GeriSeyahat Titanların rüzgar adası
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Titanların rüzgar adası

Titanların rüzgar adası

Güney Ege’de, Rodos’la Girit arasında 50 kilometre boyunca uzanan kaşık gibi bir ada Kerpe. Antik mitolojide Titanların gizli yuvasıydı. Efsanelerini yaşatmakla birlikte bugün İskandinavların tatil cenneti. Yunanlar bile uçak bileti fiyatının yüksekliği nedeniyle adaya pek uğramazken, Kuzey Avrupa’dan charter uçuşlar yılda 50 bin turist taşıyor. Ege yaz sıcaklarıyla kavrulmaya başladığında Kerpe rüzgar sayesinde ılık, ferah. Bakir sahilleri dalış cenneti. 2006’da Türk F16’sıyla giriştiği itdalaşı sırasında ölen pilot Costas Iliakis anısına ada merkezinde büyükçe bir anıt yükseliyor. Buna karşın, halk Türkler’e sevgiyle yaklaşıyor. Bir ikindi vakti Lefkos’ta, sokaklara taşan kemençeyi takiben restoranına uğradığımız Georglos Margetis emprovize şarkısıyla ifade etti düşüncelerini: “Halklar birbirini sever, tek sorunumuz politikacılar.”

Rodos’tan havalanan midibüs büyüklüğündeki pırpır 15 dakikada Kerpe’yi (Karpathos) boydan boya geçip, güney uçtaki havaalanına konuyor. Gökyüzünden bakıldığında topraklar kireç beyazı, deniz gözalıcı lacivert. Orman, çayır görene aşkolsun. Rodoslu dostumuz sayesinde tanıştığımız Dimitri Sevdalı, bizi cipiyle merkez şehri Pigadia’ya götürürken çevredeki yere paralel büyüyen bodur çamları gösterip “Rüzgar kışın öyle şiddetli poyraz eser ki, sadece kuytudaki ağaçlar yükselmeye fırsat bulabilir” diyor.
Öğle sıcağında indiğimiz adanın başkenti Pigadia, ilk bakışta tam bir hayal kırıklığı. Gecekondu tatil bölgelerini andıran betonarme ve çatısız yapılar, çirkin tabelalar, kurak bir görüntü. Girne’yi hatırlatan, küçük bir koy etrafındaki sahili restoran ve kafelerle çevrili. Adaya Olimpos Köyü’nü görmek için geldiğimiz için önemsemiyoruz durumu. Eşyalarımızı belediye meydanındaki Atlantis Otel’e bırakıp, şehrin arkasındaki tepede, Doryenlerden kalma akropolise doğru yürüyoruz. Yol yükselip tepenin ardında, cennet gibi bir koya açılıyor. Akropolis’in işaretini kaybedince, sahil boyunca yürüyoruz. Aşağıdaki deniz sahilden itibaren derinleşiyor. Koyu lacivert, kristal kadar berrak. Çam ormanının içinden, ilerideki bembeyaz kiliseye yürüyoruz. Rüzgar tanrısı Poseidon’un adasında, ıssız yollar kilise, şapellerle süslü. Kiliseden sonra, bir uçurumun başında karışımıza çıkan haç, anıta benziyor. Kaidesini okumaya çalışıyoruz. Bir kadının buradan atlayarak intihar ettiği sonucunu çıkarıyoruz, yarısı kırık yazıttan. Issızlığın ortasında, ansızın, arkamızdan sert bir ses bomba gibi patlıyor: “Hello!” Korkudan zıplayarak döndüğümüzde, akşam koşusuna çıkan 40 yaşlarındaki Maria kahkahayla gülüyor halimize. Sonra anıtın ortasındaki susamlı ekmeğe çok benzeyen taşı gösterip öyküsünü anlatıyor. “Yaşlı bir kadın paskalyada pişirdiği ekmeği, tepedeki manastıra götürüyormuş. Yolda tanrıya söylenmeye başlamış. Elindeki ekmek taşa dönüşmüş, kadın uçurumdan düşmüş, taş yerinde kalmış. Kutsal ekmek yıllarca burada kaldı. Günün birinde otoyol açılırken, buldozer operatörünü rahipler uyardı. Onları dinlemeyip, taşı aşağıya atmak isterken buldozer yuvarlandı, operatör öldü...”
Dönüş yolunda Maria, dedesinden bahsediyor. İzmir’den adaya ipek getiren bir tüccarmış, karşı kıyı hakkında hep iyi şeyler anlatırmış. Maria’nın söylediklerine bakılırsa, Kerpe’nin her köşesi efsanelerle dolu. Kayalar, ağaçlar hakkında sayısız öykü anlatılıyor.

HER KÖŞEDE BİR EFSANE

Dönüşte Pigadia’ya sahile paralel en üst caddeden girdiğimizde, farklı bir manzara çıkıyor karşımıza: Bağlar içinde, terk edilmiş taş evler, çiçekli bahçeler. Uzaktaki tepelerde iki küçük köy. Aşağıya inip, merkezi boydan boya geçen Karpathos Sokağı’nda yürüdüğümüzde herbirinin girişine yapım tarihi yazılmış, geçen yüzyılın ilk çeyreğinden kalma, tek katlı, taş evlerle karşılaşıyoruz. Adalıların süngercilik ve ticaretle geçindiği yıllarda zenginler tarafından yapılmış evler bunlar. Sonra ada halkının neredeyse hepsi Avrupa’ya, Amerika’ya göçmüş. 1980’lerde dönenler, turizme yönelik yapılanmayı başlatmış. Eski doku neredeyse tamamen kaybolmuş. Adanın nüfusu bugün 7 bin civarında. Yazın turistlerle birlikte 12 bini buluyor. Beş yıldızlı oteller dahil, toplam yatak kapasitesi 9 bine
/images/100/0x0/55ea26a8f018fbb8f86e569a
ulaşmış. Pigadia sahilindeki, 500 yataklı yeni otelin bu yaz açılması planlanıyor.
Haziranın ilk haftasında adanın sokakları emekli İskandinavlarla dolu. Temmuzda ise Almanlar, İtalyanlar geliyormuş. Restoran ve kafede konuştuklarımız, asıl o dönemde para kazandıklarını anlatıyor.
Adayı keşif için ayırdığınız üç günün ilki Pigadia’da, ikincisi Olimpos’ta, sonuncusu ise ada turunda geçiyor. Köyler arasında otobüs servisi çok seyrek. Kuzey uçtaki yegane köy olan Olimpos’un yolu, haziran boyunca onarım nedeniyle gündüz kapalı. Son günümüzde tepelerdeki köylerden başlayarak otomobille keşfe çıktık. Adanın eski başkenti Aperi, sahile sekiz kilometre uzakta, 320 metre yüksekteydi. Çiçekleri sokağa taşan zarif evlerin, görkemli Aya Batson Manastırı’nın kıyısından geçip bir tepeden denizi seyrettik. Aşağılardaki 150 yıllık Koimisistis Theotokou kilisesi, meşhur ağlayan Meryem heykelinin barınağıydı. Efsaneye göre sahilde odun arayan rahip, büyük bir ağaç köküne rastlamış, parçalamak için baltasını kaldırdığında, kan aktığını fark etmişti. Kökü ters döndürdüğünde Meryem ve kucağındaki Hz. İsa ikonuna rastlamıştı. Altın kaplanan ikona, tam üç kez çalınıp, kendiliğinden geri gelmişti...

DÖRT KAHRAMAN BALIKÇI

İki kilometre ilerideki Volada, portakal, limon bahçeleri içindeydi. Yolumuz 510 metre irtifaya ulaştığında adanın en yüksek köyü Othos’a gelmiştik. 1537’den, 1922’ye adayı yöneten Osmanlı’dan kalan yegane işaret bu köyde, bir köprünün altında gizliydi: Kitabesi sökülmüş, musluğundan içmeye doyulmayacak kadar yumuşak, buz gibi su akan bir çeşme. Osmanlı adayı ele geçirdiğinde, seramik atölyelerinin çokluğundan olsa gerek, tıpkı Kocaeli’nin Karadeniz sahilindeki küçük köy gibi buraya da Kerpe adını vermişti. Vergi toplamakla yetinmiş, 1892’de ada valisi Ferid Efendi’nin talimatıyla başkent sahile taşınmıştı. Bu bölgede iklim şaşırtıcı şekilde, adanın geri kalan kısmından farklıydı. İki yüksek dağ arasından sürekli bulutlar geçiyor, toprağı nemlendirip, yeşil dokunun korunmasına yardımcı oluyordu. Geçmişin bağcılık kültürü şimdi yeniden canlandırılmaya çalışılıyordu.
Adanın batı yüzüne geçince yolumuz çam ormanları arasından sahile indi. Bakir kıyılardan geçip, masmavi bir koya kurulmuş küçük Lefkos Köyü’ne vardık. 20-30 haneli köy, yıl geçtikçe azalan, Türkiye kıyılarını tercih eden Alman turistlerin geri dönmesini bekliyordu. Sahildeki restoran Le Grand Bleu’nün önünden geçerken kemençe, ut eşliğinde neşeli şarkılar duyduk. Uzun yıllar Avustralya’da çalışıp, sonra köyünde bu küçük oteli kuran Georglos Margetis, siesta saati boşalan restoranda, polis arkadaşıyla keyif yapıyordu. Başımızı uzattık, Margetis’le selamlaştık. Türk olduğumuzu öğrenince ısrarla içeri çağırdı, soğuk içecek ikram edip, emprovize bir şarkı söyledi: “Halklar kardeştir, bizim Türklerle sorunumuz yok, tek sorun politikacılar...”
Adanın orta bölgesindeki, Spoa köyü, kuzey istikametindeki son durağımızdı. Korsanlardan kaçıp tepeye küçük bir ortaçağ köyü kurmuştu adalılar. Sokakları halkını geçmişte güneşten, günümüzde otomobillerden koruyacak kadar dardı. Çevresi iki yıl öncesine kadar geniş çam ormanlarıyla kaplıydı. Köyün marangozu, atölyesini temizlerken yongalarla birlikte ormanı da yakmıştı.
Tekrar batı kıyısına dönüp, antik çağ limanlarından Finiki’ye uğradık. Geçmişten geriye bir mağara ve kale yıkıntıları kalmıştı. Sahilde, zarif balıkçı restoranlarıyla çevrili küçük meydanda, dört balıkçının minyatür bronz heykeli dikkatimizi çekti. 1944’te Almanların adayı boşalttığını haber vermek için, pusulasız küçük bir balıkçı teknesiyle üç günde Mısır’a ulaşmış ve İngilizler’in koruduğu sürgün hükümetine haber vermişlerdi. Ada halkını İngilizler açtıktan kurtarmıştı.
Dönüşte, tekrar dağlara tırmanıp Kerpe’nin güneyindeki ikinci büyük kenti Menetes’e uğradık. Othos gibi iklimi nemli ve serindi. İki manastırıyla kutsal bir bölgedeydik. Köyde, bir Meryem efsanesi daha dinledik: 1904’te bir anne, beş yaşındaki oğlu Nikos’u 100 metrelik uçuruma yuvarlayıp kurtulmayı denemişti. Aşağıya doğru düşen çocuk beyaz giysili, ışık gibi parlayan bir kadın tarafından kurtarılmıştı...
Eğer Kerpe’ye yolunuz düşerse, yaklaşık dört saat süren bu tura çıkmak için iki seçeğiniz var: Günlüğü 40 Euro’ya kiralık otomobil ya da 300 Euro’ya tüm gün, sınırsız taksi hizmeti...

Zamanı durduran köy

12 Adalar’ın en ünlü köyü Olimpos, Kerpe’nin kuzey ucundaki İlyas Peygamber Dağı’nın eteklerinde. 8’inci yüzyılda, korsanlardan korkan adalılar, denizden 300 metre yüksekte, dağın içindeki bir vadiye yerleşmiş. Halkı, Amerika’ya göç ettiklerinde bile rengarenk kıyafetlerini, kırmızı çizmelerinden vaz geçmeyecek kadar geleneklerine bağlı. Kendi aralarında, antik sözcükler içeren, ağır aksanlı, özel bir Yunanca, turistlerle ise rahatlıkla anlaşacak kadar İngilizce konuşuyorlar. Kerpiç damlı evlerin herbirine gururla, dev Bizans arması işlenmiş. Kilisede, Patrik Bartholomeos’un fotoğrafı en görünür köşede asılı. 1979 öncesi otoyol, 1980 öncesi elektrikleri yokmuş. Kadınların dantelli giysilerindeki renkler statü sembolü. Kızlar, evliler, dullar farklı renk kullanıyor. Tuhaf bir gelenek varlığını hâlâ sürdürüyor: İlk kız çocuğa annenin, ilk erkeğe babanın evlilik öncesi mal varlığı veriliyor, evlilik sırasında edinilenler diğer çocuklara miras kalıyor. İlk çocuklar, sadece ilk çocuklarla evlendiriliyor. Köye, Pigadia’dan 25 Euro’ya günübirlik tekne turuyla gittik. Diafani’den otobüsle köye çıktık. Şoför Manolis Meneakisgöz uçurumlarda ıslıkla kuş taklidi yapan, köye girişte fotoğraf molası verip kemençeyle yanık türküler söyleyen müthiş bir şovmendi. Olimposlular, küçük de olsa alışveriş yapan turistlere çok dostluk gösteriyordu. Bu sayede, birçoğunun İstanbul’a gelip Patrikhane’yi ziyaret ettiğini, diğerlerinin de bu hayali kurduğunu öğrendik. Sarılıp, fotoğraf çektirdiler. Köylülerin ayaklarından çıkarmadığı çizmeleri (stivanya), 20 yıllık kunduracı Yannis Prearis yapıyordu. Deriyi kendisi tabaklıyor, bir çift çizme için üç gün çalışıyor, 300 Euro’dan kargoyla Amerika’ya kadar gönderiyordu. Köyden ayrılmadan Olimpos Restoran’da Marina Lentaki’ye uğradık. 8 Euro’ya bir aşçı tabağı hazırladı bize. Kızlarıyla yaptığı ısırgan salatasını, kabak çiçeği dolması kızartmasını tattık. Diafani sahiline indiğimizde ise, babasının 50 yıl önce kurduğu Aktaio Kafe’yi tek başına işleten Anna Protopapa’ya uğradık birer acı kahve için. Kapıya babasının diktiği iki yaşlı sığla ağacını böceklerden korumak için kireçliyordu. Ocağın başına geçtiğinde arkasındaki gazete kupürlerine takıldı gözümüz. Protopapa, dergilere kapak olmuş, 2007’de Cumhurbaşkanı Papulyas’ı bile küçük köy kahvesinde ağırlamıştı.
False