN FAZLASI KALBİMİZİ KARARTIYOR

Ya elinde karanfil olan, 1994’teki ‘diyalog fırtınası’nın kahramanı o gençlere ne oldu? Neden değiştiler?


- Bilmiyorum. Cioran der ki “İktidarı arzulamak, insanın en büyük lanetidir!” Hakikaten, gücün fazlası, insanı bozuyor. Ruhumuzu çürütüyor, kalbimizi karartıyor. Uygar bireyler olarak, dünya hayatı sonsuzmuş gibi yaşıyoruz. Yalan. Ve her şey bu büyük yalan parantezinde, gerçekte olduğundan daha önemli hale getiriliyor.

Son soru, o 39 yaşındaki idealist siyasetçiye ne oldu?

- Erdoğan artık öyle bir konumda ki, onun hakkında sahici bir söz söylemenin yolu yok bence. Ne söylesen, ya yalaka ya da düşman konumuna itiliyorsun. Kendisine karşı normal hisler ve düşünceler beslenemezmiş gibi bir durum doğdu...

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku