TURANİ’NİN RESİMLE TANIŞMASI

Çağdaş Türk resminin önemli isimlerinden usta sanatçı Adnan Turani’nin son sergisini Yıldız’daki KAV Sanat Galerisi’nde 2 Kasım’a kadar görebilirsiniz.

Modern resmin öncülerinden Turani’nin, 70 yılı aşan sanat yaşamındaki resim anlayışı, soyut kurgulu bir etki biçimi arayışına dayanıyor. Turani’ye göre sanatçı için doğa biçimi değil, doğa biçiminin resimselleştirilmiş kurgusu önem taşıyor. Resimleri, optik görüntü biçiminin deformasyonuna değil, etki biçiminin zaman içinde araştırılarak bulunabilen soyut, önceden bilinemeyen kurgusuna dayanıyor.
Peki Turani, resimle nasıl tanıştı? Bir yandan KAV’daki sergiyi gezerken, diğer yandan Turani’nin henüz basılmamış kitabından derlediğimiz anılarla bunu öğrenebilmeniz mümkün. İşte Turani’nin resime başlayışıyla ilgili anılardan bir kesit:
“Resimle tanışıklığım, daha doğrusu içimde uyanan ilgi, anımsadığıma göre, kısa pantolonlu saf çocukluk dönemimde, galiba 1933 yılında başladı. Ama öyle sanata ilişkin bir ilgi filan değil. O zamanlar Avrupa’dan kağıt üzerine basılmış çıkartma resimler getirildi. Hani şu çocukların defterlerine yapıştırıp, üzerini ıslatıp parmakla sürterek çıkarttıkları resimler. İşte onlara bakmak, benim çocuk dimağımda hala anımsadığım olağan dışı bir zevk, bir tat bırakırdı. Bugün herhalde inanmak zordur, o renkli çıkartma kuş resimlerini ve kimi kartpostal İsviçre manzaralarını seyrederken adeta büyülenmiş gibi olmama. Bu renkli çıkartma resimler ve kartpostal İsviçre manzaraları, elbette sanat ile ilgili şeyler değildi. Ancak, çocuk ilgisinin nasıl başladığını göstermesi bakımından bu anı, bana hala sevimli ve çekici geliyor.
Neyse, resimle ilgim, sanırım böyle çocukça bir yaklaşımla başladı diyebilirim. Sonra boya ile anlatım dünyasına girmem, orada kendime bir yer aramam gene böyle anılara ve tatlı, hoş ya da zahmetli geçmiş olaylara dayanır. 1930 ve 40’larda İstanbul’da Babıali yokuşunda Memduh Aygün adlı, tüp yağlıboya da satan bir kırtasiye dükkanı vardı.
İstanbul’da başka yerlerde resim için tüp yağlıboya bulmak, öyle pek olacak şey değildi. O sıralar yaşım 8 filan olmalı. Dolmabahçe’den Babıali’ye tramvayla ya da yürüyerek gitmek, o yaşta bir çocuk için kolay mı? İlkokul çocukluğu yaşamımda o sıraların bütün yoksulluklarına karşın, Atatürk’ün fotoğraflarını büyülterek yapılan karakalem portre resim özentileri, kimi renkli baskı posta kartlarına bakarak sulu ve yağlıboya girişimleri, hep o safça çocukluk çabalarıydı. Öyle, yapılanın ne olduğunu bilmeden amaçsız bir merak. İşte o kadar (...)
Konu, yukarıda değindiğim Babıali’deki Memduh Aygün’den alınan ve tüpü beş kuruş olan küçük yağlıboyalar. O sıralar, o küçük boya tüplerinden on tanesine sahip olmak, bir zenginlikti. Hatta 1960’lara değin öyle bol boya ile resim yapmak, herkesin harcı değildi. Resimle uğraşmak zor ve o günlerin yokluğunda pahalıydı da. Yağlıboya resim için Amerikan bezi ya da kaput bezi denilen o adi dokumayı, şasi vb. gibi malzemeleri bulup, çatıp, boyayıp bir tuval yapmak, büyük işti. Yani resimle olan ve gönül dolusu ilgiye dayanan ilişki, bütün bu yokluk ve zorluklara rağmen devam etti. Sonra 1937’de Resim ve Heykel Müzesi, Atatürk tarafından açılınca, oraya bir çocuk olarak gidişim; biraz toz ve küf gibi kokan havasız salonlarda dolaşışım...”
Hikayenin devamı için tavsiyem Turani’nin sergisini gezip görmeniz.

KENTTE NE VAR?

Firdevsi Feyzullah ve oğulları (25 Ekim’de açılacak-Galeri Soyut/Hilal Mah.), Ustalardan seçmeler (24 Ekim’de açılacak-Nurol Sanat/ Çankaya) İsmail Altınok’dan seçmeler (30 Kasım’a kadar-İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej), Yusuf Katipoğlu (24 Ekim’de açılacak-Fırça Sanat/Hilal Mah.), A.Adnan Azar ile “Senaryoya yolculuk” atölyesi (26 Ekim’de başlayacak-GaleriM Armada/Armada AVM), Hasan Karegari (25 Ekim’de açılacak-GaleriM Ümitköy), Karma Sergi (31 Ekim’e kadar-Krişna Sanat/Kavaklıdere)

X

Natürmort ustası Zeki Çetinkaya

Ankara’daki atölyesinde çalışmalarını sürdüren Zeki Çetinkaya bir natürmort ustası.

Teknik olarak ilk resim bilgilerini babası ressam Hasan Çetinkaya’dan öğrenmiş. Öğrenim gördüğü İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tekniğini daha da ilerleten Çetinkaya’nın, deseninin güçlü olmasında büyük ustalar Neşet Günal ve Sabri Berkel’in öğrencisi olmasının rolü büyük. Çetinkaya eserlerinde ışık ve gölgeye büyük önem veriyor. Işık ve gölgenin uyumu sanatçının eserlerine daha gerçekçi bir ruh katıyor.
Bu hafta Zeki Çetinkaya’dan bahsetmemizin nedeni Fırça Sanat Galerisi’nde (Hilal Mahallesi) 15 Ocak Cuma günü sergisinin açılacak olması. 3 Şubat’a kadar sürecek olan sergide Çetinkaya’nın natürmort resimdeki ustalığı bir kez daha sanatseverlerle buluşacak. Çetinkaya “Sanatçı doğulur” tezine, “Zira yetenek, insanda doğuştan var olması gereken bir özelliktir” sözleriyle açıklık getiriyor. Çetinkaya, Fırça Sanat’ın sahibi Semra Sancak’la yaptığı bir söyleşide resim sanatına nasıl baktığını şöyle anlatmış:



“Sanat eseri kişide elbette güzel duygular uyandırmalı, romantizm sanatçıya ilham kaynağı olmalıdır. Hangi konu işlenirse işlensin kompozisyon senfonik bir heyecan vermelidir. Örneğin barok bir eser karşısındaki coşkum kelimelere sığmaz. İnsan sanata hangi yaşta başlarsa başlasın eğitime önem vermeli, çok çalışmayı ilke edinmelidir. Benim sanatımda detay vazgeçilmez tercihimdir. Işığın düzgün takibi, renk armonisi, objelerin gerçekçiliği, perspektif kural, anatomi, kontürün erimesi dikkat ettiğim hususlardır. Hangi konuyu işlediğimden çok ona ruh verecek kompozisyon canlılığına önem veririm. Soyut anlayışa sonsuz saygı duymakla birlikte tercihim realist anlayıştır. Barok tarzı idolümdür. Işık ve gölge vazgeçemediğim tercihimdir. Bu bağlamda Rönesans ustalarını dikkatle incelerim. Esere giden yol çalışma, araştırma ve uygulamayla tamamlanır. Dikkat edilecek olursa, resim sanatındaki büyük ustaların baş yapıtlarını ileri yaşlarda yarattıkları görülür. Bilgi ve tecrübe hata payını en aza indirir.”
Zeki Çetinkaya tüm bu söylediklerinin yanı sıra sanatçı bir babanın çocuğu olmasının, iyi yönlendirilmesinin, babasının sanat ve resimle ilgili pozitif fikir ve tavsiyelerinde bulunmasının kendisini daha da motive ettiğini vurguluyor. “Alın yazım, kaderim beni küçük yaşlarda sanatın bu sihirli dalına adeta mahkum etti. Zevkle, şevkle, mutlulukla resim yapmaya başladım” diyen sanatçı, etkilendiği sanatçıları “Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi ressamları rehberim oldu. Osman Hamdi Bey, Hoca Ali Rıza, Süleyman Seyyit, Mahmut Cuda ilk anda akla gelen isimler” diye sıralarken, hocalarını da unutmuyor:

Yazının Devamını Oku

Aslı Sinman Kutluay’ın sanatsal tatları

Bu sezon yazılara başlarken planlamamda Aslı Sinman Kutluay’ın geçen ay Platform A’da sona eren “Evrenin Suskun Cevabı” adını verdiği sergisini de yazmak vardı. Ancak araya giren diğer etkinlikler nedeniyle bu mümkün olmadı. Kutluay’ın kısmetinde yeni yılın ilk yazısı olmak varmış.

Aslı, dinamik ve zamanla uyum içinde oln modern kadın kimliğiyle resmi, edebiyatı, müziği, fotoğrafçılığı, sinemayı, kısaca birden fazla sanat tekniğine hakim olan biri. Kutluay, sanatçı kimliğini ve sanat anlayışını özetle şöyle tanımlıyor:



“Bir dönem sadece ‘tasarım’ üretmiş olsam da, hikayesi olan kişiye özel tek parça ürünlere eğilim gösterdim. Ürettiklerimde hep bir sanatsal tat aradım. Bir dönem çok yolculuk yaptım, dünyada gidebildiğim kadar kentlerde müze ve galerileri gezdim. Her dönüşte gezi notlarımdan ve okuduklarımdan etkilenip, atölyeme kapanıp resimler ve heykeller ürettim. Benim için tasarım ve sanatın kesiştiği bir dünya oluştu ve sonrasında bu hayal ettiğim dünyada yolculuk yapmaya devam ettim. Kitap okumak ve film izlemek benim çok beslendiğim başka bir yolculuk çeşididir. Felsefe, tarih, sanat tarihi, mitoloji, dünyada ve Anadolu topraklarında olup bitenler, yaşadığım coğrafyanın çıkmazları ve zenginlikleri yani kendi kişisel öyküm her zaman başucumdaki en değerli kitap gibidir.
Sanat yaşadığımız ve bilinç altında saklı kalan, sözle ifade edemediğimiz duygularımızı estetik, muzip ve yaratıcı bir şekilde ve kimseyi incitmeden dışa vurabildiğimiz evrensel bir ifade biçimidir.
Sanatçı kendi ruhundan daha fazla ruhla dolabilendir. Yaşama sevinci olan, sorgulayan, sınırları zorlama gücü ve cesareti olandır. Tüm bu yetenekleri barındırıp son derece alçak gönüllü kalabilendir. Hiçlik duygusuyla karşılaşmış ve bir hiç olduğunu kavramış kişidir. Evrenin ve tuvallerin suskunluğunda gizlenen büyük mesajın bazen verilecek en iyi cevap olduğunu düşünüyorum.”

Yazının Devamını Oku

Zuhal Baysar’dan Av Mevsimi

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı üniversitede sanatta yeterlilik doktora programını tamamlayan ve doçent unvanını alan Zuhal Baysar’ın “Av Mevsimi” olarak isimlendirdiği sergisi, CerModern Kuzey Hangarı’nda (Sıhhiye) izleyicilerle buluştu.

Baysar, 3 Ocak’a kadar sürecek olan sergisini, modern yaşamın kişisel mücadelesine dair bir avlanma ritüeli olarak kurgulamış. Sanatçıya göre avlanma, insanın avcı toplayıcı zamanlarından bu yana bilinçaltında devam eden, çağdaş bilincimizin kabul edemeyeceği kadar dürtüsel bir eylem.



Ancak Baysar çalışmalarıyla, ilk bakışta vahşice ve itici gelen av ritüelini, eylemin amacına odaklanıldığında modern insana çok da uzak bir eylem olarak görmediğini ortaya koyuyor. Av mevsimi, karmaşık bir bütün olan insanın çoklu yapısında varlığı sorguluyor.
CerModern’in sergi manifestosundaki bilgilere göre Baysar, av dürtüsünü şöyle açıklıyor: “İlkel yaşam doğanın saflığını ve bilgeliğini taşır. İlkel insan bu saflığa, saflığıyla karşılık vermiş doğanın sert, acımasız kuralları karşısında kendi dürtüsel varlığıyla uyum içinde yaşayabilmiştir. Ancak günümüz insanı kendisini korumaya aldığı sentetik bir yaşam alanı içinde doğanın kurallarına yabancılaşmıştır. Onu varoluşuyla tanıştıracak bir uyum denge mekanizması olmadan kendine yapay bir değerler bütünü icat etmiştir. Bu varlık alanı insanı kendisi ve yakın çevresi ile çevrili sınırlar içinde, kazanma ve kaybetme dürtüsüyle sınırlı bir ilişkiler bütününde tutar. İlkel dürtüler yerli yerindedir, ancak hedef değişmiştir. Avlanma artık 2 milyon yıl önce olduğu şekliyle kolektif ve eşitlikçi bir yapıya sahip değildir. Çünkü avlanma dürtüsüyle dikkatimiz yemek bulmak amacıyla diğer hayvanlara değil, güç ve statü amacıyla birbirimize doğru yönelmiştir.”
Sergideki çalışmalar insanın hayatta kalma amacı taşıyan en temel, en dürtüsel olan varoluş kodlarının izini sürerken, insana ait izlenimleri, kent yaşamının geleneksel kodlarını ve rutin yaşamın görüntülerini insanın ilkel varlığıyla çarpıştırıyor. Serginin ana meselesini oluşturan “günlük” düzenlemesi, sergiye adını veren bir özelliğe sahip olmakla, aslında kişisel anlamda modern yaşamın mücadelesinin ve sanatsal serüvenin başarı ve başarısızlıklarının izini sürüyor. Bu aynı zamanda bir avlanma serüveni olarak tasarlanmış. Yaratım sürecindeki ön çalışmaların yanı sıra, güne dair düşünsel izler de görsel alt metinlere dönüşüyor. Sergideki heykel ve resimler, günlüklerde paylaşılan duygusal ve düşünsel sürecin sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

‘Küçük Şeyler’ hareketliliği

Geçen mart ayından bu yana zor günler geçirmemize rağmen, COVID-19’a karşı üretilen aşılar umutlarımızı artırıyor.

Yakın zamanda aşılamaya başlanacağı belirtilse de, bilim insanları en azından 2021’in kış aylarına kadar pandemi sürecinin şimdiki kadar tehlikeli olmasa da devam edebileceğini söylüyor. İnsanoğlunun başka salgınlarla karşılaşıp karşılaşmayacağını da şimdiden bilmek zor. Pandeminin yaşamımıza getirdiği bazı zorunlulukların ileride devam edebileceğini de hatırlatmakta fayda var.



Salgının kültür-sanat hayatını olumsuz etkilediğini birçok kez dile getirdik. Ancak yaklaşan yeni yıl nedeniyle özellikle resim dünyasında hareketlilik yaşandığını görmek sevindirici. Bunda daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, galerilerin yeni yıl için daha uygun fiyata küçük ebatlı resimlerden oluşan sergiler açması önemli rol oynadı. Bu sergilerin hem sanatçılara, hem de galerilere bu zor dönemde maddi açıdan katkı sağladığını söyleyebiliriz.


Yazının Devamını Oku

Mavinin ressamı

Deniz, sandallar, deniz fenerleri, sahil boyunca kimi belirgin kimi soyutlanmış insan figürleri... Tuvale taşıdığı temalar nedeniyle maviyi çok tercih ediyor. Maviyi öylesine çok sevip kullanıyor ki, isminin ve soyadının ilk harfleriyle “ozblue-ozmavi” isimlendirdiği özel bir mavi rengi üretip, tescil ederek piyasaya sunmuş. Atölyesinin ismi de mavi.

Bu haftaki konuğumuz “mavinin ressamı” Orhan Zafer. Çoğunlukla mavisi tercih edilse de, ben kırmızı zeminli veya lekeli resimlerini de çok beğeniyorum. Nedir Orhan Zafer’in resim anlayışı? Nelerden etkileniyor? Son dönemde hangi tema üzerine çalışıyor? Bu soruların cevaplarını bana gönderdiği yazıdan özetleyerek size sunuyorum:



“Dış dünyamdan yansıyan tüm olumlu ve olumsuz algılar, iç dünyamın süzgeçinden geçiyor. Nasıl dışa vuracağınız, nasıl beslendiğinizle ilgili. Geçmişin izlerini geleceğe estetik bir dil kullanarak aktarma arzum, çalışmalarımın özünü oluşturur.
Halk kültürüne ait motiflerin, renklerin, çalışmalarımın bir yerlerinde yaşamasını isterim. Bana göre, sanatçı beslendiği kaynakları doğru özümsüyor ise, dışa vurum dediğimiz olay doğru sonuç vermiştir. Bunun için çok sık geziler yaparım ve eskiz defterim hep yanımda olur. Modern seyyahlar gibi eskiz çizerek günlük tutarım adeta.

Yazının Devamını Oku

Tuncel’in sergisinde kadınlar başrolde

Funda İyce Tuncel, Canvas Art Gallery’de (Kavaklıdere) 4 Ocak’a kadar sürecek sergisine “Transcendent” ismini vermiş. Olası deneyimleri aşan, duyumsama ötesi şeyler diyebiliriz “Transcendent” için.



Kadınların başrolde olduğu, özgürlük simgesi kuşların yer aldığı, çok renkçi üslupla ortaya çıkan, günümüz hayatının aksine özlenen kırsal yaşamı uçsuz bucaksızlığıyla, dinginliğiyle anımsatan peyzajların yer aldığı bir sergi. Tuncel’den 53’üncü bu sergisi için duygularını anlatmasını istedim. Sağ olsun sergisinin bir anlamda manifestosu niteliğinde bir yazı gönderdi. Şöyle anlatıyor Tuncel sergisini:
“Sanat serüvenimdeki farklı dönemlerimden eserler sergileniyor. Böylelikle sanat yolculuğumdaki anlar ve duraklar ile yüzleşebiliyorum. Hep söylerim, sanatçı, çağına tanıklık etmeli, yaşadıklarını ve yaşananları resmetmeli. Bu söz benim için kelimelerden daha öte doğrudan duygu dünyam ile hayat arasındaki bağımı anlatıyor. Soyut izdüşümlerin konu olduğu figüratif resimlerimde renk katmanlarım arasında hep bu geçişler vardır. Gizli veya açık bir şekilde yaşamı resmederim. İnsan figürleri, doğa görünümleri, kadın portreleri veya doğrudan köy manzaraları, artık adı ne olursa olsun bunlar benim içsel coşkularımın, hesaplaşmalarımın tuvale yansıması ve geniş anlamda da aslında kendi çağımın tanıklığı olmaktadır. Şimdiye kadar resimlerimin ana ekseninde hep sorgulamalar, farklı kimlikler, deneyimler, hikâyeler ve araştırmalar yer aldı. Sanat uzun soluklu bir yolculuk. Yol aldıkça derinlere iniyor, heyecanla ve üretmenin verdiği coşkuyla keşfetmeye çalışıyorsunuz.
Resimlerimde anlatılan hikâye ne olursa olsun, ne kadar renkçi ama bir o kadar da soyut ve lirik olsa da sonuçta elbette izleyici de bu noktada kendi hikâyesini oluşturuyor. Baktığı manzarada kendi düşünü görüyor veya bir kadın portresinde yaşadığı hayatın izlerini duyumsuyor. Veya resmimin bir köşesine sıkışmış küçük bir oyuncak figüründe çocukluğuna dönüyor. İşte bu tam benim istediğim şey. Yani izleyicinin o resimde anlatılanın kendi hikâyesi olduğunu hissederek kendi düşsel evreninde bunu paylaşması.
Bana göre sanatçı, izleyicinin düşünde yaşarken özgünleşir. Bu noktada belki de sanat hesaplaşma oluyor ve bir anda geçmişin-geleceğin, yaşadığımız anlardaki duyguların dışa vurumu haline dönüşüyor. Herkesin deneyimi ayrı, kendine özgü. Bu bağlamda benim içtenlikle, spontane ortaya koyduğum resimlerim, bir anlamda bilinçaltımın dışa vurumunun paylaşılması oluyor.
Sanatçılar toplumun duyargalarıdır. Bizler dünyayı farklı görürüz ve yaşarız. Her anımız duygu doludur. Yaşantımızı bu duyguları dışa vurarak sürdürürüz. Bu nedenle aslında bizler topluma öncü ve örnek kişilerizdir. Sanat yolculuğumuz süresince hep biriktiririz ve işte zaman zaman açılan sergilerimizle de bu birikimlerimizi tüm toplumla paylaşırız. Bu paylaşımlar bir araya geldiğinde, toplumsal belleğin bir parçasını oluştururlar. Çünkü bu eserleri oluşturan sanatçı doğrudan toplumdan, yaşadığı çağdan beslenir ve onu yansıtır. Dünya olarak zor günlerden geçiyoruz. Tüm insanlık COVID-19 virüsü ile mücadele ediyor. Bu dönemde biz sanatçılar moralimizi en yüksekte tutup üretmeye devam ederek, sanatın öncü ruhunu yaşatacak, topluma umut ve sevgi aşılayacağız.”

Yazının Devamını Oku

Bisikletin halleri

Çocukluğumuzda hangimizin hayalini süslemediler ki? İlk ve orta öğretim yıllarında anne babalarımızın bizim için motivasyon aracı değil miydi bisikletler?



Bir çoğumuz duymadık mı anne veya babamızdan, “Bu sene takdiri getir, yaz tatilinde bisikleti kazan” vaadini. Benim İstanbul-Çamlıca’da geçen çocukluğumun önemli bir simgesiydi bisiklet. Şimdi ellerinden İPad düşmeyen veya “Seninki hangi nesil?” diyerek cep telefonlarını yarıştıran zamane çocukları için pek önem teşkil etmeyen bisiklet, bizim zamanımızda mahalle yoluna yeni dökülmüş asfalt üzerinde ışıldayan bir sınıf atlama aracıydı adeta. Düşünsenize, oyuncak olarak kendi yaptığınız tel arabayı bir kenara bırakıp bisiklete geçiyorsunuz. Elbette çok uzaklarda kaldı artık o yıllar. Ancak Burak Erim’in Grup Sanat Galerisi’nde (Hollanda Caddesi) açılan ve 7 Aralık’a kadar sürecek “Bisikletin Halleri” isimli sergisini görünce, rahmetli babamın ilkokuldan ortaokula geçince bana ödül olarak aldığı mavi renkli bisikleti hatırladım. Şişman olduğum için binmekte zorlanacağımı düşündüklerinden bana “kız bisikleti” almalarına içerlemiştim. Ama renginin mavi olması bisikletime biraz olsun “erkeklik” katıyordu. Bisikletin bile kız erkek diye ayrıştırıldığı bir ortamda yetişiyorsunuz. Ne kadar hüzün verici değil mi?..
“Çocukluğumuzun en heyecanlı, sevinç dolu, en tutkulu küçük anlarını yaşatırdı bisikletler” diyen İbrahim Karaoğlu da, şunları söylemiş Erim’in tuvale yansıttığı bisikletleri için:
“Ruhunuza kapılar, pencereler açmalısınız, der ya Julio Cortazar... Tam da o kapıların, pencerelerin önüne bisikletler koyar ressam Burak Erim dünün heyecanıyla uzaklara gitmek için. Çok uzaklara, çocukluğunda kalan her şey, o bisikletlerin düşsel aynaya dönüştürdüğü resimlerinin içinden gider. ‘Yaşanacak bir yaşam var. Binilecek bisikletler var, yürünecek yollar ve tadına varılacak gün batımları” diyen Cesare Pavese yol arkadaşıdır onun. Bisikletlerin şöleni vardır tuvallerinin içinde. Dünü, şimdiyi ve geleceği içinde tutan bisikletlerin rengârenk şenliği tüm zamanların heyecanına dokunur. En çok küçük anlar etkiliyor hayatımızı. Küçük anlarda daha bir çoğalıyor ya da eksiliyor düşlerimiz. Zaten, yaşantımız da küçük anların toplamı değil midir? En erken aşkımızdı bisiklet sevdası. Belki de onunla yakaladığımız özgürlük, öz güvenimizi daha bir geliştirdi. ‘Hayatıma an(ı)lar eklemek için bisiklete binmiyorum. An(ı)larıma hayat eklemek için bisiklete biniyorum’ demiş bir yazar. Evet, bizim de anılarımızı, düşlerimizi renklendirdi, ruhumuzu en uzaklara götürdü çocukluk bisikletlerimiz. Yaşadığımız küçük anları heyecanla, sevinçle doldurdu. Ruhumuza gezginlik huyunu bulaştırdı. ‘Bir ülkeyi bisikletle değil de otomobille dolaşırsanız pek de net hatıralarınız olmaz’ diyen Ernest Hemingway ne çok da haklı. ‘Bisiklet Günleri’ unutulmaz anılar zamanıdır herkesin hayatında. Burak Erim, bisiklet sevdasını tutkuya dönüştürmüş bir ressam. Resimleri bisikletin binbir hallerinin atlası gibi. En temel izleği bisiklet. Onun sanatını biçimlendiren özel bir bisiklet grameri var. Işığı, lekeyi, dengeyi, ritmi, zıtlıkları ve vurguları yetkince kullanarak ulaşıyor o gramere. Bisikletin sıradan hallerini plastik bir dile tercüme ederek daha estetik bir gramere dönüştürüyor.”

KENTTE NE VAR?

Funda İyce Tuncel-4 Aralık’ta açılacak (Canvas Art Gallery/Çankaya) BRHD 50. yıl büyük sergisi-4 Aralık’ta açılacak (ÇSM/Çankaya), Mustafa Ayaz-31 Aralık’a kadar (Mustafa Ayaz Müzesi/Balgat), Hüseyin Yıldırım-Yarın açılacak (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız), Aslı Sinman Kutluay-12 Aralık’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Lütfü Günay desen sergisi-5 Aralık’a kadar (Sevgi Sanat/ Hilal Mahallesi), Artspace Germany-15 Aralık’a kadar (ÇSM/Çankaya), Nermin Alpar-20 Aralık’a kadar (MK Art/Yıldız), (Zuhal Baysar-3 Ocak 2021’e kadar(CerModern/Sıhhiye), Ahmet Yeşil, Çağlar Uzun, Kim Yong Moon (seramik)-2 Aralık’a kadar (Galeri Soyut/ Yıldız), Damla Can Koç-3 Aralık’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi.)

Yazının Devamını Oku

Devrim Erbil Müzesi’nde

Akdeniz ve Ege’nin buluştuğu Göcek’ten sonra Kuzey Ege’de, Balıkesir’deyiz.



Sanırım anne tarafımın Bulgaristan muhaciri olması nedeniyle Balıkesir benim sevimli, Balkan havasını soluyabildiğim, derli toplu bulduğum bir şehir. Daha önceki yıllarda olduğu gibi sevgili dostum Fehmi Özdamar’ın daveti üzerine yine benim için kardeşten de öte olan Hüseyin Yıldırım ile birlikte düştük Balıkesir yollarına. Ayvalık ve Edremit’i değil, Balıkesir kent merkezini anlatacağım size.
Resimle ilgilenen hemen herkes çağdaş Türk resminin en bilinen ve eserleri çok satan isimlerinden Devrim Erbil’in Balıkesir’de onun adını taşıyan bir müze olduğunu bilir. Daha önceki ziyaretlerimde bu müzeyi gezememiştim. Fehmi’ye “Bu kez Devrim Erbil Müzesi’ni görmeden gitmek yok” dedim. Müze ziyareti öncesi Balıkesir’in ünlü etli çorbası, nohutlu-paça etli tiriti, değişik etleri ve sonunda da manda kaymaklı höşmerimi ile damağımızın duvarlarını tatlandırdık. Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’ne ait “Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi Kent Arşivi” binasına giderken, Balıkesir’in aynı zamanda bir öğrenci kenti olduğunu da hissettim. Sevimli küçük kafeler gençlerle doluydu.
Devrim Erbil Müzesi’nin içinde her iki katı çevreleyen vitraylara hayran kaldım. Güneş ışınlarının vurduğu kırmızı rengin ağırlıkta olduğu vitraylar göz kamaştırıyordu. Müze içinde Devrim hocanın elinden çıkma resimler, motifleriyle süslediği duvar halıları, İstanbul’u işlediği baskılarını görebilirseniz. Ayrıca hocanın bağışladığı ünlü Türk ressamların eserleri de müzenin duvarlarını süslüyor. Müzenin sergi amaçlı salonları da mevcut. Devrim Erbil, müzeyle ilgili konuşmasında, Balıkesir’in Türk ressamlarındaki yerini anlatırken şunları söylemiş:
“Balıkesir bir kültür kentidir. Burada çok önemli sanatçılar yetişmiş, eğitim görmüş ve eser vermişlerdir. Örneğin Fikret Mualla’nın Ayvalık'ta resim öğretmenliği yaptığını, Edip Naci’nin bir müddet Balıkesir’de kaldığını, bugün Profesör olarak emekli olan Mustafa Aslıer’in, Hüseyin Gezer, Adnan Turani gibi temel taşların Balıkesir’de eğitim gördüklerini, bunun dışında Nüshet Kutlu, İrfan Yılmaz ve özellikle bütün sanat heyecanını şehre aşılayan Sırrı Özbay hocamızın verdiği sanat hızını, ivmesini saygıyla anmak gerekir.”

Yazının Devamını Oku

Bedri Rahmi’ye dokunmak

Her yıl sonbahar ortasında geleneksel hale getirdiğimiz kısa süreli Ege turunu bu yıl da yaptık. Daha öncekilerde olduğu gibi sanatı da ihmal etmediğimiz bu turun iki ayağı vardı. İlki Göcek koyları, ikincisi ise Balıkesir ve Kuzey Ege. Önce Göcek’le başlayalım.



Yat turizmiyle uğraşan dostumuz Kaan Akdoğan’ın daveti üzerine Murat Çelik, Uğur Şevkat ve Mehmet Gürbüz ile birlikte yine yollara düştük. HKA Neta Yachting’in Gazi kaptanı ve ekibi bize unutulmaz bir dört gün yaşattı. Kaan Akdoğan “Gazi kaptan, bu ekip resim işinden biraz anlar. Rotamızda Bedri Rahmi Koyu da olsun” deyince, mutlu olmadık dersek yalan olur. Turkuaz renkli denizin boyadığı koyun asıl ismi “Taşkaya Koyu” imiş. Bedri Rahmi Eyüboğlu, sahildeki devasa kayayı balık motifi ile süsleyince koy, “Bedri Rahmi” diye anılmaya başlamış. Murat Çelik ve Mehmet Gürbüz’le tekneden atlayıp kıyıya kadar yüzdük. Bedri Rahmi’nin yıllara meydan okuyan o muhteşem yapıtını daha da yakından gördük. Hep resmin ne zaman yapıldığını merak ederdim. Bedri Rahmi imzasının altında 1974 tarihini gördüm. 46 yıl önce bir kaya üzerine yapılmış resmi görmek, şöyle geriye çekilip uzaktan seyretmek, her şeyden öte o kayaya dokunmak insanı gerçekten heyecanlandırıyor. Bölgeye gittiğinizde Bedri Rahmi Koyu’nu görmeden dönmeyin derim. Derme çatma çardak altı bir mekanda kahvaltı ya da yemek keyfi yaşayabileceğiniz imkân da mevcut.



Bedri Rahmi Koyu’nu görünce 2018 Temmuz’unda kaybettiğimiz, Demirören Holding ve Demirören Medya Holding Yönetim Kurulu Üyesi Tayfun Demirören’in eşi Reyhan Demirören’in babası iş insanı merhum Ayhan Bozkurt’un bir sohbetinde anlattığı projesini bir kez daha hatırladım. Koleksiyoner de olan Ayhan beyin ünlü ressamlarımızdan Yalçın Gökçebağ’a, Bodrum-Mazı’da bir kaya üzerine resim yaptırma projesi vardı. Yanılmıyorsam, yıllar önce de bu projeden bahsetmiştim. Umarım Gökçebağ fırsat bulduğunda, Ayhan beyin bu projesini hayata geçirir.

Yazının Devamını Oku

Eksilen portreler

Esat Tekand Ankara’nın ünlü galerilerinden Siyah-Beyaz’da açtığı ve 23 Kasım’a kadar sürecek olan “Eksilen Portreler” isimli sergisiyle başkentteki sanatseverlerle buluştu.



39 yıldan beri ulusal ve uluslararası platformlarda yer alan Tekand, resim ve heykel disiplinindeki çalışmalarıyla bireysel ve toplumsal bellekler üzerinden çalışmalarını üreten bir sanatçı. Tekand’ın “Eksilen Portreler” olarak adlandırdığı çalışmaları, kalın boya katmanlarıyla yarattığı portrelerden oluşuyor. Desenlerin ve renklerin üst üste binmesiyle kaotik, karmaşık bir anlatım kazanan portreler, bilinçli bir şekilde deforme edilmiş ve yüzleri belirsizleştirilmiş olarak karşımıza çıkıyor. Tekand geçmiş sergilerinde olduğu gibi “Eksilen Portreler”de de herhangi bir akımdan ve kavramdan bağımsız olarak yaratma güdüsünü gözler önüne seriyor. Yoğunlaştığı konuyu “bir düzlemin üzerinde iz bırakma” olarak açıklayan sanatçı en temelinde, resmi sadece bir düzlem olarak algılayıp resim yapma pratiğinin kendisini sorguluyor. Sanatçı, Ortaçağ Avrupası, Uzakdoğu Asya ve İslam Coğrafyası’nın minyatürlerindeki mizanpajı ve renkleri inceleyerek resmin yazı ile birlikteliğine de ağırlık veriyor.
68 yaşındaki Tekand, Danimarka Arhus Sanat Akademisi’nde çalıştıktan sonra, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ni bitirmiş. Resim ve heykel çalışmalarının yanı sıra tiyatro ve sinemada pek çok sahne tasarımı ve sanat yönetmenliği de yapmış, bu alanda ödüller almış. Sanatçı “bianet”te yayınlanan bir söyleşisinde “Neden resim yaptığı?” sorusuna yanıt verirken özetle, “Sadece basit düşünmeye çalışıyorum. Boyalarla renk vermeyi, yüzeylerde iz bırakmayı ve oynamayı seviyorum (...) Resim yaparken kendini sıfırlayıp, bir nevi performans korkusu oluşturmalısın. Bu da, karanlık köşelere elini sokmak, bela aramaktır. Aksi müthiş monotonluktur ve resim heyecan verecekse yapılır. Yoksa yapılması şart değildir(...) Resim yapmak ikircikli bir süreçtir. Güya karanlık yola giriyorum ama arka tarafta ‘Bu resim satar mı?’ diyorum. Çoğunlukla bütün sanatçılar bu konuda kendimizi aldatırız. Bir yandan resimlerin satılmasını bekleriz. Bu durum da kafamızı karıştırır, kirletir” diyor.
Tekand, yolunun resimle nasıl kesiştiğine de şöyle anlatmış:
“Annem dikiş dikerken, ben de resim yapardım, diye anlatırlar ya, tipik ressam salaklığı aslında. Ama hakikaten çocukken resim yapıyordum. Ailem kültürlü olalım kampanyasına katılmış, hevesleri yarım kalmış. Plaklar bir köşeye atılmış, kitaplar okunmamış. 14 yaşında o kitaplardan tesadüfen klasik bir Van Gogh kopyası yaptım. İyiydi gibi hatırlıyorum. Tutku işte. Şimdi bu eğilimler pedagojik açıdan yönlendirilebiliyor. Bizim zamanımızda yoktu. Neye takılıyorsak gidiyorduk. Takıldıktan sonra vazgeçilmez oldu. Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi’nde seramik okudum. Akademinin hocalarını takip ettim, etraftan aldığım görgüyle oldu. Sadece resim yapma isteğim vardı. Belli disiplinler, öğretiler yoktu. Benim kuşağım okumaya pek niyetli değildi. Biz sokakta, devrimci gençlik hadisesinin içinde büyüdük. Bugün de olsa bunu tercih ederim. Bugün o yer kaybedildi. Artık sanat kartviziti olan mesleklerden biri gibi. Bu yüzden niteliği de değişti...”
Tekand’ın eserlerini görmeniz için iki hafta daha süreniz var.

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

“Pan-Art” dönemi mi?

Geçen marttan beri “korona” salgınıyla yatıp kalkıyoruz. Pandemi, yaklaşan kış ayları ve sonbaharla birlikte tüm dünyada yeniden gündemin birinci sırasına oturdu. Bu köşede de yazdık, pandeminin olumsuz etkilemediği iş kolu yok gibi. Ama bu süreci fırsata çevirenlerin olduğu da bir başka gerçek.

Pandeminin kültür ve sanat yaşamında etkisini gösterdiği inkar edilemez. Özellikle de plastik sanatlarda. Peki, bu süreç olumluya çevrilebilir mi? Yeni kuşak eleştirmenlerden Pınar Akkaş’a bu konuda bir değerlendirme yapıp, yapamayacağını sorduğumda, “Elbette kendi düşüncelerimi yazarım” yanıtını verdi. Akkaş’ın, yazısının sonunda ortaya attığı “Pan-Art” vurgusunu ilginç buldum. Yazının geneline baktığımızda, sanat dünyasının da bu süreci olumlu değerlendirebileceği izlenimi edindim ki, bu güzel bir şey. Sizi bu hafta Akkaş’ın yazdıklarıyla baş başa bırakıyorum:



“Dünya, elinde pandemisiyle tanrının bekleme odasında oturan ve kolay kolay konuşmaya cesaret edemeyen bir misafir gibi görünüyor. ‘Pandemi’nin (pandemic) etimolojik kökeni, kırların, ormanların ve çobanların tanrısı yarı keçi yarı insan ‘Pan’dan gelmektedir. Ayrıca İngilizcede ‘tüm, hepsi’ anlamındadır. Bir de sert eleştiri demektir. Acaba bütün bunlar gerçekten evren tarafından bize gönderilen bir tür eleştiri mi ya da sınav mı? Dinsel ve spirütüel bir yaklaşımla bunlara cevap vermek daha kolay gelebilir bize ama artan nüfus, iklim değişikliği, kıtlık ve kuraklık gibi kapıdaki daha büyük sorunların yanında pandemi hala küçük bir sorun gibi kalıyor. Aşının hala bulunamaması, okulların tam kapasite açılamaması, iş hayatının vardiya sistemine geçmesi, sosyal hayat, kültür sanat etkinlikleri ve yeme içme sektörü vb. gibi her şey epey yara almış durumda. İşsizlik ve pandeminin yarattığı ekonomik çalkantılar hala doludizgin devam ediyor ve ekonomistler öngörülebilen bir grafik ortaya çıkaramıyor. Bütün bunlara rağmen bilim insanları çalışıyor ve sanatçılar da üretmeye devam ediyor. Ressam ve heykeltıraşların azımsanmayacak bir kesiminin üretim açısından bu süreci iyi değerlendirmeye çalıştıklarını düşünenlerdenim. Osmanlı’ya elinde minyatürle giren Türk resim sanatı, aristokratların ve elitlerin himayesinde korunmuş ve ancak Cumhuriyet döneminde kanatlarını çırpmaya başlamıştır. Halktan seyircisi olmayan resim, heykel, mimari, müzik gibi yüksek entellektüel üretimler, genelde halk-kamu için hayranlık uyandırıcı ve pek de anlaşılmayan bir şeyden öteye geçememiştir. Ancak bu sıradan insanın, sıradan çıkması da sanatla başlıyor. İlgilerini genişletip, her şeye meraklı gözle bakmaya başlıyor ve dahası onu, yani sanatı seviyor: İşte size sanatsever... Belki bu sanatsever insan, Heidegger’in ‘Das Man’ıdır (hiç kimse ve herkes) onun bu dünyadaki kaçışını hızlandıran en anlamlı şey olarak. Sanatı sevme aracılığıyla baş edemediği sıkıntısından kurtulup varlığına, dolayısıyla varoluşa bir katkı sağlayabilir. Fakat şimdilerde pandeminin yarattığı bir maskeyle gezen sanat, eskisinden daha ürkek ve belirsiz bir şekilde bir ‘zor zaman tüneli’nde ilerliyor. Galeriler çok az sergi yapabiliyor, bu sergilere çok az insan katılabiliyor. Sanatsal üretime katılım yani seyirci zaten az iken şimdilerde neredeyse hiç yok gibi. Ama bu çağdaş sanatçılarımızın azmini hiç kırmadı ve üretimlerini sınırlamadı. Tam tersine özellikle genç sanatçılarımızın gayretli çalışmaları umutlu, pozitif ve dayanışmacı yaklaşımları, sanata gönüllü hizmet eden ve genç sanatçıları destekleyen sanat insanlarının (eğitimciler, sanat danışmanları) emeği ile bu süreci kolay atlatacağımızın biraz duygusal olsa da bir kanıtıdır. Galeriler sanal sergi, online müzayede yaparak hem sanatı, hem de kendi varlığını devam ettirmeye çalışıyor. Sanata dair bütün disiplinlerin yaşaması ve korunması için bunca özveride bulunan sanatseverlerin ve koleksiyonerlerin ise şimdi daha çok özveride bulunması gerekiyor. Sanatçılar, sanatseverler ve galericiler birbiriyle eskisinden daha çok yardımlaşarak toplumsallaşıp günümüzün bir Medici ailesini yaratabilir ve yeni yüzyılın Rönesans ışığı cesur gençlerin elinde pandemiden bir ‘Pan-Art’a dönüşebilir.”

GEÇMİŞ OLSUN İZMİR

İzmir benim yılda birkaç kez, çoğunlukla da sanatsal etkinliklere davetli olarak gittiğim bir kent. Her gittiğinizde daha da çok seversiniz İzmir’i. Maalesef İzmir ve civarında yaşanan deprem hepimizi derin üzüntüye sevk etti. Depremde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Geçmiş olsun İzmir.

Yazının Devamını Oku

Müzayedede online dönem

Salgınla birlikte, Türkiye’de resme sahip olma veya el değiştirmesinde önemli yollardan biri olan müzayedeler de internet üzerinden yapılmaya başlandı.

Salgın öncesinde de internet üzerinden müzayede düzenleyen bazı şirketler bu sürece hazırlıklı yakalandı. Bu şirketler kendilerinin hazırladığı yazılım üzerinden belirli aralıklarla müzayede yapıyor.
Ancak internette kendi yazılımı olmayan şirketlere bu imkânı tanıyan bir uygulama da var. İsmi, Müzayede APP. “Online Müzayede Uygulaması” diyebiliriz. Müzayede APP’e girdiğinizde bu sezonun ilk yazısında dile getirdiğim, “Herhalde dünyada Türkiye’den başka hiç bir ülkede bu kadar online müzayede yoktur” görüşüme destek vereceksinizdir. Bu uygulamada, aklınıza gelebilecek her çeşit objeyle ilgili müzayedeye rastlayabilirsiniz. Elbette resim müzayedelerine de bu uygulamadan ulaşabiliyorsunuz.
İnternet müzayedeciliğinde İstanbul’un ağır bastığını söyleyebiliriz. Ankara’dan da iki şirket öne çıkıyor. Ankara Antikacılık ve RC Art Gallery. Ankara Antikacılık kendi adıyla, RC Art da “Sessiz Müzayede” adı altında değişik müzayedeler düzenliyor. Her iki şirket zaten salgın öncesinde salon müzayedesi yapıyordu. Dolayısıyla ikisi de Ankaralı sanatseverlerin yakından bildiği şirketler.



“Müzayede APP nedir? Nasıl bir uygulamadır?” diye ben de internette araştırırken, karşıma Müzayede APP’in yöneticilerinden Kubilay Demir’in geçen temmuz ayında Ankara Life Dergisi’ne verdiği röportaj çıktı. Hem Ankara Life Dergisi’nin, hem de Kubilay Demir’in iznini alarak bu röportajı özetleyerek sizlere sunuyorum:

Yazının Devamını Oku

Başkent yazlıkçıları bekliyor

Geçen hafta gelen duyurulardan “resim dünyasında biraz olsun kıpırdanma başladı galiba” diye yazınca, hafta içinde biraz galeri gezeyim dedim.



Ankara’da sanat galerilerinin yoğun olduğu Yıldız semtine uğradım. Samimi söylemek gerekirse, galeriler semtinde “korona sessizliğine” şahit oldum. Birkaç galeri açık. Bazıları da açalım mı, açmayalım mı diye düşünüyor.
Bu kısa gezintiden, COVID-19 salgını geçene kadar birçok galerinin özel sergi açmayacağı izlenimi edindim. Anladığım kadarıyla galeriler bir süre daha duvarlarını kendi koleksiyonları ya da konsinyelerindeki eserleri sergileyerek süsleyecekler. Salgınla birlikte artık vazgeçilmez hale gelen “online yaşam” öyle anlaşılıyor ki, sanat dünyasına da iyice yerleşecek. Galerilerin eser satışında online sistemin önemli bir yer tutacağını düşünüyorum. Bunun için de sanırım “instagram” iyi bir mecra.
Resim alan insanların büyük bir kesiminin yazlıklarından geri dönmemelerinin de, sanat dünyasındaki sessizlikteki bir diğer etken olduğunu düşünüyorum. Bir galeri çalışanı bu tespitime katılarak, “Birçok koleksiyoner müşterimizle telefonda konuştuğumuzda, COVID-19’un Ankara’da yoğun olması nedeniyle şehire dönmeyip, yazlıklarında kalmaya devam ettiğini öğrendik. Ekim sonu, kasım ortasına doğru insanlar dönmeye başlar diye umuyoruz” dedi. Anlaşılan Ankara, sanatseverlerin yazı geçirdikleri sahil bölgelerinden dönüşünü bekliyor.
Bu arada bazı okurlarımızdan Ankara’da kültür-sanat etkinliklerini duyuran küçük kitapçıklara ulaşamadıklarına dair mesajlar aldım. Açık galerilere sordum, onlara da kitapçıklar gelmemiş. Sanırım salgın nedeniyle etkinlik yapılamadığı için duyuru kitapçıkları da basılmamış.
Geçen hafta duyurduğumuz Mustafa Ayaz, Ali Kotan, Leonardo da Vinci’nin 500. Ölüm Yıl Dönümü projesi çalışmaları, Adnan Turani, Derya Yıldız, Deniz Onur Erman, Fırça Sanat Galerisi 1’inci suluboya yarışması eserleri, Doğan Karakılıç ve Meçhul Seyyahların Ankara Fotoğrafları sergileri bu hafta da devam ediyor. Bunlara ilaveten Fransız seyyah ve fotoğrafçı Ferrante Ferranti’nin “Yolculuk” adlı fotoğraf sergisi 16 Ekim’de Fransız Kültür Merkezi’nde (Institut Français) açılacak. CerModern’de de korona nedeniyle açık hava etkiliklerine ağırlık veriliyor.

Yazının Devamını Oku

Zor döneme merhaba

Sanırım 2020, tarihe insanlığın karşılaştığı en zor yıllardan biri olarak geçecek.

Geçen yıl sonlarına doğru başgösteren COVID-19 salgını marttan itibaren Türkiye’de de kendini göstermeye başlayınca, “korona ile mücedele” yaşamımızın bir parçası oldu.
Herkesin bildiğini, yaşadığını burada yeniden anlatmaya gerek yok. Salgınla mücadelede bir çok deneyim kazandığımız doğru. Ama mücadelede bazılarımızın yeterli özeni gösterdiğini söylememiz zor. Oysa bu mücadelede başarılı olmak, her bireyin kurallara uymasıyla mümkün.
COVID-19 salgını yaşam anlayışımızda bir çok değişikliğe neden oldu. Salgın nedeniyle olumsuzluk yaşamayan iş kolu yok gibi. Kültür ve sanat, salgından olumsuz etkilenen sektörlerin başında geliyor. Hala sinemalar açık değil, konserler yok, tiyatroların durumu ortada. Hatırlarsanız, martın ortasından itibaren halka açık etkinlikler yasaklanmaya başlayınca sergiler de bir bir iptal olmaya başlamıştı. Biz de sezonu erken kapatmak zorunda kalmıştık.
Salgınla birlikte “online etkinlik” hayatımızın bir parçası oldu. Resim dünyasıyla yakından ilgilenenler, online sergilere, müzayedelere aşina oldular. Özellikle sosyal medya duyurularında online müzayedelerden geçilmiyor. Dünyada online olarak Türkiye kadar müzayedenin yapıldığı bir ülke var mı, bilemiyorum. Bu ayrı bir yazı konusu.
Yaz dönemi bitince, bazılarımız yazlıklarında kalsa da, önemli bir kesimimiz şehire döndü. Gelen duyurulardan salgına rağmen sanat dünyasında biraz olsun kıpırdanmanın başladığını söyleyebilirim. Madem kıpırdanma var, aralıklarla da olsa yazılara başlayabilirim diye düşündüm. Bazı galerilerden gelen sergi duyurularını altta görebilirsiniz. Ancak şunu hatırlatmakta fayda var. Açılış kokteylleri ya yok, ya da çok az sayıda davetli için kısıtlı bir etkinlik yapılıyor. Bir çok galeri sergi eserlerini internet adreslerine koyarak sanatseverlere ulaştırmaya çalışıyor. Beğendiğiniz resim için randevuyla galeriye gidip görüşme yapabilirsiniz.
Demirören Medya çalışanlarının sağlığına büyük önem gösterdiği için her türlü önlemi alıyor. Hürriyet’in Ankara bürosu olarak uzun zamandır zorunlu olmadıkça çalışmalarımızı evden yürütüyoruz. Mümkün oldukça çok fazla insanla temas etmemeye özen gösteriyoruz. Sergi açılış davetleri için çok teşekkür ederim. Ama bu dönemde mesai arkadaşlarımın da sağlığını düşünmek zorundayım. Bu nedenle dar kapsamlı da olsa, açılışlara katılamıyorum.

Yazının Devamını Oku

Kurtoğlu’nun soyut yüzleri

Yaprak Kurtoğlu soyut figüratif çalışmayı seven bir sanatçı. Nazlı Er ve Cezmi Orhan’ın atölyelerinde pekiştirdiği çalışmaları kendine özgü bir tarza dönüştükten sonra kendi atölyesini kurmuş. Kurtoğlu, “Atölye benim günlük yaşamımın önemli bir parçası. Adeta mabedim” diyor.

Ressam olmaya nasıl karar verdiğini sorduğumda Kurtoğlu’nun yanıtı, “Galiba yaşam bizim çok da planladığımız gibi şekillenen ve devam eden bir durum değil. Ressam olmam, planlarım ve iradem dışında şekillendi. Önce anne oldum, daha sonra yarım kalan üniversiteyi tamamladım. Son olarak da sanat yolculuğum başladı. Oysa bu yolculuk daha önce başlamalıydı ama her şey planlandığınız şekilde gitmiyor hayatta. Bu süreçte ‘Hayatta hiç bir şey için geç oldu dememek lazım. Bir yerden başlamak gerekiyor’ dersini çıkardığım için de çok mutluyum. Resim iç dünyam ve dış dünyamı birleştiren bir dil, dolayısıyla dışa vurumcu bir tutumla her şey kendiliğinden akıp gidiyor” oldu.
Kurtoğlu’nun resimlerine baktığınızda karşınızda soyut yüzler görürsünüz. “Neden soyut yüzler?” sorusunu sanatçı şöyle yanıtlıyor:



“Öyle bir an gelir ki, tuvalin başına sadece kendi gözlerimden gördüğüm, kendi ruhumla hissetiğimi yansıtmak için otururum. Son derece özgür ve çılgın maceraların beni beklediğini biliyorum o an. Galiba anlaşılır bir dil, yani net bir yaklaşımla duygu düşüncelerimi aktarmak bana pek uygun değil. Eğer net ve anlaşılır ifadelerin kullanıldığı bir yaklaşımla duygumu aktarırsam resim bana göre ölmüş olacak, bir tür ölü doğum gibi. Oysa ben hep canlı kalsın, her an değişen insan ve duyguları gibi izleyicisine hep değişik zamanlarda değişik duygular aktarsın istiyorum.”
Kurtoğlu akrilik tercih eden bir sanatçı. Bazen fırça ile müdahale etse de çoğunlukla spatül tekniğini kullanıyor. Sanatçının resimlerinde ağırlıklı soğuk renkler kullandığını söyleyebiliriz. Kurtoğlu, renk seçimiyle ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor:

Yazının Devamını Oku

Yalnız ve Yaralı Bir Hayat: Fikret Mualla

İzmir’deki Folkart Galeri’de 17 Mayıs’a kadar gezilebilecek olan “Yalnız ve Yaralı Bir Hayat: Fikret Mualla” sergisinin açılışına davetli olarak katıldım. Yazının sonuna bırakmadan fikrimi baştan söyleyeyim: “Yolunuz İzmir’e düşerse, Folkart Galeri’nin direktörü Fahri Özdemir’in koordinatörlüğünde hazırlanan bu sergiyi görmenizi isterim.”



Avni Arbaş, Hakkı Anlı, Albert Bitran, Hale Asaf, Abidin Dino, Nejad Melih Devrim, Remzi Paşa, Mübin Orhon gibi imzalarla aynı “Paris Ekolü”nde anılan o dönemin önemli ismi Fikret Mualla’nın sergisinde, sanatçının tümü kayıtlı ve sertifikalı 55 özgün çalışması yer alıyor. Sergide, Mualla’ya ait natürmort, peyzaj, nü figür resim ve desenler ile yine figüratif, dışavurumcu birçok Paris ve Fransa çıkışlı iç ve dış mekan yorumunu görebiliyorsunuz.
Bu önemli sergiyle ilgili Folkart, 380 sayfalık cilt kapaklı muhteşem bir katalog da hazırlamış. Katalogda, sergilenen eserlerin yanı sıra, Mualla’nın çocukluğundan ölümüne kadar yaşamından kesitler sunan fotoğraflar, kendisiyle aynı dönemi yaşamış sanatçılar da dahil olmak üzere bir çok tanınmış ismin ve sanat eleştirmenin değerlendirmeleri ve sanatçının özellikle Hıfzı Topuz’la mektuplaşmaları yer alıyor. Kataloğun içine serpiştirilmiş Mualla’nın sözleri ve Hıfzı Topuz’un 2004 yılında Remzi Kitapevi’nden çıkmış “Paris’te bir Türk ressam” kitabından alıntılar, sanatçının Fransa’da nasıl bir ruh haliyle hayatını sürdürdüğünü yeniden hatırlamanıza katkı sağlıyor.
Sergiyi gezdiğinizde, Mualla’nın resimlerinin konularını çoğunlukla kahveler, sirkler ve sokaklar gibi Paris yaşamının gündelik ayrıntıları oluşturduğunu kolaylıkla görebiliyorsunuz. Evrim Altuğ, katalog için kaleme aldığı ve “Hala paletinin götürdüğü yerdeyiz” başlıklı yazısındaki şu bölüm Paris’in, Mualla’nın sanatında nasıl yer edindiğini net şekilde ortaya koyuyor:
“Pek çok kompozisyonuna merkez seçtiği Paris’in Notre-Dame katedrali kesimi veya sayısız kafe-bar ve bistroları, ressamın uğrak yerleri olarak göze çarpıyor. Bu mekanlar, kendi psikolojik atmosferlerinin aydınlığı ve renk doygunluklarıyla önümüze konuyor. Tekinsiz bir sarı, melankolik bir mavi , hep ‘piyasa’ yapan, birbiriyle flörte gönüllü bu küçük burjuva ve çokça yoksul bireylerin üzerinden akıp, geçiyor. Ancak bu panayır alanlarındaki bireyler, yan yana oldukları ölçüde de, birbirlerine olan mesafelerini koruyor.”
Mualla’nın resimlerinde kullandığı bol boyayla ilgili en güzel tariflerden birini de Elif Naci yapmış. Katalogtan okuyoruz yine:

Yazının Devamını Oku

Hakan Esmer’den Karadeniz Sergisi

Başarılı genç kuşak ressamları farklı grup isimleri altında buluşturmasıyla tanıdığım Hakan Esmer, bu kez Cer Modern’de açılan kişisel sergisiyle karşımızda. Esmer 21 Mart’a kadar sürecek olan sergisinde doğup, büyüdüğü Karadeniz’i konu edinmiş.

Sanatçı sergisine, Karadeniz’in yerel ağızlarında “yukarı doğru” anlamında kullanılan “Başukari” adını vermiş.
Hakan Esmer bu sergisinde alışık olduğumuz renkli paleti, kat kat inşa ettiği tuval yüzeyi, özgün fırça vuruşları ve masalsı ifade biçimiyle büyülü bir Karadeniz yolculuğuna çıkarıyor izleyiciyi. Dağ gülünden (Komar çiçeği), yaylalara, Trabzon’un ünlü orta mahallesinden Sümela’ya, Zigana’nın karlı eteklerinden, balıkçıların “heyamola”sına kadar bir görsel şölen sunan sanatçı, tuvalinde her bir katmanından bıraktığı izlerle izleyiciyi kendi üretim sürecini keşfetmeye ve bu sürecin bir parçası olmaya davet ediyor. Sergi ayrıca sanatçının yerelden beslenerek ele aldığı unsurları, kendi serüveni içerisinde nasıl evrensel bir boyuta dönüştürdüğünü de gösteriyor. Doğa ve kent görünümlerini hem içerik, hem de biçim anlamında ilk kez bu çerçevede ele aldığını belirten Esmer, duygularını şöyle aktarıyor:



“Yollarından çıktığım, sisli dağlarının içinde dolandığım, denizinde azgın dalgaları gördüğüm, mayıs göçündeki yaylaların kokusunu hep içimde hissettiğim Karadeniz’de yaşam zordur. Büyüdüğüm, yetiştiğim bu topraklardan aldığım ilhamla tuvalin başına geçtim. 25 yıllık bir demleme yaşadım dalgaların arasında. Doğasını, inadına rağmen insanını, hırsını, cesaretini çok sevdim. Çok çalıştım ve yollara düştüm. Bu yolları çizdim, boyadım, karaladım. Bu sergiyle sanatseverleri Karadeniz’in dağlarında, yaylalarında, denizlerinde, ormanlarında birlikte kardeşçe, dostça, barış içinde yaşamaya katkı sağlamak için bana eşlik etmeye davet ediyorum. Evet, ‘Başukari’ bir anlamda memleketim Trabzon’a vefa sergisi niteliğinde. Bu nedenle heyecanlıyım. Bu sergiyle dostluk ve kardeşlik için horon başı olduğumu düşünüyorum. Yüreğimde horon sesleri, Karadeniz’in coşkusu, hep birlikte insanları ‘hayde’ demeye davet ediyorum.”

ARTANKARA BAŞLIYOR

Çağdaş Sanat Fuarı ArtAnkara’nın 6’ncısı 12 Mart Perşembe günü daha önceki yıllarda olduğu gibi ATO Congresium’da başlayacak. 15 Mart Pazar akşamı sona erecek fuara 150’nin üzerinde galeri, müze, eğitim kuruluşu, sanatsal malzeme üreticisi ve satıcısı katılacak. Fuarda çok sayıda eserin sergilenmesi bekleniyor. ArtAnkara’da genç ressamlara ait sergilenmeye değer bulunan 100 eser de izleyiciyle buluşacak. Sanatçı Onur Ödülü, Kurum Onur Ödülü ve Sanata Katkı Onur Ödülü’nün de verileceği fuarın bu yıl teması “sahiplenme” olarak belirlendi. Bu başlık altında, sanatçının kendi bireysel anlayışla çevresini sahiplenmesinin yanı sıra, sanatçının ve sanat eserlerinin sanat kurulları ve toplum tarafından sahiplenilmesi konularının gündeme getirilmesi hedefleniyor. Bu kapsamda fuar boyunca sanatçıların ve sanat eleştirmenlerinin konuşmacı olarak katılacakları bir dizi etkinlik de yapılacak.

Yazının Devamını Oku

Karakuşun çığlığı

Krişna Sanat’ta (Kennedy Caddesi) “Karakuşun Çığlığı” adını verdiği sergisi 25 Mart’a kadar sürecek olan Murat Oğuz, resme olan ilgisinin nasıl başladığını anlatırken söze, “Annemden dinlediğim masaldaki, ‘Padişah’ın, kızıyla görüştüğü için zindana attığı oğlan, aşkını, duygusunu, efkarını anlatabilmek için duvarlara resim çizmeye başlamış’ cümlesi aklımdan hiç çıkmadı” diye giriyor. Sanatçı, hikâyeden kopmamak için hiç ara vermeden devam ediyor:

“Resim denen şeyi, titrek bir gaz lambasının aydınlattığı kederli kış gecelerinde, annemin yorgun dizleri üzerine başımı koyup usulca dinlediğim Acem masallarında gördüm ilk. Bir çoğunun nasıl başladığını ise hatırlayamıyorum. Masal bu ya, öyle efkârlı, öyle acılıdır ki oğlanın duyguları, duvarlara resmeder. Bütün duvarları tabandan tavana kadar resimlerle doldurur. Kuşların, kurtların, çiçeklerin, dağların, bayırların, ağaçların, sevdanın ve aşkın resmini çizer. Padişah, yıllar sonra zindandaki resimleri görür ve hayran kalır. Sanatın etkileyici kudretinden olsa gerek, padişah ikna olur ve kızını oğlana verir. Sanırım bu masaldı beni resme doğru sürükleyen. Bir de annemin oyalı yazması, nakşettiği kilimleri, dedemin mezar taşına işlenen motifler. Annemin bize anlattığı masal ve hikâyeleri yıllar sonra, antik çağda yaşamış İyonyalı Homeros ve eski İranlı yazar Firdevsi’nin Şahname’sinde görünce de çok şaşırmıştım...”



Oğuz’un çalışmalarında konu edindiği kuzgunlar, çiçekler ve portreler tarih ve zamanın ötesinde. Mekân ve zaman belli değil. Figürlerinde, “kendi iç dünyamın imgeleri” diye tanımladığı bilinçli bir deformasyon var. Sanatçı, figürlerinin vesikalık bir benzetimden öte, içinde bulundukları ruhsal durumu karakterize ettiğini söylüyor. Oğuz, çalışmalarıyla ilgili “Herkesin görebildiği biçimi değil, ötesindeki özü resmetmeye çalışıyorum. Resimlerimdeki figürler acılı ve kederlidir. Fakat aynı zamanda da coşkulu ve isyankardır. Bazen bir çığlık, bazen sessiz bir ıstırap içindedirler” vurgusunu yapıyor. Gazi Üniversitesi Resim Anasanat Dalında öğrenim görmüş olan, daha önce Türkiye’nin birçok değişik şehrinde eserlerini sanatseverlerin beğenisine sunan Oğuz, Ankara’daki son sergisine neden “Karakuşun Çığlığı” adını verdiğini de, şöyle anlatıyor:
“Figürlerim ile bazen isyan edip bazen sessiz bir ızdırap içine girdim. Ters laleler ile boynum büküldü geçmişe, hüzünlendim. Sonra kuzgun bedeni ile çığlık attım resimlerimde. Ve sonra yırtıldı sessizlik, yırtıldı zaman, karakuşun çığlığıyla...”

KENTTE NE VAR?

Hakan Esmer-21 Mart’a kadar (CerModern/Sıhhiye), Orhan Taylan-26 Mart’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Yalçın Gökçebağ retrospektif sergi-29 Mart’a kadar (İş Sanat/Ulus), Pınar Tınç-Buğra Özer(seramik)-18 Mart’a kadar (Galeri Soyut/Yıldız), Fulya Uzer-4 Mart’ta açılacak (İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej), Ceyda Güler-Huri Kiriş-M.Orkun Müftüoğlu-Zeynep Bingöl Çiftçi-18 Mart’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Nisa Kılınç-8 Mart’a kadar (Mustafa Ayaz Müzesi/Balgat), Elif Okur Tolun-6 Mart’ta açılacak (Galeri Akdeniz/Yıldız), Uğur Çalışkan-13 Mart’a kadar (Nurol Sanat/Kavaklıdere), Gültekin Serbest-18 Mart’a kadar (Valör Sanat/Yıldız), Muharrem Pire-7 Mart’a kadar (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi), İnga Simonyte Deniz-16 Mart’a kadar (Bilkent Üniversitesi Sanat Galerisi), Necla Tuğcu-5 Mart’a kadar (BRHD/Hollanda Caddesi), Nezafet Özlütürk-Raif Gökkuş-5 Mart’a kadar (Emin Antik/Kale), Kim Yong Moon-8 Mart’a kadar (ÇSM/Çankaya), Bağdagül Demirtürk-6 Mart’a kadar (Galeri M/Armada AVM), Nermin Alpar-18 Mart’a kadar (Medya Sanat/Çankaya), Jou-Yi Chen-10 Mart’a kadar (ÇSM/Çankaya), Kaligrafi ve Yazı Çiçekleri sergisi-21 Mart’a kadar (Kore Kültür Merkezi/Kavaklıdere).

Yazının Devamını Oku

Cezmi Orhan’ın gizemli dünyası

Tuvalin sadeliği; hızlı vurulduğunu farkettiğiniz fırça darbeleri; kimisi sert ama acıyı da görebileceğiniz, bazı parçalarını kendi estetik ruhunuza göre yerleştirebileceğiniz figürler; “radikal” olarak yorumlayabileceğiniz biçimler, semboller ve ne zaman sergi açsa öğrencilerinin akın akın gelişi...“Cezmi Orhan’ın sergisini tarif et” deseler, söyleyebileceklerim bunlar olurdu.

Cezmi Orhan, Galeri Akdeniz’de (Yıldız) 29 Şubat’a kadar sürecek sergisini, bu kez sembolizm akımının öncüsü Fransız şair Stéphane Mallarmé’in “Zarla Şans Dönmeyecek” şiirinden esinlenerek hazırlamış. Sergiyi gezdiğinizde, Mallarmé’in “şiir gizem dolu olmalı” görüşünün Orhan’ın resimlerine de yansıdığını görebiliyorsunuz. Gelin isterseniz, ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için sergiyle ilgili hazırlanmış manifestoya özetle bir göz atalım:
“Sergi, metin ve görselliğin karşılıklı duruşu ile ortaya çıkan dinamik ilişkinin görselleri, anlatımcı bir ifadeye dönüşmeden çağrışımsal ve sezgisel düşüncenin ekseninde oluşturulmuş iki ve üç boyutlu çalışmalardan oluşuyor.
Cezmi Orhan için sanat insana ve yaşama dair sorunların çözüm ve yüzleşme alanı. Bu nedenle sanatçının eserlerinde başat imge insandır. Tanımsız, ifadesiz ve cinsiyetsiz olarak ele alınan, tuvale sığmayan, yarımlık hissi veren insan imgeleri, portrenin ifadeci görevinin bedensel devinimlere yüklendiği anıtsal ifadelere dönüşen figürler olarak karşımıza çıkıyor. Tuval yüzeyinin radikal biçimlenişine göre konumlanan figürler, tekil varoluşları ile özgürlük taşıyıcısına dönüşen izleyici ile güçlü bağ kuran görsellikteler. Bu yaklaşım insanın varoluşuna dair birçok soruya yanıt arama çabasıdır, sanatçının varoluş tavrının eser üzerinden yansıması ve kışkırtıcılığıdır. Sergi, arkasında durulabilen bir savunma ile oluşturulmuş, radikal biçimlendirmeler, iki ve üç boyutlu çalışmalar ile orkestra gibi. Sergi, izleyiciye görünenin arkasını okumaya davet eden ritmli bir izleme serüveni sunuyor. Cezmi Orhan’ın çalışmaları, yaşamın bir yerinden atılan bir çığlığın duyulması ve hissedilmesi gibi.”



Peki soyut resmin önemli isimlerinden Orhan şövalede boş bir tuvalin başına geçtiğinde ne hissediyor, ne düşünüyor, sonuca nasıl ulaşıyor? Bu soruların yanıtını da Orhan’ın geçmişte verdiği bir röportajda buldum:

Yazının Devamını Oku

Gece sirenleri

Sadece Ankara’nın değil Türkiye’nin önemli kültür-sanat merkezlerinden biri olan CerModern, kaçırılmaması gereken bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Soyut resmin önde gelen ressamlarından Ali Kotan’ın, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden yazar, senarist ve eleştirmen Selim İleri’nin metinlerinden ilhamla oluşturduğu yeni sergisi “Gece Sirenleri”, Ankaralı sanatseverlerle buluştu.

85 eserin yer aldığı sergide sanatçılara ait özel defterler, el yazmaları, fırça, palet ve desenlerin yanı sıra Selim İleri’nin el yazısını mekana eriştiren özel alıntılar, Ali Kotan’ın cömert, büyük ve albenisi olan, çekim gücü çok büyük soyut imgeleriyle biraraya gelmiş. Ankaralı izleyiciler, ilk olarak İzmir’de Folkart’da açılan ve geçen yıl Türkiye’nin en önemli sanat etkinlikleri arasında gösterilen sergiyi 15 Mart’a kadar CerModern’in Kuzey Hangar Galerisi’nde görebilirler. İzmir’de açılmış sergiyle ilgili yorumlar harmanlandığında, ortaya çıkan değerlendirmeleri şöyle özetleyebiliriz:
“Gece Sirenleri, yaklaşık 3 yıllık bir çalışmanın sonucu. Sergi iki sanatçının birbirinden aldıkları ilham ve etkiyle ortaya çıkmış. Selim İleri’nin büyüleyen metinleri Ali Kotan’ın resimlerine etki etmiş. Sergi sürecinde Ali Kotan’ın resimleri Selim İleri’ye, Selim İleri’nin metinleri de ressam Ali Kotan’a emanet edilmiş. İki usta isim izole edilmiş eserlerde hissettiklerini, gördüklerini, algıladıklarını, kendi sanat dallarında eserleriyle yorumlayarak izleyicinin karşısına çıkmışlar. İyi ve güzelden yana imge ve harflerin tanıklığından oluşan sergi, iki odaklı hayata karşı çıkışı ortaya koyuyor. Sergi, kalem ve fırçanın ortak dansında, içi içine sığmayan, çoşkulu bir hayal gücünün ortaklaşan yoğunluğunu ve saflığın, temizliğin dünyasını temsil ediyor. İki sanatçının izleyiciyi bambaşka bir farkındalık çizgisine taşıdığı bu ortak sergi; bir bakıma yaşamda çektiğimiz acılarla yüzleşmemizi de sağlıyor. İleri ve Kotan bu projeyi, “metin ve imgenin dünya karşısındaki çevre ve hiçlik kavgası” olarak betimliyor.”



ÇİZGİ ROMAN SANATI

CerModern’de, çizgi roman sanatının önemli isimlerinden Jean “Moebius” Giraud ve Enki Bilal’in ölümsüz eserlerini de görebilirsiniz. Murat Cem Şerbetci’nin koleksiyonundan seçilmiş litografi, serigrafi, heykel, obje, katalog ve anı ürünlerden oluşan sergi, çizgi romanın kültür kökeni ve yapıtaşına bir koleksiyon üzerinden eşsiz bir serüven sunuyor. Ankaralı koleksiyoner Şerbetci, 1970’li yıllardan bu yana bir yaşam tarzı haline getirdiği çizgi roman serüvenini sadece eser toplayıcılığıyla sınırlı kalmadan kültürel bir fenomen olarak içselleştirmiş, her iki sanatçıyla da yakın dostluk kurmuş, sanat hayatlarına tanıklık etmiş bir isim. Serginin ilk bölümünde Moebius’a ait Arzach, Starwatcher ve ünlü Ten Ten’in yaratılışındaki çizimleri görebilirsiniz. İkinci bölümde ise Enki Bilal’in özellikle “Transit” çizgi romanına ait çizim ve heykeller karşınıza çıkıyor. CerModern’in ana galerilerindeki bu ilginç sergi 18 Nisan’a kadar açık.

Yazının Devamını Oku