Paylaş
Kabarık saçlar, dönemin kıyafetleri, eski fotoğraf makinelerini andıran kareler... Birkaç saniyede geçmişteymişiz gibi görünebiliyoruz.
Geçmişi yeniden tasarlamak
Aslında bu akım, yapay zekanın hayatımıza kattığı yeni bir şeyi de gösteriyor: Artık yalnızca geleceği değil, geçmişi de yeniden tasarlayabiliyoruz.
Önceden eski fotoğraflara bakıp “Acaba o yıllarda ben nasıl görünürdüm?” diye hayal ederdik. Şimdi ise bunu tek bir yapay zeka komutuyla görebiliyoruz.
Üstelik mesele yalnızca 80’ler değil. Hiç gitmediğimiz bir şehirde çekilmiş gibi görünen fotoğraflar, hiç yaşanmamış anlar, gerçekte sahip olmadığımız bir görünüm ya da kendimizin daha genç, daha fit ve daha kusursuz versiyonu...
Yapay zeka, fotoğraf düzenlemenin ötesine geçerek olmamış şeyleri olmuş gibi gösterebilen bir teknolojiye dönüştü.
Belki de bu yüzden son dönemde sosyal medyada gördüğümüz her görüntüye biraz daha dikkatli bakmak gerekiyor.

Yapay zekayla kendimizi değiştirdikçe, kendimizi nasıl gördüğümüz de değişiyor olabilir mi-
Bu sorunun teknolojik bir tarafı olduğu kadar psikolojik bir tarafı da var.
2026’da International Journal of Eating Disorders’da yayımlanan bir araştırmada, yapay zekayla oluşturulan influencer görsellerinin sosyal medya kullanıcılarının beden memnuniyetini olumsuz etkileyebildiği görüldü. Görüntülerin yapay zeka tarafından üretildiğinin bilinmesi bile bu etkiyi tamamen ortadan kaldıramadı.
Yani “Bu gerçek değil” demek, gördüğümüz görüntünün üzerimizde bıraktığı etkiyi her zaman engellemiyor.
Bu durum aslında yapay zekayla başlamış değil. Filtreler ve fotoğraf düzenleme uygulamaları da yıllardır insanlara kendilerinin daha idealize edilmiş versiyonlarını gösteriyor. Ancak yapay zeka işi biraz daha ileri götürüyor.
Çünkü artık yalnızca “Beni daha güzel göster” demiyoruz. “Beni başka bir zamanda, başka bir şehirde, hatta belki de hiç yaşamadığım bir hayatın içinde göster” diyebiliyoruz.
80’ler akımını da bu açıdan düşünmek ilginç. İnsanlar aslında yalnızca nostaljik bir görüntü paylaşmıyor. Kendilerini hiç yaşamadıkları bir dönemin içine yerleştiriyor.
Bir taraftan bakıldığında bu oldukça masum bir eğlence. Birkaç fotoğrafla geçmişe yolculuk yapmak, aile albümlerini yeniden canlandırmak veya “Ben o dönemde yaşasaydım nasıl görünürdüm?” sorusuna cevap bulmak keyifli.

İdeal ben’in peşinde...
Fakat teknoloji hayatımıza biraz daha yerleştikçe başka bir soru ortaya çıkıyor:
Gerçek hayatımız bize yeterince iyi gelmediğinde, yapay zekanın yarattığı hayatı arzulamaya başlar mıyız?
Çünkü sosyal medya zaten uzun zamandır hayatın tamamını değil, en güzel anlarını gösteriyor. Yapay zeka ise bu seçimi daha da ileri taşıyor. Artık yalnızca güzel anlarımızı seçmekle kalmıyor, hiç yaşanmamış güzel anlar da üretebiliyoruz.
2026’da Scientific Reports’ta yayımlanan bir araştırma da yapay zekayla hazırlanan sosyal medya içeriklerinin kullanıcılar tarafından faydalı bulunabilmesine rağmen daha az özgün algılanabildiğine işaret ediyor.
Belki de önümüzdeki dönemde sosyal medyada en kıymetli şey, kusursuz görünen fotoğraf değil, gerçekten yaşanmış bir an olacak.
Çünkü yapay zeka bize giderek daha iyi bir “ideal ben” sunuyor. Daha güzel, daha genç, daha başarılı, daha maceracı...
Ama bütün bu görüntülerin arasında küçük bir ayrımı unutmamak gerekiyor: Bir şeyin fotoğrafını üretebilmek, onu gerçekten yaşamış olduğumuz anlamına gelmiyor.
Belki de yapay zeka çağında kendimize soracağımız en önemli soru “Bu fotoğraf gerçek mi?”den biraz daha farklı olacak:
“Bu görüntü benim gerçeğimi mi anlatıyor, yoksa olmak istediğim kişiyi mi?”

Bir fotoğraftan fazlası: Verilerimiz
Üstelik yapay zekaya verdiğimiz şey yalnızca hayalimizdeki görüntü değil. O görüntüyü üretmek için kullandığımız gerçek yüzümüz, sesimiz ve kişisel bilgilerimiz de sistemin bir parçası haline geliyor.
Ghibli, 80’ler ve 3 boyutlu figür akımları eğlenceli görünse de uzmanlar veri güvenliği konusunda uyarıyor. Yapay zeka uygulamalarına yüklenen yüz fotoğrafları biyometrik veri olarak kullanılabilirken, yazılan komutlar ve bilgiler de kişisel profiller oluşturmak için değerlendirilebiliyor.
Anadolu Üniversitesi Sosyal Medya ve Dijital Güvenlik Eğitim, Uygulama ve Araştırma Merkezi (SODİGEM) Müdürü Prof. Dr. Adile Aşkım Kurt, bu akımların veri güvenliği riskini beraberinde getirebildiğini söylüyor.
Farklı açılardan yüz görüntüleri, ses kayıtları ve yaşam alanlarına ilişkin veriler ele geçirildiği takdirde dijital kimliğin de taklit edilebileceği, bu ve benzeri akımların veri güvenliği riskini beraberinde getirebildiği unutulmamalı.
Bu nedenle yeni bir akıma katılmadan önce “Nasıl görüneceğim?” kadar “Hangi verilerimi paylaşıyorum?” sorusunu da detaylıca düşünmek gerekiyor.
Fotoğraflar: Gemini
Paylaş