GeriErgi Şener Giyilebilir cihazlardaki son trendler ve sağlık alanında öne çıkan uygulamalar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Giyilebilir cihazlardaki son trendler ve sağlık alanında öne çıkan uygulamalar

“Giyilebilir cihazlar”dan beklentilerimiz ve bu terimin çağrıştırdıkları, teknolojideki gelişmeler ve artan uygulama çeşitliliği ile zamanla değişti. Bu durum aslında son derece normal ve diğer teknolojiler açısından da geçerli. Gelişmekte olan teknolojiler ile ilişkimiz zamanla bir zemine oturuyor ve belirli bir süreç doğrultusunda teknolojileri anlamlandırmaya başlıyoruz.

Giyilebilir cihazların geçmişi yüzyıllar öncesine dayanıyor

Tarihsel gelişime bakacak olursak, giyilebilir cihazlar aslında çok yeni bir kavram değil. Örneğin, Orta Çağ’da zırh gibi o zamanın ihtiyaçları doğrultusunda gerekli cihazlar kullanılıyordu. Bu nesnelerin tasarımı, kullanıcıların ihtiyaçları ve beklentilerine uyum sağlayacak şekilde gelişmeye devam etti. 19. yüzyılda icat edilen kol saatleri ile zamanı sürekli yanımızda taşımaya başladık ve o yıllardan itibaren saat gelmiş geçmiş en çok tercih edilen giyilebilir cihaz oldu. Intel’de uzun süredir etkileşim ve deneyim araştırmaları üzerine çalışmalar gerçekleştiren Antropolog Dr. Genevieve Bell’e göre, yüzyıllardır kullanılmakta olan giyilebilir cihazlar temelde iki amaca hizmet ediyor. Bunların ilki “literal”, yani zırhta olduğu gibi korunmayı; saatlerde ise zaman bilgisine anlık ve doğru erişimi sağlayan gerçek kullanım amacı. Giyilebilir cihazlar, bu doğrultuda vücudumuz ile yapabildiklerimizi iyileştirmeye ve geliştirmeye hizmet ediyor. Diğer amaç ise tamamen sembolik, yani zırhların rengi ya da biçimi ile hangi orduya ya da takıma ait olunduğunu belli etme; takılan saatin marka ve modeli ile statüyü ya da yaşam tarzını ifade etmeye çalışma amacı… Son zamanlarda bambaşka boyutlara gelse de gelişen giyilebilir teknolojiler sektörünü her zaman bu amaçlar doğrultusunda analiz etmekte yarar var. 

Günümüzde mobil altyapının sağladığı sürekli bağlantı ile bu unsurların yanına diğer insanlarla ve nesnelerle bağlantılar kurmak; gelişmiş sensör teknolojisi ve yapay zeka ile sağlanan öngörü analizleri sayesinde de kişiselleştirilmiş yönlendirmeler almayı ekleyebiliriz. Giyilebilir cihazlar sürekli bağlantılı hale gelip, doğru tasarım ile birleşince insanların doğal birer uzantısına dönüşüyor; bu sayede de günlük yaşamımızda vazgeçilmez kişisel asistanlar halini alıyor. Firmalar açısından da giyilebilir cihazlara yönelik geliştirilen uygulamalar ile müşteriyle etkileşime geçmek kolaylaşıyor. Müşterinin bulunduğu lokasyon ve tercihleri doğrultusunda, doğru zamanda, doğru yerde mesajlar, daha kolay ulaştırılabiliyor… 

Giyilebilir cihazlar pazarı hızla büyümeye devam ediyor

Modern giyilebilir cihazlar furyasını tetikleyen ürünler “fitness tracker” olarak adlandırılan sağlık bileklikleri ve akıllı saatler oldu. Ancak tüketicilerden gelen talepler ve gelişmeler doğrultusunda, giyilebilir cihazların tanımı etkileşimde bulunduğumuz herhangi bir taşınabilir cihazı içerecek şekilde genişledi. Bundan böyle de günlük işleri desteklemek için son kullanıcılara bilgi veren; sağlıkları, konumları ve işleri ile ilgili yönlendirmeler yapan her türlü giyilebilir cihazı bu tanım içerisinde göreceğiz…Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, giyilebilir teknolojilerin şekilleri ve kullanım alanları da hızla değişim gösteriyor. Akıllı bileklik ya da saatlerden, gözlüklere; çiplerle donatılmış kıyafet ya da ayakkabılardan, yüzük ve kolyelere kadar giyilebilir cihazlar çok zengin bir yelpazeyi içeriyor. Küresel ölçekte, pazarın 2021-2025 dönemi için %17.12'lik artışla 2025'te 116.88 milyar ABD doları değerine ulaşması bekleniyor. 

Giyilebilir teknolojilerin daha yeni yeni hayatımızın her anında yer edinmeye başlaması nedeniyle, bugünlerde daha çok teknolojinin neler vaat ettiğine odaklanmış durumdayız. Ancak toplanan verilerin anlık işlenmesi ile oldukça kişiselleştirilmiş bildirimler sağlayan yeni uygulamalar doğrultusunda kullanıcının mahremiyetini ve kişisel verilerin müşterinin izni olmadan işlenmesini de ciddi bir biçimde ele almak gerekiyor. 

Giyilebilir cihazlar pazarının gelişmesi için çözülmesi gereken konular bulunuyor

Giyilebilir cihazların “kullanıcılara eğlenceli gelen teknolojik oyuncaklardan”, potansiyelini tam olarak gösteren ürünlere dönüşmesi için iyileştirilmesi gereken konular da var. Mobil cihaz kullanıcılarının günümüzde hala en büyük sorunu olan şarj problemi, cihazların ekran büyüklüklerinin limitli olmasından kaynaklı kullanıcı arayüzünü optimize etme sorunu, modanın giyilebilir cihazlarla henüz tam olarak buluşamaması ve veri gizliliğine yönelik endişeler sektörün gelişmesi için aşılması gereken bariyerlerin başında yer alıyor. Öte yandan, bu problemlere çözüm çabaları, yeni inovasyonları da doğuracaktır. Giyilebilir cihazlar ile etkileşimin çok daha pratik ve kolay olmasının beklentisi, “no UI” (kullanıcı arayüzü olmayan) konseptinin gelişmesini de tetikliyor. Yani, odak artık aksiyonların dijital asistanlarda olduğu gibi sesle ya da “el kol hareketleri” ile alındığı, kullanıcının daha çok kişiye özel bildirimler ile yönlendirildiği uygulamalar geliştirmek. 

Bu yazımda özellikle sağlık alanında kullanımı artarak devam eden ve kişisel tıp konseptinin önemli bir bileşeni haline gelen giyilebilir cihazlara yer vermek istedim. 

Giyilebilir cihazlar kişisel sağlık devrimini destekliyor

Uzaktan sağlık uygulamalarının tam potansiyeline ulaşması adına giyilebilir cihazların büyük önemi bulunuyor. Giyilebilir cihazlar, doktor muayenehanesinde tek seferlik ölçümlerin aksine kritik değerleri sürekli olarak ölçme yeteneği ile kişisel tıp devriminin de önünü açıyor. Teknoloji devleri, yaşamsal belirtileri ve uyku düzenini sürekli olarak ölçebilen, giderek daha sofistike akıllı cihazlar ürettiklerinden, hastaların artık ayrıntılı kalp atış hızı veya kan basıncı ölçümleri için muayenehanelere gitmesi gerekmiyor. Apple, Google ve Samsung gibi şirketler, bir yandan uyku izleme ve nabız ölçümü gibi tıbbi uygulamaları giyilebilir cihazlara entegre ederken, bir yandan da bu cihazların kullanımlarının daha geniş çapta benimsenmesi amacıyla büyük ölçekli klinik çalışmaları finanse ediyorlar. Örneğin Apple, akıllı saatlerin kalp atışındaki düzensizlikleri tespit etmesine yönelik büyük ölçekli bir çalışmada Stanford Üniversitesi ile birlikte çalışıyor. Stanford, Oura Rings ve Fitbits gibi diğer tüketici cihazlarının da daha doğru ve daha sık ölçümler yaparak hastaların sağlığı hakkında doktorlara bilgiler sağlayıp sağlayamayacağını da araştırıyor. 

Korona sürecinde, araştırmacılar, giyilebilir cihazlar yardımı ile COVID-19 semptomlarının başlangıcını tahmin etmek için kalp atış hızı, kandaki oksijen seviyesi ve vücut sıcaklığı verilerinden yararlanarak, hastaları evde kalmaları konusunda uyaran bir sistem geliştirdiler. Bununla birlikte, yeni bir çalışma, giyilebilir cihazların Covid1-9’un uzun vadeli etkilerini tespit etmede de yardımcı olabileceğini ortaya koydu. Çalışma doğrultusunda, Apple Watch, FitBit gibi akıllı saatlerin Covid-19’un kalıcı etkilerini doğru bir şekilde tanımlayabildiği somut bir biçimde gözlemlendi. 

Covid-19’un, negatif test sonucunuzdan sonra bile vücudunuzu etkilemeye devam ettiği biliniyor. Enfekte olan çok sayıda insan, virüsün kalıcı etkileriyle mücadele etmeye devam ediyor. New York Times’da belirtildiği üzere JAMA Network’ün (ABD’de kurulmuş, en büyük mesleki tıp derneklerinden birinin yayın kaynağı) paylaştığı bir yayın, Covid-19 geçiren ve iyileşen kişilerin davranışsal ve fizyolojik değişiklikler gösterdiğini ortaya koyuyor. Giyilebilir cihazların tespit ettiği bu değişimler doğrultusunda, hasta doğru bir şekilde yönlendirilebiliyor. 

Giyilebilir cihazlar, hasta semptom göstermeden önce grip ve soğuk algınlığı enfeksiyonunu da tespit edecek

JAMA’nın araştırması ayrıca, giyilebilir cihazların, hasta semptom göstermeye başlamadan önce bile grip gibi yaygın hastalıkları tespit etmenin anahtarı olabileceğinin altını çiziyor. Araştırmacılar, giyilebilir cihazların yalnızca semptomatik olmayan gribi tespit etmekle kalmayıp, tahmin modelinin hafif ve orta dereceli enfeksiyonu da ayırt edebildiğini tespit etmiş durumda. 

Covidi tespit edebilen giyilebilir yüz maskesi

Öte yandan, nefesten, biyosensör yardımı ile COVID-19'u tespit edebilen yeni bir yüz maskesi de MIT ve Harvard’lı araştırmacılar tarafından geliştirildi. Araştırmacılar, bu maske ile sağlanan doğruluk seviyesinin dünya genelinde yapılan standart PCR COVID testleri ile aynı seviyede olduğunu söylüyor. Dahası, bu giyilebilir biyosensörler başka giysilere de takılabiliyor. 

Giyilebilir cihazlar doğum kontrolüne de odaklanıyor

Adet dönemi ve yumurtlama günlerini kolayca takip edilmesine olanak sağlayan mobil uygulamalar, son dönemlerde kadınlar tarafından oldukça fazla tercih ediliyor. Bu tarz uygulamalar ile birlikte, giyilebilir cihazların kullanılmasının, yumurtlamayı daha iyi tahmin edebileceği de kanıtlandı. İstenmeyen gebeliklerin önlenmesini sağlamak için yine vücut sıcaklık verilerini ve diğer vücut sinyallerini sürekli olarak izlemek için uygulamalar bir giyilebilir cihazla eşleştiriliyor. 

Meme kanserini erken teşhis etmede akıllı giysiler

Ekim ayının “meme kanseri bilinçlendirme ve farkındalık ayı” olması nedeni ile, bu alanda faaliyet gösteren yerli-milli bir start-up Triwi'ye de değinmek istedim. Triwi’nin anne-kız kurucuları, meme kanserini erken teşhis etmek için akıllı giysiler geliştiriyor. Triwi’nin akıllı giysilerinden alınan veriler bir mobil uygulama üzerinden takip edilerek aylık olarak meme kontrolünün aksatılmadan doğru şekilde yapılmasına, bulguların takip edilmesine, doğru yorumlanmasına ve uzman görüşüne başvurulmasına yönelik bir aksiyon planı sunuyor. Kullanıcılar, semptomlarını uygulamada işaretleyerek kendi sağlık ajandalarını oluşturuyorlar. Bu sağlık ajandası doktor randevularında kendilerini daha doğru bir şekilde ifade etmelerine de destek oluyor. 

Bir sonraki yazımda, farklı alanlarda öne çıkan giyilebilir cihazları paylaşmaya devam edeceğim…

X

İklim krizine yönelik kaygı: “Eko-anksiyete”

İklim krizinin etkileri günbegün artıyor ve bu kriz Dünya genelinde geri dönüşü olmayan hasarlar meydana getiriyor. Daha bu hafta okulların kapanmasına bile neden olan şiddetli fırtına, ülkemizde belli bölgelerde hayatı oldukça olumsuz hale getirdi. Dünya genelinde de rekor kıran sıcak hava dalgaları, orman yangınları ve sellerle 2021; sonunda iklim değişikliğinin kritik konumuna uyandığımız bir yıl oldu. Uluslararası İklim Değişikliği Paneli'nin değerlendirmesine göre de etkiler, artık "yaygın, hızlı ve yoğunlaşıyor". Birçok sonuç geri döndürülemez bir hal aldı ve okyanuslarda, buz tabakalarında ve deniz seviyelerinde meydana gelen değişiklikler binlerce yıl sürecek.

Glasgow'da geçen ay düzenlenen COP26 (Conference of the Parties, yani Taraflar Konferansı, her yıl düzenlenen ve bu yıl 26.'sı gerçekleşen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı'nın kısaltmasıdır) zirvesi öncesinde yapılan yeni bir ankete göre, büyük bir çoğunluk iklim değişikliğinin, insanlık üzerinde dünya çapında yaklaşık beş milyon cana mal olan Covid-19'dan daha korkutucu sonuçlara yol açacağına inanıyor. Yeni yapılan bir analizde, COP26 İklim Zirvesi'nde verilen taahütlere karşın, Dünya’nın küresel sıcaklık artışını kısıtlama hedefine yaklaşamadığı da kaydedildi. Dünya’nın küresel sıcaklıklarda hedeflenen 1,5 derecelik artışın çok ötesinde, 2,4 derecelik artışa doğru gittiği belirtildi. 

Ne yazık ki, bugünün çocukları, Dünyamızın geleceğinin iklim krizinden kaynaklı olarak ciddi biçimde tehlike altında olduğu bilinci ile büyüyorlar. Haber kanalları ve sosyal medya paylaşımları, orman yangınlarının ve kasırgaların can sıkıcı görüntüleri ile dolup taşıyor; her geçen gün iklim krizi odaklı yepyeni olumsuz gündemler öne çıkıyor. Ağustos ayında, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu, Dünya’daki 2,2 milyar çocuğun yarısının iklim değişikliğinin etkilerinden dolayı “son derece yüksek risk” altında olduğunu bildirdi. Yeni bir Dünya Bankası raporuna göre, iklim değişikliğinin etkisiyle önümüzdeki 30 yıl içinde en az 216 milyon insan evini terk etmek zorunda kalabilir. Hal böyle olunca, iklim krizi odaklı umutsuzluk da artıyor. Şu bir gerçek ki iklim krizi gerçeğinde büyümek, gençlerin ruh sağlığına zarar veriyor… 

Peki tıp dünyasında henüz resmileştirilmemiş bir terim olaneko-anksiyetegerçekten hayatımızda yer ediyor mu?

En temel tanımı ile “eko-anksiyete” (ya da eko-kaygı), iklim değişikliğinin mevcut veya tahmin edilen etkilerinden duyulan korku olarak tanımlanıyor. Amerikan Psikoloji Derneği, 2017 yılında eko-kaygıyı “kronik bir çevresel kıyamet korkusu” olarak tanımlayan ilk kurum oldu. Son dönemlerde artan iklim protestoları, sıcak hava dalgaları ve bir dizi doğal afet, iklimi haber gündeminin üst sıralarına taşırken; Batı dünyasında da eko-kaygı patlamasına neden oluyor. 

Doktorlar iklimle ilgili korkuların daha da kötüleşebileceğini veya önceden var olan zihinsel sağlık sorunlarını tetikleyebileceğini söylese de, eko-anksiyete klinik bir anksiyete bozukluğu ile aynı şey değil. Hatta bazı uzmanlar, aslında çoğu insan için eko-kaygının, iklim krizine sağlıklı bir yanıt olduğunu savunuyor. Kaygı, bazı ülkelerde ise somut tehditlerden kaynaklanıyor. Örneğin, Maldivler’de, küresel ısınmanın bir sonucu olarak yükselen deniz seviyeleri, alçakta bulunan ada ülkesinin 2100 yılına kadar tamamen sular altında kalabileceği anlamına geliyor (2050 yılına kadar, yükselen deniz seviyeleri nedeniyle 570 şehir risk altında olacak). 

İngiltere’de ise uzmanlar, biraz farklı bir tanımı benimsiyor. "Eko-kaygı terimini sevmiyoruz, kulağa zihinsel bir bozukluk gibi geliyor. Bunun yerine, “eko-sıkıntıyı” (eco-distress) tercih ediyoruz” diyorlar. “Gençler gerçekten çaresizlik içinde. Gezegenin önemli sorunları var ve bu zorlukların farkında olmak bir bozukluk ya da hastalık değildir. Bu tamamen uygun ve mantıklı bir tepki.” 

İklim değişikliğiyle ilgili kaygı kendi başına bir akıl hastalığı olmasa da, çocukların iklim değişikliğinin uzun vadeli sonuçlarından kaynaklı kronik stresin etkisinde kalacakları bir gerçek. Sürekli stresin, zihinsel ve fizyolojik sağlıkları üzerinde olumsuz bir etkiye neden olacağı da gayet açık. 

İklim değişikliğinin gençlerdeki etkileri hiç iç açıcı değil

Yazının Devamını Oku

Teknolojiye Karşı İnsanlık

Bu haftasonu ünlü Alman fütürist ve yazar Gerd Leonhard’ın “insan ile makinenin yaklaşan çatışmasına” odaklandığı ve “daha insani bir dünya için cesur bir manifesto” olarak nitelendirilen “Teknolojiye Karşı İnsanlık” kitabını bitirdim. Kitabı okurken, yeni teknolojilerin üssel olarak gelişmesinin, her alandaki değişimi ve dönüşümü ivmelendirdiği bu dönemde; teknolojiden beklentilerimizin nasıl değiştiğini, teknolojinin topluma olan etkisini ve teknoloji yönetimi adına eksik olanları ve düzeltilmesi gerekenleri de tekrar düşündüm (Sabancı Üniversitesi İşletme Okulu için tasarladığım ve 4 yıldır devam eden “Teknoloji Farkındalığı” dersimi kurgularken de bu konuların ders programında yer almasına gayret göstermiştim). Düşüncelerimi sizlerle de paylaşmak istedim.

Teknoloji yeni normalimiz…

Gerd Leonhard’a göre; “bağlantının yeni oksijen, cep telefonlarımızın da yeni su olduğu; sınırsız bağlantı ve bilişim gücünün yeni normalimiz haline geldiği bir dönemdeyiz.” Bir önceki yazımda da değindiğim üzere, hızla yepyeni bir “metaverse” dünyasına doğru evrilirken; yapay zeka pek çok işi insanlara kıyasla çok daha iyi ve verimli, hatta maliyetsiz yaparken ve dijitalleşme her alanda “olmazsa olmaz” bir kavram olarak her sektörü hızla dönüştürürken, insanlık olarak teknolojinin bize sağladıklarını ve teknoloji ile nasıl ve ne ölçüde entegre olmamız gerektiğini çok daha derinden ve dikkatli bir şekilde analiz etmemiz gerekiyor… Teknolojik dönüşümler, “sadece iş dünyasını değil, toplumun ana hatlarını da yeniden tanımlıyor; doğayı dönüştürüyor”, yani etki gerçekten hayatımızın her alanında… 

Önce yavaş yavaş, sonra birdenbire…

Teknoloji yeni normalimiz olduğu kadar, sonraki normallerde de merkezi bir konumda olacak… “Yakın geleceğin de, aynı teknolojiler gibi, bugünümüzden üssel biçimde farklılaştığını hayal etmeliyiz. Kendimizi alışkın olduğumuz bugünkü dünyamızın çok ötesinde karmaşıklığa sahip bir geleceğe hazırlamalıyız…” Bazı teknolojilerin günlük hayata etki etmesine daha zaman var gibi görünse de şunu unutmamalıyız; teknolojiler “önce yavaş yavaş, sonra birdenbire” hayatlarımıza giriyor. Bu teknolojiler hayatımıza girdiği noktada, uygulama alanları doğru bir şekilde planlanmamışsa ya da sonuçlarına yönelik analizler yapılmamışsa, çok büyük travmalar ve dünyanın kaderini etkileyecek sonuçlara da yol açması muhtemel… 

Dijital dünyanın dijital kuralları henüz yazılmadı…

Bununla birlikte, teknolojinin takip edilemeyecek bir hızla gelişimi, kuralların arkadan gelmesine neden oluyor (Facebook’un veri ihlali, kişisel verileri izinsiz kullandırmasına yönelik karşılaştığı davalar ve davayı takip eden hakimlerin tüm dünyanın gözü önünde, algoritmaların yeteneklerini, yapılan çalışmaları anlamaya çalışması bunun en bariz örneklerinden). Dijital dünyanın dijital kurallarının henüz tam olarak yazılmamış olduğunu unutmamamız gerekiyor. Bu durum fırsatlarla birlikte riskleri de ortaya çıkarıyor. Teknolojilerin tasarım ya da Ar-Ge aşamasından, gerçek hayata geçerken yaşanılanlar, bize artık kritik olan ana konunun “teknolojinin yapabileceklerinden” ziyade “ne yapması gerektiği” olduğunu gösteriyor. Yeni teknolojilerin düzenlenmesi, regüle edilmesi, uygulamalara yönelik standartların belirlenmesi teknoloji geliştirmek kadar önemli. Standartlar, teknolojilerin küresel olarak ortak bir şekilde kullanılmasını sağladığı gibi, bir yandan da sınırsız geliştirilmesi kaynaklı oluşabilecek negatif sonuçları da önlüyor. 

Teknolojinin etiği yok…

Leonard, kitabında bilimkurgu yazarı William Gibson’ın “teknolojiler biz onları uygulayana dek ahlaken tarafsızdır” sözünü  de sıkça paylaşıyor. “Teknolojilerin ne yazık ki etiği yok, ama insanlık etiğe muhtaç ve etiği olmayan bir toplum da felakete sürüklenir…” 

Yazının Devamını Oku

Facebook “Metaverse" ile neyi hedefliyor?

Facebook CEO'su Mark Zuckerberg 28 Ekim Perşembe günü şirketin adını "Meta" olarak değiştirdiklerini açıkladı. Bu değişiklik zaten, Zuckerberg'in uzun süredir öne çıkardığı ve şirketine yön verdiği "metaverse" stratejisine bir vurgu ve bu kavramı sahiplenme adına da önemli bir adım niteliğinde.

Zaten, değişiklik sonrası her yerde “metaverse” terimini duymaya, bu konu hakkında tartışmalara rastlamaya başladık (meğer bu konuda ne çok uzman varmış!). İsim değişikliği sonrası, Facebook’un, hepimizin hayatında önemli yeri olan sosyal medya uygulamaları Facebook ve Instagram; mesajlaşma platformları What's App ve Messanger ve sanal gerçeklik (virtual reality - VR) şirketi Oculus artık çatı şirket Meta Platforms Inc. altında yer almaya başladı. Yapısal olarak ele alındığında, bu denli dev şirketlerin kendi içlerinde bağımsız ve odak stratejiler ile yönetilmesine rağmen, ortak bir çatı altında toplanmaları oldukça mantıklı. Zaten Google da Alphabet yapısı ile benzer bir modele yıllar önce geçmişti. Öte yandan, bu organizasyonel değişimi, sadece yönetimsel olarak ya da marka değişikliği olarak ele almamak da gerekiyor.

Facebook isminin Meta’ya dönüştürülmesinin nedenleri…

Yeni adı ile Meta’nın ana şirketi; sosyal medya uygulamalarının da atalarından olan Facebook’un, genç kullanıcılar arasında popülerliğini kaybettiği uzun yıllardır bilinen bir gerçek. Instagram satınalmasının altında yatan sebeplerden biri de gençlerin isteklerine ve beklentilerine Facebook’un cevap verememesiydi. Günümüzde, sosyal medyayı ve dijital trendleri belirleyen ana kuşak haline gelen, dijital yerliler olarak da nitelendirilen Z jenerasyonun popüler uygulamaları daha çok YouTube, TikTok ve Snapchat. Her ne kadar Instagram gençler arasında popüler olmaya devam etse de, Facebook artık kesinlikle gençlere göre değil… Zuckerberg’in, VR merkezli “metaverse”ünün hedefinde gençlerin önemli bir yer aldığı aşikar. Zuckerberg, yakın zamanda gerçekleşen bir konferansta “genç yetişkinleri kuzey yıldızımız yapmak için ekibimizi yeniden donatıyoruz” diyerek de bu vizyonunu paylaşmıştı. 

Bir diğer yandan “anti-trust” (monopoliyi önlemeye yönelik alınan tedbirler) konularına yönelik dünya genelinde artan ilgi, Facebook'un muhtemelen yakın zamanda yeni rakipleri satın almasını zorlayacak. Ayrıca, Facebook’taki kişisel verilerin izinsiz kullanılarak Cambridge Analytica’da olduğu gibi, seçimleri dahi manipule edecek şekilde kullanılması, küresel çapta ses getiren krizlere yol açarak, Facebook’un güvenlik algısını oldukça aşağı çekti. 

Özetle, şirketin Meta olarak ismini değiştirmesindeki temel amacı; Facebook’un yakın zamanlarda sıklıkla karşılaştığı ve hesap vermek zorunda olduğu skandallardan adını uzaklaştırmak ve gençleri kazanmak için dikkatleri yeni ve merak uyandıran bir konsept olan “metaverse”e çekmek olarak özetleyebiliriz… 

Bu yazımda, farklı yayınlardan ve görüşlerden de yararlanarak, Facebook’un Metaverse vizyonunu ve Metaverse ile vaadedilen yeni dijital dünyayı analiz ettim. 

Metaverse ne demek değil…

Yazının Devamını Oku

Giyilebilir teknolojiler pazarındaki son gelişmeler ve öne çıkan uygulamalar

Bir önceki yazımda, giyilebilir cihazların geçmişten itibaren gelişimini ve sağlık alanında öne çıkan uygulama alanlarını analiz etmiştim. Son dönemlerde giyilebilir cihazların hem daha hızlı ve gelişmiş hale gelmesi, hem de giderek küçülmesi bu teknolojinin sürekli olarak daha fazla ve farklı alanlarda tüketicilerin kullanımına sunulmasını ve bunun sonuncunda da hayatımızın birer parçası haline gelmesini sağlıyor.

Şu anda vücudumuzun üzerinde çok farklı nesneler ile taşımakta olduğumuz giyilebilir teknolojiler, zamanla vücudumuzun içerisine dahi enjekte edilebilecek. Bu yazımda, giyilebilir teknolojilerin farklı alanlardaki kullanımlarını analiz ettim. 

Elektronik dövmeler ile giyilebilir cihazlar vücudumuzun üzerinde yer almaya başlıyor

Elon Musk Neuralink girişimi ile beyne entegre edilebilecek bir mikroçip ile beyin-bilgisayar etkileşimini sağlayarak, insan beyninin kapasitesini arttırmayı hedefliyor. Bununla birlikte Neuralink ile, parkinson, şizofreni, hafıza kaybı, otizm, epilepsi, travmaya bağlı veya doğuştan felçli ve engelli hastalar için de destek olmak amaçlanıyor. Benzer odaklarda ve sağlık alanında vücuda entegre edilecek olan giyilebilir cihazlara hala zaman var. Öte yandan, vücudumuzun üzerinde taşıyabileceğimiz giyilebilir cihazlar hayata geçmeye başladı. Bunlardan somut biri elektronik dövmeler. Amerika’nın önde gelen Üniversiteleri’nden Carnegie Mellon Üniversitesi'nin araştırmacıları, üretimi ve uygulaması oldukça kolay olmakla birlikte, dayanıklı ve esnek bir elektronik dövme tasarladılar. 

Bu dövme, geçici çocuk dövmelerine benzemekte birlikte, onu vücuduna uygulayan kişiler hakkında önemli bilgileri elde etmek için de kullanılabilecek. Sağlık alanında vücuda yapıştırılan sticker şeklinde giyilebilir cihazlar, kan basıncı, kalp atış hızı, kan şekeri seviyeleri ve hidrasyon gibi hayati bilgileri izleyebiliyor. Elektronik dövmeler ise sürekli olarak ciltle yakın temasta oldukları için daha doğru veriler paylaşarak, giyilebilir cihazlar arasında öne çıkan yeni bir odak alanını oluşturabilir. 

Güneşin zararlı etkilerinden korunmak için de giyilebilir cihazlar kullanılıyor

Yaz denince ilk akla gelen görüntülerden biri, bir şezlonga uzanıp güneşlenmek. Bununla birlikte, güneşe karşı korunmamak, UV ışınlarının kötü etkileri ile karşılaşılmasına da neden oluyor. Dünya genelinde, her yıl 13 milyondan fazla insan deri kanserine yakalanıyor. Güneşe ve deri kanserine yönelik son tüketicileri bilinçlendirmek ve ne derece UV etkisinde kalındığını göstermek adına da giyilebilir cihazlardan yararlanılmaya başlandı. Vücudun istenen bölgesine yapıştırılan ışığa duyarlı, renk değiştirebilen “patch”lerin resmini çekip, uygulamaya aktararak, güneşte fazla kalmanızın vücudunuza zarar verip vermediğine dair uyarılar alabiliyorsunuz. Öte yandan,  vücudun ne kadar D vitamini depoladığını da yine uygulamadan erişmek mümkün. 

Yazının Devamını Oku

Yapay zeka alanında öne çıkan trendler

Yapay zeka, her sektör üzerindeki dönüştürücü etkisi nedeniyle teknoloji trendleri arasında en ilgi çekici konuların başında geliyor. Bir önceki yazımda, Google’ın, arama deneyimini uçtan uca değiştirecek, yapay zekâ odaklı son açıklamalarına değinmiştim. Bu hafta da yapay zeka (artificial intelligence- AI) özelinde öne çıkan son trendleri analiz ettim.

İş dünyasında yapay zeka Artırılmış iş gücü

Rekabet avantajı sağlamak isteyen her yöneticinin teknik detaylara hakim olmasa da yapay zekanın etkilerini ve getirilerini anlaması ve kurumunu bu doğrultuda yönlendirmesi gerekiyor. Bugün yapay zeka ile ilgili en temel problemi, oldukça geniş uygulama alanı olan bu teknolojinin, ihtiyaçlar doğrultusunda doğru analiz edilerek iş süreçlerine entegre edilmesi oluşturuyor. 

Önde gelen danışmanlık firmalarından McKinsey’nin gerçekleştirdiği global bir ankete göre, 2020’de şirketlerin %50’sinden fazlası AI’yı en az bir iş biriminde veya işlevde benimsemiş durumda. Bilgi teknolojileri alanında önemli araştırmalar gerçekleştiren Gartner’a göre ise, altyapı ve operasyon ekiplerinin %40’I, 2023 yılına kadar bilgi teknolojileri verimliliğini artırmak için yapay zeka destekli otomasyondan yararlanacak. 

Kuruluşlar, ilk etapta AI’dan daha fazla değer üretmek; gelirlerini ve müşteri sadakatini artırmak için yararlanmak istiyor. Yapay zekanın gelir artışı kazandırdığı alanların bir kısmı, envanter ve parça optimizasyonu, fiyatlandırma ve promosyon, müşteri hizmetleri analitiği, satış ve talep tahmini olarak öne çıkarken; yetenek yönetimi, kurum içi iletişim otomasyonu, depo optimizasyonu, maliyet avantajı sağlayan uygulamalar arasında gösteriliyor.  

AI, pazarlamada, hangi potansiyel müşterilerin takip etmeye değer olduğunu ve hedef müşterilerden gelmesi beklenen getirileri belirlememize yardımcı olurken; üretim süreçlerinde makinelerin ne zaman servise veya tamire ihtiyaç duyacağını önceden bildirerek, süreçlerin kesintisiz devam etmesini sağlıyor. 

İşletmelerde AI’ın sağlayacağı artırılmış iş gücünü, Google Maps ile değişen ulaşım örneğinden yola çıkarak analiz edebiliriz. AI ile geliştirilmiş robotik süreç otomasyonları, işletmelere işleri çok daha verimli bir şekilde yapmanın yeni yollarını göstermek için kullanılacak ve bu servislere alıştıktan sonra iş yapış şeklimizin birer uzantısı haline gelecekler. Pandemi sırasında AI, dinamik simülasyon modelleme, iş gücü planlaması ve talep projeksiyonu gibi alanlarda kullanılarak, işletmeler açısından değerini ortaya çıkarmış oldu. 

AI ile hemen hemen her meslekte, işimizi daha verimli yapmamıza yardımcı olabilecek akıllı araçlar ve hizmetler ortaya çıkıyor ve 2022’de bu uygulamaların günlük çalışma hayatımızın bir parçası olacağına daha sık tanıklık edeceğiz. 

Yazının Devamını Oku

Google, yapay zeka ile arama deneyimini geliştiriyor

Google CEO'su Sundar Pichai, geçtiğimiz yıllarda gerçekleştirdiği bir söyleşide, yapay zekanın insanlık üzerindeki etkisini, “ateş, elektrik hatta internet gibi buluşlardan bile daha fazla” olarak nitelendirmişti. Pichai, yapay zekanın, insanları, hayallerinin ötesinde bir seviyede üretken hale getirebileceğine değinirken; insan zekasını simüle edip sorunları bir insan gibi çözmeye başlaması ile çok büyük ilerlemelerin de olacağının altını çizmişti. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim üzere, yapay zeka-dan iklim değişikliğiyle mücadeleden, müzik yapmaya; kanser için tedavi ya da yeni aşı geliştirme süreçlerinden, uzayı keşfetme çabalarına kadar pek çok farklı alanda yararlanmaktayız.

Bununla birlikte, yapay zekanın gelişimi ile birlikte açık noktaların varlığının da farkında olmamız gerekiyor… Makinelerin karar verme yeteneği kazanması ile karar süreçlerinin insanlardan makinelere şimdiye kadar olduğundan çok daha hızlı geçmesinin sağlayacağı etkinin ölçeğini şu anda tam olarak kavramak çok zor. Yapay zekanın regüle edilmesi ya da yapay zekâ etiği üzerine son dönemlerde öne çıkan tartışmaların temelinde de bunlar yatıyor… 

Yapay zekâ uygulamaları sınırları zorluyor…

Nesnelerin “akıllı” sıfatını hak etmesi için sadece “bağlantılı” olduğu zamanlar geride kalmış durumda. Günümüzde, sistemlerin “akıllı” olması için yapay zeka (AI) destekli olması ve bize giderek daha fazla doğru aksiyon almamızı sağlayacak öngörüler sunması gerekiyor. Birkaç örnek vermek gerekirse, akıllı arabalar, dikkatimizin yolda olup olmadığını tespit etmek ve gerektiğinde sürücüyü uyarmak adına farklı yapay zekâ algoritmaları kullanıyor. Sürücüsüz araçlar da uçtan uca yapay zekadan yararlanarak yolunu tespit ediyor. Akıllı telefonlar, arama kalitesini maksimize etmek, daha iyi fotoğraflar çekmemize yardımcı olmak ve ses tabanlı asistanlar ile bize destek olmak için AI algoritmalarını kullanıyor. Akıllı tuvaletlere yönelik konuşmalara bile başlanmış durumda… Bu sayede dışkı örneklerinin analiz edilmesi ile gastrointestinal sorunlar teşhis edilebilecek… 

AI, artık günlük işleri yürütmek için kullandığımız neredeyse tüm araçlara nüfuz etmiş durumda. İş hayatında da AI’ın en yaygın kullanımı, yönetim, lojistik, muhasebe ve İK kaynaklı iş yükünün hafifletilmesine yönelik robotik süreç otomasyonu sistemleri. Yapay zekanın günümüzde bu denli öne çıkmasında artan veri miktarı, nesnelerin interneti ile birlikte 5G gibi süper hızlı internet altyapılarının gelişmesinin rolü büyük. Tüm bu teknolojiler yapay zekayı geliştirerek; sonucu parçalarının toplamından çok daha etkileyici hale getiriyor. 


Yazıma, teknoloji devi Google CEO’sunun yapay zekaya yönelik düşünceleri ile başlamıştım. Google’ın AI alanındaki çalışmaları sözde kalmıyor. Şirket, geçtiğimiz hafta arama motoru deneyiminde daha doğal ve sezgisel sonuçlar sunmak için önemli yenilikleri tanıttı. Alışkın olduğumuz arama deneyimini kökten değiştirecek uygulamalar tamamen AI’dan besleniyor… Bu yazımda, yapay zeka odağındaki gelişmelerin sürekli olarak sınırları zorlamakta olduğu bu dönemde, Google’daki son gelişmeleri analiz ettim… 

Metin, görsel ve ses bazlı aramalar birleşiyor…

Yazının Devamını Oku

Apple etkinliğinde öne çıkanlar

14 Eylül Salı günü, teknoloji devi Apple merakla beklenen yeni iPhone modellerini (iPhone 13), yeni Apple Watch’u (Apple Watch Series 7) ve yeni iPad'leri çevrimiçi bir etkinlik ile tanıttı.

Daha önceki pek çok Apple etkinliğinin ardından gerçekleştirdiğim analizlerde de belirttiğim üzere, özellikle Steve Jobs dönemine kıyasla, pek çok yönden, Apple'ın çıkaracağı yeni ürün ve özellikleri önceden doğru tahmin etme oranının arttığını gözlemlemekteyiz (ürünlerde daha iyi kamera özellikleri, daha uzun pil ömrü ve daha hızlı işlemciler gibi…). Apple, ana ürün hatlarıyla bir kadansa yerleşti ve bu durum yeni ne tanıtacağına yönelik tahminleri kolaylaştırıyor. Steve Jobs’un alıştırdığı ve “one more thing” (bir şey daha var) söylemi ile özdeşleşen “yıkıcı inovasyonlara” eskisi kadar rastlamasak da Apple’ın her yıl düzenli olarak ürün gamında rutin inovasyonlar gerçekleştirdiğini de kabul etmemiz gerekiyor. Bu durum aslında oldukça kritik, çünkü bir şirket açısından karlılığın önemli bir kısmı rutin inovasyonlardan geliyor. Buna rağmen, Apple’ın hisselerinin, yeni iPhone ve diğer ürünlerin tanıtımına rağmen, dün %1 düşüş göstermesi sorgulanması gereken bir konu… Öte yandan, Apple’ın pek çok alanda inovasyon liderliğini sürdürmesi; arzu objesi olma, hayranlık uyandırması devam ediyor. Yeni ürünlere de ciddi talep olacağını şimdiden söyleyebiliriz. 

Bu yıl da Apple etkinliğinde pek çok rutin inovasyon örneklerini görmekle birlikte “next big thing” (bir sonraki büyük proje) açısından hayal kırıklığı vardı. Facebook’un bu etkinlikten birkaç gün önce artırılmış gerçeklik destekli akıllı gözlüğünü tanıttığı bir dönemde, Apple’ın da bu alanda birtakım ürünlerini görmeyi beklerdik. Keza yeni AirPods özelinde de bir açıklama olmadı. Yine de Apple, somut teknolojik gelişmelerin, yazılım güncellemelerinin, donanımsal iyileştirmelerin çok ötesinde bir şeylerin var olduğunu göstermeyi sürdürüyor… Kullanıcı deneyiminin, tasarım odaklı düşünmenin, mühendisliği sanatsal bakış açısıyla birleştirmenin önemini ve bu yetkinliklerin yüzeysel kopyalama çabalarıyla taklit edilemeyeceğini gözler önüne seriyor… 

Apple’ın sunduğu yeni ürünlere odaklanırken, bu ürünler ile büyük veri, bulut bilişim, nesnelerin interneti ve yapay zekadan yararlanarak, farklı sektörlerin dönüşümünü nasıl desteklediğini de tartışmamız gerekiyor (sağlık, sinema, spor, finans vb. sektörler). Ancak, bu etkinlikte bu dönüşümleri ivmelendiren dijital servislere odaklanılmaması da düşündürücü (sanırım yakın zamanda yeni dijital servislerin ağırlıklı olduğu bir etkinlik daha olacak)… 

Etkinlikten birkaç gün önce, Apple’ın, oyun geliştirme firması Epic Games ile hukuk mücadelesini kaybettiğini ve App Store dışı ödeme yöntemlerine izin vermek zorunda kalmasına yönelik mahkeme kararının açıklandığını da belirtmekte yarar var.

Her Apple etkinliğinde olduğu gibi, bu etkinlikte de öne çıkan konuları, kendi perspektifimden Hürriyet için derledim…

iPhone 13 Serisi - Yeni kamera özellikleri ile profesyonel görüntüler elde etmek artık daha kolay…

Genellikle Apple’ın her Eylül etkinliğinde olduğu gibi, bu etkinlikte de en çok merak edilen yeni iPhone’lardı. iPhone, Apple için en önemli gelir kaynaklarından biri olmaya devam ediyor ve ürün ekosisteminin merkezinde yer almayı sürdürüyor. İlk bakışta iPhone 13 serisi dramatik bir değişiklik içermiyor gibi görünse de en dikkat çekici yenilik kameralarında. Bugüne kadarki tüm iPhone'lar arasında ışığa en duyarlı ve gece görüşü en iyi kameraya sahip yeni iPhone’lar. Aynı zamanda, video çekimi için Smart HDR 4 teknolojisinden yararlanıyor ve kendi kısa filmlerinizi ya da ürün tanıtımlarınızı çekmenize olacak sağlayacak profesyonel kamera özellikleri sunuyor. 

Yazının Devamını Oku

İklim değişikliği ile mücadele öne çıkan teknolojiler ve girişimler- II. Bölüm

9 Ağustos 2021 tarihinde açıklanan ve “insanlık için kırmızı alarm” olarak nitelendirilen, Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) raporuna yönelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, şu önemli tespitleri paylaşmıştı: “Alarm sesleri artık kulakları sağır ediyor, somut kanıtlar reddedilemez noktaya geldi. Fosil yakıtların kullanımından ve ormanların yok edilmesinden kaynaklanan sera gazı emisyonları gezegenimizi boğuyor ve milyarlarca insanı riske atıyor. Küresel ısınma Dünya üzerindeki her bölgeyi etkiliyor ve birçok değişikliğin geri dönüşü yok…Yatırım yöneticileri, varlık sahipleri ve işletmeler için iklim krizi çok büyük finansal riskler oluşturuyor… Şimdi güçlerimizi birleştirirsek iklim felaketini önleyebiliriz. Ancak gecikme için zaman yok ve mazeretlere yer yok…”

Daha dün bilim insanları tarafından yapılan bir açıklamaya göre Grönland'deki buzul erimesi, geçen yıl rekor seviyeye ulaştı… NASA’nın hesaplamalarına göre son 15 yılda, Grönlend’de yaklaşık 5 trilyon ton buz eridi ve bu durum tüm dünyadaki deniz seviyesini yaklaşık 2,5 cm yükseltmeye yetecek bir miktar… Öte yandan, bir ada ülkesi olan Madagaskar, 4 yıldır yağmur yağmaması nedeni ile “Dünya’da iklim krizi kaynaklı kıtlık” görülen ilk ülke olmak üzere… Uluslararası Botanik Bahçeleri Koruma Örgütü tarafından yayınlanan rapora göre ise, dünyadaki ağaç türlerinin neredeyse üçte biri yok olma riski altında… Bill Gates’in “İklim felaketini nasıl önleriz” kitabında yer verdiği istatistiklere göre iklim değişikliği, 21. yüzyılın sonunda her yıl 5 kat daha fazla ölüme yol açacak 

Durum bu kadar ciddi… Önlemleri bir an önce almamız, toplumun her kesimini iklim krizi ile mücadele doğrultusunda bilinçlendirmemiz gerekiyor. Bu doğrultuda, iklim değişikliği ile mücadelede teknolojilerden de daha fazla yararlanmalı ve iklim krizi ile mücadeleye yönelik çözümler geliştiren girişimleri de daha fazla desteklemeliyiz. Bu yazımda, iklim krizi odaklı çözümler geliştiren girişimleri paylaşmaya devam ediyorum. 

Karbon Offsetler (Karbon dengesi) karbon nötr bir dünyaya destek oluyor 

Pek çok ülke, iklim stratejileri belirleyerek, bu stratejileri resmi olarak paylaşma yarışında. Japonya, net sera gazı emisyonlarını 2050 yılına kadar sıfıra indirme sözü vermişti. Joe Biden’in başkanlık seçimi öncesi en büyük vaatlerinden biri “2050 yılına kadar Amerika'yı karbon nötr (atmosfere yayılan karbondioksit miktarı ile aynı miktarda karbondioksiti ortadan kaldırma durumu) hale getirme sözüydü”; Çin ve Güney Kore de,  ekonomilerinin karbon nötr olacağını açıklamıştı. Hatta, İngiltere ve Fransa iklim stratejilerini yasallaştırdılar… 

Hükümetler kadar, önde gelen şirketler de benzer stratejileri benimsemiş durumdalar. Sadece son birkaç yıl içerisinde, Amazon'dan Unilever'e, Starbucks'tan Ford'a kadar trilyonlarca dolarlık piyasa değerine sahip, Dünya’nın en büyük şirketleri, 2040 ya da 2050'ye kadar "net sıfır emisyon" elde etme taahhüdünde bulundu. 

Şunun bilincinde olmamız gerekiyor; bugün gerçekleştirilen her büyük faaliyet, bir dereceye kadar karbon ayak izi (birim karbondioksit cinsinden ölçülen, üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsü) bırakılmasına neden oluyor: Bir şeyler inşa etmek, bir şeyleri hareket ettirmek, bir şeylere güç vermek, bir yerlere gitmek için ulaşım araçlarından yararlanmak, bir şeyler hesaplamak… Karbon ayak izini azaltmak isteyen herhangi bir kuruluşun, bunu yapabilmesinin iki temel yolu bulunuyor: 1. Operasyonlarından kaynaklı emisyonları doğrudan ortadan kaldırmak, 2. Karbon ofsetleri satın almak. İkinci yöntem tartışmalı olmakla birlikte, iklim değişikliğine karşı küresel mücadelede önümüzdeki yıllarda merkezi bir rol oynayacağına kesin gözüyle bakılıyor. 

Karbon dengesini,  sera gazı emisyonunu azaltmak amacıyla, şirketlerin ya da bireylerin açığa çıkardığı karbondioksiti  (karbon ayak izini) dengelemesinin bir yolu olarak nitelendirebiliriz. Karbon dengeleme basitçe, bir firmanın ortaya çıkardığı karbon salımlarına karşılık, aynı miktarda ancak başka bir yerde karbon tasarrufu sağlayan projelere finansal destek sağlanması ya da o projelerde ortaya çıktığı belgelenen karbon sertifikalarının satın alınması olarak açıklanabilir. Dengeleme projelerinin yaygın örnekleri arasında (karbondioksiti emen) ağaç dikmek ve güneş panelleri, rüzgar türbinleri gibi yenilenebilir enerji altyapısını finanse etmek sayılabilir. 

Teoride, bir kuruluş bir ton karbon emisyonu üretir ve ardından bir ton karbon emisyonunu ortadan kaldıran bir denkleştirme projesini finanse ederse, o kuruluşun iklim değişikliği üzerinde sıfır olumsuz etkisi olduğu kabul ediliyor. Ancak, tabii ki teoride hedeflenen pratikte genelde gerçekleşmiyor. Karbon dengeleme uygulamalarının çoğunda anlaşmazlıklar ve operasyonel karmaşıklar yaşanıyor. 

Yazının Devamını Oku

İklim değişikliği ile mücadelede öne çıkan teknolojiler ve girişimler

İklim değişikliği, Dünya’nın en temel sorunlarından biri ve insanlığın karşı karşıya olduğu bu soruna daha ciddi yaklaşılmazsa, krizin boyutu her geçen gün artacak… Amerika Başkanı Joe Biden da iklim değişikliğini “insanlığın karşı karşıya olduğu bir numaralı sorun” olarak ifade ediyor. İşin pozitif tarafı, son dönemlerde bu konuda artan bir farkındalık ve ilgi olması. Önde gelen danışmanlık firmalarından McKinsey Global Institute’un son dönemde yayınladığı bir raporda da belirttiği üzere “iklim riskinin uzak geleceğe yönelik bir sorun değil, bugün yüzleşmek zorunda olduğumuz bir problem olduğunu anlamaya başlıyoruz”…

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor, iklim değişikliği çok geniş ve disiplinlerarası bir konu, bu nedenle de iklim değişikliği ile mücadele etmek için pek çok farklı alana odaklanmak gerekiyor. Bu kadar önemli ve insanlığın geleceğine etki eden bir konuya odaklanmak yeni inovasyonlar ortaya çıkarmak açısından da oldukça kritik. İklim değişikliği ile mücadele konusuna odaklanan yeni start-up’lardan ya da teknoloji firmalarından önümüzdeki dönemin “unicorn”larının çıkacağı aşikar. Bu şirketlerin geliştirdiği yeni teknolojilerin bir kısmı bile dünyamızı iklim değişikliği kaynaklı sorunlardan korursa, hepimiz açısından oldukça önemli bir kazanç olacaktır. 

Peki, iklim değişikliği ile mücadelede teknolojiden nasıl yararlanabiliriz? Bu yazımda, özellikle son dönemde iklim değişikliğine yönelik teknoloji odaklı çalışmalar gerçekleştiren start-up ların çözümlerine değinmek istedim. Açıkçası iklim değişikliği ile mücadelede kullanılan teknolojiler benim de uzmanlık alanım değil, bu nedenle araştırmalarım kadar, Forbes’da yayınlanan detaylı bir analizi baz aldım. Ayrıca, iklim krizi ile ilgili terimleri doğru kullanmak adına genç iklim aktivistlerinden Atlas Sarrafoğlu’nun tarafıma ilettiği iklim krizi terimler sözlüğünden yararlandım. Umarım, bu araştırma ülkemizdeki girişimcilik ekosistemine, akademisyenlere ya da kurumsal şirketlere sahip oldukları teknolojilerini ve uzmanlıklarını iklim krizi ile mücadele kapsamında da ele almaları adına da bir ilham kaynağı olur… 

İklim değişikliği tüm Dünya’nın gündeminde…

Son dönemlerde, Dünya’nın en büyük şirketleri net sıfır emisyona ulaşma taahhüdünde bulunarak; operasyonlarını buna göre uyarlamaya başladı. Basitçe söylemek gerekirse, net sıfır, insan kaynaklı faaliyetler nedeniyle atmosfere salınan ve sera etkisine neden olan karbondioksit, metan, azot oksit gibi gazların miktarını, yeryüzü tarafından doğal olarak emilen sera gazı miktarıyla eşitlemek anlamına geliyor. Bir başka ifadeyle net sıfır, atmosfere yeni emisyonlar eklememek anlamına geliyor. Salım devam edecek, ancak bu durum, atmosferden eşdeğer miktarda gaz emilerek dengelenecek. İngiltere, 2050 yılına kadar net sıfır olma hedefini belirleyen dünyanın ilk büyük ekonomisi oldu. 

Öte yandan, geçtiğimiz yıl, Dünya’nın en büyük varlık yöneticisi (7 trilyon dolarlık varlık yöneticisi BlackRock), iklim değişikliğini yatırım stratejisinin merkezine koyduğunu açıkladı. McKinsey’nin raporunda bir örnekle belirttiği üzere, “yatırımcılar, iklim değişikliğini hesaba katmaksızın, sel riski olan kıyı mülklerine normalden fazla değer biçtiklerini anlarlarsa, bu durum kar topu etkisi ile piyasaların çökmesine bile neden olabilir”… Pek çok hükümetin merkez bankası da, iklim değişikliğini sistematik bir ekonomik risk olarak görmeye başlayarak, bu alanda somut adımlar atmaya başladı. Çünkü, iklim değişikliği kaynaklı felaketlerin enflasyonu artıracak etkilere sebep olacağı düşünülüyor. Bu söylemler ve aksiyonlar, iklim değişikliğinin daha somut bir şekilde ele alınacağına yönelik önemli sinyaller veriyor. 

Ülkemizde de iklim ve göç bakanlığı kurulması planlanıyor

Son dönemlerde ülkemizin dört bir yanında yaşadığımız doğal afetler, iklim değişikliği odaklı yeni bir yapılanmaya ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor ve bu alanda da birtakım somut adımlar atılmaya başlandı. Ayrıca, bu önemli konunun okullarda ders olarak planlanmasında, işlenmesinde ve müfredata eklenmesinde de yarar var… 

Yapay zeka destekli iklim zekası

Yazının Devamını Oku

İklim krizi ile nasıl mücadele etmeliyiz?

İklim krizi, tüm hayatımızı etkileyen ve bundan böyle de etkileyecek olan, Dünya’nın en temel sorunlarından biri… İklim değişikliğinin ortaya çıkardığı korkunç sonuçlara şimdiden oldukça çarpıcı bir şekilde tanıklık ediyoruz… Artık, Dünyamızın geleceğine yönelik çok ciddi bir kırılma anına ulaştık ve bir takım kritik kararları hızlıca alıp, aksiyona geçmemiz gereken bir dönemdeyiz.

İklim krizini Ülkemiz açısından değerlendirecek olursak; Marmara Denizi’ni bir anda saran deniz salyası, yani müsilaja çare ararken; yaz mevsimi ile birlikte, Ülkemizin dört bir yanında daha önce benzerini görmediğimiz sıklıkta orman yangınları ile mücadele etmek zorunda kaldık. Sıcaklıkların artması, tarımdaki verimi olumsuz etkileyip, belirli bölgelerde kuraklığa yol açarken; son olarak da pek çok vatandaşımızın can kaybı ile sonuçlanan sel ve doğal afetler ile karşı karşıya kaldık… 

İklim krizi tüm Dünya’nın ortak problemi…

Ancak bu durum sadece Ülkemize özel değil, Dünya genelinde sadece son birkaç yıl içerisinde artan sıcaklıklar beklenmeyen hava olaylarına sebep oldu. Antarktika'daki buzullar parçalandı, orman yangınları çoğalmaya ve aylarca sürmeye başladı. Deniz ekosisteminde önemli bir yeri olan rengarenk mercan resifleri renklerini kaybetti ve büyük çoğunluğu yok oldu. Bunlarla birlikte, tarihsel kayıtlarda benzeri olmayan birçok iklim olayı artarak devam ediyor… 

Temmuz 2021, “Dünya’da şu ana kadar kaydedilen en sıcak ay oldu” … Buna rağmen, eğer önlem almazsak bu yaz hayatımızın geri kalanının en serin yazı olabilir… 

Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere, “orman yangınlarını engellemeye yönelik en temel çözümü, iklim değişikliği ile mücadele oluşturuyor.” Dünya’nın her bölgesinde artan orman yangınlarını ele alacak olursak, sıcaklıkların yükselmesi ve kuraklık, orman yangınlarının artmasında ve yangın mevsiminin uzamasında çok net bir etken. Amazon yağmur ormanlarının bile sıklıkla yandığı bir dönem yaşıyoruz. Amazon ormanlarında Haziran 2021’de son 14 yılın en şiddetli yangınları kaydedildi. 22 Aralık 2019’da kış ayında, Uludağ’da çıkan orman yangınını hatırlarsınız, bu yangın da oldukça geniş bir alanda etkili olmuştu. Yangının çıkma sebebinden bağımsız olarak, havanın normalden sıcak ve kuru olması, çıkan yangının çok daha geniş alanlara hızla yayılıp ne yazık ki çok daha güç söndürülmesine neden oluyor. Dünya’nın ortalama sıcaklığı 1,5 derece artarsa yazın Akdeniz’de orman yangınlarında yanacak alandaki artış %41 olacakken; sıcaklık ortalama 2 derece artarsa bu oran %62’ye çıkıyor (Kaynak: UN Climate Change, @unclimatechange). 

Belirli ülkeler yok olma tehlikesi ile karşı karşıya…

Şu anda yaklaşık 190 milyon insan, yükselen deniz seviyeleri nedeniyle 2100 yılına kadar yüksek gelgit seviyelerinin etkisi altında olması beklenen bölgelerde yaşıyor. Bu durum, büyük bir nüfusun yer değiştirmesine neden olabilir. Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli'nin raporunda da küresel ısınmanın önüne geçilemezse bazı bölgelerin yaşanılamaz hale gelebileceği uyarısında bulunuldu. Maldivler’in de aralarında bulunduğu, iklim değişikliğinden en çok etkilenmesi beklenen 50’ye yakın ülkenin, önlem alınmadığı takdirde "yeryüzünden silinme” riski bulunuyor.

Isınan ve daha asidik hale gelen sular, kril veya mercan resifleri etkileyerek denizdeki besin zincirlerini de tehdit ediyor. Öte yandan, daha uzun süreli kuraklığın ekinlere ve gıda güvenliğine olan tehdidi, yaşama yönelik direkt çok büyük olumsuzlukların habercisi. Daha bitmedi, rezervuarların kuruması ve buzulların kaybı, içme suyunu kıt hale getirebilir. Artan yağışlar, ölümcül sele neden olabileceği gibi iç mekân hava kalitesini de düşürebilir. Nem, küf ve mantarlara fayda sağladığından, sağlık açısından da negatif etkiye neden oluyor.

Yazının Devamını Oku

Orman yangınlarını önlemek için teknolojiden nasıl yararlanılabilir?

2005 yılında Sabancı Üniversitesi, son sınıf mezuniyet projem, dünyanın önde gelen üniversitelerinden Berkeley Üniversitesi’nden araştırmacılar ile iş birliği kapsamında geliştirdiğimiz “kablosuz sensör ağlarını kullanarak yangın algılama” sistemiydi. Projemiz kapsamında, GPS’e bağlı konum bilgisine sahip, birbirleri ile haberleşebilen ve belli bir ortamda yangın çıktığı an (ısıyı ölçümleyen ve gazları ayırt eden sensör ver-ilerinden yangının çıktığını anlayarak), hassas konum bilgisini ilgili ekiplere bildiren bir uygulamayı hayata geçirmiştik. Mezuniyet projemin de bu alanda olması, her yangın haberi duyduğumda, acaba bu yangınları teknolojiden yararlanarak, bu denli büyümeden, yüreklerimizi yakmadan önleyebilir miyiz sorusunu aklıma getiriyor…

Ne yazık ki son günlerde Ülkemizin pek çok farklı bölgesinde, hayatımıza güzellikler katan, bakmaktan, seyretmekten, havasını solumaktan keyif aldığımız; pek çoğumuzun unutamayacak anıları olduğu ormanlarımız yangınlar nedeni ile yok olup gidiyor; yangın söndürme çalışmalarında vatandaşlarımızın canları tehlikeye giriyor, bazı vatandaşlarımızı ne yazık ki kaybediyoruz, pek çok canlı da zarar görüyor. Bu durum, vatanını seven her insanda, derin bir üzüntü ve telaşa sebep olurken, izlediğimiz görüntülere karşı bir şey yapamamanın verdiği çaresizlik toplum genelinde umutsuzluğa da neden oluyor. Orman yangınlarına karşı hepimizin duyarlı, sorumlu olması gerekiyor; aslında hepimize düşen görevler var. Teknoloji ile bu yangınların nasıl önüne geçebileceğimizi düşünüp; kamu, üniversite, girişimcilik ekosistemi arasında bu alandaki iş birliğini geliştirip, gerekli koordinasyonun nasıl sağlanacağına yönelik aksiyonlar alarak bundan sonraki yangınların önüne geçmeliyiz.

Ben de bu yazımda kendi tecrübelerimden; birlikte çalıştığım, teknoloji geliştiren genç arkadaşlarımın bu alanda geliştirdikleri çözümlerden ve güncel araştırmalardan yararlanarak, orman yangınları ile mücadelede teknolojiden nasıl yararlanılabileceğini paylaşmak istedim. Bu çözümlerden bir kısmı bundan sonraki süreçte birkaç yangını önlese dahi hepimiz için önemli bir fayda sağlayacaktır…

İklim değişikliği, orman yangınlarının riskini ve kapsamını artıran en önemli etken

Orman yangınlarını engellemeye yönelik en temel çözümü, iklim değişikliği ile mücadele oluşturuyor.

Selen Şenal’a göre; "Orman yangını riski, sıcaklık, toprağın nemi; ağaçların, çalıların ve diğer potansiyel yakıtların varlığı gibi faktörlerle ilişkili. İklim değişikliği, ormanlardaki organik maddenin (orman ateşini yakan ve yayan malzeme) kurumasını hızlandırmaktadır. Örneğin 1984 ile 2015 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) batısındaki büyük yangınların sayısı bu sebepten ikiye katlandı. Araştırmalar, iklimdeki değişikliklerin daha sıcak ve daha kuru koşullar yarattığını, bu durumun da orman yangını riskini artırdığını gösteriyor. ABD'nin batısındaki çoğu bölge için, tahminler, ortalama yıllık 1 derecelik bir sıcaklık artışının, bazı orman türlerinde ortalama yanan alanı yılda %600'e kadar artıracağını gösteriyor. Yine, ABD'deki modelleme, 2060 yılına kadar yıldırımla ateşlenen orman yangınlarında 2011'e göre en az %30'luk bir artışla artan yangın riski ve daha uzun bir yangın mevsimi de öngörmektedir. İklim değişikliği ile mücadelede, yenilenebilir enerji ve fosil temelli olmayan biyoyakıt kullanımını artırmak oldukça kritik.” Şenal ve ekibi, atık su ve atık baca gazı bertarafıyla mikroalglerden çevreci biyoyakıtlar üreterek, iklim değişikliği etkilerini azaltmaya fayda sağlamayı hedefliyorlar.

Orman yangınları ile mücadelede yapay zeka (artificial intelligence - AI)

Dr. İlkay Altıntaş, San Diego’daki University of California Wifire Laboratuvarının kurucusu ve yöneticisi. Bu laboratuvarın odağı yapay zekadan yararlanarak yangınları önlemeye yönelik öngörü analizleri geliştirmek. Bu doğrultuda, yangınların sebep olduğu yıkımı en aza indirmeyi amaçlıyorlar.  Dr. Altıntaş’ın çalışmaları daha iki hafta önce New York Times’da yer aldı.

Çalışmalar kapsamında, gerçek zamanlı uydu görüntüleri, rüzgâr modelleri, hava durumu ve daha pek çok veri seti; geçmiş yangınlarla ilgili veriler ışığında analiz ediliyor ve yangınların başladıktan sonra nasıl yayılacağını, insanların yaşadığı yere ne kadar yaklaşabileceğini hızlı bir şekilde tahmin etmek ve daha büyük daha tehlikeli etkileri önlemeye yönelik öngörüler ortaya çıkarmak için kullanılıyor. Böylelikle, bir yangın sırasında, itfaiye yetkililerinin kaynaklarını nerede kullanmaları gerektiğine ve hangi alanları tahliye edeceklerini belirlemelerine yönelik daha doğru kararlar alınmasına yardımcı olunuyor. Laboratuvar, şu anda eyaletteki her büyük yangınla mücadeleye yardımcı olmak için kullanılıyor.

Yazının Devamını Oku

Tokyo Olimpiyatları’nda Kullanılacak Yeni Teknolojiler

23 Temmuz - 8 Ağustos 2021 tarihleri arasında, Japonya’nın başkenti Tokyo’da gerçekleşecek, Dünya’nın en büyük spor organizasyonu olan Olimpiyatlar için geri sayım başladı. Tokyo Olimpiyatları hey-ecan dolu müsabakalar kadar, kullanılacak yeni teknolojiler ile de fark yaratmaya aday… Normal şartlar altında geçtiğimiz yıl gerçekleşmesi gereken Olimpiyatlar, Covid-19 salgını nedeniyle bu yıla ertelenmiş ve 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ertelenen tek olimpiyat ünvanını da almıştı…

Covid vakalarında yaşanan artış ile birlikte, seyircisiz oynanacağı açıklanan, pek çok önde gelen sporcunun katılımının belirsizliğini sürdürdüğü Olimpiyatlar kapsamında, Japon Hükümeti olağanüstü hâl ilan edileceğini de açıkladı. Bu sene, oyunlar seyircisiz olsa da, yeni teknolojiler sporcuları daha geniş hayran kitlelerine yakınlaştırırken, aynı zamanda daha sürükleyici deneyimler sağlamayı da vaadediyor. Teknoloji sadece sosyal mesafeyi sağlamak ya da kontrol etmek için değil; oyunları daha iyi yönetmek, sporcu performansını gerçek zamanlı izlemek, geliştirmek ve farklı dijital deneyimler sunmak için de oldukça farklı uygulamaları destekleyecek şekilde kullanılacak. Bu yıl, oyunlarda 5G desteği ile daha hızlı ve çok daha gelişmiş sanal izleyici etkileşimi de mümkün olacak. Örneğin, 5G altyapısı ve sanal gerçeklik deneyimi ile bir basketbol maçını 360 derece görüş ile oldukça farklı açılardan izleme imkanına sahip olabileceksiniz.

Tokyo Olimpiyatları’nda kullanılacak ve yakın zamanda pek çok spor müsabakası için standart olması beklenen yeni teknolojileri Hürriyet için analiz ettim.

Robotlar çok farklı amaçlar için kullanılacak

Tokyo Olimpiyat Oyunları Komitesi, “Tokyo’20 Robot Projesi” olarak adlandırdığı insiyatif ile robotların yaygın olarak toplumda “iyiliği teşvik etmek” ve Covid-19’a karşı tedbir amaçlı kullanımını hedefliyor. Bu kapsamda, robotlar, Olimpiyatlar’da pek çok görevi gerçekleştirecek. Robotlar sporcuların kaldığı alanları ve antreman salonlarını temizlemede, dezenfeksiyon işlemlerini gerçekleştirmede, sporcuların ekipmanlarını taşımada kullanılacak. 2021 Olimpiyat Oyunları'nda farklı amaçlar için Tokyo Olimpiyat Oyunları sponsoru Toyota tarafından tasarlanmış yaklaşık 8-10 farklı robot kullanılacak.

Bunlardan ikisi Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın maskotu olarak tasarlanmış olan Miraitowa ve Someity adındaki robotlar.  Bu maskot robotlar, izinli ziyaretçiler ya da sporcular ile ilgilenecek; onları karşılayarak yön gösterecek ve etkinlik bilgilerini paylaşacak. Yüz tanıma teknolojisi ile karşılarındaki kişilerin duygularını da analiz edebilen bu robotlar, el sallayabiliyor, tokalaşabiliyor ve bir kişi yakınındayken çeşitli yüz ifadeleri ile tepki verebiliyor. Bu robotlar özellikle çocukları oyunlar boyunca eğlendirmekten de sorumlu olacak.

“Saha destek robotları” ise oyunlar boyunca iş yükünü azaltmak amacıyla görev alacak. Bu robotlar, cirit ve gülle atma gibi belirli spor etkinliklerinde atılan nesneleri toplamada ve mesafeyi ölçmede yardımcı olacak. Robotların kullanımı hem sahayı toplamak için gereken süreyi kısaltacak, hem de etkinliklerde gereken personel miktarını azaltmaya yardımcı olacak.

Ayrıca, “herkes için mobilite” slonganı ile 360 derece kamera ve büyük bir ekran ile donatılmış “T-TR1 - sanal hareketlilik robotları”, uzak bir konumda olan bir kullanıcının görüntüsünü kamerada yansıtarak, o kişinin robotun konumunda, oyunların atmosferini daha fazla hissetmesine yardımcı olacak. Bu uygulama, özellikle etkinliklere fiziksel olarak katılamayacak kişiler için bir ekran varlığı ile sanal olarak o ortamda bulunma şansı verecek.

“İnsan destek robotları” ise engelli izleyiciler için destek süreçlerinde ve yemek servislerinde kullanılmak üzere tasarlandı…

Yazının Devamını Oku

Korona sonrasında da kalıcı olacak uygulamalar

Aşılanmanın artması ile Dünya genelinde etkisi azalmaya başlasa da Kovid-19 salgınının yaşamımızı kökten değiştirdiği bir gerçek. Pandemi sürecinde, adapte olduğumuz pek çok yeni teknolojiyi ve uygulamayı Korona sonrasına da taşıyacağız. Bu yazımda, önde gelen danışmalık şirketlerinden McKinsey’nin deyimi ile “sonraki normale” hazırlanırken, Kovid-19 sonrasında da kalıcı olacak uygulamaları analiz ettim.

Dijital yol haritası belirlemek hayati olacak

Özellikle karantina döneminde, günlük hayatımızı, işlerimizi, eğitimimizi kesintisiz devam ettirmek adına dijital hazırlığın ve altyapının ne kadar önemli olduğunu görmüş olduk. Bu süreçte, şirketlerin %85’inde dijital dönüşüm yatırımları ve uygulamaları hız kazandı. McKinsey (2020) araştırması kurumların pandemi ile birlikte dijital dönüşüm çabalarında 8 hafta içinde 5 yıllık ilerleme kaydettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne serdi. Kovid-19 sonrasında da rekabetçi olabilmek adına dijital dönüşümü doğru kurgulamak ve öne çıkan teknoloji trendlerini analiz ederek gerekli teknik altyapıyı oluşturabilmek çok daha önemli hale geliyor. 

Sanal ofislere doğru

Kovid-19 öncesinde de uzaktan çalışma fikri gündemdeydi, fakat önyargılar somut ilerleme sağlanmasının önünü kesmişti. Salgın, on milyonlarca çalışanın bir gecede evden çalışmaya geçmesiyle bu durumu değiştirdi. Kurumlar bir yandan uzaktan çalışmayı en verimli şekilde gerçekleştirecek yollar ararken, uzaktan birlikte çalışma, proje yönetimi uygulamaları ve video konferans uygulamalarının kullanımında patlama yaşandı. 2020'de küresel video konferans pazarı $7,87 milyara ulaştı (bir önceki yıla kıyasla iki kattan fazla artışa tekabül ediyor).

Küresel salgın nedeniyle başlayan evden çalışma deneyi, uzaktan çalışmaya ilişkin olarak uzun zamandan beri mevcut olan yanlış kanıları değiştirirken, ofis dışında  da gerçek iş yapılabileceğinden şüphe eden birçok yöneticiye, uzaktan çalışmanın üretkenlik, iş-yaşam dengesi, maliyetler ve sürdürülebilirlik bakımından yaratabileceği olumlu etkiyi göstermiş oldu. Farklı raporlarda belirtildiği üzere yöneticilerin %60'ı ofis alanlarının küçülmesinden oldukça memnunken; %43'ü ise 2030 yılına kadar fiziksel ofislerinin olmayacağına inanıyor. Henüz erken olsa da göstergeler uzaktan çalışanların ofisteki meslektaşlarına göre ortalama %40 daha üretken olduğu yönünde… Global WorkPlace Analytics (2021) araştırması, Dünya genelinde çalışanların zamanlarının %50-%60’ında masalarında olmadığını ve bunun çok büyük bir alan ve para israfı olduğunu belirtirken; McKinsey Global Institute (MGI), küresel işgücünün %20'sinden fazlasının zamanının çoğunu ofis dışında geçireceğini tahmin ettiğini belirtiyor. Elbette bu durumu sadece Kovid-19’a bağlamak da doğru değil çünkü, otomasyon ve dijitalleşmedeki ilerlemeler “her yerden çalışma” olgusunu artık çok daha mümkün kılıyor. 

Uzaktan çalışmaya yönelik temel olarak iki önemli zorluk bulunuyor: Bunlardan biri, kültür ve aidiyet duygusu yaratmanın ana unsuru olan ofislerin yeni rolüne karar vermek. Şirketlerin gayrimenkul yatırımlarını (bu binaya, ofise ihtiyacımız var mı?), işyeri tasarımını (masalar arasında ne kadar boşluk var, temassız deneyimler destekleniyor mu?) ve eğitim ve mesleki gelişim kriterlerini (uzaktan mentorluk mümkün mü?) ayrıntılı bir şekilde değerlendirmesi gerekiyor. Ofise dönmek, çalışanlara bir e-mail iletip, tekrar ofise dönüyoruz diyerek, kapıları açmaktan ibaret değil… Bunun yerine, fiziksel ofislerin, o ofise sahip işletmeye getirilerini sistematik olarak yeniden değerlendirmek gerekiyor.

Yeni dünyaya adapte olmak için yeni yetkinlikler geliştirmenin ve sürekli öğrenmenin önemi

Uzaktan çalışmanın yayılımındaki diğer zorluk, işgücünü otomasyon, dijitalleştirme ve diğer teknolojilerin gereksinimlerine uyarlamakla ilgili… Her çalışan, işini sürdürmek istiyorsa, mutlaka yeni beceriler edinmeli. Dünya Ekonomik Forumu çalışanların yarısından fazlasının 2022 yılına kadar önemli ölçüde yeni becerilere ihtiyaç duyacağı öngörüsünde bulunuyor. Öte yandan, BBC’nin araştırması, ~200 milyon kişinin Kovid-19 kaynaklı değişim nedeniyle mevcut işini kaybedebileceğini öngörüyor…

Yazının Devamını Oku

Yapay zekânın Türk toplumundaki algısı

Günümüzün en önde gelen teknoloji trendlerinden olan ve pek çok açı-dan Dünyamızı değiştiren yapay zekâ (Artificial Intelligence- AI), sürekli olarak gelişiyor. Küresel yapay zeka pazarının 2028 yılına kadar yaklaşık 1 trilyon dolara ulaşacağı tahmin ediliyor (yani bu yıla kıyasla 10 katlık bir artıştan söz etmekteyiz). Mart ayında yayınlanan, Stanford Üniversitesi İnsan Odaklı Yapay Zekâ Araştırması sonuçlarını analiz ederken, “yapay zekanın araştırma fazından gerçek hayatta kullanılmak üzere ticarileşme statüsüne” geçtiğini belirtmiştim.

Öte yandan, yapay zekâ son kullanıcılar nezdinde pek çok endişeye de sebep oluyor. Öne çıkan tartışma konuları: "Yapay zekâ kötü niyetli insanların eline geçerse ya da insanlığın kontrolünden çıkarsa insanlık tehdit altında kalır mı”; “yapay zekanın önyargılardan bağımsız gelişmesi nasıl sağlanabilir”; “AI işlerimizi elimizden alacak mı”; “sanal asistanlar ve akıllı cihazlar ile her şeyimiz takip ediliyor mu, sürekli izleniyor muyuz”... 

Yapay zekanın her geçen gün daha da fazla hayatımıza etki edeceği bir dönemde, ülkemizde de bu alandaki çalışmaları stratejik bir şekilde ilerletmek ve her kesim açısından bu odağı sistematik bir şekilde takip etmek oldukça büyük önem arz ediyor. Bu alanda öne çıkan sivil toplum kuruluşlarından olan Yapay Zekâ Politikaları Derneği (AIPA) yapay zekanın gelişen önemine yönelik farkındalığı artırmak ve bu alanda toplumu bilinçlendirmek adına oldukça önemli çalışmalar gerçekleştiriyor. Sonuçları yeni paylaşılan ve toplumdaki yapay zeka algısına yönelik şu ana kadar gerçekleştirilen en geniş kapsamlı araştırmalardan olan "AIPA Gelecek Araştırması: Toplumda Yapay Zekâ Algısı” önemli bir referans kaynağı olarak ele alınması gereken bir çalışma. Araştırma, 14-44 yaş grubunda, %30’u öğrencilerden oluşan toplam 1135 katılımcı ile gerçekleştirilmiş. Araştırmada yapay zekâ; tanımı, etkisi, toplumun geleceğindeki yeri, güven unsuru, yapay zekaya yönelik korku ve yapay zekanın kanun önünde hesap verilebilirliği odağında 7 başlıkta ele alınmış. 

Araştırmada öne çıkan sonuçlar:

* Yapay zekâ tanımı konusunda toplum yeterli bilgiye sahip değil…

* Yapay zekayı doğru olarak tanımlayanlarda, “makine öğrenmesi” ifadesi ön plana çıkıyor. Yapay zekaya ilişkin doğru tanımlamayı yapan bireyler arasında kadınların oranı, erkeklere kıyasla belirgin düzeyde daha düşük…

* Yapay zekâ denilince akla ilk olarak “robot” geliyor. Hollywood bilim kurgu filmlerinde çizilen robot odaklı yapay zekâ imajından dolayı, yapay zekanın robot eliyle dünyayı ele geçireceği, yok edeceği, zarar vereceği bilinçaltına yerleşmiş bir algıyı oluşturuyor…

* Yapay zekaya yönelik korkunun temelini iş kaybetme endişesi oluşturuyor. Öğrencilerde buna ek olarak, yapay zekanın kişisel bilgilere kolay erişimi ve işleme becerisi ile mahremiyeti zedeleyeceği korkusu da bulunuyor…

* Katılımcılara göre yapay zekadan olumsuz olarak etkilenecek mesleklerin başında doktorluk, öğretmenlik, kolluk kuvvetleri ve tercümanlar geliyor…

Yazının Devamını Oku

Akıllı kapı zilleri ile evler daha güvenli

1830’larda elektrikli kapı zilinin icat edilmesinden, yakın zamana kadar kapı zillerinin kullanım amacı birisi evinizi ziyaret ettiğinde sizi uyarmaktı. IoT (Internet of Things - Nesnelerin Interneti) teknolojisinin gelişmesi ile birlikte, bağlantı kazanan kapı zilleri “akıllanarak”, kamera özelliği ve mobil uygulama desteği ile birlikte komple bir ev güvenlik platformu halini aldı. Amazon, Google gibi teknolojinin öncü firmalarının bu alana olan ilgileri ve yaptıkları yatırımlar akıllı kapı zillerini, en popüler ve yaygın akıllı ev teknolojilerinden biri haline getirdi.

En basit tanımı ile ev sahiplerinin, evlerine gelen kişileri ister evde, ister dışarıda olsunlar, cep telefonu uygulamaları üzerinden video bağlantısı aracılığıyla görmelerini ve iletişim kurmalarını sağlayan bu teknoloji, sürekli olarak gelişiyor. Makine öğrenme ve gelişmiş sensor özellikleri ile  daha da akıl kazanan kapı zillerinin yeni yetenekleri oldukça şaşırtıcı… Bu yazımda, akıllı kapı zili odağında öne çıkan son trendleri, Digital Trends’de yayınlanan bir makaleden de yararlanarak analiz ettim. 

Müşterilerin akıllı kapı zillerine olan talebi artıyor

Kolay kurulum ve kullanımın yanında, güvenliği oldukça artırıcı bir unsur olması ve gelişmiş sensor yetenekleri sayesinde fonksiyonelliğinin sürekli olarak artması akıllı zil pazarına olan talebi artırıyor. Akıllı kapı zillerine yönelik artan talebin bu alandaki inovasyonları tetiklemesiyle pek çok farklı firma birbirine rakip olacak şekilde bu alanda çözümlerini sunmaya başladı. Böylece son kullanıcılar nezdinde fiyatlar da daha uygun hale geldi. Akıllı ziller, akıllı ev asistanları ya da akıllı kilitler ile entegre olarak, uzaktan kapının açılıp kapanması ya da kilit kontrollerinin gerçekleştirilmesini de sağlayabiliyor. 

360 Research Report firmasına göre 2020'de ~5 milyar USD değerinde olan küresel akıllı kapı zili pazarının, 2021-2026 döneminde %56,4'lük bir artışla, 2026'nın sonunda 117 milyar USD'ye ulaşması bekleniyor. 

Akıllı zillerin geldiği nokta itibariyle olmazsa olmaz diye nitelendirebileceğimiz öne çıkan birkaç özelliği bulunuyor. Pille çalışanlar ve ev Wi-Fi’ına bağlananlar kurulumu en kolay olanları. Bu zilleri kapınızın dışında uygun herhangi bir yere yerleştirip, bağlantıyı sağlayarak anında kullanıma başlayabiliyorsunuz. Kablosuz kurulumun tek dezavantajı, pilleri daha sık değiştirme veya daha sık şarj etme ihtiyacı. Bazı modellerde şarj için opsiyonel güneş enerjisi aksesuarları da bulunuyor (tabii bu daha çok yazlık bölgeler için ideal). Canlı görüntü, video yakalama, hareket ve ses algılama özellikleri de çoğu akıllı kapı zilinde olan özellikler. Akıllı telefon uygulamanızla entegre, kişisel uyarılar ayarlayabilir, kapınızın önünde biri normalden uzun süre kalıyorsa, bu kişiyi anlık bildirimler ile görüntüleyebilir, konuşabilir veya bulutta tutulan görüntüleri daha sonra tekrar izleyebilirsiniz. Evdeyken ses komutlu kullanım adına da akıllı ev asistanları ile entegre olanları tercih etmekte yarar var. 

Peki gelelim, akıllı zillerin yeni özelliklerine…

Kapı ziliniz arkadaşlarınızı tanıyarak, gelen kişilerin kim olduğunu belirtebilir…

Aile bireyleri ya da sık ziyaret eden arkadaşlarınızı veri tabanında eşleştirerek, "İpek kapıda!..” gibi özel uyarılar alabiliyorsunuz. Bu özellik, bazı akıllı zil firmaları tarafından uygulamaya alınmış olsa da yapay zekanın tartışmalı kullanım alanlarından olan yüz tanıma ve kişisel veri odaklı hassasiyetler nedeni ile bazı firmalar bu özelliği eklemeyi kesinlikle reddediyor. 

Yazının Devamını Oku

Giyebilir cihazlar “sağlık” vaat ediyor…

COVID-19, uzaktan sağlık uygulamalarının geniş kitlelerce benimsenmesine neden olarak, sağlık sektöründe dijital dönüşümü tahmin edilemeyecek bir biçimde hızlandırdı. Son dönemlerde, sağlık sektörüne teknolojinin entegrasyonu ile birlikte pek çok yenilik gözlemlemekteyiz. Bunlar arasında, en heyecan verici yeniliklerden biri, sektörde uzun yıllardır tartışılan, ancak bugüne kadar gerçekleştirilemeyen önlemleri de desteklemeye başlayan ve ön sağlık hizmetlerini devrimleştiren giyilebilir sağlık cihazları…

Giyilebilir cihazlar hayatımıza “fitness” ve “wellness” gibi egzersiz ve spor odaklı aktivite takip uygulamaları ile girdi. Günümüz tüketicileri hem teknolojiye meraklı hem de sağlık bilincine sahip olduğu için giyilebilir cihazlar, bu yaşam tarzına uygun olarak beklentileri karşılayan bir yenilik oldu. Sürekli gelişen sensör yeteneklerinin, yapay zekâ destekli öngörü analizlerinin ve regülasyonların da netleşmeye başlaması ile birlikte, artık giyilebilir cihazlar sağlık sektörünü derinden etkiliyor ve kişiselleştirilmiş tıp vizyonunun önünü açıyor. Giyilebilir teknolojileri kullanmanın potansiyel faydaları sektör içerisinde de kabul edilmiş durumda. Öte yandan, kullanıcılar sağlık odaklı çalışmaları desteklemeye meyilli: Giyilebilir cihazlardan toplanan verilerin ürün sağlayıcılar, üniversite hastaneleri ya da sigorta firmaları ile paylaşılmasına yönelik ilgi hızla artış gösteriyor.

Sağlık hizmetlerinde kullanılmaya başlanan giyilebilir cihazlar, bir kullanıcının sağlık bilgilerini gerçek zamanlı olarak doktoruna iletebiliyor, beklenmeyen, ani bir durumda gerekli yardımı çağırabiliyor veya kullanıcının yakınlarına haber verebiliyor. Sağlık tarafında daha hassas ve daha farklı alanlarda ölçümlerin gerçekleşmesi ile birlikte önümüzdeki dönemde çok daha fazla tüketicinin giyilebilir cihazlara talep göstereceği ve bu pazarın hızla artacağı öngörülüyor. Fortune Business Insights Raporu’na göre sağlık odaklı giyilebilir cihaz pazarının küresel ölçekte, 2027’ye kadar $200 milyara çıkacağı tahmin ediliyor.

Giyilebilir sağlık cihazları, büyük teknoloji şirketleri için de yeni odak alanlarından birini oluşturuyor. Amazon, Google, Apple gibi teknolojinin önde gelen şirketleri sahip oldukları büyük veri, yapay zekâ algoritmaları ve IoT ve bulut gibi teknolojileri ile sağlık hizmetlerini olumlu iyileştirmeler yapabilecekleri bir alan olarak görüyor. Bu yazımda, öncü teknoloji firmalarının ve start-up’ların giyilebilir sağlık alanındaki yeni ürünlerini analiz ettim.

Apple Watch, giyilebilir teknoloji pazarının en popüler ürünlerinin başında yer alıyor. Adım izleme, spor salonu ekipmanları ile senkronizasyon ve meditasyon özellikleri ile başlayan Apple Watch’un değer teklifi, zamanla günlük aktivitelerin takip edilebileceği bir sağlık cihazı konumlandırması ile devam etti. Apple Watch’un gerçekleştirdiği uygulamaların bir kısmı: Kullanıcısının sert bir şekilde düştüğünü tespit edip, hemen yardım çağırabilmesi; kadınların adet döngülerini takip etmesi ve tehlikeli kalp ritmi durumunu tanımlayabilmesi… Korona öncesi dönemde, kalp ritmindeki düzensizliklerden kalp krizini erken teşhis etme algoritmalarını Stanford Üniversitesi Hastanesi ile ortak çalışmalar yaparak geliştiren Apple; en son lanse ettiği Apple Watch ile kandaki oksijen miktarını ölçerek, kullanıcının Korona olma ihtimalini test yaptırmadan çok büyük başarı ile tespit etmeye başladı. Yeni saatlere, FDA onaylı daha hızlı bir elektrokardiyogram sensörü eklenerek kalp sağlığı izleme uygulamasının daha da geliştirildiği belirtilmişti.

Geçtiğimiz hafta yayınlanan bir habere göre ise Apple Watch kan basıncını, kan şekerini ve kandaki alkol miktarını da izlemeye yönelik çalışmalarına başlamış durumda. Yani, ilerleyen dönemde alkol aldığınızda, araba kullanıp kullanamayacağınızı Apple Watch’a danışabileceksiniz… Bu özelliklerin yeni Apple Watch tanıtımında resmi olarak açıklanması bekleniyor. Apple Watch'un, kızılötesi ışık kullanarak kan analizini gerçekleştireceği belirtiliyor. Bu teknolojiden halihazırda farklı uygulamalar için de yararlanılmakta.

Giyilebilir teknolojiler alanındaki öncü firmalardan olan ve Google tarafından satın alınan Fitbit de yakın dönemde, tamamen sağlık odaklı yeni akıllı saati, Fitbit Sense’i tanıtmıştı. Bu saat, stresi yönetmeye yardımcı Dünya’nın ilk elektrodermal aktivite (EDA) sensörüne sahip. Bununla birlikte, saatte, gelişmiş kalp atış hızı izleme teknolojisi, yeni EKG uygulaması ve ateş ölçme sensörü de bulunuyor. 6 günü aşan pil ömrü de oldukça önemli bir gelişme. Vücut ısısının düzenli ölçümü, kalp ritim analizi ile birleşince, viral enfeksiyonları takip etmek adına da önemli bir altyapı sağlıyor. Fitbit de Apple gibi Stanford Universitesi ile bu alanda ortak çalışmalar gerçekleştirmeye başladı. Bu çalışmadaki ana fikir, akıllı saatlerin veya diğer giyilebilir cihazlardaki sensörlerin, kullanıcısı bunu fark etmeden viral bir enfeksiyonu gösteren semptomları tespit etme yeteneğine sahip olabileceği. Hasta bir kişinin hasta olduğunu bile bilmeden enfeksiyonunu yayma ihtimali söz konusu olduğundan, erken teşhis, COVID-19 gibi hastalıkların yayılmasını durdurmak için oldukça önemli. Bu gelişmeler, gelecekte salgınların küresel salgın haline gelmeden önce kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir.

Amazon’un giyilebilir sağlık alanındaki hamlesi, Halo isminde hem bedeninize hem de zihninize iyi gelecek bir akıllı bileklik, uygulama ve abonelik hizmeti ile birlikte geldi. Amazon, klasik bir aktivite bilekliğinden elde edilebilecek uyku düzeni, vücut yağ endeksi ve günlük hareket miktarı gibi verilere ek olarak; yapay zekâ ile kullanıcının sesinden yola çıkarak duygu durumuna kadar farklı parametrelerden yararlanıyor. Ayrıca, ses odaklı analizin kullanıcıların başkalarında nasıl bir intiba bıraktıklarına, iletişimlerini ya da ilişkilerini nasıl geliştirdiklerine yönelik olarak da birtakım ipuçları sağladığı belirtiliyor. Halo uygulaması vücut kitle indeksinden (BMI) daha iyi bir ölçüt olan doğru vücut yağ yüzdesi ölçümü verebileceğini öne sürüyor. Amazon'a göre, Halo'daki vücut yağ ölçümü, bir doktorun kullanacağı yöntemler kadar doğru ve evdeki akıllı tartılara kıyasla neredeyse iki kat daha hassas.

Bunların yanında, giyilebilir sağlık teknolojileri pazarının akıllı sağlık bileklikleri ve saatlerden daha fazlası olduğunu unutmamak gerekiyor. Glikoz izleme cihazları, antrenman ve oyun için özel giysiler, yüzükler, maskeler ve gözlükler bu alanda öne çıkan diğer akıllı cihazlar…

Yazının Devamını Oku

Apple’ın baharı dolu dolu geldi

Pandemi nedeniyle uzaktan çalışma, online eğitim zorunlu hale geldi. Bundan sonra da bu süreçlerin hayatımızda kalıcı olmaya doğru ilerlediği bir dönemde, akıllı cihaz ve dijital servislere yönelik ihtiyaçlar sürekli artış gösteriyor. Artan talep ve beklentileri karşılamak adına, süreci en iyi değerlendiren firmaların başında yer alan Apple, 2021’e de hızlı bir başlangıç yaparak 20 Nisan Salı günü düzenlediği sanal etkinlikte yeni ürünlerinin tanıtımını gerçekleştirdi.

Apple, son etkinliklerinde olduğu üzere, bu etkinlikte de geri dönüşüm odaklı çevreci yaklaşımını, kişisel verilerin güvenliğine yönelik politikalarını ve insanların yaşamlarında etki yaratma misyonunu vurguladı. Ayrıca tanıtılan tüm ürünlerde, 2030'a kadar %100 karbon nötr ürün vizyonu da ortaya konuldu. Bu taahhüt, 2030 yılında, satılan her Apple ürününün iklim üzerinde sıfır etkiye sebep olacağı anlamına geliyor. Bu yıl içerisinde İstanbul Bağdat Caddesi’nde Apple’ın Avrupa’daki en büyük mağazalarından birinin açılacağını da belirtelim. 

Apple “Spring Loaded” etkinliğinde öne çıkanlar

Beklenildiği üzere yeni iPad Pro ve iMac merkezli olan etkinlikte; yeni Apple TV, sık kullanılan ve unutulabilen ürünlerin basitçe takip edilmesini ve bulunmasını sağlayan AirTag ve mor renkli bir iPhone 12 tanıtıldı. Uzun süredir yenilenmesi beklenen AirPods ve Apple’ın yeni işletim sistemi iOS 14.5’a yönelik herhangi bir bilgilendirme gerçekleşmedi ise yapılmadı. Yeni işletim sistemi ile ilgili detayların önümüzdeki hafta paylaşılması bekleniyor. 

Son Apple lansmanlarında Apple’ın yeni ürünlere ya da inovasyonlarda odaklanmaktansa, var olan ürünlerine yeni özellikler eklediğini ve ürünler odağında geliştirmeleri ön planda tuttuğunu gözlemlemekteydik. Bu etkinlik, Apple’ın “kullanıcı deneyimi” açısından en önde gelen firmalardan biri olduğunu tekrar hatırlatması bakımından önemliydi ve özellikle iMac’lerdeki tasarım odağı fark yaratacak türden görünüyor. 

Etkinlik ana ürün tanıtımları öncesi ısınmalar ile başladı

Apple Card, Podcast'ler ve yeni mor renkli iPhone 12…

Apple’ın CEO’su TimCook, Apple Card’ın misyonunun kredi kartını baştan tasarlamak olduğunu belirtti. Apple Pay ve Apple Card ile ödeme sistemlerinde yerini sağlamlaştıran ve finans sektörüne yeni bir bakış getiren Apple, sektördeki ezber bozan konumunu devam ettiriyor. Bu alanda sessiz ama derinden ilerleyen Apple’ın ileride “dijital bankacılık” alanında önemli bir oyuncu haline geleceğini şimdiden söylemek mümkün. 2020 Ağustos ayında NFC uyumlu telefonları bir uygulama desteği ile temassız POS haline getiren bir şirketi de satın alan Apple’ın bu alanda yeni çözümlerini ilerleyen dönemlerde şahsen bekliyorum. 

Yazının Devamını Oku

Z jenerasyonunu anlamak

Son zamanlarda öne çıkan bir konu “Z jenerasyonunu (Gen Z) anlamak…1997 ve 2010 yılları arasında doğan Z Kuşağı, iş hayatına adım atmaya başladıkça, pek çok dinamikler de kökünden değişiyor… Tam anlamıyla “gerçek dijital yerliler” olarak nitelendirilen Z jenerasyonun, çalışacakları şirket; kullanacakları ürün ve servis seçimlerinde diğer kuşaklara nazaran çok daha farklı kriterleri bulunuyor.

Bu jenerasyon, bilginin giderek özgürleştiği ve serbestçe paylaşıldığı sürekli bağlantılı bir dünyada büyüdü…Bu nedenle, Z jenerasyonunun pek çok davranışı, akıllı telefonlar, sosyal medya ve dijital servislerin olmadığı bir dönemde çocukluğunu ya da yetişkinliğini geçirmiş önceki nesiller için normal olmayabiliyor. Bu nesil, diğer kuşakların oldukça ilginç, bazen de “itici” bulduğu teknoloji odaklı pek çok ritüele de sahip: Etkinlik ve maç deneyimlerini canlı olarak paylaşmak, “Snapchat”lemek, her yerde sosyal medyayla yaşamak, sürekli sesli mesaj bırakmak ya da video çekmek gibi… Akıllı cihazlar, internet ve sosyal platformlarla büyümüş olan “multi-tasking” (aynı anda pek çok işi yapabilen), “ben odaklı” ve farklı düşünen bu dijital yerliler, seçimlerinde yenilikçiliği, kaliteyi ve deneyimi önceliklendirmekte. Bununla birlikte, dünyayı değiştirebileceklerine inanan; sosyal sorunlara, çevreye daha duyarlı, aktivist ve görüşlerini sonuna kadar savunan bir kuşak Z jenerasyonu…

Z jenerasyonu benim hayatımda da önemli bir yer tutuyor. Üniversitelerdeki derslerimde, katıldığım söyleşilerde ve iş hayatımda Z jenerasyonu ile sürekli etkileşimdeyim. Tüm çalışmalarımda da gençlerin görüşlerini almaya, onları karar süreçlerine dahil etmeye azami gayret gösteriyorum. Şu anda farklı üniversitelerde, liselerde okuyan ya da yeni mezun olup iş hayatına giren GenZ gençlerle birlikte “Z Jenerasyonu” odağında bir kitap hazırlığı da içerisindeyiz. Bu kitap kapsamında, Z jenerasyonundan gençler, daha üst jenerasyonlar olarak bizlerin anlamakta güçlük çektiği, ancak onlar için oldukça normal olan davranışlarını, seçimlerini ya da tercihlerini kendi perspektiflerinden anlatıyor olacaklar. Böyle bir kitap hazırlığı evresinde ve gençlerle oldukça yakın çalışan biri olarak bu yazımda Z jenerasyonunu tercih ettiği teknolojiler odağında analiz ettim… 

Küreselleşme ve dijital teknolojilerin etkisi ile şekillenen Z Jenerasyonunu anlamak, bana göre geleceğe de ışık tutmak anlamına geliyor. Peki, zaten oldukça farklı olan bu kuşak, pandeminin etkisi ile diğer jenerasyonlardan iyice koptu mu, yoksa önceki nesiller bu gençler ile empati yapabilir hale geldi mi? Gelecekteki yaşama yönelik bizlere fragman sunan bu gençlerin teknolojiye yaklaşımlarını, beklentilerini, farklı araştırmalardan da yararlanarak Siz Hurriyet okuyucuları ile paylaşmak istedim… 

Z jenerasyonunun iş ve şirket seçimi

Gen Z bağımsız, girişimci, çeşitliliğe ve eğitime önem veren ve teknoloji odaklı bir nesil… Z jenerasyonunu iş hayatında memnun etmek hiç kolay değil. Sevdiği kahve olmadığı ya da çalıştığı ortamı, ofis düzenini sevmediği  için ilk günden işi bırakan; CEO ile olan toplantıları bile kendi ajandasına göre düzenlemeye çalışan, her koşulda fikrini öne çıkaran ve eleştiri konusunda pek de tahammül sahibi olmayan bu kuşak, geleneksel yöneticileri çileden çıkarmaya başlamış durumda… İş yaptığınız Z jenerasyonundan bir genci aramadan önce iki kere düşünmenizde yarar var; çünkü bu kuşak, telefondan ziyade mesajlaşmayı ana iletişim metodu olarak benimsemiş durumda. Özellikle, WhatsApp benzeri sosyal mesajlaşma platformları iletişimlerinde öne çıkıyor.

İş seçiminde maaş ve pozisyon Z jenerasyonu için en önemli kriterler gibi görünse de aslında iş-yaşam dengesi, esnek saatler, prim ödemesi ve ek faydalar gibi diğer unsurlar da iş tercihlerinde oldukça öne çıkıyor… Z jenerasyonu, bir şirketi tercih ederken yalnızca ürün / hizmet kalitesini değil, aynı zamanda şirketin etik kurallarını, uygulamalarını ve sosyal etkilerini de analiz ediyor. Bu neslin kalbini kazanmak için, işverenlerin iyi birer küresel vatandaş olma çabalarını vurgulaması gerekiyor. Şirketlerin sürdürülebilirlik, iklim değişikliği ve açlık gibi daha geniş kitleleri ilgilendiren toplumsal sorunlara bağlılıkları Z jenerasyonu açısından oldukça önemli. Dahası, şirketlerin söylemlerden çok eylemlere öne vermesi gerekiyor, bu gençleri kandırmak öyle kolay değil…

Z jenerasyonu her ne kadar bireysel odaklı görünse de aslında kendilerini daha büyük bir resmin parçası olarak görüyor. Başkalarını kabul ederek ve yükselterek, kendilerinin de yükseldiğini anladıklarında, etkileri ve verimleri muazzam ölçüde artış gösteriyor.

Değişime liderlik eden kuşak (bu bölümü Z jenerasyonundan Halit Danagöz  ve Burak Yıldız’ın önerisi üzerine ekledim…)

Yazının Devamını Oku

Yapay Zeka teknolojisinde öne çıkan son gelişmeler

En çok tartışılan ve merak edilen teknoloji trendlerinin başında gelen yapay zeka (artificial intel-ligence- AI) alanındaki güncel gelişmeleri Ocak ayında sizlerle paylaşmıştım. Dünyayı pek çok açıdan değiştirmekte olan bir bilim dalı olan AI, sürekli büyüyor ve gelişiyor. Bununla birlikte, makinelerin insan zekasından çok daha üstün bir şekilde düşünce gerektiren işleri gerçekleştirmeye başlaması pek çok tartışmayı da gündeme taşıyor.

Dünyanın en iyi üniversiteleri arasında yer alan Stanford Üniversitesi de “İnsan Merkezli Yapay Zeka Merkezi” (Stanford Institute for Human-Centered Artificial Intelligence) adını verdiği birimi ile politikacılar, kanun koyucular, araştırmacılar, yöneticiler, gazeteciler ve kamuoyu için yapay zekanın karmaşık yapısı hakkında öngörüler geliştirmek ve tarafsız, objektif veri sağlamak üzere bir insiyatif oluşturdu. Bu merkez, periyodik olarak, yapay zekanın gelişimine ve statüsüne yönelik araştırmalarını paylaşıyor. Bu yazımda, Stanford AI Araştırması’nda öne çıkanları sizler için derledim.

Bir önceki araştırma olan 2019 raporunun öne çıkan sonuçlarından biri “AI’ın hızının Moore Yasası’nı geçmekte olduğuydu (Moore Yasası, işlemci hızlarının her 18 ayda bir iki katına çıktığını ortaya koyuyor, bu da uygulama geliştiricilerinin aynı donanım maliyeti ile uygulama performansında iki kat artış bekleyebileceği anlamına geliyor). AI’ın hesaplama gücü ise, geleneksel işlemcilerin gelişiminden çok daha hızlı bir ivmeyle artış gösteriyor. AI’ın hesaplama hızı her üç ayda bir iki katına çıkmış durumda…” 

Bu yılki raporun en çarpıcı sonuçlarından olan; “yapay zekanın araştırma fazından hızla ve çok daha fazla, gerçek hayatta kullanılacak şekilde ticarileşmeye geçmesi” de bu gelişmelerin bir sonucu. Öte yandan, bu ticarileşme çabasının başarılı olması için gerekli olan veri setlerine bugün itibariyle tam anlamıyla sahip değiliz ya da nasıl erişeceğimizi bilmiyoruz… Yani yapay zekâ bir yandan sürekli gelişirken, bir yandan da daha fazla miktarda işlem gücü ve veri gerektiriyor. Bu durum da kısıtlı, ancak daha büyük oyuncuların eline daha fazla güç veriyor."
AI’ın, beklenilenden çok daha hızlı bir şekilde, "gerçek hayatta istenildiği şekilde çalışmıyor"dan; “günlük hayatta kullanılmak üzere hazır” statüsüne geçmesi, ticari servislerin hızına yetişebilmek için araştırmacılar da dahil olmak üzere herkesin yarıştığı bir ekosistemi de ortaya çıkarıyor. AI’ın ticarileşmesini artıran bir konu da bu alanda donanımlı uzmanların ve akademisyenlerin çalışmalarını ticari kurumlarda devam etmeyi tercih etmeleri. Kuzey Amerika’da AI alanında Doktora programlarından mezun olanların %65’i akademide kalmaktansa özel sektöre geçiş yapıyor (2010’da bu oran %44’dü). Bu durum büyük şirketlerin hem yapay zekâ araştırmalarında hem de uygulamalarında oynadıkları artan rolün önemli bir işareti.

Bununla birlikte, yapay zekadaki en uç nokta, bu alanın kurucusu sayılan Alan Turing’in meşhur Turing testidir (Turing testi, bir insanın sorduğu bir soruya verilen yanıtın insan tarafından mı yoksa makine tarafından mı verildiğinin ayırt edilemediği durumu ifade etmekte). Bu testi geçtiğini iddia eden platformlar günbegün artış gösterirken, bu yılki Stanford raporunda yapay zeka sistemlerinin bazı spesifik uygulamalar doğrultusunda, artık metin, ses ve görüntüleri insanların çıktılar arasındaki farkı anlamakta zorlanacak kadar yüksek bir standartta oluşturabildiği belirtiliyor. Yani AI’ın geldiği nokta, doğal ile yapay arasındaki farkı neredeyse ayrıştırılamaz hale getirmiş olması. Diğer bir deyişle, Turing Testinin geçilmesine ramak kaldı… Öte yandan, bu gelişmenin kısıtlı uygulamalar için gerçekleştiğinin altını çizmekte yarar var (restoran siparişi, bilet alımı, araç çağırma, vb.)

Raporda bana göre öne çıkan diğer satırbaşları ise şöyle:

* AI şu anda neredeyse her iş ve sektör açısından oldukça önemli yer tutuyor; ancak salgın kaynaklı aşı, ilaç geliştirme çabası, özellikle 2020’de sağlık odaklı AI yatırımlarına hız kazandırdı. İlaç ve tıp endüstrisi, 2020'de yapay zeka yatırımlarından en büyük payı alarak (13,8 milyar dolardan fazla) 2019’a kıyasla 4,5 kat artış gösterdi. Sağlık alanına, bir sonraki yatırım odağı olan sürücüsüz araç kategorisinden neredeyse üç kat daha fazla yatırım yapıldı. Bir önceki raporda, sürücüsüz araçların diğer tüm AI uygulama alanlarından daha fazla yatırım aldığı belirtilmişti.

Yazının Devamını Oku