Terörizmin sonu

Zeynep ATİKKAN

İspanya'da, belediye meclisi üyesi Miguel Angel Blanco'nun ETA tarafından öldürülmesi yüzbinleri sokağa akıttı. İspanyol halkı, ‘terörizmin sonu’nu bundan daha derin bir imanla ilan edemezdi dünya kamuoyuna.

Çünkü yürüyen, ağlayan ve lanet yağdıran yüzbinlerin içinde Basklar da vardı. Ve de çok çarpıcı kareler yansıdı ekrana. Polis, Bask terör örgütü ETA'nın destekçisi Herra Batasuna'nın lokalini basmaya çalışan öfkeli insanları durdurmaya çalıştı.

Üzerinde özenle ve dikkatle durulması gereken ayrıntılar bunlar.

Tabii ki Türkiye, İspanya değil. Bask meselesi de Kürt sorunuyla benzeşmiyor. İspanya'daki büyük yürüyüş televizyona yansıdıkça duyduğumuz tepkiler hep bu yönde oldu.

İki sorunun birbirinden ne kadar farklı olduğunu 1992 yılında İspanya'da yaptığım bir dizi araştırma ve çalışma sonunda görmüştüm. Bir paralellik kurmanın yanlış, ama Bask meselesinin üzerine hiç durmamanın da ciddi bir siyasi bunaklık ve aymazlık olduğunu da düşünmüştüm.

Eğer bugün İspanya'da, bir buçuk milyon insan sokaklara dökülüp, teröre karşı, ‘barış içinde beraber yaşamanın’ karelerini gelecek nesile miras bırakabiliyorsa bu siyasi sinerjiyi iyi yakalamak gerekiyor.

İspanya'da yaptığım görüşmelerin en çarpıcı yönü, İspanyol halkının terörle mücadeleyi nasıl bir demokrasi iddiası haline getirdiğini gözlemlemek olmuştu.

Franco döneminin karanlığından çıkmış İspanyolların, demokrasiye olan inançlarını ve bu inancı topluma yaymak için ortaya koydukları uslubu yakalamıştım.

Ve de bize çok beylik gelen ‘hiçbir şey mücadelesiz olmuyor’ sözünün hiç de rastlantı olmadığını görmüştüm orada.

Çünkü, İspanyol yönetimi, ‘demokrasi’ ve ‘terör’ ikilisini berabar düşünmeye başlamıştı. Böylece sorun, bütün siyasi partilerin öncelikli gündemi haline gelmişti.

Muhalefet ve iktidarın ortak duyarlılıkları oluşmuştu bu noktada.

İspanyol ve Bask parlamenotlarında, şiddet eylemlerine karşı, sağcı, solcu ve milliyetçi unsurlar, değişik ittifaklar oluşturmakta hiç çekingen davranmıyorlardı.

En hassas milliyetçilik konusu, küçük siyasi semboller ve de en ince ayrıntılarla ele alınıyordu. Örneğin, her siyasi parti, örgütün en itibarlı ve yetenekli isimlerini, ‘bölgeler ve otonomi’ sorunlarından sorumlu görevlere getiriyordu. Yanlış anlaşılmasın, bu insanları bakan falan yapıp, siyah Merecedes çekmiyorlardı altlarına. Sadece, parti içinde, siyasetin yapıldığı o büyük ve de canlı mekanizmada en sorumlu yerlere getiriliyorlardı.

Ve de akıl almaz bir gayretle, Avrupa'nın en yaratıcı ve de en dinamik ülkesi olmak hedefi konmuştu İspanyol halkının önüne.

İspanyol, Bask veya Katalan, her İspanyol vatandaşı kendisine bir de Avrupalı kimliği yaratmıştı. Özenle sahiplenilen yeni bir kimlik kartıydı bu.

Merkezi yönetimi çok sıkı tutmak, otonom bölgelere elma şekeri dağıtmak ve Avrupalı kimliğinden hiç ödün vermemek. Bu üçgenin yarattığı siyasi, sosyal ve de kurumsal sinerji kitleleri işte böyle bilinçli yapıyor.

Gelecek nesiller için hedef belirleyen toplumlar, tarihle yarın arasında köprü kurabiliyorlar.

‘Ne güzel, İspanya’da bir buçuk milyon insan yürüdü' deyip aşağılık duygusunun yol açtığı korkunç bir sarmala girmenin anlamı yok.

Marifet, İspanyol toplumun nereden nereye geldiğini anlamak.

Kendi şartlarımızda özgün modeller üretmek ve bunun maliyetine katlanabilme gücünü göstermek.

X