Türkiye’de kadın olmak zor!

BAZI şeyler bilinir ama alışıldığı için pek üzerinde durulmaz, geçilir!

Ülkemizde kadına şiddet de bu tür olaylardandır. Bilinir, konuşulur fakat çözüm aranmaz, çare bulunmaz!
Karakolda kadına dayak olayı bu defa milletin tepesi attırdı.
Aslında karakollarda hep dayak vardır! Bu olaylar da bilinir ama fazla tepki gösterilmezdi. Bu defa bir kadına atılan acımasız dayağın görüntüleri yayınlanınca kıyamet koptu, insan olan herkes bundan azap duydu!
İki polis memuru, olaydan 4 ay sonra görevinden alındı ama sadece kadını döven polisler mi suçluydu?
Dayağı seyreden resmi üniformalı polis, tuttukları zabıtta kadının dövüldüğünden hiç bahsetmeyen diğer polis memurları, karakol amiri, polis şefleri, hepsi sorumluydu!
Onları görmezden geldiler!
Peki, Türkiye’mizde kadın sadece karakolda mı dövülüyor?
Aslında ülkemizde kadın her zaman, her yerde dayak yiyor!

Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinden 88 yıl geçti. Kadına şiddet azalmadığı gibi, kadın hakları konusunda da önemli bir gelişme olmadı.
Kadınlarımız, Ortadoğu’nun karanlık coğrafyasına doğru sürüklenmeye devam ediyor. O coğrafya ki, kadınları ikinci sınıf insan olarak görmekte ve acımasızca ezmektedir!
Gazetelerde yayınlanan üçüncü sayfa haberleri her zaman dehşet verici:
“Çılgın koca, karısının boğazını herkesin gözü önünde kesti.”
“Erkeklerle dolaşıyor diye kız kardeşinin boğazını kesti!”
“Kadın müdür, sokakta öldürüldü!”
“Profesörden eşine ortaçağ işkencesi!”
“Karısını dokuz saat dövüp, ardından da buz dolu küvete soktu.”
“Son 8 yılda 5000 kadın öldürüldü!”
“Hamile eşini bıçakla doğradı!”
Bu tür haberler, kadınların içinde bulunduğu şiddet ortamını göstermeye yeter!
Töre ve aşiret cinayetleri de cabası!
“İlkellik”, “Alçaklık”, “Vahşet”... Ne derseniz deyin durum ne yazık ki böyle!

Bu yılın mart ayında, İzmir Milletvekili Selçuk Ayhan, Türkiye’de kadınların yüzde 41.9’unun fiziksel ve cinsel şiddete uğradığını belirterek Başbakan’a “2011 yılının ilk iki ayında 23 kadının erkekler tarafından katledilmiş olmasını nasıl yorumluyorsunuz?” diye sormuştu.
Başbakan “Kadına şiddet alçaklıktır!” diye cevap vererek olayları şiddetle kınamıştı.
Aradan 9 aydan fazla zaman geçti. Yasal önlemler nerede? Yok!
Mardin’de 12 yaşında tecavüze uğrayan ve 26 erkeğe satılan kız çocuğunu koruyacağı yerde tecavüzcülere “İyi hal”den dolayı ceza indirimi uygulayıp, cinsel istismarcıları koruyan hukuk sistemini değiştirmek kimsenin aklına gelmiyor mu?

Araştırmaların ortaya koyduğu sonuç hazin! Şiddete uğrayan her yüz kadından 39’u, ne yazık ki, eşleri tarafından dövülmeyi normal karşılıyor!
Türkiye’de kadın nüfusu 39 milyon civarında. Bunun 20 milyonu 30 yaşından küçük. Devletin resmi rakamlarına göre kadınların yaklaşık dörtte üçü evinde oturuyor, dörtte biri iş hayatına katılıyor. Bu düşük oranla Avrupa Birliği ülkeleri arasında son sırada yer alıyoruz. Yapılan araştırmalar, 1980 sonrası Türkiye’de kadın işgücünün hızla azaldığını gösteriyor. Ülke genelinde yüzde 27.5’luk oran, bazı illerde yüzde 20’nin altına düşüyor.
Kültürel muhafazakârlık, kadınların çalışmasını engelliyor.
Ülkemizde, 21’inci yüzyılı yaşadığımız şu günlerde bile kadınlar hâlâ kocalarından dayak yiyor, işyerlerinde tacize uğruyor, hor görülüyor ve öldürülüyor.
Türkiye’de okuryazar olmayanların yüzde 75.7’sini kadınlar oluşturuyor. Çünkü birçok Anadolu ilinde aileler hâlâ kız çocuklarını, okuma-yazma öğrenip sevgililerine mektup yazmasınlar diye, okula göndermiyor! Bu konuda gerçekten hazin bir durumdayız!

Gelelim karakoldaki dayak olayına... İzmir Valisi Cahit Kıraç’ın, Karabağlar Karakolu’nda iki polisin hunharca dövdüğü Fevziye Cengiz’den özür dilemesi doğru bir davranıştır. Vali “Görüntüleri izledim. Bu, bir kadına değil, bir insana, herhangi bir canlıya yapılmaması gereken bir muameleydi. Elleri bağlı, çaresiz bir kadına yapılan kötü muamelenin (sonuna kadar) takipçisi olacağız” diyor. Dilerim Vali Cahit Bey bu sözlerini unutmaz.
X

Bu bir veda yazısıdır!

HER veda buruktur, üzücü ve sıkıcı olur.

Fakat ben böyle bir şey hissetmiyorum. İçimde burukluk filan yok. Tam tersine özgür olmanın rahatlığı var.
Çünkü sıkılmıştım.
İçinde bulunduğumuz ortam bana huzursuzluk veriyordu.
Sağ olsun Enis Bey beni bu sıkıntıdan kurtardı.
Beni en çok, 20 yıl beraber çalıştığım Aydın Doğan Bey’den ayrılmak üzerdi. Çeşitli kuruluşlardan teklif almama rağmen Aydın Bey’e ayrılacağımı söyleyemiyor ve bir türlü veda edemiyordum.
Enis Bey, beni bu sıkıntıdan da kurtardı. Teşekkür ediyorum.

Enis Bey’i 1989 yılının sonlarında Hürriyet’in Ankara bürosuna ben almıştım.

Yazının Devamını Oku

‘Babalarımızın oğulları!’

TÜRKİYE’nin bugünkü durumuyla, çöküş yıllarındaki Osmanlı İmparatorluğu arasında büyük benzerlikler var. O günlerde yaşanan sorunlar ve Avrupa ülkelerinin bize çeşitli konularda yaptığı baskılar neredeyse bugünküler gibi... “Tarih tekerrürden ibarettir” diyenler haklı mı dersiniz? * * *
Amerikan hükümeti, 1919 yılında, Türkiye’de incelemeler yapmak ve Doğu Anadolu’da kurulması planlanan Ermeni Devleti hakkında raporu hazırlamak üzere General James G. Harbord’u görevlendirir. General James G. Harbord, 2 Eylül 1919’da İstanbul’a gelir, 20 Eylül’de Anadolu’ya geçerek Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa ile görüşür.
Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’na hazırlandığını gören General Harbord der ki:
“Türk tarihini okudum. Ulusunuz büyük komutanlar yetiştirmiş, büyük ordular hazırlamıştır. Takdir ederim. Ama bugünkü duruma bakalım. Başta Almanya müttefikinizle birlikte dört yıl harp ettiniz, yenildiniz, hep bir arada yapamadığınız şeyi, bu zayıf durumunuzda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Kişilerin intihar ettikleri zaman zaman görülür. Bir ulusun intihar ettiğini mi göreceğiz?”
Mustafa Kemal, generale “Teşekkür ederim” der, “Tarihimizi okumuş, bizi öğrenmişsiniz. Fakat şunu bilmenizi isterim ki, biz emperyalist pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş, aşağılık bir ölüme mahkûm olmaktansa, babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz.”
1866’da, Fransa’ya gider Fuat Paşa’ya, Girit’le birlikte Yenişehir Sancağı’nın da Yunanistan’a verilmesi gerektiği söylenir. Aksi halde bütün Avrupa’nın Osmanlı Devleti’ne karşı ayağa kalkmasının kaçınılmaz oldu tehdidi savrulur!
Fuat Paşa Fransızlara şu cevabı verir:
“Siz, bizi öldürebilirsiniz, fakat intihara zorlayamazsınız!”
* * *
Müslüman Türk’ün erdem ve onur anıtı olarak doğan Osmanlı İmparatorluğu, her imparatorluk gibi doğuş, yükseliş, duraklama ve çöküş gibi evrelerden geçerek ortadan kalktı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı sorunlar benzerlik gösteriyor.
Osmanlı İmparatorluğu 1830’da Amerika ile bir “Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması” imzaladıktan sonra, İngilizlerle, bugünkü “Gümrük Birliği” benzeri olan “1838 Baltalimanı Antlaşması”nı imzalayarak yarı-sömürgeleşme sürecine girdi, bugünkü “Avrupa Birliği Uyum Yasaları” benzeri olan “1839 Tanzimat Fermanı” ile çürüme hızlandı.
1854 yılına kadar yabancılara hiç borcu olmayan ve o tarihte dış borç almaya başlayan Osmanlı Devleti, kısa sürede yabancı güdümünde, yarı-sömürge bir devlet konumuna düştü...
* * *
9 Ocak 1853 günü İngiltere’nin Rusya’daki Büyükelçisi Sir G. H. Seymour ile konuşan Rus Çarı 1. Nikola şöyle diyordu:
“Osmanlı Devleti’ni birlikte paylaşalım. Rusya ile İngiltere’nin anlaşması esastır. Biz anlaştıktan sonra diğer devletler umurumda değil. Osmanlı Devleti hasta... Evet hasta, hem de çok hasta bir adam var kollarımızda... Bir gün ölürse bu büyük felaket olur.”
Türkiye’nin paylaşılmasına karşı çıkan İngiliz Büyükelçisi’nin yanıtı kısaydı:
“Güçlü ve alicenap bir adama, zayıf ve hasta bir adamı korumak düşer.”
Politik konuşan Büyükelçi aslında “Osmanlı, sizin için hasta adam olabilir ama bizim için altın yumurtlayan bir tavuktur, Niçin kesip sizinle paylaşalım?” dese çok daha gerçekçi olurdu.
* * *
Günümüzün Türkiye’sini çok andıran çözülüş ve çöküş sürecini daha iyi kavrayabilmek için Cengiz Özakıncı’nın “Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı” adlı 685 sayfalık kitabını okumak lazım (Otopsi Yayınları).
Zinciri kırmak, Batı’nın yeni tuzağından kurtulmak gerekiyor! Kitapta “Umarız ulusça ayılmak için çok geç değildir” deniliyor. Umarız değildir! Osmanlı hangi güçler tarafından, neden ve nasıl yıkıldıysa, Türkiye Cumhuriyeti de aynı güçler tarafından, aynı nedenlerle, aynı yöntemlerle ve aynı biçimde yıkılmak isteniyor.  “Kör bile aynı çukura iki defa düşmez!” denir... Eğer biz bu tuzağa ikinci kez düşersek, ağlamaya hakkımız olmaz!
Yazının Devamını Oku

‘Cadı avı’ yılları!

ÖYLE karmaşık günler yaşıyoruz ki, zaman zaman “Türkiye bu badireden nasıl kurtulacak?” diye düşünmeden edemiyorum. Hani “At izi, it izine karıştı”  diye bir tabir vardır ya... İşte öyle bir dönemden geçiyoruz.
Medya yozlaştı, televizyonlar “İntikam aleti” haline geldi. Suçlamalar, ihbarlar, dedikodular birbirine karıştı.
Gündem yaratmak için Atatürk’ün adını bile karalamaya kalkışan densizler var. Ne yazık ki bazı televizyonlar, kendi çıkarları için bu tipleri ekrana çıkarıyor “Tartışma” adı altında Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine dinamit koymak istiyorlar!
Kendilerini araştırmacı gazeteci olarak tanıtan, aslında gazetecilikle ilgisi olmayan birtakım karanlık kişiler de, tasmalarından kurtulup kendi aşağılık duygularını tatmin için ülkenin tüm kutsal değerlerine saldırıp duruyor!
Bu bulanık ortamdan faydalanmak, kendilerine çıkar sağlamak isteyenler, sevmedikleri kim varsa tutuklanması gerektiğini ortaya atıp yargısız infaz yaparak ortamı gerdikçe geriyorlar!
Yanlış yolda olanlara, efsane İngiliz Başbakanı Churchill’in şu sözlerini hatırlatmak gerekiyor:
“Hiçbir ulus, bugünü dünle kavga ettirerek yarına varamaz!”
* * *
Yaşanan olaylara bakınca, tamamen bir “rövanş” havası estiğini görüyoruz.
“İntikam tamtamları” çalan bazı tetikçiler, içlerindeki kini kusmaya ve bir kısım meslektaşları hedef göstermeye devam ediyorlar!
Bugünü dünle kavga ettirerek huzurlu bir yarına ulaşmak mümkün mü?
İhbar ediyorlar, jurnalcilik yapıyorlar, hoşlarına gitmeyen kim varsa karalayıp tutuklanmasını istiyorlar.  
* * *
Ülkemizde yaşanan olaylar bana siyaset tarihindeki “McCarthyizm”i hatırlatıyor.
1950’lerin Amerika’sı da böyleydi!
McCarthy (1908-1957) Wisconsin Eyaleti Cumhuriyetçi Parti Senatörü idi.
Bu adam, güç ve iktidar arzusunun, bir insanı insanlıktan çıkarabildiği gerçeğinin en ünlü temsilcisidir!
Hayatı boyunca girdiği her seçimde yalanlara ve sahte belgelere başvurmuş, ülkesinde “cadı avı” başlatarak, “komünist” diye birçok dürüst Amerikalı’nın politik hayatlarını sona erdirmiş, sahte belgelerle bazı insanları idam ettirmişti.
* * *
Amerikan hükümeti, işine geldiği için, bu insan müsveddesinin başlattığı “cadı avı”nı desteklemiş, Amerikan Komünist Partisi liderlerinin mahvedilişini seyretmişti.
O dönemde Amerika’da komünizm büyük bir tehlike olarak kabul ediliyordu. McCarthy “komünist” oldukları bahanesiyle, ne kadar kafası çalışan, ilim-irfan sahibi, mantıklı ve insanca düşünen akademisyen varsa, hepsini üniversitelerden attırmıştı.
Ülkedeki komünist hareketleri araştırmak üzere kurulan Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi (HUAC) McCarthy’nin yalan suçlamalarıyla, sendikacılardan yazarlara, müzisyenlerden eğitimcilere kadar yüzlerce insanı sorguladı.
* * *
“Cadı avı” sırasında, birçok Hollywood sanatçısı ve yazar, ya hapse atıldı, ya da sürgüne yollandı. Bunların arasında Charlie Chaplin, Arthur Miller, Bertold Brecht, Orson Welles gibi dünya çapında ünlü isimler de vardı.
Amerika’da o yıllar tarihe “McCarthyizm”  olarak geçen karanlık bir dönemdir.
İşlerinden atılan ve uzun yıllar işsiz kalan gazetecilerin, yazarların, sanatçıların haddi hesabı yoktu!
“Cadı avı” sonucu Julies Rosenberg ve Ethel Rosenberg adındaki bir karı-koca, komünistlere casusluk yaptıkları iddiasıyla elektrikli sandalyede idam edildi. Bu talihsizlerin son sözleri “Sosyalistiz ve suçsuzuz” olmuştu.
* * *
Eline güç geçince, fikir ve düşünce özgürlüğünü yok etmek için her türlü zulmü yapan bir politikacı olarak hatırlanan McCarthy, içki problemlerine yenik düşerek 1957 yılında siroz hastalığından öldüğünde 49 yaşındaydı.
İlginç olan, bu sadist ruhlu insanın yaptıkları değil, yapmasına milyonlarca kişinin seyirci kalınmasıdır!
“McCarthy” şimdi Amerika’da lanetle anılıyor ama ne yazık ki günümüzde bazı ülkelerde onun ruhu hâlâ devam ediyor! 
Yazının Devamını Oku

Padişah anaları!

MUHTEŞEM Yüzyıl adlı TV dizisinin en büyük faydası, halkımızın, tarihe olan ilgisini artırması oldu. Dizide fettanlıklarıyla ilgi çeken, türlü entrikalarla hasımlarını yok eden Hürrem Sultan, gerçek adı Roksalan olan bir Rus kızıydı... Babası bir papazdı. Onun doğurduğu erkek çocuklardan biri olan Sarı Selim, Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra İkinci Selim adıyla 11’inci Osmanlı Padişahı olarak tahta çıktı. Yalnız İkinci Selim’in değil, padişahların neredeyse tamamının anaları yabancıydı. Sadrazam ve vezirlerin neredeyse üçte ikisinin yabancı kökenli (devşirme) olduğu düşünülürse, Osmanlı İmparatorluğu’nu Türk ırk ve soyundan olmayan yabancıların oluşturduğunu söylemek pek yanlış olmaz!
Birinci padişah Osman Bey’den başlayarak bütün padişahlarda Türk kadınlarına karşı bir ilgisizlik vardı. Bu nedenle Osmanlı padişahlarının kanına sürekli olarak yabancı kanı girdi. 36’ncı padişaha gelindiğinde damarlardaki Türk kanı (hep yabancı kadınlarla evlenilme sonucu) yüzde 1’in altına inmişti.
1’inci Padişah Osman Gazi’nin karısı Moğol soylu Bâlâ Hatun.
2’nci Padişah Orhan Gazi’nin annesi Moğol Bâlâ Hatun.
3’üncü Padişah Birinci Murat’ın annesi Rum Horofira (Nilüfer Hatun).
4’üncü Padişah Yıldırım Bayezid’in annesi Bulgar Maria (Gülçiçek Hatun).
5’inci Padişah Mehmet Çelebi’nin annesi Bulgar Prensesi Olga.
6’ncı Padişah İkinci Murat’ın annesi Veronika (bir iddiaya göre Dulkadir Beyi’nin kızı Emine).
7’nci Padişah Fatih Sultan Mehmet’in annesi, Çandaroğlu Tacettin Bey’in kızı Hüma Hatun. Bazı yabancı tarihçilerin iddiasına göre de Sırp Kralı Brankoviç’in kızı Prenses Despina (Mara Hatun).
8’inci Padişah İkinci Bayezid’ın annesi Rum Kornelya (Zağanos Paşa’nın kızı).
9’uncu Padişah Yavuz Sultan Selim’in annesi Beti adlı cariye (Bülbül Hatun).
10’uncu Padişah Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Polonya Yahudisi Helga (Hafsa Sultan).
11’inci Padişah İkinci Selim’in annesi Rus kızı Roksalan (Hürrem Sultan).
12’nci Padişah Üçüncü Murat’ın annesi Yahudi Raşel (Nurbanu Sultan).
13’üncü Padişah Üçüncü Mehmet’in annesi Venedikli Bafo (Safiye Sultan).
14’üncü Padişah Birinci Ahmet’in annesi Yunanlı Helen (Handan Sultan).
15’inci Padişah Birinci Mustafa’nın annesi İspanyol Violetta (Mahpeyker Sultan).
16’ncı Padişah Genç Osman’ın annesi Rum kızı Evdoksiya (Mahfiruz Sultan).
17’nci Padişah Dördüncü Murat’ın annesi Rum Anastasya (Kösem Sultan).
18’inci Padişah Deli İbrahim’in annesi Rum Anastasya (Kösem Sultan).
19’uncu Padişah Avcı Mehmet’in annesi Rus kızı Nadya (Turhan Sultan).
20’nci Padişah İkinci Süleyman’ın annesi Sırp kızı Katrin (Dilaşup Sultan).
21’inci Padişah İkinci Ahmet’in annesi Yahudi kızı Eva (Hatice Muazzez Sultan).
22’nci Padişah İkinci Mustafa’nın annesi Rum kızı Evemia (Emetullah Gülnuş Sultan).
23’üncü Padişah Üçüncü Ahmet’in annesi Rum Evemia (Gülnuş Sultan).
24’üncü Padişah Birinci Mahmut’un annesi Rum kızı Aleksandra (Saliha Sultan).
25’inci Padişah Üçüncü Osman’ın annesi Sırp kızı Mari (Şehsuvar Sultan).
26’ncı Padişah Üçüncü Mustafa’nın annesi Fransız kızı Janet (Mihrişah Sultan).
27’nci Padişah Birinci Abdülhamid’in annesi Fransız cariye İda (Rabia Sultan).
28’inci Padişah Üçüncü Selim’in annesi Cenevizli Agnes (II. Mihrişah Sultan).
29’uncu Padişah Dördüncü Mustafa’nın annesi Bulgar Sonya (Ayşe Sultan).
30’uncu Padişah İkinci Mahmud’un annesi Fransız Nache de la Bazari (Nakşidil Sultan).
31’inci Padişah Abdülmecid’in annesi Rus Yahudisi Suzi (Bezmialem Sultan).
32’nci Padişah Abdülaziz’in annesi Megrelli Gürcü Besime (Pertevniyal Sultan).
33’üncü Padişah Beşinci Murad’ın annesi Fransız Vilma (Sevkefza Sultan).
34’üncü Padişah İkinci Abdülhamid’in annesi Rusyalı Ermeni Virjin (Trimüjgan Sultan).
35’inci Padişah Mehmet Reşat’ın annesi Rum kızı Karolin (Gülcemal Hatun).
36’ncı ve son Padişah Vahdettin’in annesi İngiliz Henriet (Gülûstu Hatun).
Tarihi kaynakları inceleyerek çıkardığım yukarıdaki ilginç tablo, Türk ulusunu yüzyıllarca yabancı kökenli kadınların doğurduğu padişahların yönettiğini gösteriyor. 36’ncı padişaha gelindiğinde, bilgisayarla yapılan hesaplar, Son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in damarlarındaki Türk kanının yüzde 0,6 olduğunu ortaya koydu.
Padişahlar neden Türk kızlarını değil de yabancı kızlarını tercih ediyordu, bu incelenmesi gereken bir konu...
Yazının Devamını Oku

Bir Ermeni vatandaşın mektubu

40 yıl devlet bürokrasisinde çalışan, uzun yıllar yurtdışında ticaret ataşesi ve ticaret müşaviri olarak görev yapan Tarık Celâl Güven’den bir e-mail aldım. Tarık Bey, Sevan İnce adındaki bir Ermeni vatandaşın ilginç bir mektubundan söz ediyor ve “Herkesin okuması lazım” diyordu.
Bu mektubu okurlarımla paylaşmak istiyorum. Sevan İnce şöyle yazıyor:
* * *
“Biz, dört Ermeni arkadaş, geçen akşam dernekten çıkmış, Galatasaray’da nargile keyfi yapıyorduk...
Laf döndü dolaşıp malûm konuya geldi. Baktım herkes aynı hususta dertli:
Ermeni asıllı birer Türk ve sadece birer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak dünyaya sesimizi nasıl duyururuz?
Ünlü bir sanatçı, politikacı veya bir dernek başkanı değilsin ki, mikrofon uzatıp röportaj yapsınlar. Gazeteci değilsin ki, fikirlerini köşenden dünyaya duyurabilesin. İyi de, biz bu işten sıkıldık. Bizim yerimize bilir bilmez herkes konuşuyor.
Bir tarafta “Ermenilere soykırım yapılmıştır” diyenler, diğer yanda “Soykırım yoktur” diyenler... Şimdiki moda ise “Tarihçilere bırakalım” diyenler...
“Soykırım yapılmıştır” diyenlere bakıyorum, hepsi ya kindar Ermeni diasporası mensubu veya bunlardan çıkarı olan siyaset erbabı...
“Yoktur” diyenlere bakıyorum, bu konuda derin bir bilgileri yok ama “adettir” diye reddediyorlar!
* * *
Gerçeği benden ve benim gibilerden başkası bilemez.
Bizler, hadiseleri birinci ağızdan dinlemiş kişileriz. Bizler Türk Ermenileriyiz. Türk Ermenilerinin harici Ermenilerden çok ciddi bir farkı vardır.
Bizler tehcir (zorunlu göç) sırasında ya Türkiye’de kalmışların veya tehcir bitiminde Türkiye’ye geri dönmüşlerin torunlarıyız. Bizler tek tip hikâye dinlemedik.
Diaspora Ermenisi sadece ölüm hikâyesi bilir. Olaylardan sonra geri dönmemiş ve komşularının mahcup yüzlerine tanık olmamıştır. Onlar bu ölümler için bütün Türkleri suçlarlar. Olayları sadece ‘Soykırım’ olarak nitelerler. Türk Ermenisi’nde ise daha bol ve daha değişik hikâyeler vardır.
* * *
Mesela dedem, Erzincan’daki çiftliklerinden ağabeyinin alınıp götürülüşünü ve onu kurtarmak için başçavuşa bir eşek yükü altın fidye verdiğini anlatırdı...
Anneannem, köydeki Ermeni delikanlıların nasıl silahlandırılıp çeteci yapıldıklarını anlatırdı. Üniformalarını yabancı lisan konuşanlar getirmiş!
Büyükbabam, Kayseri’de tüm sülalesini kurtarmak için çırpınan Osmanlı Yüzbaşısı Sinan’ı ağlayarak anlatırdı. Sayesinde o sülaleden kimsenin kılına zarar gelmemiş...
Bizler, katliam hikâyelerini dinlediğimiz gibi, bir Ermeni arkadaşı tehcire giderken askerin önüne yatan Türklerin veya yurtlarına geri döndüklerinde onlara tekrar kucak açan Türk komşuların hikâyeleri ile de büyüdük.
Onun için “Bize sorulsun” diyorum. Kimse bizden daha objektif olamaz.
Bu hadisenin bir uzun anlatımı vardır, bir de kısa anlatımı... Kısası şudur:
* * *
Tebaanın bir kısmı emperyalist güçlerinin gazına gelip ayrılıkçılık yapmıştır. Buna kızan Osmanlı hükümeti bölgede “tehcir” kararı almıştır.
Günün şartlarına göre tehcir (zorunlu göç) çok zor koşullar altında gerçekleşmiştir. Çoluk çocuk muhtelif şekillerde kırılmış ve kıyıma uğramıştır. Bu kırılma hastalık ve açlık sebebiyledir. Kıyım ise Osmanlı askerleri tarafından organize bir şekilde yapılmamıştır
Hastalık dışındaki bu ölümler, münferit olaylardır ve sürgünlerin yanlarında götürdükleri altın paraları gasp etmeyi amaçlayan bölgenin eşkıyaları tarafından yapılmıştır.
* * *
Hal bu iken, o bölgede olaylar cereyan ettiği sırada, ülkenin Batı bölgelerinde yaşayan Ermenilerin aynı şekilde bir zulme uğramadığı göz önüne alınırsa, buna soykırım denilemez! Pek çok başka kelime söylenebilir, soykırım hariç!
Kaldı ki, söz konusu bir ya da bir buçuk milyon rakamı, ölen Ermeni sayısını değil kayıp sayısını ifade eder.
Biz Türk Ermenileri, iyi biliriz ki, Anadolu bu olaylar esnasında veya sonrasında Müslüman olmuş Ermenilerle doludur. Bu kişiler, daha sonra serbest olmalarına rağmen kendi dinlerine dönmemişler ve geçmişlerini gizledikleri için kayıp hanesine yazılmışlardır.
Konuşmak gerekirse biz konuşur, olayların uzun hikâyesini anlatırız. Bu konuda bizlerden daha iyi tarihçi de olamaz.” Sevan İNCE (Ermeni asıllı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı)
Yazının Devamını Oku

Osmanlı Ermenileri (3)

1879 yılında Anadolu’da kanlı oyunlar tezgâhlanıyor, “Doğu Anadolu’dan Türkler atılmalı, Ermenilere yer açılmalı, dışarıdan buraya Ermeni nüfus ithal edilmeli” diye yaygara koparılıyordu. Osmanlı Ermenileri Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmakta ısrarlıydı.
Bu oyunu tezgâhlamaya çalışanlar çoktu ama İngiliz Büyükelçisi Sör Henry Layard’a doğrudan bağlı İngiliz konsolosları arasında da bunu destekleyen entrikacı tipler çoktu.
Tabii ki, konsoloslar arasında aklı başında diplomatlar da vardı. Mesela Konsolos Trotter, “Ermenilerin kavgacı tutumları, kendilerine büyük zarar verebilir” diyordu.
* * *
Osmanlı Ermenileri, Doğu Anadolu’daki isyan hareketlerinde İngiltere’den umduklarını bulamayınca, yüzlerini Rusya’ya çevirdiler.
Aslında zavallılar, İngiliz-Rus nüfuz rekabetinde bir piyondu. İngiltere’nin de, Rusya’nın da Ermeni çıkarlarını düşündükleri yoktu. Her iki taraf Ermenileri maşa olarak kullanıp kendi çıkarlarını kolluyordu.
Ermenilere büyük umutlar verilmişti.
Kasten ve sürekli körüklenen bu aşırı umutların hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği biliniyordu.
Umutları gerçekleşmeyen Ermeniler, ileride daha aşırı hareketlere ve silahlı ayaklanmalara kalkıştılar. Bu isyan hareketleri Ermeni umutlarını körükleyen Avrupalılar tarafından acımasızca sömürüldü!
Büyük devletler, kendi emperyalist yayılma emellerini doyurmak için Ermenileri maşa olarak kullanıyorlardı...
Ermeni ileri gelenleri de büyük devletlerin bu çirkin oyununa bilerek ya da bilmeyerek alet oldular ve Osmanlı Ermeni toplumunu ve onların Türk komşularını felakete doğru sürüklediler.
* * *
Batı’nın pompaladığı dar görüşlü bir milliyetçilik anlayışıyla Ermeni toplumu gittikçe fanatikleştirildi.
Yüzyıllarca bir arada, barış içinde yaşamış olan Ermeni ve Türk toplumlarının karşılıklı hoşgörüleri, ortak yaşam biçimleri, tarihleri, kültürleri, Batı kaynaklı dar milliyetçilik ve ırkçılığa kurban edildi.
Ermeniler bunun acısını hâlâ çekiyor.
* * *
Araştırmacı Bilal N. Şimşir’in, İngiliz arşivlerini inceleyerek o dönemde Anadolu’da görevli olan İngiliz konsoloslarının yazışmalarını içeren belgeleri toplayarak hazırladığı “Osmanlı Ermenileri” önemli bir eser. Bilgi Yayınevi tarafından basılan kitabın içinde 354 adet belge bulunuyor.
 Erzurum Konsolosu Taylor’un raporundan bir bölüm:
 “Bu yörenin her köşesinde Ermeniler Türk Hükümeti’nden acı acı yakınıyorlar. Aynı zamanda hiç sakınmadan Rusya’yı övüp göklere çıkarıyorlar. Daha önce de belirtildiği gibi, Ermenilerin bu tutumu, kiliselerinin düşmanlık öğretilerinden ileri geliyor.
 1878’de Doğu Anadolu’da geziye çıkan İngiliz generali Baker Paşa’nın raporundan bir bölüm:
 “Birçok Ermeni ileri gelenleriyle yaptığım konuşmalardan şunu anladım ki, Ermeniler gelecek için büyük emeller beslemektedirler. Bu emelleri uygulanabilir olmadıktan başka, kendileri için de tehlikelidir. ‘Ermeni Özerkliği Planı’nın ne kadar aptalca bir şey olduğunu anlayabilmek için bu ülkeyi tanımak gerek.”
İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Sör Laylard’ın gözlemleri de ilginç:
“Babıâli (Osmanlı) Hükümeti akıllı ve ileri görüşlü davranmazsa yakında Anadolu’da Bulgar sorununa benzer bir Ermeni sorunuyla karşı karşıya kalacaktır. Bir Ermeni ulusu yaratmak için aynı entrikalar bu kez Anadolu’da çevriliyor. Hıristiyan Avrupa müdahalesine neden olabilecek bir durum yaratılmak isteniyor.”
* * *
Ermenilere tezgâhlanan çirkin oyunun benzeri günümüzde Kürtlere uygulanıyor. Onlar da Güneydoğu’da bağımsız bir devlet kurma hayali içindeler!
Ermenilere yapıldığı gibi, Kürtlerin hareketleri de yabancı devletler tarafından destekleniyor, fanatik milliyetçilik tahrik ediliyor.
Aslında Kürtlerin çıkarları o devletlerin umurunda bile değil ama bir kısım Kürtler, bilerek ya da bilmeyerek, onların piyonu olmaya devam ediyorlar!
Yazının Devamını Oku

Osmanlı Ermenileri (2)

522 yıllık Osmanlı Tarihi’nin her döneminde Ermeniler vardır. Bunlar Osmanlı topraklarında 470 yıl mutlu, zengin, müreffeh bir hayat sürmüşlerdir. Osmanlı Devleti’nin son 50 yılında yabancı devletlerin kışkırtmasıyla Ermeni isyanlarının başladığı görülür.
Oysa, başta Ermeni ve Rumlar olmak üzere Hıristiyan Osmanlılar, Türklerden çok daha iyi durumdaydı. Ermeniler dış tahriklerle bağımsızlığa özenip ayaklanarak huzurlarını bozdular!
Padişahın Türk-Müslüman tebaası ezilen bir zümre idi.
Osmanlı yönetiminin gözünde o “Kaba Türk” idi imparatorluğun bütün yükünü omuzlayan...
Askerlikse askerlik, gazilikse gazilik, şehitlikse şehitlik ve vergiyse vergi...
Hepsini Türkler yükleniyordu. Fakat kan kusup “Kızılcık şerbeti içtik. Kol kırılır, yen içinde kalır” diyorlardı.
Onlar için derdini dışa sergilemek ayıptı. Hükümeti yabancılara jurnal etmek yurtseverliğe, dindarlığa sığmazdı. Derdini anlatsa anlatsa yine Osmanlı’ya anlatabilirdi belki...
Ama sesine kulak veren olur muydu ki?
Osmanlı yöneticisinin derdi başından aşkındı. Rum ve Ermeni yakınmaları, yabancı konsolosların karşılarına gelip dikilmeleri yetmezmiş gibi, bir de kaba Türk’ü mü dinleyeceklerdi?
* * *
Osmanlı yöneticileri yerlerinden olmak kaygısıyla Hıristiyanların bir dediğini iki etmemek için çırpınıyorlardı.
Kaba Türk’e gelince, vur abalıya!
Adına ister “Kaba Türk” ister “Yoksul Türk” densin, isterse “Türk halkı”... Yazılsın onun da tarihi... Karşılaştırılsın Osmanlı Ermenisiyle... Kimmiş ezilen, kayrılan, o zaman görülür. İngiliz belgelerinde bu konuda bir hayli aydınlatıcı bilgi var.
O belgelerden anlaşılıyor ki, Osmanlı Ermenisi, ezilmek şöyle dursun, korunmuş, kayrılmıştır. Hatta Türk komşusunu sömürmüştür.
Ermeniler, yalnız esnaf, yalnız tüccar değildi. Aynı zamanda mültezimdi. (Devlet adına vergi toplamakla görevliydi)... Ermeni mültezimi Türk köylüsüne aman vermiyordu. Köylüden toplanan aşar vergisinin yarısı Osmanlı Hazinesi’ne giriyorsa, yarısı da Ermeni ve Rum mültezimlerin kesesine giriyordu.
* * *
Ermeniler, Rus ve İngiliz ajanların entrikaları ile bağımsız bir devlet kurmaya özendiler ve bunun gerçekleşeceğine inandılar.
İstanbul Ermeni Patriği Nerses, İngiliz Büyükelçisi’ne çıkıp:
“Cemaatim bağımsızlık için pek heyecanlıdır” dedi ve şunları ekledi:
“Avrupa devletlerinin sempatisini kazanmak için ayaklanma çıkartmak gerekiyorsa, Ermeniler arasında böyle bir hareket yaratmak hiç de güç olmayacaktır.”
1877-78 Osmanlı - Rus Savaşı, Türk Müslüman halkı için bir felâketti.
Osmanlı Ermenileri için ise felâket değil, fırsat oldu.
Anadolu’da Ermeni çeteleri, eli silah tutan Türklerin cepheye gitmiş olmalarını fırsat bildi, Türk-Müslüman köylerine saldırdı. Olaylarda binlerce Türk katledildi.
* * *
Rusların Doğu Anadolu’ya girişleriyle o bölgenin Ermenilerine gün doğdu.
Doğu Anadolu Ermenileri, işgalci Ruslarla ticaret yapmakla kalmayıp, Rus işgal kuvvetlerinin hizmetine de girdiler.
Ellerine biraz yetki ve silah verilen bu işbirlikçi Erzurum Ermenileri, ilk iş olarak Müslüman komşularına eziyet ettiler, Rus’tan fazla Rus kesildiler.
Böylece, Ermeni-Müslüman Türk sürtüşmesinin tohumları atılmıştır. Daha sonra yeni gelişmeler, kan dökmeler, katliamlar birbirini izlemiştir.
O dönemim Ermeni Patriği Nerses “Türklerle Ermeniler artık bir arada yaşayamaz” diyor, Doğu Anadolu topraklarında, Lübnan’da olduğu gibi, güvence altına alınmış bir Ermeni yönetimi istiyordu.
Bilgi Yayınevi tarafından basılan, Emekli Büyükelçi ve araştırmacı Bilâl N. Şimşir’in 354 adet belge ile desteklediği “Osmanlı Ermenileri” adlı eserinden topladığım bilgileri anlatmaya haftaya da devam edeceğim.
Yazının Devamını Oku

Osmanlı Ermenileri! (1)

OSMANLI tarihi, 622 yıl sürdü ve Osmanlı Devleti kurulduğu günden beri topraklarında bir Ermeni azınlığı barındırdı. Bu azınlık, Osmanlı’nın son 50 yılında politika gündemine getirildi.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra yabancı devletler Osmanlı Ermenilerine resmen el attılar.
Ondan sonradır ki, Osmanlı İmparatorluğu’nda ciddi Ermeni isyanları ve silahlı ayaklanmalar görüldü.
O tarihlerden başlayıp imparatorluğun çöküşüne kadar, yaklaşık yarım yüzyıl, Ermeni sorunu güncelliğini korudu.
* * *
622 yıllık Osmanlı tarihinin son 50 yılı Ermeni sorunları bakımından önemli ve hâlâ tartışmalıdır.
Oysa o tarihe kadar Osmanlı Ermenileri rahat, huzur içinde ve mutlu yaşıyorlardı.
Anadolu’da Ermeniler, Türklerden daha varlıklıydı. Bunlar bir değil, beş büyük devletin koruyucu kanadı altındaydılar.
Askere gitmiyorlardı. Savaşlarda ölmüyorlardı. Ayrıcalıklı durumlarından yararlanarak ticareti ve küçük zanaatları ele geçirmişlerdi. Anadolu’da Hıristiyan nüfus günden güne artıyordu.
Türklerin tarlasını, bozulan çiftliklerini, bütün varını yoğunu Ermeniler ve diğer Hıristiyanlar satın alıyordu.
Osmanlı Ermenisi köyde ağa, kasabada eşraf, kentte zengin işadamı olmuştu. Başkent İstanbul’da sırmalı paşa oluyorlardı.
* * *
Türk köylüsünün korkulu rüyası mültezimlerin (devlet görevlisi olarak vergi toplamayı üstlenen kişilerin) çoğu Ermeni idi.
Durmadan yakınanlarsa yine Hıristiyan Osmanlı vatandaşlarıydı. Yabancı konsoloslar, hatta büyükelçiler, onlara arka çıkıyordu. Bütün antlaşmalar onlar içindi.
Osmanlı Hıristiyanları’nın yakınmaları Avrupa basınına kat kat abartılarak yansıtılıyor ve uzaktan davulun sesi bir başka türlü oluyordu.
Türk bir suç mu işlemiş? Hemen sert biçimde cezaya çarptırılıyordu. Aynı suçu işleyen bir Ermeni ise “şöyle böyle” cezalandırılıyor ya da büsbütün bağışlanıyordu.
Bunları İngiltere’nin o tarihteki Trabzon Konsolosu Palgrave, 1868 yılında yazmıştı. Palgreva şöyle diyordu:
* * *
“Yalnız Trabzon bölgesinde değil, Anadolu’nun ta göbeğinde de, Hıristiyanlar debdebeli evleri, şık giysileri ve mücevherleri ile servet ve refah düzeylerini açıkça sergiliyorlar. Onların bu durumu, uzaklarda (Avrupa’da) çok konuşulan sözde başka iddialarla hiç bağdaşmıyor.
Müslüman halk bakımından ise durum acıklı biçimde bunun tam tersidir.”
İngiliz Konsolosu, Londra’ya yolladığı raporunda şunlar da vurguluyordu:
“Türkiye’deki Hıristiyanların Müslümanlara kıyasla refah içinde olmalarını, onların daha enerjik, daha çalışkan ve daha erdemli olmalarına yormak yanlıştır. Gerçek şu ki, çalışkanlık, doğruluk, namusluluk ve dürüst iş çıkarma bakımından Müslümanlar, şaşmaz biçimde, Ermeni ve Rum hemşerilerinden kesinlikle bir gömlek üstündürler. Ama ne var ki, Müslüman Türkler, muazzam bir yükün altında sistematik olarak ezilmişlerdir ve ezilmektedirler.
Hıristiyanlar ise Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ayrıcalıklı durumlarını sürdürerek son yüzyıldan beri sürekli olarak zenginleşmişlerdir.”
“Tek omuza yüklenmektir bu...” diyordu İngiliz Konsolosu... “Osmanlı Devleti kendi ağır yükünün tümünü Müslüman Türklerin omuzlarına yüklemiştir. Bu yük, Müslüman ve Hıristiyan tebaanın omuzlarına eşitçe bölüştürülmeli. Yoksa bu imparatorluk sittin sene belini doğrultamaz.”
Konsolos, raporunu şöyle bitiriyordu:
“Bugün görülen odur ki, Osmanlı Hükümeti, Hıristiyan tebaa yararına Müslüman tebaasını ezmek gibi ağır bir suçlama altındadır. Ben bu suçlamayı üzülerek doğrulamak durumundayım.”
* * *
Osmanlı Devleti’nin son 50 yılı içindeki dunumu kısaca buydu. Ermeniler ve Rumlar, Türklerden çok daha iyi durumdaydılar.
Bu bilgileri, uzun yıllar büyükelçilik yapan araştırmacı Bilâl Niyazi Şimşir’in “İngiliz arşivlerini bir bir elden geçirerek” yazdığı ve Bilgi Yayınevi’nin yayınladığı “Osmanlı Ermenileri” adlı kitabından aldım.
“Osmanlı Ermenileri”ne haftaya devam edeceğim.
Yazının Devamını Oku

Diken eken, gül toplamayı ummamalı!

BELEDİYELER, vatandaşın dertleriyle yeteri kadar uğraşamayınca, o bölgelerde dünya başa zindan olur. Birçok yerden, AKP’li belediyeler hakkında şikâyetler geliyor... Geliyor da... CHP’li belediyeler hakkında şikâyet gelmiyor mu?
Gelmez olur mu? Geliyor tabii ki...
Tüm yakınmaları, bu sütunun çerçevesi içine sığdırmam mümkün değil. Bu nedenle sadece İstanbul’daki CHP’li iki belediyeden söz edeceğim.
Beşiktaş ve Sarıyer!
* * *
Ağacı kurt, insanı dert yer.
Beşiktaş ilçesinin sahil kesiminde oturan vatandaşları da “gürültü terörü”  yiyip bitiriyor. Neredeyse tüm Boğaz, özellikle Ortaköy-Kuruçeşme bölgesi “gürültü kirliliği” içinde yüzüyor.
Boğaziçi’nden bıkmak, yaşamaktan da bıkmaktır.
Boğaziçi, İstanbul’un tartışmasız en güzel yeridir ve hayata hayat katar. Yüzyıllardır, resim sanatına, şarkılara, şiirlere konu olan Boğaziçi’nin “gürültü terörüne teslim edilmesi” vatandaşı canından bezdirmişe, Boğaz’dan bıktırmışa benziyor.
Bu konuda Beşiktaş Belediyesi de, güvenlik kuvvetleri de etkisiz ve çaresiz görünüyor. Kısa süreli göstermelik kapatmalar dışında bir şey yapamıyorlar!
Bana gelen çok sayıdaki şikâyete göre “gece kulübü” “diskotek” “bar” adı altında faaliyette bulunan eğlence yerlerinde, gece saat 24.00’ten sonra da, neredeyse sabah ezanına kadar devam eden müzik gürültüsü, Boğaz’ın öbür yakasında (Beylerbeyi ve dolaylarında) bile şiddetle duyulup tüm uykuları tarumar ediyor, dağıtıyor!
Oysa yasalara göre, gece saat 24.00’ten sonra gürültülü müzik yasak! Hani, nerede?
Gelen şikâyetlerdeki ortak soru:
“Bu gürültü kirliliğine dur diyecek yok mu?”
Biz de okurlarımız adına, İstanbul Valisi’ne, Beşiktaş Kaymakamı’na, Beşiktaş Belediye Başkanı’na soralım:
“Gece yarısından sonra gürültülü müzik yapmak yasal mı? Yasal değilse, buna nasıl göz yumuyorsunuz ya da terörün değişik bir çeşidi olan Boğaz’daki gürültü kirliliğini önlemeye gücünüz yetmiyor mu?”
* * *
İstanbul’un en güzel ilçelerinden biri olan Sarıyer’de oturanların dertleri de bir başka... Diyorlar ki:
“Sarıyer’in simgesi olan Balıkçılar Çarşısı’nı yıkıp dağıtan ve koca ilçede balıkçılara doğru dürüst bir yer bulamayan eski ve yeni tüm belediye başkanlarından şikâyetçiyiz!”
Gerçekten eskiden Sarıyer denilince balıkçılar akla geliyordu.
Sarıyer’e gelip de, taze balık almadan dönen azdı.
Geçtiğimiz yıllarda belediye, “Balıkçılar Çarşısı”nı yıkıp yerle bir etti. Ne oldu?
Yeni bir yer gösterilmeyen balıkçılar dağıldı, çarşı, küçük küçük birimler halinde oraya buraya saçıldı!
Bu, daha önceki AKP’li belediyenin günahıdır ama şimdi Sarıyer’de CHP’li belediye var. Ne yapıyor? Hiç! Koskoca Sarıyer bölgesinde, balıkçıları bir araya toplayacak “eli yüzü düzgün” bir yer bulunamıyor. Ayıp değil mi? 
* * *
Sarıyer Belediyesi’nin daha büyük ayıbı, ilçenin merkezindeki trafik kargaşası...
Aslında kargaşadan da öte bir facia bu...
Özellikle tatil günleri otomobille Sarıyer tarafına giderseniz, ilçenin merkezinden geçebilirseniz geçin... Dipsiz bir kuyuya saplanmış gibi oluyorsunuz...
İleri de gidemezsiniz, geri de... Sağa da dönemezsiniz sola da...
 Bir okurum yazdığı şikâyet mektubunda:
“Yürüyerek beş dakikada geçeceğim yolu, otomobille zaman zaman bir ya da bir buçuk saatte aşıyorum. Belediye, hafta sonlarında düğümlenen trafiği açmak için kılını bile kıpırdatmıyor. Saldım çayıra, Mevlam kayıra! Biz Sarıyer’de AKP’li Belediye’den şikâyet edip onu devirdik ama ne yazık ki, gelen gideni arattı!” diyor ve ekliyor:
“Seçimi kazanınca halkı unutuyorlar. Fakat unutmasınlar, bunun yarını da var.”
Okurum haklıdır. Bazı belediyeler diken ekiyor. Diken ekenler gül toplamayı ummamalıdır!
Yazının Devamını Oku

Atatürk’e saldırma modası!

TELEVİZYONLARDA sık sık rastlıyorum. Atatürk’e çatan çatana... İnsafsız, vicdansız bir şekilde saldırıyorlar. Ben bunlara “Medya maymunları” diyorum.
İlgi çekmek için Atatürk’ü hedef alarak her türlü şarlatanlığı yapıyorlar.
Televizyon kanalları da ne yazık ki, reyting uğruna bu hayasızlara uzun yer veriyor.
Ülkemizde, böyle şaklabanların karşısında sağlam kişilikli, yürekli yurtseverler de var tabii ki...

* * *

Anayasa Mahkemesi’nin önceki başkanlarından Yekta Güngör Özden tam bir Atatürkçü’dür.
Özden, Atatürk karşıtı davranışlar nedeniyle Türkiye ’nin zor günler geçirdiğini belirterek diyor ki:
“Atatürk’e arkadaşlarına ve dönemine saldırmak modası hiçbir ölçü, özen, insaf ve vicdan tanımadan sürüyor.
İlerici bilinen yayın organlarında bile tek yanlı röportajlarla isyancıların ardıllarıyla (birilerinin ardından gelerek onların yerine geçen kimselerle), yandaşlarının görüşleri yayımlanıyor, kişisel eğilimlerine uygun yazılarla, yazarların ilericilik gösterilerine rastlanıyor.
Bu çok üzücüdür.
Atatürk’ü silmek, unutturmak olanaksızdır. Atatürk, Türklüğünden onur duyan, değerbilir her yurttaşın yüreğinde, belleğindedir.”

* * *

Yekta Güngör Özden, Atatürk karşıtı yöneticilere de şöyle sesleniyor:
“Hem Atatürk’ü tanımıyor, hem de mozolesi önünde ‘sap gibi durarak’ başta kendiniz, kimleri kandırıyorsunuz?
Siyasal yalancılar, ikiyüzlüler, toplumun aydınlığını boğan kara bulutlardır. En büyük saygısızlık, yapay, göstermelik saygıdır.
Yüreğiniz yetiyorsa, karşıtlığınızı, düşmanlığınızı, eveleyip gevelemeden açıkça ortaya koyunuz. Onun kazandırıp sizi getirdiği konumlara, verdiği olanaklara dayanıp güç gösterilerine gitmeyiniz.
Fotoğraflarının önünde, altında, heykellerinin karşısında durmayınız. Anıtkabir’e çıkmayınız, gölgesine sığınmayınız.
Her organa sızmış, her kesimde, her katta bulunan karşıtlar için söylüyorum. Medyadaki saplantılılar için söylüyorum. Atatürk’ün fotoğrafına, Türk bayrağına katlanamayan PKK’cılar yanında, yeminlerine bağlı kalmayan siyasetçiler var. Elbet bir gün bunların hesabı sorulacaktır.
Yalan, demokrasinin ayıbı, yalancı da yüzkarasıdır.”
Anayasa Mahkemesi’nin önceki başkanlarından Yekta Güngör Özden, günümüzdeki olayları bu şekilde değerlendirirken haklı olarak büyük yeis içinde görülüyor.
Bu konuda fazla yoruma gerek görmüyorum.

* * *

Yaşadığımız ülke bize Atatürk ve silah arkadaşlarının armağanıdır.
Atatürk Milli Mücadele’yi başlatıp, bir mucize yaratmasa, inanılmazı başarıp Kurtuluş Savaşı’nı kazanmasaydı, bugün camilerimizde ezan bile okunamazdı!
Biraz tarih bilgisi olan, bu gerçeği kabul eder.
Fakat ne yapılıyor?
1925 yılında, yabancıların kışkırtmasıyla isyan eden Şeyh Sait’ten, 1937 yılında yine yabancıların kışkırtmasıyla Dersim’de ülkenin birliğine kasteden Seyit Rıza’dan, mazlum insanlar ya da kahramanlar gibi bahsediliyor, isyanları bastıran Atatürk yönetimi “zalim, acımasız, gaddar” gibi gösteriliyor.

* * *

Milli değerlerin yerle bir edildiği bir dönemde yaşıyoruz.
“Ne mutlu Türk’üm diyene, sözü bir safsatadır.” “Türk yok, Türkiyelilik var” gibi laflar havada uçuşuyor. Hem de en yetkili ağızlar söylüyor bunları...
İnsanlarımız arasında kardeşlik duyguları yok ediliyor, düşmanlık yaratılıyor.
Cumhuriyet, özgürlük, demokrasi ülkemizde bazılarına fazla gelmiş olacak ki, saltanatın, sultanın, halifenin özlemini çekiyorlar. Tekkeden, şeyhten, dervişten medet umuyorlar. Hâlâ millet değil, ümmet olmanın peşindeler.
Ne yazık ki, her geçen gün özümüzden ayrılıyoruz!
Yazının Devamını Oku

Evren Paşa ve adaletin tecellisi!

EVREN Paşa yargılanacak!<br><br>Yargılansın tabii... “95 yaşında bir insan yargılanır mı?” diyorlar...
Aklı başında, sağlığı yerindeyse neden yargılanmasın? Her insan, gerektiği zaman geçmişiyle hesaplaşmasını bilmelidir.
Saygı Öztürk’le konuşan Evren Paşa “Koç gibi yargılanırız, hesabımızı veririz” demiştir. Bu, yürekli bir davranıştır.
Önce şunu belirteyim: Ben de 12 Eylül 1980 harekâtının mağdurları arasındayım. O dönemde Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaptığım Günaydın ve Tan Gazeteleri, Evren’in talimatıyla ikişer defa süresiz olarak kapatılmıştı. Hem ekonomik, hem siyasi âçıdan büyük sıkıntılar çekmiştik!
Sık sık Selimiye kışlasına çağrılıyor, Sıkıyönetim Komutanı tarafından fırçalanıyorduk!
Ancak... Eğri oturup doğru konuşmak, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir.
Evren Paşa’nın “Darbe” suçundan yargılanması gündeme gelince hafızamız bizi 32 yıl önceye götürdü.
Kişisel duyguları bir yana bırakınca, gözlerimizin pembe ekranında o dehşet dolu kapkara günleri bir kez daha yaşar gibi olduk.
* * *
Ne müthiş bir dönemdi o...
12 Eylül 1980 öncesi Türkiye bir karabasanlar ülkesi haline dönmüştü.
Her sabah, bir gece önceki ölüm haberleriyle uyanıyorduk.
Sokaklardan, caddelerden cesetler toplanıyordu.
Ülkede oluk gibi kan akıyor, karşıt görüşlü gruplar birbirlerini boğazlıyor, yollar, meydanlar savaş alanına dönüyordu.
Güvenlik kuvvetleri çaresizdi.
Kentlerde polis, kırsalda jandarma olayları önleyemiyordu.
Anarşi ortaokullara kadar inmişti.
Hiç kimsenin can güvenliği yoktu.
Üniversitelerde sağ ve sol görüşlü öğrenciler, filmlerdeki “Teksas kovboyları gibi” düello yapıyor, her gün gencecik bedenler cansız yere seriliyordu.
Anneler-babalar evlâtları için endişeleniyor, korku içinde çırpınarak onları okula göndermek istemiyordu.
En az 10 15 aile ocağının sönmediği gün yok gibiydi!
Saldırılar, cinayetler, suikastlar artık sıradan olaylar haline gelmiş, gazetelerde tek sütun haber olarak yayınlanmaya başlamıştı.
O kadar çok olay meydana geliyor ve o kadar çok insan öldürülüyordu ki, biz gazeteciler olarak, hangi birini takip edip haber yapacağımızı şaşırır hale gelmiştik.
* * *
O dönemdeki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bir âlemdi...
Liderler her gün kavga ediyor, partililer, aralarında kan davası varmış gibi birbirini yiyor, koca Meclis, bir Cumhurbaşkanı bile seçemiyordu.
O günlerde 6’ncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresi dolmuş, İhsan Sabri Çağlayangil Cumhurbaşkanlığı’na vekâlet etmeye başlamıştı...
Anayasa’ya göre Cumhurbaşkanı’nın derhal seçilmesi gerekiyordu ama aylar geçiyor, Meclis’te hiç bir sonuç alınamıyordu.
Partiler birbirlerini boğazlamakla meşguldü! Halk “İmdat” diyordu.
Geceleri sokağa çıkılamıyordu.
Kocasını işe uğurlayan ev kadınları, çocuklarını okula gönderen anneler-babalar “Acaba sağ salim dönecekler mi?” diye kalp çarpıntıları içinde akşamı bekliyorlardı.
Ülke karanlık bulutlarla kaplıydı. İlerisi için hiçbir umut ışığı görünmüyordu.
Halk umutsuzluk içinde çırpınmaktaydı...
* * *
Bu kâbuslu ortamda o günün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, yönetime el koydu. Yalnız halk değil, herkes onu alkışladı. Sıkıyönetim ilan edildi, anarşik olaylar durdu, ülkede huzur ortamı sağlandı.
Hazırlanan yeni Anayasa yüzde 92 gibi rekor bir oyla kabul edildi ve aynı oranda oyla Kenan Evren 7’nci Cumhurbaşkanı seçildi.
1980 Darbesi’nin üzerinden 32 yıl geçti.
Bugünlere, 12 Eylül sonrasında hazırlanan Anayasa ve yasalarla geldik.
Şimdi, 95 yaşındaki Evren Paşa hakkında “Darbe suçundan” müebbet hapis istemiyle dava açıldı.
Yaşamamış olanlar o günlerin dehşetini bilemezler! Evet, Evren yargılansın ama gazeteci-yazar arkadaşımız Mehmet Türker’in teklif ettiği gibi adaletin daha iyi tecellisi için, Evren’i yargılayacak mahkeme heyetinin o günleri yaşayan, o günleri gören, o günleri bilen yargıçlardan oluşması gerekir.
Yazının Devamını Oku

‘Şeytanın açtığı yolda gidenler!’

“YÜZ verirsen deliye, gelir işer halıya.” Bu, ünlü bir atasözümüzdür.
PKK yanlılarına da yüz verilirse, sonuçta olacağı budur!
Dünkü gazetelerde vardı... BDP’li Selahattin Demirtaş, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel için “Bizim gözümüzde onbaşısın. Zerre kadar kıymetin yok!” demiş.
Demirtaş’ı kızdıran, Necdet Özel’in “Kürtçe eğitimi uygun bulmuyorum” demesi.
Aslında bunların Kürtçe eğitim istemesi filan hikâye...
Asıl istedikleri, Kürtçe eğitim, kültürel haklar, hatta özerklik bile değil...
Bunlar faso fiso!
İstedikleri “BAĞIMSIZLIK”.
* * *
BDP’nin önde gelenlerinden olan Leyla Zana, yaptığı bölücü konuşmalarla Güneydoğu’daki Kürt vatandaşlarımızı açıkça isyana çağırıyor. Diyor ki:
“Baştan özerklik istedik ama bugün Kürtler özerkliğin yararsız olduğunu düşünüyor. Özerklik yemez. Bağımsızlık istiyoruz!”
Demek ki neymiş?
Anadilde öğretim, kültürel haklar, Kürtçe yayın filan, hepsi bahane!
İstenilen şey “Bağımsızlık”
Kürt açılımı-saçılımı gibi laflar boş!
Türkiye’den kopup ayrı bir devlet olmak istiyorlar. İşin özü bu...
* * *
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş kaçakçılık yapan 35 vatandaşın öldürülmesi olayından sonra adeta patlamış, içindekileri ortaya dökmüştü:
“Bugün ülke bölünmüştür. Artık emin oldum. Bu toprakların adı Kürdistan’dır.”
Biz bunların gerçek düşüncelerini yıllardır biliyor, “Kültürel haklar, anadilde eğitim” gibi isteklerin gerçek amaçlarını saklayan ifadeler olduğunu söylüyorduk.
Nihayet baklayı ağızlarından çıkardılar!
Başbakan ne kadar açılım yaparsa yapsın, bunlar hep daha fazlasını isteyeceklerdir.
Hedef de malum: Türkiye’den kopup Kürdistan devletini kurmak!
* * *
73 milyon insanımız, Leyla Zana ve Selahattin Demirtaş gibi PKK’lılara benzer şekilde düşünen fanatiklerin isteklerini reddediyor.
Kürt kardeşlerimizin büyük bir çoğunluğu kesinlikle onların fikrinde değil.
Ülkeyi bölme heveslileri “Biz Kürt halkını temsil ediyoruz” diye palavra atmasınlar!
Güneydoğu’daki seçim sonuçları gerçeği ayna gibi gösteriyor.
Bütün tehditlere, yaratılan korkuya, yapılan silahlı baskılara rağmen BDP birinci parti olamadı. Kürt halkı Güneydoğu’da birinci parti olarak AKP’yi seçti.
 Selahattin Demirtaş ve Leyla Zana gibi ırkçıların söyledikleri tüm Kürt halkının istekleri olabilir mi? Olamaz! Onlar sadece marjinal (aykırı) grupları temsil ediyor.
Bu fanatik tipler, kendilerine de, bölgelerindeki insanlara da büyük zarar veriyorlar.
* * *
Selahattin Demirtaş gibi bölücülerin saçma bulduğumuz sözlerine bizim cevap vermemize gerek kalmadı. Başbakan Erdoğan, onlara gereken cevabı bizden önce verdi ve dedi ki:
“Bunların kalpleri kararmış. Bunlar vicdanlarını yitirmişler! Irkçılık ve faşizm küstahça böbürlenen, kibirlenen iblisin, yani şeytanın açtığı bir yoldur. Cenazeleri bile Kürt - Türk diye ayıranlar, işte iblisin yolunda, şeytanın izinde yürüyenlerdir. İstanbul’da Uludere’deki acı olayla ilgili olarak yaptıkları basın toplantısının görüntülerini izleyenler gördü. Güya acı içindeler ama kameraların önünde kahkaha atmaktan çekinmeyecek kadar insafsızlar, vicdansızlar!
Bazı densizler “Bu ülke bölünmüştür” diyor. Ya sen kimsin? Kimi temsil ediyorsun? Kimin adına konuşuyorsun? Siz, silahlı efendileriniz ipinizi gevşetmediği sürece tuvalete bile gidemezsiniz. Neyi, kimi bölüyorsunuz?”
Başbakan’ın bu sözlerine eklenecek bir söz yok doğrusu...
Yazının Devamını Oku

Kuş kafese, balık ağa girince...

KİMİ ağlar, kimi güler, bu dünya böyle gider! 2012’de daha güzel bir Türkiye olmasını diliyoruz ama bu gerçekleşebilir mi?
Yeni yılın diğerlerinden daha iyi geçmesi, milli gelirimizin artması, ülkeyi bölünmeye doğru götüren hainliklerin bitmesi sadece bir temenni tabii...
İhtimal zayıf da olsa Türkiye’miz için mutlu günler, güzellikler ummak istiyoruz.
Geride bıraktığımız 2011’de yaşanan terör olayları ve şehitler, ülkedeki diğer sıkıntıları unutturur gibi oldu ama...
İlk acılar geçtikten sonra geçim derdinden şikâyetler yine akmaya başladı.
Ben eskiden bunları ciddiye alırdım. Artık tebessümle karşılıyorum. Çünkü şikâyetlerin en yoğun olduğu bölgelerde bile iktidarın yüzde 50’nin üstünde oy aldığını görünce, milletin bizi işlettiği sonucuna vardım.

Şikâyet mektuplarını okudukça aklıma şu hikâye geliyor:
Bir pencereye asılan kafesteki kuş, sadece geceleri ötüyormuş... Bir yarasa, niye gündüz ötmediğini sorunca kuş şöyle cevap vermiş:
“Gündüzün öterken yakalandım ve bu kafese konuldum. Bu bana ders oldu”
Yarasa ona demiş ki:
“Artık iş işten geçti yavrum. Bunu yakalanmadan önce düşünmen gerekirdi!”
Sonuç: Kuşun kafese, balığın ağa girdikten sonra aklının başına gelmesi faydasızdır. Başa gelen çekilecektir!

Elektrik zammı... Akaryakıt zammı... Doğalgaz zammı... Vergi zamları... Diğer bütün zamlar, bu kış milleti iyice sıkacağa benziyor.
Kişisel ihtiraslar, ülke çıkarlarının üstünde tutuluyor, vatandaşa da bol vaatlerin ninnisi söyleniyor.
Manzara-i umumiyemiz şöyle:
Etraf yalaka dolu,
El etek öpmek ayıp değil,
Aman ha, uluorta
Laf etme, haddini bil!

İki tip insan gerçeği görmez: Kör olanlar ve akılsızlar!
Biz hangi sınıfa giriyoruz, bilemiyorum!
Türkiye’de gelir adaletsizliğinin yanı sıra servet adaletsizliği de yaşanıyor ve uçurum, her geçen gün derinleşiyor.
Halkımızın yaklaşık yarısı (35 milyon kişi) çok yoksul... Bunu biz söylesek “Atıyor” derler ama bu bizim ifademiz değil! Devletin resmi kuruluşu olan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) söylüyor bunu...
TÜİK’in 2010 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nın açıklanan verilerine göre; ülkemizde zenginle fakir arasındaki uçurum kapanmıyor, artıyor.
Nüfusun yüzde 16,9’u (12,5 milyon kişi) yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
Sürekli yoksulluk riski altında bulunanların oranı ise yüzde 18.

CHP’nin 20 ve 22’nci dönem Milletvekili Bülent Tanla, Bankalar Birliği verilerinden yararlanarak bir değerlendirme yapmış... Buna göre:
Türkiye’de, toplam servetin yüzde 90’lık bölümü, bankada tasarruf hesabı bulunanlardan yalnızca yüzde 3,4’lük bir kesimin elinde bulunuyor...
2007 yılı hesabıyla bankalarda 79 milyon 835 bin hesap var. 2 milyon 715 bin kişi toplam servetin yüzde 90’ına hükmediyor, yüzde 10’luk bölümü ise bütün Türkiye paylaşıyor.
Bu durum, çarpık ve adaletsiz gelir dağılımının, servet bölüşümüne de yansıdığını gösteriyor. Başka bir ifadeyle;
Dünyanın 17’nci büyük ekonomisi olan 73 milyon nüfuslu Türkiye’de, 2 milyon 715 bin kişi Avrupa ve Amerika düzeyindeki bir zenginlik içinde hayat sürerken, geri kalan büyük kesim, yoksul bir Afrika ülkesinin insanları gibi yaşıyor!
Ülkelerde, büyümenin ve zenginleşmenin nimetlerinden her kesimin yararlanması gerekirken bizde bunun tersi gerçekleşiyor ve zengin daha zengin, yoksul daha yoksul oluyor!
“Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar” denir ya... Dileriz öyle olmaz!
Bu koşullar altında, yeni yılınız kutlu olsun!
Yazının Devamını Oku

Öfke değil; akıl, bilgi, tecrübe gerek!

31 yıl önce, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden günlerde, siyasi yasaklı Demirel’e “Bir bilen” adı takılmıştı. Sıkıyönetim izin vermediği için Demirel siyasal konularda konuşamıyor, basına demeç veremiyordu fakat gazeteler o dönemde değişik bir yöntem izlemiş ve isim vermeden “Bir bilen diyor ki” diyerek onun görüşlerini yayınlayıp yasağı delmişlerdi.
“Bir bilen” in demeçleri o günlerde demokratik düzenin tekrar kurulması için bir umut ışığı olmuştu.
9. Cumhurbaşkanı Demirel bugün, bilge kişiliğiyle köşesine çekilmiş, emeklilik günlerini yaşıyor. Ancak Türkiye’nin meseleleriyle yakından ilgileniyor ve ülke sorunları hakkında görüşlerini açıklıyor. Diyor ki:

“Olup bitenlere baktığımız zaman, Türkiye’nin bir yönetim sıkıntısı içinde olduğunu görüyoruz. Ana sebep, ülkenin devlet çatısıdır. Devlet çatısı kurumlardan oluşur. Yönetim, ahenk içinde bunları götürme sanatıdır. Ama bizim ülkemizde görüyoruz ki, bu ahengi her zaman sağlayamıyoruz. Bunu sadece bugün için söylemiyorum, genelde söylüyorum.
Türkiye yeni kurallar arıyor. Türkiye yeni anayasa arıyorsa, yeni kurallar arıyor demektir.
Devletin en önde gelen görevi:
1) Emniyet ve asayiştir, 2) Güvenliktir.
İkisini birbirinden ayırıyorum. Emniyet ve asayiş daha ziyade normal zamanların halini anlatır, daha çok adi suçlardır. Güvenliğe gelince bu normal düzeni aşan bir meseledir.
Güvenlik meselesinde her zaman fevkalâde usullere başvurulur. Bu usuller Olağanüstü haldir, sıkıyönetimdir.
Bu şunu gösterir: Devlet normal olağan usullerle idare edilemez hale gelmiştir ki, o yollara gidiliyor. Dünyanın her tarafında da bu böyledir. Bir yerden sonra müdahale eden asker şu sloganı kullanır:
“Uçurumun kenarına geldik, çöküyoruz, kurtaralım!” Bu tamamen vasiliktir. Bizim düzenimizde bir yerde asker devletin vasisidir. Bugün ne yapmaya çalışıyoruz? Bu vesayeti kaldırmak istiyoruz. Yani bütün bu itişmelerin kakışmaların kökeninde yatan budur.
Bunu kaldırabilmek için anayasanızda gerekli değişikliği yapacaksınız. Kim neyi yapacak? Hangi yetkilerle yapacak? Kime bağlı olarak yapacak? Bunların hepsini öyle bağlayacaksınız ki, sivil idare ve sivil demokrasi dediğiniz hadisenin hakkı verilmiş olsun.
Türkiye bunu eninde sonunda yapmak durumundadır. Hiç kimse alınmasın, gücenmesin!
Asker, devletin askeridir. Asker kendi milleti üzerinde vesayet iddia edemez ama bir yere geldiğinde, ülkenin iyi yönetilememiş olması ve sıkıntılar içine düşmesi onu da rahatsız eder.

Özetle demek isterim ki, hedef, demokratik rejimin iyi işlemesi, kurumların ahenk içinde çalışması, halk ile devletin kucaklaşmış bulunması olmalı...
Devlete ve rejime müdahale gibi fevkalâde tedbirlere gerek olmamalıdır.
Eğer bir ülkede;
· Huzur, sükûn, emniyet ve asayiş kurulabilmişse,
· Can ve mal güvenliği, hukukun içinde kalarak korunabiliyorsa,
· Adalet çabuk ve doğru dağıtılabiliyorsa,
· Hak ve fırsat eşitliği varsa,
· İnsanlar o devletin vatandaşı olmaktan gurur duyuyorlarsa,
· Siyasi iktidar değişikliği kurala bağlanmışsa,
· Ve bu kural kansız, kavgasız, hilesiz, entrikasız uygulanabiliyorsa,
· Halk tok ve geleceğine güvenle bakıyorsa,
· Orada başarılı bir devlet yönetimi var demektir.
Türkiye’nin bir gün bu sıkıntıların hepsinden kurtulması ve devletin başarılı bir devlet olması için, öfkeyle değil, akla, bilgiye, tecrübeye dayanılması gerekir!
Sihirli bir formül yoktur, iyiye ve güzele ulaşmak için akıl, bilgi ve tecrübe vardır!”
Yazının Devamını Oku

Bunları biz yazınca topa tutuluyoruz!

21’inci yüzyılın ilk 11 yılını geride bıraktık. Yaşadığımız olumsuz olaylar yeni yüzyıla bağlanan ümitleri tırpanladı. Geride kalan 11 yılı, her zaman olduğu gibi siyasi kavgalarla, kısır çekişmelerle kaybettik.
Ülkemiz devamlı rota değiştiriyor.
“Pompei’nin son günleri” gibi, günlerini vur patlasın çal oynasın diye geçirenler var.
Kavga, gerginlik, suçlama, kamplaşma Türkiye için tehlikeyi haber veren alarm zilleri ama aldırış eden yok!
Biz bunları yazdığımız vakit, birçok kesimden tepkiler yağıyor.
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” misali, gerçekleri gözler önüne serdiğimiz için bizi suçlayan çevreler var.
Bunlar, burunlarının önünü görmeyen, takım tutar gibi siyasetçilere tapan, başlarında eli sopalı çoban isteyen, sürü psikolojisine sahip zümreler!
* * *
Bugün, ilginç bir yazardan alıntılar yapacağım.
Bu yazar, dindar kesimin en önemli yazarlarından biri.
Mehmet Şevket Eygi’den söz ediyorum.
Onun muhafazakâr yapısından ve dine bağlılığından kimse şüphe edemez.
Günümüzdeki halimizi öyle net anlatıyor ki, bundan ibret almak gerekir diye düşünüyorum.
Bu tür yazıları yazdığımız vakit bize sövgü ile saldıran tutucu kesim, Mehmet Şevket Eygi Hoca’nın (bizce doğru ve yerinde olan) uyarılarına bakalım ne diyecek?
Eygi Hoca bakınız (özetle) neler diyor?
* * *
“1911’de yaşamış olsaydım, İtalyanların Trablusgarp vilayetimize saldırıp bu İslâm topraklarını elimizden almaları faciasını yaşayacaktım...
1912-13’te yaşamış olsaydım,
Rumeli-i Şahane’nin elimizden pisi pisine gittiğini görmüş olacaktım.
1918’de yaşamış olsaydım, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisine ve Arap vilayetlerinin elden çıkışına şahit olacaktım.
Elveda Kudüs, Şam, Halep, Bağdat, Basra, Mekke, Medine, Sana, Beyrut...
Şu anda 2011... Türkiye’nin Doğu’daki ve Güneydoğu’daki bazı bölgelerinin elden gidişine şahitlik yapıyorum.
Toplum bunun farkında mı?
Birileri vur patlasın, çal oynasın, gel keyfim gel... Oh keka...
Birinci Dünya Harbi yıllarında (1914 -18) İttihatçıların iktidarı zamanında, çok yolsuzluk olmuş, askerler cephelerde kan dökerken birileri haram servetler ediniyormuş...
Şu anda ülkemizin bir kısmı kurtarılmış bölge haline gelmiş, medyanın pek umurunda değil... Memleket elden gidiyor, bir kesim, bu acı duruma yemek ve tatlı tarifleri kadar önem vermiyor!
* * *
Eski Roma’da gladyatör çarpışmaları...
Bizans’ta Mavilerle Yeşillerin yarışı...
İnternet gazetelerinden başlıklar:
Şok şok şok... Flaş flaş flaş!
Şamar gibi cevap... Tokat gibi soru...
Polemik kızışıyor!
En iyi ve taze lüferi hangi lokantada yiyebilirsiniz?
Külde pişmiş kremalı ve kekik ballı ayva tatlısı...
Kızına tecavüz eden baba...
Mars’ta tren yolu keşfedildi...
Memleketin bir kısmı kurtarılmış bölge olmuş, biz nelerle uğraşıyoruz?
Telekızlar skandalı büyüyor...
Bin masaj salonundan biri basılmış...
Seks seks seks...
Bir kısım medya Viagra gibi yayın yapıyor!
Güzel manken şişmanlamış...
Eski yıldızın hışırı çıkmış, etleri pörsümüş ve pırtlamış...
Flaş flaş flaş...
Meclis’te kavga çıktı...
Yaklaşan İstanbul depremi ile heyecan verici haberler...
Şok şok şok...
Futbolcu Falan, sevgilisi Feşmekan’dan beş ay sonra aniden ayrılıvermiş...
Telekızlarla otel odasında saç saça, baş başa kavgalar...
Geceliği bir servet olan lüks fahişeler...
En pahalı şarap hangisi?
Futbolcunun ve artistin otomobilleri birer milyona alınmış...
Şok şok şok... Flaş flaş flaş...
Zavallı Türkiyem... Zavallı vatan!
Ah ah ah! Eyvah ki eyvah!”
* * *
Yazı özetle böyle...
Bir kere daha hatırlatıyorum. Bunları biz yazmıyoruz...
Biz yazdığımız zaman “münafık” diye suçlanıyoruz!
Oysa aynı şeyleri, sağduyu sahibi, önemli bir İslamcı yazar da yazıyor. Buna ne buyrulur?
Yazının Devamını Oku

İskilipli Atıf Hoca olayı!

ÜLKEMİZİN bin bir sorunu varken nelerle uğraşıyoruz? Geçim sıkıntısı, PKK terörü, soğuk kış şartlarında yaşam savaşı veren depremzedeler... Son günlerde hepsi ikinci plâna atıldı...
Ülkemizi yönetenler tarih sayfalarında dolaşıyor, eski yaraları kaşıyorlar!
Bunları yaparak ülkemizin birliğini, insanlarımızın kardeşliğini sağlayabilirler mi?
Sağlayamazlar!
Eski acı günleri gündeme getirerek halkın dertlerine çözüm getirebilirler mi?
Getiremezler!
O halde neden yapıyorlar bunları?
Ülkenin gündemini değiştirip dikkatleri başka tarafa çekiyorlar!
Sonuçta acılar derinleşiyor!
* * *
Bu faydasız tartışmalara Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç da çanak tuttu.
AKP’nin 2 numaralı ismi olan Sayın Arınç, Dersim olaylarından bahsederken ortaya İskilipli Atıf Hoca’nın ismini de attı. (İskilip, Çorum’un bir ilçesidir.)
1926 yılında vatana ihanetten idam edilen Atıf Hoca’nın, bugünkü adı Tunceli olan Dersim ’le hiçbir ilgisi yok ama Bülent Arınç, lafı evirip çevirip İskilipli Atıf Hoca ’ya getirerek şöyle dedi:
“... Ve Türkiye sadece Dersim’i değil, merhum İskilipli Atıf Hoca’yı da konuşmalıdır. İskilipli Atıf Hoca olayı, üzerinde durulması gereken bir konudur. Atıf Hoca’nın neyle suçlandığını, niçin idama mahkûm edildiğini ve ona yapılan zulmü Türkiye’nin artık konuşması lazım!”
Eee... Konuştuk diyelim...
1926 yılındaki bu olayın, 85 yıl sonra gündeme getirilmesinin ne anlamı var? Bunun ne faydası olacak?
Anlamak zor ama Sayın Arınç bunda bir fayda umuyor demek ki..
* * *
1875 yılında doğan ve 1926 yılında Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanıp idam edilen İskilipli Atıf Hoca kim?
Ne ile suçlandı ve niçin idam edildi?
Tarih bize şöyle diyor:
Çalışma hayatına köy hocalığı ile başlayan İskilipli Mehmet Atıf Hoca 1902 yılında Fatih Camii’nde ders vermeye başladı, 1905 yılında İstanbul Kabataş Lisesi’nde Arapça öğretmeni oldu.
1919-1922 yılları arasında Padişah yanlısı davranarak Anadolu ’daki Kuvayı Milliye hareketi ile Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına karşı çıktı.
(Kuvayı Milliye , Yunanlıların İzmir’i işgal etmeleri ve Anadolu’da ilerlemeleri üzerine kurulan ve düşmana karşı savaşan ulusal direniş kuvvetlerine verilen isimdir.)
Atıf Hoca ’nın kurucularından olduğu “Teali-İslâm Cemiyeti” adına yazılan ve bastırılan bir bildiri, Yunan ordusunun uçakları tarafından Anadolu’ya atıldı.
Bildiride Türk ulusunun Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkılıyor, Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, padişaha başkaldıran asiler olarak niteleniyordu.
Bu olaylar İskilipli Atıf Hoca’nın acı sonunu hazırladı.
* * *
26 Aralık 1925 günü yakalanan Hoca, tutuklu olarak Ankara’ya gönderildi.
26 Ocak Salı günü Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı.
İddia edilen suç vatan hainliği idi...
Şair ve yazar Necip Fazıl Kısakürek, Atıf Hoca’yı anlattığı kitabında, Hoca’nın mahkemede savunma yapmadığını ve hazırladığı savunmasını yırttığını yazar.
Mahkeme Reisi Ali Çetinkaya, sanığın “Vatana ihanet” suçundan idama mahkûm edildiğini açıkladı ve İskilipli Atıf Hoca bir hafta sonra Ankara Samanpazarı Meydanı’nda asıldı.
Ankara İstiklal Mahkemesi’nin zabıtlarına göre olay budur!
* * *
Şimdi Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç, İskilipli Atıf Hoca’yı zulme uğrayan bir din adamı olarak açıklıyor ve “İskilipli Atıf Hoca olayı üzerinde durmalı ve Türkiye ona yöneltilen zulmü konuşmalı” diyor.
Bir faydası olacaksa konuşalım ama... Bunun, ortamı germekten ve kafa bulandırmaktan başka ne faydası olabilir ki?
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, ülkemiz sürekli olarak, Atatürk devrimleri ile din istismarcılarının kavgasına sahne oldu.
Kavga, günümüzde de devam ediyor.
Dersim İsyanı’nın idam edilen elebaşısı Seyit Rıza gibi bunlara da sahip çıkanlar var.
Ulusumuza hiçbir faydası olmayan çekişmeler ülkemize büyük zarar veriyor.
Leyleğin ömrü gibi bizim de ömrümüz laklakla geçiyor.
Yazık değil mi bu millete?
Yazının Devamını Oku

Ata, diktatör olsa bunları yapar mıydı?

BİR süredir bazı sapıtmış gruplar Atatürk’e “Diktatör” diyor. Yani despot ve zorba! Bu vicdansızca iftira karşısında insanın tüyleri diken diken oluyor!
Atatürk, uygarlık tutkunuydu...
Bağımsız bir karakteri vardı.
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek, bilimi yol ışığı olarak gösteriyordu.
Büyük yurtsever ve büyük sanatseverdi.
Spora da çok önem verir “Ben sporcunun, zeki, çevik ve dürüst olanını severim” derdi.
Tevazu sahibiydi... Büyük zaferden sonra “Bunu ben başarmadım, Türk milleti başardı, milletim başardı” dedi.
Küçük-büyük demeden herkesle konuşur, herkesin derdini dinler, düşüncelerini sorardı.

Atatürk, padişahlığı ve halifeliği kaldırarak bir devri kapattı.
Düşündü: “Peki, şimdi ne olacak, ne yapacaktı?”
Başa geçip kendisi mi padişah olacaktı? Kendi hanedanını mı kuracaktı?
Çevresindekiler ona bunu tavsiye ediyorlardı.
Fakat Atatürk padişahlığı reddetti, Cumhuriyet idaresini tercih etti. Halk idaresine dayalı Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.
Geleceği Türk gençliğine emanet etti.
Ulusuna güvendi, “Benim naçiz vücudum elbette bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” dedi.
Diktatör olsa bunları yapar mıydı?

Atatürk, çağdaş bir ülke, çağdaş bir toplum yaratmak için neler yapmadı ki?
Ondan rahatsız olanlara sormak lazım:
Kurtuluş Savaşı’nı kazanmasa mıydı?
İşgalcileri yurdumuzdan atıp bağımsız bir devlet kurmasa mıydı?
İngiliz ya da Amerikan mandasını kabul edip Türk ulusunu bir çeşit esarete mi sürükleseydi? (Bilindiği gibi manda Birinci Dünya Savaşı sonrası Milletler Cemiyeti’nin kullandığı bir yönetim sistemidir. Manda, büyük ve güçlü bir devletin, küçük ve zayıf bir devleti yönetmesi anlamına geliyor.)
Atatürk, manda yönetimine razı mı olsaydı?
Cumhuriyeti ilan etmese miydi?
Arap harflerini kaldırıp, Yeni Türk Alfabesi’ni yapmasa ve Türk ulusunu cahilliğe mi mahkûm etseydi?

Atatürk, devrimleri yapmasa, Türk kadınını çarşaftan çıkarmasa mıydı?
Kadınlar, erkeklerin birkaç adım gerisinden yürümeye devam mı etseydi?
O güne kadar itilip kakılan, ikinci sınıf insan olarak görülen Türk kadınına, erkeklerle eşit haklar vermese miydi?
Erkeğin yapacağı her işi kadınların da yapabileceğini söyleyip onlara doktor, avukat, mühendis, bilim insanı, pilot olma imkânı sağlamasa mıydı?
Eskiden olduğu gibi kız çocuklar okula gitmese, kadınlar çarşafa girse, mahkemelerde iki kadının şahitliği bir erkeğe eşit olsa, kız çocukları mirastan yarım hisse alsa, bugün toplum olarak uygarlığın neresinde olurduk?

Atatürk sanayi hamleleri yapmasa, bankaları kurmasa, kültür ve sanatı geliştirmese, Osmanlı döneminde olduğu gibi operayı, baleyi, resmi ve birçok sanatı günah saysa daha mı iyi olurdu?
Bunlar mı rahatsız ediyor birtakım karanlık entelleri?
Atatürk’ü küçültmeye çalışanlar, onun kazandığı askeri ve siyasi zaferlerinden, uluslararası başarılarından da mı utanmıyor?
Atatürk, ümmeti millet yaptı.
Atatürk’ün ışığıyla Türk insanı karanlıktan çıkıp, aydınlığa kavuştu.
O ışık hiçbir zaman sönmeyecek!
Yazının Devamını Oku

Bir generalin dramı!

TARİHİMİZDE sırf görevlerini yaptıkları için cezalandırılan, idam edilen, haksızlığa uğrayarak hapse atılan yüzlerce, binlerce kahraman vardır. Kıymeti bilinmeyen ve sırf görevini yaptığı için cezalandırılan Mustafa Muğlalı Paşa da bunlardan biridir.
Hiç evirip çevirmeye, mazeret beyan etmeye gerek yok.
Van’ın Özalp İlçesi’ndeki askeri kışladan “Orgeneral Mustafa Muğlalı” adının kaldırıldığını, bir süre önce, önemsiz bir haber gibi gazetelerin iç sayfalarında okumuşunuzdur.
Kim ne derse desin bu, daha ziyade bölücü grupları ve yobaz çevreleri memnun eden bir karardır!
Orgeneral Muğlalı’nın 33 köylüyü kurşuna dizdirdiğini, kışlanın Mustafa Muğlalı adını taşımasının bölge halkının sinirlerini bozduğunu iddia eden Kürtçü gruplar bu ismin oradan kaldırılmasını istiyor, gerici gruplar da hararetle onları destekliyordu...
* * *
Orgeneral Muğlalı adı, Genelkurmay Başkanlığı’nın kararıyla Van’ın Özalp İlçesi’ndeki 2. Hudut Tabur Komutanlığı kışlasından bu ayın başında kaldırıldı.
Kışlaya Şehit Astsubay Başçavuş Erkan Durukan’ın adı verildi.
60 yıl önce ölen Orgeneral Mustafa Muğlalı’ya, bunca yıl sonra bile, ülkemizdeki bazı gruplar neden kızıyordu? Hedef aynı fakat düşmanlığın nedenleri ayrıydı.
* * *
1882-1951 yılları arasında yaşayan Mustafa Muğlalı’nın hayatı savaşlarla ve Güneydoğu’da eşkıya, kaçakçı ve isyancılarla boğuşmakla geçmişti.
1912-1913 yıllarında Balkan Savaşı’na katıldı.
1914-1918 yıllarında Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştı.
1919-1922 yıllarında Kurtuluş Savaşımızın kahraman subaylarındandı.
1930 yılında İzmir’in Menemen İlçesi’nde ayaklanan gericiler, yedek subay olarak görev yapan öğretmen Kubilay’ın kafasını kestiler. Menemen olayı sonrası kurulan Divanı Harp Mahkemesi’nin Başkanı olan Mustafa Muğlalı Paşa, isyancı yobazların elebaşlarını idama mahkûm etti ve onları astırdı. Bu yüzden gericiler yıllardır ona Muğlalı’ya kin besleyip durur!
Orgeneral Muğlalı, Cumhuriyet dönemimde general olarak Doğu’da ve Güneydoğu’da görev yaptığı bölgelerde büyük ölçüde düzeni sağladı.
* * *
33 kişinin öldürülmesi olayı İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği 1943 yılında geçer.
Bölgede sıkıyönetim vardır. Mustafa Muğlalı Paşa 3’üncü Ordu Komutanı’dır.
Asayişsizliğin hâkim olduğu Van çevresinde eşkıyalar, kaçakçılar ve çeteler terör estirmektedir. Bir gün İran sınırında 33 kaçakçı kıstırılıyor.
Askeri raporlara göre çatışmada öldürülüyorlar.
Fakat yöre halkı, kaçakçıların çatışmada ölmediğini, yakalanıp kurşuna dizilerek öldürüldüklerini iddia ediyor. Hükümet bu iddiaları doğru bulmuyor ve olay kapanıyor.
1947 yılında emekli olarak köşesine çekilen Muğlalı Paşa, 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti’deki Kürtçü ve gerici milletvekillerinin baskısıyla mahkemeye verilip yargılanıyor. Önce idam cezası veriliyor, daha sonra yaşının ileri olması nedeniyle ceza 20 yıla indiriliyor. Ancak Askerî Yargıtay kararı bozuyor.
70 yaşındaki Muğlalı Paşa, 1951 yılında, ikinci yargılama başlamadan, cezaevinde kahrından ölüyor.
* * *
Muğlalı Paşa’ya ölümünden 36 yıl sonra itibarı iade edildi ve naaşı törenle Devlet Mezarlığı’na taşındı. 1997’de Harp Akademileri Komutanlığı’nın bahçesine büstü dikildi.
2004’te Muğlalı’nın adı Van’ın Özalp İlçesi’ndeki 2’nci Hudut Tabur Komutanlığı Kışlası’na verildi. 7 yıl sonra (bu ayın başında) Muğlalı adı kışladan silindi.
Orgeneral Mustafa Muğlalı’ya, hem bölgedeki bölücüler, hem de Kubilay’ı şehit ederek kafasını kesen yobazları idama mahkûm ettiği için şeriatçı gruplar kin duyuyordu!
Muğlalı Paşa’nın Harp Akademileri Komutanlığı’nın bahçesindeki büstünü de kaldırırlar mı acaba?
“Olmaz olmaz” dememeli... Devir böyle bir devir!
Bu şekilde bölücüler de, gericiler de daha çok mutlu olur!
Yazının Devamını Oku