GeriErgi Şener Apple’ın baharı dolu dolu geldi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Apple’ın baharı dolu dolu geldi

Pandemi nedeniyle uzaktan çalışma, online eğitim zorunlu hale geldi. Bundan sonra da bu süreçlerin hayatımızda kalıcı olmaya doğru ilerlediği bir dönemde, akıllı cihaz ve dijital servislere yönelik ihtiyaçlar sürekli artış gösteriyor. Artan talep ve beklentileri karşılamak adına, süreci en iyi değerlendiren firmaların başında yer alan Apple, 2021’e de hızlı bir başlangıç yaparak 20 Nisan Salı günü düzenlediği sanal etkinlikte yeni ürünlerinin tanıtımını gerçekleştirdi.

Apple, son etkinliklerinde olduğu üzere, bu etkinlikte de geri dönüşüm odaklı çevreci yaklaşımını, kişisel verilerin güvenliğine yönelik politikalarını ve insanların yaşamlarında etki yaratma misyonunu vurguladı. Ayrıca tanıtılan tüm ürünlerde, 2030'a kadar %100 karbon nötr ürün vizyonu da ortaya konuldu. Bu taahhüt, 2030 yılında, satılan her Apple ürününün iklim üzerinde sıfır etkiye sebep olacağı anlamına geliyor. Bu yıl içerisinde İstanbul Bağdat Caddesi’nde Apple’ın Avrupa’daki en büyük mağazalarından birinin açılacağını da belirtelim. 

Apple “Spring Loaded” etkinliğinde öne çıkanlar

Beklenildiği üzere yeni iPad Pro ve iMac merkezli olan etkinlikte; yeni Apple TV, sık kullanılan ve unutulabilen ürünlerin basitçe takip edilmesini ve bulunmasını sağlayan AirTag ve mor renkli bir iPhone 12 tanıtıldı. Uzun süredir yenilenmesi beklenen AirPods ve Apple’ın yeni işletim sistemi iOS 14.5’a yönelik herhangi bir bilgilendirme gerçekleşmedi ise yapılmadı. Yeni işletim sistemi ile ilgili detayların önümüzdeki hafta paylaşılması bekleniyor. 

Son Apple lansmanlarında Apple’ın yeni ürünlere ya da inovasyonlarda odaklanmaktansa, var olan ürünlerine yeni özellikler eklediğini ve ürünler odağında geliştirmeleri ön planda tuttuğunu gözlemlemekteydik. Bu etkinlik, Apple’ın “kullanıcı deneyimi” açısından en önde gelen firmalardan biri olduğunu tekrar hatırlatması bakımından önemliydi ve özellikle iMac’lerdeki tasarım odağı fark yaratacak türden görünüyor. 
Apple’ın baharı dolu dolu geldi
Etkinlik ana ürün tanıtımları öncesi ısınmalar ile başladı

Apple Card, Podcast'ler ve yeni mor renkli iPhone 12…

Apple’ın CEO’su TimCook, Apple Card’ın misyonunun kredi kartını baştan tasarlamak olduğunu belirtti. Apple Pay ve Apple Card ile ödeme sistemlerinde yerini sağlamlaştıran ve finans sektörüne yeni bir bakış getiren Apple, sektördeki ezber bozan konumunu devam ettiriyor. Bu alanda sessiz ama derinden ilerleyen Apple’ın ileride “dijital bankacılık” alanında önemli bir oyuncu haline geleceğini şimdiden söylemek mümkün. 2020 Ağustos ayında NFC uyumlu telefonları bir uygulama desteği ile temassız POS haline getiren bir şirketi de satın alan Apple’ın bu alanda yeni çözümlerini ilerleyen dönemlerde şahsen bekliyorum. 

Bu etkinlikte tanıtılan Apple Card’ın “Family” (Aile) özelliği, eşlerin ya da iş ortaklarının kredi limitlerini birleştirmelerine ve tek bir hesapta paylaşmalarına izin veriyor. Ayrıca, bu özellik 13 yaşın üzerindeki çocukların da ebeveynlerinin kartlarından, ebeveynlerin limitler üzerinde denetim hakkı ile yararlanmasına da imkân sağlıyor. Apple Card Family özelliği, yenilikçi özelliğinin yanında, bir yandan da daha önce Apple’ın finansal hizmetlerdeki iş ortağı Goldman Sachs’a yapılan suçlamalar açısından da değerlendirilmeli. Geçtiğimiz dönemde, Goldman Sachs Apple Card’ın limitlerini belirlerken cinsiyet ayrımcılığı yapmakla suçlanmış ve buna yönelik soruşturma başlatılmıştı. Apple CEO’su Tim Cook bu özelliği, “finansal eşitliğin sağlanmasına yardımcı oluyor ve oyunun kurallarını değiştiriyor” şeklinde tanıttı. 

Apple’ın baharı dolu dolu geldi

Apple bu etkinlikte, Podcast'lere yönelik, podcast'leri bulmayı ve paylaşmayı kolaylaştıran yeni bir ara yüze sahip uygulama da tanıttı. Podcast kullanıcılarının en sevdikleri içeriklere abone olmalarına olanak tanıyan podcast abonelikleri de başlıyor. Bu uygulama ile Apple, Spotify ile rekabette öne geçmeyi hedefliyor. 

AirTag ile unutkanlığa son…

Bu etkinlikte, uzun süredir beklenen, AirTag olarak adlandırılan, Bluetooth destekli etiketler de lanse edildi. AirTag, cüzdan, anahtar, bavul gibi ürünlere yapıştırılarak, “Find My” (“Bul”) uygulaması üzerinden bu ürünlerin takip edilmesini sağlayacak. Özellikle iPhone 12’lerdeki U1 çip ve ultra geniş bant destekli “Precision Finding” adlı özellik sayesinde kayıp öğelerin çok daha hassas bir şekilde bulunması da sağlanıyor (telefon, sizi doğrudan kayıp AirTag'e götüren görsel, işitsel ve dokunsal geribildirim verebiliyor, tıpkı bir navigasyon gibi). Diyelim ki bir eşyanızı spor salonu veya plaj gibi uzak bir yerde unuttunuz, dünyanın dört bir yanındaki yüz milyonlarca iPhone, iPad ve Mac’ten oluşan “Bul” ağı AirTag’inizi bulmanıza yardımcı oluyor. Etkinlik öncesinde Apple, “Bul” uygulamasına erişmek isteyen üçüncü parti üreticilere resmi olarak kapılarını açan “Ağımı Bul” Aksesuar programının lansmanını duyurmuştu. 
Apple’ın baharı dolu dolu geldi
Ayrıca, AirTag kolayca değiştirebilen standart bir pille bir yıldan uzun süre çalışabiliyor ve iPhone’unuz pili ne zaman değiştirmeniz gerektiğini size bildiriyor. Suya dayanıklı Air Tag, ürünlerin üzerine basitçe takılmasını sağlayan aksesuarlar ile geliyor. Bu aksesuarların tasarımında da Apple Watch kayışlarında olduğu gibi ünlü moda devi Hermes ile iş birliği gerçekleştirilmiş. 

Apple TV 4k görüntü ve ses deneyiminde yepyeni bir standart getiriyor 

Etkinlikte, A12 Bionic işlemcili yeni “Apple TV 4K” da Apple TV’nin öne çıkan yeni içerikleri ile birlikte tanıtıldı. Güncellenen Apple TV, HDR içerikleri desteklerken, Dolby Vision ve Dolby Atmos uyumu görüntü ve ses açısından gerçek bir sinema deneyimini evlere taşıyor. 
Apple’ın baharı dolu dolu geldi
Apple TV’nin, Apple’ın dijital servisleri Apple Fitness+ ve oyun uygulamaları başta olmak üzere binlerce uygulamaya da kolay erişimi olduğu belirtildi.  

Yenilenen Apple TV kumandasında da tasarım öne çıkıyor. 100% geri dönüştürülmüş maddelerden üretilen dokunmatik kumandaya Siri entegre edilmiş. İzleyicilerin aradıkları sahneyi hızlı bir şekilde bulmak için kullanabilecekleri, dairesel hareketlere izin veren bir tıklama yüzeyi ve başka bir uzaktan kumandaya ihtiyacı ortadan kaldırmak için TV’nizi sessize alabileceğiniz, ya da açıp kapayabileceğiniz düğmeleri de içeriyor. 

iMac’ler “home office”ler için öne çıkan bir ürün olacak

Yeni iMac’ler, uzun yıllar sonra en büyük tasarım değişikliği ile güncellenmiş olarak tanıtıldı. Apple’ın bu etkinliği öncesi gösterilen renkli görsellerin nedeni de yeni iMac’lerin tanıtılması ile açıklık kazandı: iMac’ler yedi farklı renk seçeneği ile gelirken; içinde de artık Apple’ın Silikon işlemcisi olan M1 bulunuyor. 
Apple’ın baharı dolu dolu geldi
Yeni iMac’lerin tasarım değişikliği, boyutunda da kendini gösteriyor, bu cihazlar 24 inç ve 4.5K retina ekranla geliyor. True Tone olarak adlandırılan teknoloji sayesinde ekran, bulunduğunuz ortamın ışığına göre otomatik bir biçimde ayarlanarak daha doğal bir görüntüleme deneyimi sunuyor. M1 çipi sayesinde de fanların boyutu küçülürken, aynı zamanda cihazlar çok daha ince ve daha sessiz hale gelmiş durumda. 

FaceTime HD kamera artık hayatımızın bir parçası olan Zoom tarzı video konferans uygulamalarının daha verimli olması için kameranın genel performansını iyileştiriyor. Ayrıca, konuştuğunuz kişinin sizi duymasını kolaylaştıran ve arka plan gürültüsünü engelleyen üç mikrofon dizilimine de sahip. Bu özellik, yankıları azaltacak şekilde tasarlandığı için sohbetlerinizin daha doğal ve bölünmeden devam etmesini de sağlıyor.  Apple bu etkinlikte, yeni kamera, hoparlör ve mikrofonların şimdiye kadar bir Mac’teki en iyi kamera, hoparlör ve mikrofon olduğunu belirtti. 

iMac’ler artık iPhone ve iPad’ler ile uyumlu da çalışabilecek. Özellikle, iPhone’lara gelen mesaj ya da aramaların iMac’de görüntülenmesi, iPhone’dan görüntülenen bir içeriğin kopyalanıp, AirDrop sayesinde kolayca iMac’lere aktarılması da oldukça önemli gelişmeler. Ayrıca, iPhone ve iPad uygulamalarının birçoğu doğrudan iMac’lerde de kullanılabilecek. 
Apple’ın baharı dolu dolu geldi
Apple, ayrıca Touch ID'li yeni Magic Keyboard'u da tanıttı. Touch ID, MacBook serisinin dışındaki tüm Mac'lerde ilk kez kullanılabilecek. Bu sayede, iMac’ler üzerinden de Apple Pay ile basitçe ödeme işlemleri gerçekleştirilmesi sağlanabilecek. Güç adaptörü, manyetik özelliği ile iMac’e kolayca takılabilirken, kablonun rengi de iMac ile uyumlu olarak tasarlanmış ve üzerinde ethernet girişi de bulunuyor. 

M1 çipinden gücünü alan yeni iPad Pro’lar dizüstü bilgisayarlara ihtiyacı kaldıracak

Koronavirüs salgını iPad’lere yönelik ilgiyi de artırdı. Apple, Ocak ayında yayınladığı mali raporunda yıllık % 41 artışla 8.44 milyar dolar iPad geliri elde ettiğini  açıklamıştı. 

Türünün en hızlısı olarak belirtilen yeni iPad Pro’lar Apple’ın en yeni ve hızlı işlemcisi M1 ile birlikte geliyor. Mac ve iPad’in aynı işlemciye sahip olması ilk defa gerçekleşiyor. Yeni iPad Pro, Apple’in tablet ve masaüstü ürünleri arasındaki çizgiyi kaldırma misyonuna da hizmet ediyor. Bununla birlikte, yeni iPad Pro'daki M1 işlemcisi, 2020’de lanse edilen iPad Pro’dan %50 daha hızlı ve grafik performansı da %40 artış göstermiş durumda. M1 çipin inanılmaz güç verimliliği sayesinde, yeni iPad Pro’lar tüm gün süren pil ömründen ödün vermeden ince ve hafif olabiliyor. 

Yeni iPad Pro’ların Thunderbolt desteği, bu cihazları harici ekranlara uyumlu hale de getirirken, daha hızlı veri aktarımını da destekliyor. 5G desteği de yeni iPad Pro'da mevcut. 

iPad Pro'daki kameralar ayrıca AR uygulamaları için LiDar sensörü ve M1 işlemci sayesinde görüntü işleme ile ilgili güncellemelere de sahip. iPad Pro’nun yeni Ultra Geniş kamerası, FaceTime ve yeni “Ana Sahne” özelliği ile portre modunda harika selfie’ler için ideal. Ana Sahne olarak isimlendirilen özellik, ultra geniş kameradan ve yapay zekâ teknolojisinden yararlanırken, görüntülü aramalara katılma biçiminizi değiştiriyor. Siz yer değiştirdikçe kadrajı otomatik olarak ayarlıyor ve görüntünün merkezinde kalmanızı sağlıyor. 

Daha iyi fotoğraf ve film kalitesi sağlayan mini LED teknolojisi destekli yeni ekran türü de dikkat çeken bir özellik. Mini LED teknolojisi, etkileyici geniş renk gamı performansı sunuyor. Bu LED sayesinde görseller beklenilenden çok daha canlı ve gerçek görülebilecek. Son olarak, iPad Pro’lar uygulama ve içerik depolamak için daha fazla alana sahip (2 TB depolama alanı).

Bakalım, ilerleyen dönemde Apple hangi yenilikler ile karşımıza çıkmaya devam edecek…

X

Giyebilir cihazlar “sağlık” vaat ediyor…

COVID-19, uzaktan sağlık uygulamalarının geniş kitlelerce benimsenmesine neden olarak, sağlık sektöründe dijital dönüşümü tahmin edilemeyecek bir biçimde hızlandırdı. Son dönemlerde, sağlık sektörüne teknolojinin entegrasyonu ile birlikte pek çok yenilik gözlemlemekteyiz. Bunlar arasında, en heyecan verici yeniliklerden biri, sektörde uzun yıllardır tartışılan, ancak bugüne kadar gerçekleştirilemeyen önlemleri de desteklemeye başlayan ve ön sağlık hizmetlerini devrimleştiren giyilebilir sağlık cihazları…

Giyilebilir cihazlar hayatımıza “fitness” ve “wellness” gibi egzersiz ve spor odaklı aktivite takip uygulamaları ile girdi. Günümüz tüketicileri hem teknolojiye meraklı hem de sağlık bilincine sahip olduğu için giyilebilir cihazlar, bu yaşam tarzına uygun olarak beklentileri karşılayan bir yenilik oldu. Sürekli gelişen sensör yeteneklerinin, yapay zekâ destekli öngörü analizlerinin ve regülasyonların da netleşmeye başlaması ile birlikte, artık giyilebilir cihazlar sağlık sektörünü derinden etkiliyor ve kişiselleştirilmiş tıp vizyonunun önünü açıyor. Giyilebilir teknolojileri kullanmanın potansiyel faydaları sektör içerisinde de kabul edilmiş durumda. Öte yandan, kullanıcılar sağlık odaklı çalışmaları desteklemeye meyilli: Giyilebilir cihazlardan toplanan verilerin ürün sağlayıcılar, üniversite hastaneleri ya da sigorta firmaları ile paylaşılmasına yönelik ilgi hızla artış gösteriyor.

Sağlık hizmetlerinde kullanılmaya başlanan giyilebilir cihazlar, bir kullanıcının sağlık bilgilerini gerçek zamanlı olarak doktoruna iletebiliyor, beklenmeyen, ani bir durumda gerekli yardımı çağırabiliyor veya kullanıcının yakınlarına haber verebiliyor. Sağlık tarafında daha hassas ve daha farklı alanlarda ölçümlerin gerçekleşmesi ile birlikte önümüzdeki dönemde çok daha fazla tüketicinin giyilebilir cihazlara talep göstereceği ve bu pazarın hızla artacağı öngörülüyor. Fortune Business Insights Raporu’na göre sağlık odaklı giyilebilir cihaz pazarının küresel ölçekte, 2027’ye kadar $200 milyara çıkacağı tahmin ediliyor.

Giyilebilir sağlık cihazları, büyük teknoloji şirketleri için de yeni odak alanlarından birini oluşturuyor. Amazon, Google, Apple gibi teknolojinin önde gelen şirketleri sahip oldukları büyük veri, yapay zekâ algoritmaları ve IoT ve bulut gibi teknolojileri ile sağlık hizmetlerini olumlu iyileştirmeler yapabilecekleri bir alan olarak görüyor. Bu yazımda, öncü teknoloji firmalarının ve start-up’ların giyilebilir sağlık alanındaki yeni ürünlerini analiz ettim.

Apple Watch, giyilebilir teknoloji pazarının en popüler ürünlerinin başında yer alıyor. Adım izleme, spor salonu ekipmanları ile senkronizasyon ve meditasyon özellikleri ile başlayan Apple Watch’un değer teklifi, zamanla günlük aktivitelerin takip edilebileceği bir sağlık cihazı konumlandırması ile devam etti. Apple Watch’un gerçekleştirdiği uygulamaların bir kısmı: Kullanıcısının sert bir şekilde düştüğünü tespit edip, hemen yardım çağırabilmesi; kadınların adet döngülerini takip etmesi ve tehlikeli kalp ritmi durumunu tanımlayabilmesi… Korona öncesi dönemde, kalp ritmindeki düzensizliklerden kalp krizini erken teşhis etme algoritmalarını Stanford Üniversitesi Hastanesi ile ortak çalışmalar yaparak geliştiren Apple; en son lanse ettiği Apple Watch ile kandaki oksijen miktarını ölçerek, kullanıcının Korona olma ihtimalini test yaptırmadan çok büyük başarı ile tespit etmeye başladı. Yeni saatlere, FDA onaylı daha hızlı bir elektrokardiyogram sensörü eklenerek kalp sağlığı izleme uygulamasının daha da geliştirildiği belirtilmişti.

Geçtiğimiz hafta yayınlanan bir habere göre ise Apple Watch kan basıncını, kan şekerini ve kandaki alkol miktarını da izlemeye yönelik çalışmalarına başlamış durumda. Yani, ilerleyen dönemde alkol aldığınızda, araba kullanıp kullanamayacağınızı Apple Watch’a danışabileceksiniz… Bu özelliklerin yeni Apple Watch tanıtımında resmi olarak açıklanması bekleniyor. Apple Watch'un, kızılötesi ışık kullanarak kan analizini gerçekleştireceği belirtiliyor. Bu teknolojiden halihazırda farklı uygulamalar için de yararlanılmakta.

Giyilebilir teknolojiler alanındaki öncü firmalardan olan ve Google tarafından satın alınan Fitbit de yakın dönemde, tamamen sağlık odaklı yeni akıllı saati, Fitbit Sense’i tanıtmıştı. Bu saat, stresi yönetmeye yardımcı Dünya’nın ilk elektrodermal aktivite (EDA) sensörüne sahip. Bununla birlikte, saatte, gelişmiş kalp atış hızı izleme teknolojisi, yeni EKG uygulaması ve ateş ölçme sensörü de bulunuyor. 6 günü aşan pil ömrü de oldukça önemli bir gelişme. Vücut ısısının düzenli ölçümü, kalp ritim analizi ile birleşince, viral enfeksiyonları takip etmek adına da önemli bir altyapı sağlıyor. Fitbit de Apple gibi Stanford Universitesi ile bu alanda ortak çalışmalar gerçekleştirmeye başladı. Bu çalışmadaki ana fikir, akıllı saatlerin veya diğer giyilebilir cihazlardaki sensörlerin, kullanıcısı bunu fark etmeden viral bir enfeksiyonu gösteren semptomları tespit etme yeteneğine sahip olabileceği. Hasta bir kişinin hasta olduğunu bile bilmeden enfeksiyonunu yayma ihtimali söz konusu olduğundan, erken teşhis, COVID-19 gibi hastalıkların yayılmasını durdurmak için oldukça önemli. Bu gelişmeler, gelecekte salgınların küresel salgın haline gelmeden önce kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir.

Amazon’un giyilebilir sağlık alanındaki hamlesi, Halo isminde hem bedeninize hem de zihninize iyi gelecek bir akıllı bileklik, uygulama ve abonelik hizmeti ile birlikte geldi. Amazon, klasik bir aktivite bilekliğinden elde edilebilecek uyku düzeni, vücut yağ endeksi ve günlük hareket miktarı gibi verilere ek olarak; yapay zekâ ile kullanıcının sesinden yola çıkarak duygu durumuna kadar farklı parametrelerden yararlanıyor. Ayrıca, ses odaklı analizin kullanıcıların başkalarında nasıl bir intiba bıraktıklarına, iletişimlerini ya da ilişkilerini nasıl geliştirdiklerine yönelik olarak da birtakım ipuçları sağladığı belirtiliyor. Halo uygulaması vücut kitle indeksinden (BMI) daha iyi bir ölçüt olan doğru vücut yağ yüzdesi ölçümü verebileceğini öne sürüyor. Amazon'a göre, Halo'daki vücut yağ ölçümü, bir doktorun kullanacağı yöntemler kadar doğru ve evdeki akıllı tartılara kıyasla neredeyse iki kat daha hassas.

Bunların yanında, giyilebilir sağlık teknolojileri pazarının akıllı sağlık bileklikleri ve saatlerden daha fazlası olduğunu unutmamak gerekiyor. Glikoz izleme cihazları, antrenman ve oyun için özel giysiler, yüzükler, maskeler ve gözlükler bu alanda öne çıkan diğer akıllı cihazlar…

Yazının Devamını Oku

Z jenerasyonunu anlamak

Son zamanlarda öne çıkan bir konu “Z jenerasyonunu (Gen Z) anlamak…1997 ve 2010 yılları arasında doğan Z Kuşağı, iş hayatına adım atmaya başladıkça, pek çok dinamikler de kökünden değişiyor… Tam anlamıyla “gerçek dijital yerliler” olarak nitelendirilen Z jenerasyonun, çalışacakları şirket; kullanacakları ürün ve servis seçimlerinde diğer kuşaklara nazaran çok daha farklı kriterleri bulunuyor.

Bu jenerasyon, bilginin giderek özgürleştiği ve serbestçe paylaşıldığı sürekli bağlantılı bir dünyada büyüdü…Bu nedenle, Z jenerasyonunun pek çok davranışı, akıllı telefonlar, sosyal medya ve dijital servislerin olmadığı bir dönemde çocukluğunu ya da yetişkinliğini geçirmiş önceki nesiller için normal olmayabiliyor. Bu nesil, diğer kuşakların oldukça ilginç, bazen de “itici” bulduğu teknoloji odaklı pek çok ritüele de sahip: Etkinlik ve maç deneyimlerini canlı olarak paylaşmak, “Snapchat”lemek, her yerde sosyal medyayla yaşamak, sürekli sesli mesaj bırakmak ya da video çekmek gibi… Akıllı cihazlar, internet ve sosyal platformlarla büyümüş olan “multi-tasking” (aynı anda pek çok işi yapabilen), “ben odaklı” ve farklı düşünen bu dijital yerliler, seçimlerinde yenilikçiliği, kaliteyi ve deneyimi önceliklendirmekte. Bununla birlikte, dünyayı değiştirebileceklerine inanan; sosyal sorunlara, çevreye daha duyarlı, aktivist ve görüşlerini sonuna kadar savunan bir kuşak Z jenerasyonu…

Z jenerasyonu benim hayatımda da önemli bir yer tutuyor. Üniversitelerdeki derslerimde, katıldığım söyleşilerde ve iş hayatımda Z jenerasyonu ile sürekli etkileşimdeyim. Tüm çalışmalarımda da gençlerin görüşlerini almaya, onları karar süreçlerine dahil etmeye azami gayret gösteriyorum. Şu anda farklı üniversitelerde, liselerde okuyan ya da yeni mezun olup iş hayatına giren GenZ gençlerle birlikte “Z Jenerasyonu” odağında bir kitap hazırlığı da içerisindeyiz. Bu kitap kapsamında, Z jenerasyonundan gençler, daha üst jenerasyonlar olarak bizlerin anlamakta güçlük çektiği, ancak onlar için oldukça normal olan davranışlarını, seçimlerini ya da tercihlerini kendi perspektiflerinden anlatıyor olacaklar. Böyle bir kitap hazırlığı evresinde ve gençlerle oldukça yakın çalışan biri olarak bu yazımda Z jenerasyonunu tercih ettiği teknolojiler odağında analiz ettim… 

Küreselleşme ve dijital teknolojilerin etkisi ile şekillenen Z Jenerasyonunu anlamak, bana göre geleceğe de ışık tutmak anlamına geliyor. Peki, zaten oldukça farklı olan bu kuşak, pandeminin etkisi ile diğer jenerasyonlardan iyice koptu mu, yoksa önceki nesiller bu gençler ile empati yapabilir hale geldi mi? Gelecekteki yaşama yönelik bizlere fragman sunan bu gençlerin teknolojiye yaklaşımlarını, beklentilerini, farklı araştırmalardan da yararlanarak Siz Hurriyet okuyucuları ile paylaşmak istedim… 

Z jenerasyonunun iş ve şirket seçimi

Gen Z bağımsız, girişimci, çeşitliliğe ve eğitime önem veren ve teknoloji odaklı bir nesil… Z jenerasyonunu iş hayatında memnun etmek hiç kolay değil. Sevdiği kahve olmadığı ya da çalıştığı ortamı, ofis düzenini sevmediği  için ilk günden işi bırakan; CEO ile olan toplantıları bile kendi ajandasına göre düzenlemeye çalışan, her koşulda fikrini öne çıkaran ve eleştiri konusunda pek de tahammül sahibi olmayan bu kuşak, geleneksel yöneticileri çileden çıkarmaya başlamış durumda… İş yaptığınız Z jenerasyonundan bir genci aramadan önce iki kere düşünmenizde yarar var; çünkü bu kuşak, telefondan ziyade mesajlaşmayı ana iletişim metodu olarak benimsemiş durumda. Özellikle, WhatsApp benzeri sosyal mesajlaşma platformları iletişimlerinde öne çıkıyor.

İş seçiminde maaş ve pozisyon Z jenerasyonu için en önemli kriterler gibi görünse de aslında iş-yaşam dengesi, esnek saatler, prim ödemesi ve ek faydalar gibi diğer unsurlar da iş tercihlerinde oldukça öne çıkıyor… Z jenerasyonu, bir şirketi tercih ederken yalnızca ürün / hizmet kalitesini değil, aynı zamanda şirketin etik kurallarını, uygulamalarını ve sosyal etkilerini de analiz ediyor. Bu neslin kalbini kazanmak için, işverenlerin iyi birer küresel vatandaş olma çabalarını vurgulaması gerekiyor. Şirketlerin sürdürülebilirlik, iklim değişikliği ve açlık gibi daha geniş kitleleri ilgilendiren toplumsal sorunlara bağlılıkları Z jenerasyonu açısından oldukça önemli. Dahası, şirketlerin söylemlerden çok eylemlere öne vermesi gerekiyor, bu gençleri kandırmak öyle kolay değil…

Z jenerasyonu her ne kadar bireysel odaklı görünse de aslında kendilerini daha büyük bir resmin parçası olarak görüyor. Başkalarını kabul ederek ve yükselterek, kendilerinin de yükseldiğini anladıklarında, etkileri ve verimleri muazzam ölçüde artış gösteriyor.

Değişime liderlik eden kuşak (bu bölümü Z jenerasyonundan Halit Danagöz  ve Burak Yıldız’ın önerisi üzerine ekledim…)

Yazının Devamını Oku

Yapay Zeka teknolojisinde öne çıkan son gelişmeler

En çok tartışılan ve merak edilen teknoloji trendlerinin başında gelen yapay zeka (artificial intel-ligence- AI) alanındaki güncel gelişmeleri Ocak ayında sizlerle paylaşmıştım. Dünyayı pek çok açıdan değiştirmekte olan bir bilim dalı olan AI, sürekli büyüyor ve gelişiyor. Bununla birlikte, makinelerin insan zekasından çok daha üstün bir şekilde düşünce gerektiren işleri gerçekleştirmeye başlaması pek çok tartışmayı da gündeme taşıyor.

Dünyanın en iyi üniversiteleri arasında yer alan Stanford Üniversitesi de “İnsan Merkezli Yapay Zeka Merkezi” (Stanford Institute for Human-Centered Artificial Intelligence) adını verdiği birimi ile politikacılar, kanun koyucular, araştırmacılar, yöneticiler, gazeteciler ve kamuoyu için yapay zekanın karmaşık yapısı hakkında öngörüler geliştirmek ve tarafsız, objektif veri sağlamak üzere bir insiyatif oluşturdu. Bu merkez, periyodik olarak, yapay zekanın gelişimine ve statüsüne yönelik araştırmalarını paylaşıyor. Bu yazımda, Stanford AI Araştırması’nda öne çıkanları sizler için derledim.

Bir önceki araştırma olan 2019 raporunun öne çıkan sonuçlarından biri “AI’ın hızının Moore Yasası’nı geçmekte olduğuydu (Moore Yasası, işlemci hızlarının her 18 ayda bir iki katına çıktığını ortaya koyuyor, bu da uygulama geliştiricilerinin aynı donanım maliyeti ile uygulama performansında iki kat artış bekleyebileceği anlamına geliyor). AI’ın hesaplama gücü ise, geleneksel işlemcilerin gelişiminden çok daha hızlı bir ivmeyle artış gösteriyor. AI’ın hesaplama hızı her üç ayda bir iki katına çıkmış durumda…” 

Bu yılki raporun en çarpıcı sonuçlarından olan; “yapay zekanın araştırma fazından hızla ve çok daha fazla, gerçek hayatta kullanılacak şekilde ticarileşmeye geçmesi” de bu gelişmelerin bir sonucu. Öte yandan, bu ticarileşme çabasının başarılı olması için gerekli olan veri setlerine bugün itibariyle tam anlamıyla sahip değiliz ya da nasıl erişeceğimizi bilmiyoruz… Yani yapay zekâ bir yandan sürekli gelişirken, bir yandan da daha fazla miktarda işlem gücü ve veri gerektiriyor. Bu durum da kısıtlı, ancak daha büyük oyuncuların eline daha fazla güç veriyor."
AI’ın, beklenilenden çok daha hızlı bir şekilde, "gerçek hayatta istenildiği şekilde çalışmıyor"dan; “günlük hayatta kullanılmak üzere hazır” statüsüne geçmesi, ticari servislerin hızına yetişebilmek için araştırmacılar da dahil olmak üzere herkesin yarıştığı bir ekosistemi de ortaya çıkarıyor. AI’ın ticarileşmesini artıran bir konu da bu alanda donanımlı uzmanların ve akademisyenlerin çalışmalarını ticari kurumlarda devam etmeyi tercih etmeleri. Kuzey Amerika’da AI alanında Doktora programlarından mezun olanların %65’i akademide kalmaktansa özel sektöre geçiş yapıyor (2010’da bu oran %44’dü). Bu durum büyük şirketlerin hem yapay zekâ araştırmalarında hem de uygulamalarında oynadıkları artan rolün önemli bir işareti.

Bununla birlikte, yapay zekadaki en uç nokta, bu alanın kurucusu sayılan Alan Turing’in meşhur Turing testidir (Turing testi, bir insanın sorduğu bir soruya verilen yanıtın insan tarafından mı yoksa makine tarafından mı verildiğinin ayırt edilemediği durumu ifade etmekte). Bu testi geçtiğini iddia eden platformlar günbegün artış gösterirken, bu yılki Stanford raporunda yapay zeka sistemlerinin bazı spesifik uygulamalar doğrultusunda, artık metin, ses ve görüntüleri insanların çıktılar arasındaki farkı anlamakta zorlanacak kadar yüksek bir standartta oluşturabildiği belirtiliyor. Yani AI’ın geldiği nokta, doğal ile yapay arasındaki farkı neredeyse ayrıştırılamaz hale getirmiş olması. Diğer bir deyişle, Turing Testinin geçilmesine ramak kaldı… Öte yandan, bu gelişmenin kısıtlı uygulamalar için gerçekleştiğinin altını çizmekte yarar var (restoran siparişi, bilet alımı, araç çağırma, vb.)

Raporda bana göre öne çıkan diğer satırbaşları ise şöyle:

* AI şu anda neredeyse her iş ve sektör açısından oldukça önemli yer tutuyor; ancak salgın kaynaklı aşı, ilaç geliştirme çabası, özellikle 2020’de sağlık odaklı AI yatırımlarına hız kazandırdı. İlaç ve tıp endüstrisi, 2020'de yapay zeka yatırımlarından en büyük payı alarak (13,8 milyar dolardan fazla) 2019’a kıyasla 4,5 kat artış gösterdi. Sağlık alanına, bir sonraki yatırım odağı olan sürücüsüz araç kategorisinden neredeyse üç kat daha fazla yatırım yapıldı. Bir önceki raporda, sürücüsüz araçların diğer tüm AI uygulama alanlarından daha fazla yatırım aldığı belirtilmişti.

Yazının Devamını Oku

Büyük Veri hayatımızı nasıl değiştiriyor?

Son yıllarda, önemi gittikçe artan “büyük veri” (big data), dijital dö-nüşümün temel yapı taşlarından biri olarak iş dünyasının da önemli bir bileşeni haline geldi. “Yeni altın” ya da “yeni petrol” olarak da ifade edilen büyük veriyi nasıl kullanacağınıza ya da verilerinizden yola çıkarak karar süreçlerinizi nasıl daha verimli hale getireceğiniz konusunda hazırlıklı değilseniz, bir an önce bu konuya eğilmenin tam zamanı…

Özellikle, IoT (Internet of Things- Nesnelerin İnterneti) kavramının hayatımıza girmesi ve her nesnenin internete bağlanması ile; her geçen gün hızla sayısı artan dijital uygulamalar sayesinde veriler çok çeşitli kaynaklardan şaşırtıcı bir hızla toplanıyor ve veri miktarı katlanarak artış gösteriyor. Bugün elinizdeki mevcut veri miktarını bir yumurta olarak hayal ederseniz, 2030'a kadar bu yumurta bir futbol topuna; 2050'ye kadar ise bir futbol sahası büyüklüğüne erişecek!.. Veri artışına yönelik çarpıcı bir çalışma da bilginin ikiye katlanma hipotezi: Bu hipoteze göre, 1900 yılına kadar bilgi, yaklaşık her yüzyılda bir ikiye katlanırken, II. Dünya Savaşı'nın sonunda bu süre 25 yıla; günümüzde ise ortalama bir yıla düşmüş durumda. IBM'e göre, IoT uygulamalarının artışı, önümüzdeki yıllarda her 12 saatte bir bilginin ikiye katlanmasına yol açacak. Verinin ve bilginin böylesine hızlı artması bir yana, asıl fakında olmamız gereken konu; ne kadar büyük olursa olsun, verinin tek başına bir değeri bulunmadığı… “Değer” bir ihtiyacı ya da problemi çözecek şekilde verinin işlenmesi ve analiz edilmesi ile ortaya çıkıyor. 

Bu yazımda, büyük verinin farklı sektörleri, alışkanlıklarımızı ve yaşantımızı, kısacası hayatımızı nasıl değiştirdiğini analiz ettim…

Yeterli miktarda veriye sahipken, bu veriyi anlamlandıracak kaynaklara ve araçlara sahip miyiz?

Kişisel verinin yeterli bilgilendirme yapılmaksızın toplanması, işlenmesi ve tüketicileri yönlendirmek için kullanılması, ülkemiz dahil pek çok ülkede ciddi tartışma konusu olsa da firmalar, büyük bir hızla müşteri verilerini toplamaya devam ediyor. Bugün, verileri yönetme ve anlamlandırma süreçlerinde bir paradigma değişikliğine de tanık olmaktayız. Bir yandan elimizde bol miktarda veri bulunurken, diğer yandan verileri düzgün bir şekilde toplamak, analiz etmek ve yönetmek için gerekli organizasyonel kültüre ve insan kaynağına sahip değiliz. Bu durum kurumların, veriden yola çıkarak karar verme becerisini geliştiremeyip, toplanan verinin, müşteri ilişkilerini iyileştirmede ve müşteri memnuniyeti sağlamada yeterince kullanılamamasına neden oluyor. Veriyi doğru yorumlayacak analizler ortaya çıkarmak, veriden yararlanarak gelir ya da müşteri artırmak kolay bir süreç olmamasına rağmen; verinin popülaritesi, bir heyecan ve aciliyet dalgasını da beraberinde getiriyor. İş dünyası büyük veri ile rekabet avantajı elde etme ve operasyonel verimlilik sağlama konusunda büyük beklentiye girmişken; birçok kuruluş hala veri yönetiminin temelleriyle mücadele ediyor. Örneğin, yüksek profilli veri ihlalleri, manşetlerde sürekli yer tutmaya devam ediyor. 

Müşteriler kişiselleştirilmiş deneyim beklentisinde

Büyük veriye olan odağın ve ilginin artması, kullanıcıları da şımartarak gerçek zamanlı etkileşimlere bağımlı hale getirdi. İşletmeler dijital servislere daha fazla yatırım yaptıkça, tüketiciler de kendi beklenti ve ihtiyaçları doğrultusunda daha fazla kişiselleştirilmiş deneyimler talep ediyor. Sosyal medyada geçirilen zamanın artması, beğenilerinizin, alışveriş alışkanlıklarınızın ve konum bilgilerinizin anlık olarak toplanıp işlenmesine; bunun sonucu olarak da sevdiğiniz ve sevmediğiniz her şeyi önceden tahmin edilebilecek bir halde sunulmasına olanak sağlıyor.

Kişiselleştirilmiş servislere giden yolda büyük veri ile birlikte, bulut bilişim, yapay zekâ, IoT ve blok zinciri teknolojilerinin beraber ele alınacağı bir altyapı ve planlama gerçekleştirmek gerekiyor. IoT’nin veri setini beslemesi, verilerin gerçek zamanlı bir hızda analiz edilmesi için bulutta tutulması ve yapay zekâ destekli algoritmalar tarafından analiz edilerek anlık sonuçlar çıkarılması ve son olarak da veri güvenliğinin sağlanması adına blok zinciri, büyük veri stratejisi açısından bütünleşik bir yaklaşımı zorunlu kılıyor. 

Artırılmış analitik ile daha iyi sonuç almak mümkün

Yazının Devamını Oku

Pazarlamanın dijital öncelikli dönüşümü ve geleceği

İçinde bulunduğumuz ve işletmeleri ve sektörleri radikal bir biçimde etkileyen değişim süreci, pazarlamanın geleneksel tanımının ve uygulama alanlarının da yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor… Yeni teknolojiler, özelikle yapay zekâ, büyük veri, 5G ve IoT (nesnelerin interneti), her sektördeki firmaların müşterileri ile etkileşim kurma şeklini önemli ölçüde değiştiriyor. Bu teknolojiler ve hayatımıza giren artan dijital kanallar ile pa-zarlamacılar artık, müşterilerinin yaşamlarına değer katmak için her zamankinden daha fazla fırsata sahipler.

Sürekli ve kesintisiz bağlantı ile pazarlama artık gerçek müşteri ihtiyaçlarına çok daha bağlı ve daha kişisel hale geliyor. Pazarlamanın yeni paradigmasında ve geleceğinde, geleneksel teoriler ve uygulamalar arka planda kalırken, deneyimsel pazarlama ve insan odaklı teknolojiler öne çıkıyor olacak. Bu hafta, Uber, Amazon, SalesForce gibi önde gelen teknoloji şirketleri ile de çalışan dijital pazarlama ajansı Single Grain’in güncel bir araştırmasından da faydalanarak, salgının etkisi ile hızla değişen müşteri davranışları doğrultusunda pazarlama alanında öne çıkan yeni teknolojileri ve trendleri analiz ettim. 

Pazarlama çalışmalarına empati ile başlama

2020’de yaşadığımız değişim, müşteriler nezdinde empatinin ne kadar önemli olduğunu her kesime oldukça somut bir biçimde göstermiş oldu. Pazarlama açısından da bu süreci ciddi olarak ele almak gerekiyor. İnsanlar bir bisikleti artık sadece spor amaçlı tercih etmiyor ya da ekşi mayayı ekmek yapmak için almıyor; belirsiz, can sıkıcı ve öngörülemeyen bir dünyada teselli arıyorlar. Post Kovid Dünyası’nda da empati, duygusal pazarlama açısından itici bir güç olmayı sürdürecek.

Son zamanlarda müşterileri ile empati kurmayı hedefleyen firmaların değerlendirilmesi gereken bir konu da müşterilerin mahremiyetine saygı duyacak stratejiler geliştirmek. Kişisel verilerin korunması ve tüketici gizliliği, artan bir trend olarak pazarlamada da etkisini gösteriyor. Tüm Dünya’da müşteriler veri gizliliğine oldukça ciddi yaklaşmaktalar. Pazarlamacıların %21’i de gizliliğin tüketiciler nezdinde önemli ve artan bir endişe olmaya devam edeceği görüşünde. Apple’ın müşteri gizililiğine yönelik yaklaşımlarını öne çıkaran iletişimleri, müşterileri ile kurduğu empatinin bir sonucu.

Veri gizliliğine saygı duyacak şekilde pazarlama stratejileri geliştirme öne çıkıyor

Tüketiciler artan bir bilinç ile, markalarla paylaştıkları kişisel verilerinin güvende olduğundan ve kendilerinden onay alınmadıkça farklı firmalar ile paylaşılmadığından emin olmak istiyor. Pazarlama kampanyalarının tasarlanmasında da bu mahremiyete önem verilmesi gereken bir dönemdeyiz. Pazarlamada öne çıkan yeni kurallardan biri, kitlesel pazarlama yapmak yerine “hedef kitlenin onayını” alarak iletişime geçme gerekliliği.

Y kuşağı odaklı pazarlamanın etkisi azalıyor

Yönetici konumuna geçmeye başlayarak, karar verici pozisyonlara terfi etmeleri ve artan harcamaları nedeniyle, son yıllarda pazarlama sektörü tamamen Y kuşağı odaklıydı. Ancak bugünün milenyum kuşağı, 20'li yaşlardan oluşan bir grup olarak personalaştırma dönemini çoktan aştı. Benim de aralarında olduğum ilk Y kuşağı 40’larına yaklaşıyor. Bu yaş grubu, birçok pazarlamacının hedef kitlesinin hala önemli bir bölümünü oluştursa da, artık birkaç adım geri atıp, yarının iş gücüne ve karar vericilerine ulaşmak için bazı yeni fikirler bulmaya çalışmak kaçınılmaz bir hal alıyor… 

Yazının Devamını Oku

Etkinlik ve eğlence sektöründe öne çıkan trendler

2020’de pek çok şey gibi, fiziksel etkinliklerden, canlı konserlerden ve spor müsabakalarından da mahrum kaldık. Çoğu etkinlik tamamen ertelendi, iptal edildi; bir kısmı ise büyük kısıtlamalar ile etkisi azalarak gerçekleşti. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk defa bir olimpiyat ertelendi, hatta Japonya’nın bu yaz gerçekleşmesi planlanan olimpiyatları tekrar ertelemeyi planladığı ya da oyunların seyircisiz gerçekleşme ihtimali son günlerde gündemdeki yerini koruyor.

Bununla birlikte, zor zamanlar, her endüstriyi işlerini sürdürmek için yaratıcı çözümler bulmaya da yönlendiriyor. Etkinlik ve eğlence sektörünü olumsuz etkileyen bu belirsizlik ve negatif süreç devam etse de, teknolojinin ve dijital servislerin doğru kurgulanması ile birlikte oldukça farklı uygulamalar hayatımıza girmeye başladı bile. Yeni dijital kanallara entegrasyon, interaktif kurgular, oyunlaştırma ve yeni teknolojilerin sağladığı etkileşim etkinlik, eğlence ve spor alanındaki deneyimimizi tamamen değiştirecek. Bu hafta, Wunderman Thomson tarafından yayınlanan Gelecek 100 raporundan da yararlanarak bu alanlarda öne çıkan son trendleri analiz ettim. 

Sanal performans ve deneyimler öne çıkıyor

En basit tanımı ile sanal performans, performansı gerçekleştiren kişinin izleyici ile aynı yerde bulunmadığı etkinliği ifade ediyor. Bu, bir konser, konferans, gösteri veya  herhangi bir etkinlik olabilir.

Aynı ortamdaki heyecan ve coşkuyu barındırmasa da, sanal performanslar, organizatörler ve sanatçılar açısından daha çok kitleye dijital kanallar üzerinden erişim imkanı sağlıyor. Son kullanıcılar da aslında bir etkinliğe katılmak için göze almaları gereken süreçler yerine evlerinin veya ofislerinin konforunda istedikleri etkinliklere katılabiliyorlar. İlerleyen dönemlerde de bu alanda ciddi bir değişim gözlemliyor olacağız.

Konser ve Etkinliklerin Geleceği

İnsanların evlerinden katılım gösterdikleri etkinlikler ve canlı konserler; sektörün geleceğine yönelik de önemli bir zemin hazırlamaya başladı. Sosyal mesafeye uygun konser mekanı iddiası ile İngiltere’de faaliyete başlayan “Virgin Money Unity Arena”, Ağustos 2020'de ilk konserine ev sahipliği yaptı. Açık havada, katılımcıların birbirleri ile mesafeli, kendi özel oturma yerleri olan konser alanı, izleyicilerin konsere arabaları ile ulaştıkları andan itibaren sosyal mesafeye uyacak şekilde organize edilmiş (araba park yerleri bile bu şekilde oluşturulmuş). İzleyiciler yiyecek içecek siparişlerini de mekanın mobil uygulaması aracılığıyla uzaktan verebiliyor. 

“Flaming Lips” ise Ekim 2020'de tüm izleyicilerin ve grup üyelerinin esnek plastik balonların içine yerleştirildiği bir konser vererek sosyal mesafeye uygun konser olgusunu yeni zirvelere taşıdı. 

Yazının Devamını Oku

Ödeme sistemlerinde öne çıkan trendler

Kovid-19, toplumun her kesiminin çalışma, eğitim, sosyalleşme süreçlerini uçtan uca değiştirdiği gibi, ödeme ve alışveriş alışkınlıklarına yönelik olarak da yeni normalleri gündeme getirdi. Ödeme sistemlerinde öne çıkan trendlerden söz ederken, temel olarak iki önemli eğilimin etkisini analiz etmemiz gerekiyor: Değişen tüketici davranışları ve finansal servislerin artan dijital dönüşümü. Bu hafta ödeme alanında öne çıkan son trendleri analiz ettim.

Müşteriler sorunsuz deneyim istiyor

Son kullanıcıların yeni ödeme yöntemlerini benimsemesine yönelik ana noktayı doğru müşteri deneyiminin kurgulanması oluşturuyor. Müşteri deneyimi doğru kurgulandığında, alışkanlıkları değiştirmek de kolaylaşıyor. Günümüz müşterileri, kanal bağımsız olarak, aynı deneyim ile, ihtiyaçları anında, istedikleri cihaz üzerinden ödemelerini gerçekleştirmek istiyorlar. 

Ödeme süreçlerinde, sorunsuz deneyimden bahsederken, tüm bariyerlerin ortadan kalktığı ve işlemlerin en hızlı şekilde tamamlandığı satın alma süreçlerini düşünmemiz gerekiyor. Tek tuşla ödeme, temassız ödeme, görünmez ödeme (örneğin, Uber’deki ödeme deneyimi) veya otomatik ödeme bu uygulamalardan öne çıkanları… 

Bir diğer yandan, ödeme süreçlerini tasarlarken müşterilerin, aslında daha iyi bir alışveriş deneyimi beklentisinde olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu doğrultuda, sadece ödemeye odaklanmak tek başına başarıyı getirmiyor. Tüm alışveriş deneyimi içerisinde, ödemenin küçük ama çok önemli bir tamamlayıcı olduğu bilinci ile uygulamaları ve süreçleri uçtan uca oluşturmak önemli hale geliyor. 

Temassız ödemeler artık hayatın bir parçası…

Kovid-19’un ödeme alanındaki en büyük etkilerinden biri de temassız ödeme çözümlerinin yaygınlaşması oldu. 2020’de temassız işlemler Dünya’daki tüm yüz yüze işlemlerin %43'üne yükseldi. Visa’nın gerçekleştirdiği güncel bir araştırmaya göre de müşterilerin %74’ünün aşıdan sonra bile temassız ödemeleri kullanmaya devam etmesi bekleniyor.  Şifre gerektirmeyen temassız işlem limitinin artırılması da bu uygulamanın artmasındaki temel nedenlerden biri.  Temassız ödemeden bahsederken, sadece temassız özellikli plastik kartlar ile yapılan ödemeleri düşünmemek gerekiyor. Akıllı cihazlar üzerinden gerçekleşen mobil temassız ödemeler, mobil QR ile ödeme ya da Amazon Go tarzı tamamen kasasız ödeme çözümleri de artık bu kategoriye girmeye başladı. Salgının öne çıkardığı hijyen endişesi, fiziksel ortamlarda gerçekleşen ödemelerde temassız opsiyonunu öne çıkarsa da aslında, temassız ödemeler hız ve pratiklik adına da perakendede öne çıkıyor. Kasadaki işlem sürelerini kısaltıp, kuyrukların azalmasında da temassız ödemeler büyük fayda sağlıyor. Pratikliğin yanında temassız ödemeler sanılanın aksine güvenlik açısından da oldukça ideal bir çözüm. Bu yöntemdeki riskler oldukça azaltılmış ve kontrol altına alınmış durumda. Ancak, şunu da kendimize sormamız gerekiyor, temassız ödemeler bu kadar basit, kullanışlı ve güvenliyken, kartların ve POS’ların çoğu bu uygulamayı destekliyorken ve Türkiye bu teknolojiyi ilk benimseyen ülkelerden biri olmuşken, bu uygulamanın yayılımı neden bu kadar uzun sürdü? Bazı teknolojilerin ve uygulamaların yayılımı beklenenden uzun sürse de teknolojide belirli eşik noktalarına geldikten sonra geriye dönüş olmuyor. Artık hem müşteriler hem de üye işyerleri temassız ödemeyi talep ediyorlar.

Giyilebilir teknolojilere de temassız ödeme entegrasyonu geliyor

Giyilebilir teknolojilerin gelişimi ile bu cihazlar ile de temassız ödeme yapılması sağlanıyor. Bugün akıllı saatler ve pek çok sağlık bilekliği temassız ödeme opsiyonunu da destekleyecek şekilde piyasaya sunulmaya başladı. 

Yazının Devamını Oku

Yapay zeka teknolojilerinde öne çıkan trendler

En temel tanımı ile bilgisayarların karmaşık problemlere insanlar gibi çözümler getirmesini sağlayan yapay zeka (artificial intelligence- AI), günümüzün en önde gelen teknoloji trendlerinden biri. Yeni elektrik olarak da tanımlanan AI, çalışma ve yaşam şeklimizi büyük ölçüde değiştiriyor. AI ile gerçekleştirilebilecek uygulamalar da oldukça çeşitlilik gösteriyor: Dijital asistanlar, sürücüsüz araçlar, gerçek zamanlı çeviri hizmetleri, görüntü işleme uygulamaları, dronelar, AI destekli fiziksel robotlar, kişiselleştirilmiş ürün önerileri, vb… Bunların yanında, yapay zeka, kanseri erken tespit etmek için de kullanılıyor, küçük çocuklara sevdikleri karakterlerin sesinden masal okumak için de; finansal işlemlerde dolandırıcılık tespiti, fiyat karşılaştırma ya da akademik makaleleri tarayarak yeni buluşlar ortaya çıkarmak için de…

Günümüzde kurumsal firmalar, yapay zekayı daha çok rekabet avantajı, maliyet ve zaman tasarrufu elde etmek için kullanıyor. Önde gelen araştırma firmalarından Deloitte’un 2020 yılında üst düzey yöneticiler ile gerçekleştirdiği bir anket, AI'nın şu anda işletmelerde farklı hedefleri desteklemek için uygulandığını ortaya koyuyor: Süreçleri daha verimli hale getirmek (%28), mevcut ürünleri ve hizmetleri geliştirmek (%25), yeni ürünler ve hizmetler oluşturmak (%23), karar vermeyi iyileştirmek (%21) ve maliyetleri düşürmek (%20) gibi… 

Öte yandan, AI alanında yaşanan gelişmelerin hızı ve gelinen nokta, son kullanıcılar nezdinde endişelere de sebep oluyor. AI odaklı tartışmalar genellikle şu şekilde başlıyor: “Yapay zeka insanlığı tehdit edecek bir konuma gelerek, dünyayı ele geçirecek mi”; “AI ne zaman işlerimizi elimizden alacak”; “sanal asistanlar ve akıllı cihazlar ile her şeyimiz takip ediliyor mu, sürekli izleniyor muyuz” … Bu tartışmaların çok ötesinde, AI gerçek anlamda hem günlük yaşantımızı hem de iş süreçlerimizi derinden etkilemeye başlamış durumda. Yapay zeka çağında yaşadığımızın farkında olmak; AI’ın uygulama alanlarını ve etkilerini doğru analiz edebilmek her geçen gün daha da önemli bir hal alıyor. Bu nedenle AI alanındaki gelişmeleri yakından takip etmek ve işimize entegrasyonu için planlar yapmak çok önemli. Yapay zekanın ilerlemesini umursamayan veya çok erken olduğunu düşünenler için tehlike çanları çalıyor olacak. 

Bugün hayatımızda önemli bir yeri olan AI’ın, temelleri, bu disiplinin babası olarak nitelendirilen Alan Turing tarafından neredeyse 70 yıl önce atıldı. İlk çalışmaların başlangıcından bu yana, temel amaç bilgisayarların insanlar gibi davranmasını sağlamak. İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle, bazı teknoloji devleri Turing testini geçtiklerini iddia etseler de gerçekte böyle bir ilerlemenin önünde uzun yıllar var (Turing testi, bir insanın sorduğu bir soruya gelen yanıtların, bir insan tarafından mı yoksa bir bilgisayar tarafından mı verildiğinin ayırt edilemediği durumu ifade ediyor). Belirsiz süreçler karşısında insani reaksiyonlar veren, doğal dilleri anlayıp, dünyamızı insan beyni kadar anlayabilen ve bağlantı kurabilen makineler henüz tam anlamıyla geliştirilmiş değil. 

Peki 2021’de ve ilerleyen yıllarda AI alanında öne çıkacak olan uygulamalar ve odaklar neler olacak? 

Nesnelerin Yapay Zekasına (AIoT) merhaba 

Nesnelerin Yapay Zekası olarak adlandırılan kavram, iki önemli teknoloji trendi olan nesnelerin interneti (IoT) ve  yapay zekanın etkileşiminden oluşuyor. AIoT internete bağlı cihazların sadece veri üretmesindense; topladıkları verilerden bir şeyler öğrenip, gerekli aksiyonları otomatik olarak almalarını ifade ediyor. Konuşmanızı anlayarak, size gerekli cevabı veren dijital asistanlar, bu alandaki en somut örneklerden biri. 

Benzer şekilde, AIoT ile akıllanan ofisler, ofiste sadece kaç kişinin, ne kadar süre bulunduğunu raporlamakla kalmayacak; aynı zamanda enerji tasarrufu sağlamak iç aydınlatma ve ısıtma konusunda da kararlar alabilecek. Evimizden bir örnek olarak AIoT buzdolaplarını verebiliriz. Bu buzdolapları içindeki ürünleri tarayarak, buzdola bınızda bulunan malzemelerden hangi yemekleri yapabileceğinizi tarifleri ile size sunacak. 

Yazının Devamını Oku

2021’de öne çıkacak olan teknoloji trendleri

Time dergisi tarafından, “şimdiye kadarki en kötü yıl” olarak nitelen-dirilen 2020, teknoloji dünyası açısından da unutulmayacak bir yıl oldu. Pandemi, bizi rutinlerimizden çıkmaya zorlayarak, yaşama ve çalışma şeklimizi çarpıcı bir biçimde değiştirdi. Zorunluluktan kaynaklı değişim, kullandığımız teknolojilere de yansıdı. Uzun süredir tartışılan pek çok uygulamanın hızla hayatımıza girişine tanıklık ettik. Şu bir gerçek ki teknoloji bu denli hayatımızda olmasa, bu süreçte işlerimizi bu denli kesintisiz devam ettirmemiz de mümkün olmayacaktı. Bu nedenle pek çok kez dile getirdiğimiz üzere, tüm sektörler açısından yeni teknolojiler hayat kurtarıcı bir etkiye neden oldu.

2020’de tanıştığımız yeni normalin özellikle yeni teknolojiler özelindeki etkilerini, bu yıl çok daha fazla hissedeceğiz. Bu yazımda, teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda, 2021’de öne çıkacak olan teknoloji trendlerini analiz ettim.

Yapay zeka her yerde

Yapay zekan (AI) uygulamalarını, çoğu zaman farkında olmadan, pek çok alanda tecrübe etmekteyiz. Doğal dil işleme uygulamaları olarak, ses komutlu dijital asistanlar ya da sohbet robotları, günümüzde yapay zekanın en ilgi çeken kullanım alanlarından biri. Özellikle, teknoloji devlerinin dijital asistanlara yönelik artan yatırımları ve birbirleri ile yarışırcasına ürünlerini geliştirmeleri, son kullanıcılar nezdinde de bu teknolojiye olan ilgiyi artırdı (Apple Siri, Google Assistant ve Amazon Alexa dijital asistan kategorisinde global olarak da öne çıkan uygulamaların başında yer alıyor).

Bunun dışında yapay zeka, verileri analiz ederek daha iyi kararlar alınmasını sağlamak, değişen müşteri davranışlarını tespit etmek ve gerçek zamanlı, kişiselleştirilmiş deneyimler sağlamak için de kullanılıyor.

Duygusal yapay zeka da gelişiyor…

Yapay zekanın, karşısındaki insanın duygu durumu ve hisleri doğrultusunda iletişim kurması ve bu doğrultuda tahmin oranını arttırması şu anda en ilgi gören alanlardan biri. Duygusal yapay zeka olarak adlandırmaya başlayan bu alan hızla gelişiyor. Şu anda, pek çok chatbot, kullanıcıların değişen cümlelerinden, vurgularından ya da noktalama işaretlerinden, sinirlenip sinirlenmediğini anlıyor ve görüşmeyi bu doğrultuda devam ettirebiliyor. Benzer bir şekilde, müşterilerin, bir e-ticaret sitesi içerisinde dolaşırken, inceledikleri ürünleri almaya ne derece yatkın oldukları da çok büyük hassasiyet ile hesaplanabiliyor. Tahmine dayalı duygusal yapay zeka ile ilgili en büyük zorluk, farklı kültürlerden farklı insanların aynı olayları değişkenlik gösterecek şekilde yorumlayabilmeleri ya da aldıkları aksiyonların değişmesi.

Yazının Devamını Oku

Ulaşımın geleceği

Pek çok sektörde olduğu gibi, otomotiv sektöründe de inovasyon artık geleneksel oyunculardan ziyade, teknoloji firmalarından geliyor ve otomobillerimiz de tekerler üzerinde giden oldukça gelişmiş bilgisayarlara dönüşüyor… Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere, Apple’ın son tüketicilere yönelik araba projesi ve sürücüsüz araç teknolojilerine yönelik hamleleri bu radikal değişime oldukça somut bir örnek teşkil ediyor.

Yaklaşık bir asırdır otomotiv endüstrisi, temel olarak mühendislikte mükemmellik doğrultusunda rekabet avantajı sağlamaya odaklandı. Bununla birlikte, arabaların sürekli daha da akıllı ve farklı servisleri destekleyecek şekilde bağlantılı olduğu bu dönemde, bu strateji tek başına yeterli olmuyor. Artık, arabalar kendi aralarında ve farklı nesneler ile de (trafik ışıkları, otopark noktaları, benzin istasyonları, araç servisleri, muayene istasyonları, vb.) haberleşmeye ve iletişime geçmeye başlıyor. 2021’e girerken şu bir gerçek; geleneksel otomotiv üreticilerinin tümü işlerinin ve sektörlerinin geleceği konusunda endişeliler ve bu doğrultuda büyük bir bilinmezlik olduğunda hemfikirler… Fakat, bununla birlikte, pazarın hangi yönde evrileceğine yönelik olarak net bir görüşe sahip değiller… Bu yazımda, dünya genelinde ulaşımdaki gelişmeleri tetikleyen trendleri paylaşarak, gelecekte ulaşımın nasıl olacağına dair bir ışık tutmak istedim… 

Trafikte kara şimşeklere doğru

Otomotiv endüstrisini ve otomobillerimiz ile olan ilişkimizi kökten değiştirecek teknolojilerin en önde geleni kuşkusuz, son yılların da en popüler teknolojileri arasında gösterilen “sürücüsüz araçlar”. Sensör, görüntü işleme, makine öğrenme, haritalama ve iletişim teknolojilerindeki süreklilik gösteren gelişmeler, sürücüsüz araçları hayatımızın bir gerçeği haline getirmeye oldukça yakın. Bununla birlikte, halen tartışmaları devam eden; güvenlik konusundaki endişeler, makul fiyat beklentisi ve regülasyonların netlik kazanmaması gibi pek çok konu sürücüsüz araçların gelişimini ve piyasaya çıkışını etkiliyor (bugün, sürücüsüz bir aracın kaza yapması ya da arabada bir sorun oluşması durumunda suçun kimde olduğu sorusunun yanıtını halen aramakta). 

Sürücüsüz araçlar birden hayatımıza girmeyecek

Pazarda bu kadar hareket olmasına ve yatırımların artmasına rağmen, belirsizliklerin de oldukça fazla olması, beklentileri yıllara yaymayı gerekli kılıyor. Tam anlamıyla sürücüsüz araçlara giden yolda, belirli aşamalardan geçileceğini öngörebiliriz. Örneğin, önce özel şeritlerde sürücüsüz otobüslerle karşılaşmamız (örneğin sürücüsüz metrobüsler), sonrasında sürücüsüz kamyonların limanlar ya da madenler gibi yük taşımacılığı için kullanılan iş alanlarında yaygınlaşması ve sonrasında da belirli şeritlerin tamamen sürücüsüz araçlara ayrılması gibi… Ancak, beklenmeyen krizlerin, bu tarz uygulamaları öngörülemeyecek şekilde hızlandırdığını da Korona ile birlikte deneyimlemiş olduk. Korona’nın başladığı Çin’de, sürücüsüz taksiler kullanılmaya başlandı bile. 

İlerleyen dönemlerde sürücülü araçlar yasaklanabilir

Bugün için henüz erken olmasına rağmen, günümüzün en değerli otomotiv markası Tesla’nın kurucusu ve CEO’su Elon Musk’un öngörüsüne göre; “ilerleyen yıllarda sürücüsüz araçların yaygınlaşmasıyla birlikte sürücülü araçlar yasaklanabilir”… Google, Uber, Tesla gibi teknoloji devleri sürücüsüz araçlara yönelik hatırı sayılı bir yatırım yaparak, sektörün dinamiklerini ve geleceğini etkileyecek hamlelerine çoktan başladılar. (Google uzun yıllardır sürücüsüz araç çalışmalarını resmi olarak sürdürüyor ve San Francisco sokaklarında bu araçların testlerini gerçekleştiriyor. Ben de Silikon Vadisi ziyaretlerimde pek çok kez Google’ın Waymo araçlarına rastlamıştım). Geçtiğimiz aylarda Elon Musk da, Tesla’nın tamamen sürücüsüz sürüş özelliğini, 2021’in başlarında bir abonelik hizmeti olarak kullanıma sunacağını belirtti. Tesla’nın önemli bir özelliği konumundaki “auto pilot” servisi, otomatik fren, hızlanma, arabanın kendi kendine park etmesi ve sürücü asistanı gibi özellikleri desteklemekte. Yeni sürücüsüz sürüş özelliği ile birlikte arabanın şerit değiştirmesi, belirli trafik işaretleri ve trafik lambalarını tanıyarak bu ikazlara göre hareket etmesi de mümkün olacak, ancak yine de bu özellik ile tamamen kontrolün arabada olacağı bir sürücüsüz araç deneyimi beklememek gerekiyor. Şimdi, bu devlerin yanına Apple’ da somut olarak eklenmekte. Sürücüsüz araçlar ve dijital dönüşüm, iş modelleri ile birlikte, araba tasarımlarını, otomotiv ekosistemini, müşteri beklentilerini de kökten değiştirecek.

Yazının Devamını Oku

Apple’ın son hamlesi Apple Arabası mı?

Üniversitelerdeki derslerimde ve katıldığım konferanslarda dijital dönüşümden bah-sederken, Mercedes’in efsane yöneticilerinden Dieter Zetsche’nin bir paylaşımından sıklıkla yararlanırım.

Uzun yıllar, Mercedes gibi sektöre yön veren bir şirketin bir numaralı yöneticiliğini gerçekleştiren Zetsche, dijital dönüşümden en çok etkilenen ve değişim kaynaklı tehdit altında olan sektörlerden birinin otomotiv sektörü olduğunu aktarmış; ilerleyen dönemlerde pek çok bilindik otomotiv markasının tarih olabileceğini belirtmişti. Zetsche’ye göre bunun nedeni, Mercedes’in geleneksel araba üreticisi olan ana rakiplerinin yerini Tesla (açık ara öne geçmeyi başardı ve günümüzün en değerli otomotiv firması olmayı başardı), Uber, Google, Apple gibi teknoloji firmalarının almasıydı. Bu teknoloji devleri, ezber bozan hamleler ile girdikleri her sektörü gerçek anlamda dönüştürmeye odaklanıyorlar. Geleneksel otomobil üreticileri, “nasıl daha iyi bir araba üreteceklerine” odaklanırken; teknoloji firmaları “dört teker üzerinde giden bilgisayarlar” piyasaya sürme vizyonu ile paradigmayı değiştiriyorlar. Bu doğrultuda, alışık olduğumuz araba konsepti bambaşka bir hal alırken, “araba” tanımı da değişiyor. 

Bu hafta, bu sürece yönelik çarpıcı bir gelişme yaşadık. Teknoloji dünyasında, Apple’ın 2024 yılına kadar, daha gelişmiş pil teknolojisine sahip kendi otomobilini üretmeyi planladığı haberleri büyük heyecan yarattı. Reuters’in paylaştığı bir habere göre, Apple sürücüsüz araç teknolojileri odaklı çalışmaları ile otomotiv sektörünü “disrupt” edecek (sektörün derinden dönüşümünü tetikleyecek). 

Apple’ın kendi sürücüsüz araç çalışmaları ya da Apple lansmanlarının meşhur deyimi ile “next big thing” (bir sonraki büyük ürün) olarak Apple Car’ı (Apple Arabası) konumlandırması 2014 yılına kadar uzanıyor. Anlaşılan Apple’ın uzun yıllardır sürücüsüz araç teknolojileri odağında devam eden ve “Project Titan” olarak bilinen çalışmaları, tüketicilere bu hizmeti sunabilecek seviyeye geldi ki, bu hafta sektörde tsunamiye neden olan gelişmeleri tetikledi. Çıkan haberler, Apple’ın hisse değerini %3 artırırken, Tesla gibi son dönemlerde otomotiv sektörünün en yenilikçi şirketinin hisse değerinin bile düşmesine neden oldu. Apple’ın yeni odağının, ilk iPhone’un çıkışındaki heyecanı yaratacağı ve otomotiv sektörünü tamamen değiştireceği düşünülüyor. 

Apple Arabası’na yönelik haberlerin ardından, önde gelen otomotiv üreticilerinden Volkswagen’in CEO’su Herbert Diess de bu durumun, geleneksel üreticiler açısından tehdit oluşturacağını; “neredeyse sınırsız kaynaklara sahip yeni rakipler, sektörümüzdeki değişimi kesinlikle hızlandıracak ve yeni beceriler getirecek” şeklinde dile getirdi. 

Bununla birlikte, otomobil üretmek, her yıl dünyanın dört bir yanından, farklı parçalar temin ederek yüz milyonlarca elektronik ürün üreten, Apple gibi bir firma için bile, bu şartlar altında oldukça zor. Öte yandan, şu anda böyle bir girişime cesaret edebilecek bir şirket varsa, onun da Apple olması gayet normal. Yine de otomobil üretiminin, tüketici elektroniğine kıyasla çok daha kompleks bir mekanizma olduğunu belirtmekte yarar var. Tesla’nın kârlı bir şirkete dönüşmesinin yaklaşık 17 yıl sürdüğünü belirtmeliyiz. Hatta, söylentiler ardından, Tesla’nın kurucusu Elon Musk gerçekleştirdiği bir paylaşımda, o zamanlar zor durumda olan Tesla’yı satın alması için Apple'ın CEO'su Tim Cook'tan randevu talep ettiğini, ancak Cook'un "toplantıya katılmayı reddettiğini" belirtti. 

Apple’ın CEO’su Tim Cook da Haziran ayında Bloomberg ile gerçekleştirdiği bir röportajda, Apple’ın sürücüsüz araç teknolojilerine odaklandığını açıkça belirtmişti.  Ancak, Apple’ın kendi arabasını tasarlayarak, uçtan uca bir üretime mi gireceği; yoksa bir üretici ile anlaşarak, arabaya sürücüsüz araç yeteneği kazandıracak yazılıma mı odaklanacağı hala belirsizliğini koruyor. Her hâlükârda, Apple’ın son tüketiciye ulaşma stratejisi, Google’ın Waymo olarak adlandırdığı ve araç paylaşım uygulamaları için sürücüsüz araç üretme stratejisi ile farklılık gösteriyor. 

Apple’ın sürücüsüz araç çalışmalarının temelinde pil maliyetini "radikal bir şekilde" düşürebilecek ve aracın menzilini artırabilecek yeni bir pil tasarımı bulunuyor. Ayrıca, Apple’ın sürücüsüz araçların yolun üç boyutlu bir görünümünü elde etmesine yardımcı olan lidar sensörleri de dahil olmak üzere uygulama özellikleri için dış ortaklardan yararlanacağı tahmin ediliyor. Zaten bu yıl piyasaya sürülen iPhone 12 Pro ve iPad Pro modellerinde de lidar sensörler bulunuyor. 

Yazının Devamını Oku

Perakende sektöründe öne çıkan son trendler

Koronavirüs ile perakende sektöründe ciddi bir dönüşüm yaşanıyor, fiziksel mağazaların rolü tekrar tanımlanıyor. Bununla birlikte, e-ticaretin büyümesini ve online kanallardan siparişlerde görülen önemli artışı, fiziksel mağazacılığın sonu olarak değerlendirmek de doğru değil. Gerçek şu ki, fiziksel mağazacılık devam edecek; sınıf ortamındaki derslerin, ofiste çalışmanın devam edeceği gibi… Ancak, e-ticaretin ve gelişen dijital servislerin perakendeciliği nasıl etkilediğini ve dönüştürdüğünü düşünmek gerekiyor.

Değişen müşteri davranışları ve tercihlerinin önemli bir bölümünün Korona sonrasında da kalıcı olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Online siparişler, fiziksel mağazaların dijital servis ve teknolojiler ile dönüşümü yani “fijitalleşmesi”, veri odaklı kararlar ile daha doğru öngörü analizleri ve kişiselleştirilmiş servisler Post Kovid sürecinde de öne çıkacak. 

Bu yazımda, değişimin oldukça hızlandığı ve zorulu hale geldiği perakende sektöründe öne çıkan trendleri analiz ettim…

Mağazaların depo bölümleri genişliyor…

Yeni dönemde hayatta kalmak isteyen perakendecilerin, mağazalarını değiştirmeli gerekmekte. Halihazırdaki mağazaların depoları, genelde sadece fiziksel mağaza operasyonları için planlanmışken; sürekli artan e-ticareti hacmi, depoların genişletilip, yeniden planlanmasını gerektiriyor. Ayrıca stokları doğru bir şekilde yönetmek ve gerçek zamanlı kontrol sağlamak adına yeni çözümlere de yatırım yapmak gerekiyor. 

Artık, mağazaları, sadece gidip alışveriş yaptığımız yerler olarak değil; evlere sipariş için gereken ürünlerin depolandığı ve en hızlı şekilde paketlenip gönderimin planladığı organize depolar olarak da düşünmek gerekiyor. 

Talep tahminine yönelik makine öğrenmesinden yararlanma

Tüketicilerin temel ihtiyaçlarını önceliklendirecek şekilde alışveriş alışkanlıklarını değiştirmesi, perakendeciler adına talep tahminlerinin de yeniden modellenmesini gerektiriyor. Markalar, sahip oldukları büyük veriyi, makine öğrenme algoritmaları ile destekleyerek taleplere yönelik daha doğru planlama sağlayabiliyorlar. Makine öğrenmesinin gelişimi ve öğrenme hızının sürekli artışı geleneksel tahmin yöntemlerine kıyasla çok daha hassas öngörüler sağlıyor. Bu hassasiyetin sebebi, algoritmaların sadece işletmelerin sahip olduğu veriden yararlanmaktansa, dış kaynaklardan da farklı veri tiplerini alarak tahminleri mümkün olduğunca gerçeğe yaklaştırmasından kaynaklanıyor (pazar istatistikleri, hava durumu, ekonomik veriler, tematik günlerin/tatillerin etkisi, toplumun duygusal durumu, vb.). Bu şekilde de gereksiz stok tutmanın önüne geçmekten; depo ve lojistik giderlerini azaltmaya kadar pek çok operasyonel verimlilik sağlanıyor.

Veri bilimine dayalı kişisel servis ve öneriler

Yazının Devamını Oku

Restoranların odaklanması gereken stratejiler

Kovid-19’un beklenen 2. dalgasının negatif etkilediği işletmelerin başında restoranlar geliyor. Geçtiğimiz hafta itibariyle, ülkemizde de başlayan yeni kısıtlamalar doğrultusunda, restoranlar sadece paket servis ve gel-al hizmeti vermeye başladı.

Sektörün karşı karşıya kaldığı tüm tehditlerin yanı sıra; günümüzün dijital öncelikli doğası, restoranların bir yandan da müşterileri ile daha derin bağlar kurmalarına, yeni müşterilere ulaşmalarına ve alternatif gelir modelleri geliştirmelerine imkan sağlıyor. Ancak, krizi fırsata çevirmek için, restoranların öncelikle değişen tercih ve öncelikleri doğru analiz etmeleri ve müşterilerinin ihtiyaçlarını karşılayacak dijital stratejileri çevik bir yaklaşım ile geliştirmeleri gerekiyor.

Setting the Table (Masayı Kurmak) kitabının yazarı, Danny Meyer, bu süreci gayet güzel ifade ediyor: “Bir iş yapmak, tıpkı hayat gibi, insanlara ne hissettirdiğinizle ilgilidir. Bu kadar basit ve bu kadar zor…”

Bu süreçte, restoranlara destek olmak adına, araştırmalarım doğrultusunda, odaklanılması gereken stratejileri ve ilham vermek adına bir takım fikirleri paylaşmak istedim. 

Hijyen ve gıda güvenliği tüm restoranların bir numaralı önceliği olmalı

Google Trends verileri doğrultusunda, son 5 yıldır “yakınımdaki restoranlar”, “yakınımdaki” aramalar arasında en popüleriydi. Korona’nın etkileriyle değişen müşteri davranışları, restoran keşif ve tercih süreçlerini de değiştirdi. Son zamanlarda “yemek teslimatı”na yönelik aramalar, 100% artış göstermiş durumda.

Bununla birlikte, Kovid-19 sonrasında da, yakınımızdaki restoranları gözden geçirirken ya da duyduğumuz bir restoranın yorumlarını incelerken, hijyen standartları değerlendirme açısından öncelikli olacak. Restoran değerlendirme uygulamaları da restoran puanlarında hijyen ve sanitasyon yorumlarını ve puanlarını genel değerlendirmede öne çıkarıyor olacak.

Ülkemizde de faaliyet gösteren global restoran arama ve keşif uygulaması Zomato, kullanıcıların ilgilendikleri restoranların hijyen puanlarına giderek daha fazla odaklandıklarını yayınladığı bir raporda belirtti. Hijyen puanları yüksek olan işletmelere verilen siparişlerde % 25'e varan bir artış görüldüğü paylaşıldı.

Bu doğrultuda, şunu söylemek yanlış olmaz; “11 Eylül saldırılarından sonra, güvenliğe yönelik yatırımlar arttığı gibi, Post Korona sürecinde de hijyen odaklı yatırımlar artış gösterecek.” Bu nedenle, restoranların pazarlama faaliyetlerinde ve müşteri iletişimlerinde, hijyen önlemlerini öne çıkarmaları ve bu doğrultuda adımlar atmaları oldukça önemli.

Yazının Devamını Oku

Geri dönüşüm odaklı inovasyon

Geri dönüşüm bilincine ve atık yönetimine yönelik son dönemlerde artan farkındalığa rağmen, dünyamızda her geçen gün üretilen çöp miktarı hızla artış göstermeyi sürdürüyor… Birleşmiş Milletler'e göre 2025'te dünyadaki çöp miktarı neredeyse iki katına çıkacak.

Bunun yanında, günümüzün en ciddi çevre sorunlarından biri de plastik atıklar… Kullandığımız plastiğin ancak %10’undan daha azı geri dönüştürülüyor ve şu anda okyanuslarımızda tahmini olarak 7 milyon ton ağırlığında, 100 milyon ton plastik bulunuyor. Kullanıp atılan bu atıklar, okyanusun ortasında yeni bir kıta oluşturmuş durumda. Plastiklerden oluşan ve 7. kıta olarak adlandırılan, bu yeni kıta dünyaya verdiğimiz zararı son derece somut bir şekilde  gözler önüne seriyor… 

Ancak, tüm bu çarpıcı gerçeklere rağmen, küresel olarak plastik üretimi ve tüketimi hızla artmaya devam ediyor. Plastiğin ucuz temin edilebilir bir malzeme olması, talebi artırarak tüketim mallarının üretilmesini ve paketlenmesini kolaylaştırıyor. 2021 yılına girerken, kelimenin tam anlamıyla, günlük hayatımızda plastik ürünler ile çevrilmiş haldeyiz. 2050 yılında, okyanustaki plastik sayısının balık sayısından fazla olacağı öngörülüyor… 

Bu veriler, geri dönüşümün ne kadar önemli bir strateji olduğunu ve toplumun her kesimince dikkatli bir şekilde ele alınması gerektiğini gösteriyor. Geri dönüşümü, sadece geri dönüştürülebilir malzemelerin geri kazanılması olarak değil; komple bir ekonomik sistem olarak değerlendirmek gerekiyor. Çok az insan, geri dönüşümü sadece yollardaki geri dönüşüm malzeme toplama kutuları ile sınırlı saysa da, geri dönüşüm bilincinin çok daha geniş kitlelerce özümsenmesi ve günlük hayatın akışında her zaman dikkat edilmesi gereken bir olgu olarak ele alınması gerekiyor. 

Çevresel kaygıların tüketiciler için daha önemli hale gelmesi, şirketleri sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde ürünler tasarlamaya yöneltiyor. Birçok şirket, çevre dostu uygulamalarını ön plana çıkarmanın bir yolu olarak geri dönüştürülmüş malzemeleri ürünlerinde ya da ofislerinde kullanmaya başladılar. Son zamanlarda, benim takip ettiğim kadarı ile Apple, BMW gibi önde gelen markalar, son lanse ettikleri ürünlerde geri dönüşüm malzemeleri kullandıklarını özellikle belirtiyorlar. Öte yandan, sosyal girişim odağında pek çok start-up’ın geri dönüşüm ve atık yönetimi konusunda birbirinden ilginç inovasyonlar ortaya çıkardığını görmekteyiz. Bu yazımda, geri dönüşüm odağında öne çıkan ürünleri analiz ettim. 

Pentatonic - Döngüsel ekonominin temsilcisi bir tasarım firması

Avrupalı bir tasarım şirketi olan Pentatonic, çalışmalarının merkezine döngüsel ekonomiyi yerleştiriyor. Şirket ürettiği tüm ürünlerinde atıklardan yararlanıyor ve üretilen ürünler de ömrünü doldurduğunda tekrar geri dönüşüme sokuluyor.
Method - Okyanuslardan Banyolara

Method isminde bir sabun markası, okyanuslardaki plastikleri toplayıp, bunlardan özel bir sıvı sabun kabı tasarlıyor. 

Yazının Devamını Oku

Geleceğin meslekleri üzerine

Dr. Şebnem Özdemir ile Eylül ayında Sn. Birol Güven’in Gelecek Geliyor Programı’na konuk olduğumda tanıştım. Öncesinde de özellikle veri bilimi ve yapay zeka odaklı çalışmalarını takip ediyordum. Şebnem Hoca, İstinye Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri Bölüm Başkanlığı’nı yürütüyor ve aynı zamanda Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de Bilgisayar Bilimi ve Yapay Zeka Lab’ında araştırma işbirlikçisi olarak çalışmalarına devam ediyor. Futuristler Derneği Başkan Yardımcısı da olan Dr. Özdemir, ülkemizde özellikle yapay zekanın gelişimi, uygulama alanları ve geleceğin meslekleri odağında öncü çalışmalar gerçekleştiren akademisyenlerin de başında geliyor.

Şebnem Hoca ile geleceğin mesleklerinden, değişen meslek kavramına; verinin artan öneminden, yapay zekanın işleri nasıl etkileyeceğine; büyük veri yapay zeka ilişkisinden, yeni yetkinliklere kadar pek çok güncel ve merak edilen konuya yönelik keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu söyleşide, Şebnem Hoca daha bu hafta MIT’nin Geleceğin İşleri Zirvesi’nde öne çıkan bir mesleği de ilk defa hurriyet.com.tr okurları için paylaştı: “Remote Specialist”, yani Uzaktan Çalışma Uzmanı… 

Üzerinde detaylı tartışılması ve düşünülmesi gereken bir çok önemli tespit barındıran bu söyleşiyi bir video analiz ile de devam ettireceğiz… 

Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Şu an vardığım noktaya gelmemi sağlayan sanırım lisans mezuniyetim; matematik bölümü. Üniversite tercihlerimi “nasıl bir bölüm tercih edersem, 5 yıllık ve 10 yıllık süreçte geçerli olur, potansiyelini kaybetmez?” sorusunu sorarak belirlemiştim. Nitekim matematik sayesinde özel sektör tecrübesi kazandım, sonrasında akademiye geçiş yaptım, doktora sonrası araştırmalarım için Amerika’ya gittim. Halihazırda İstinye Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri Bölümü’nün Bölüm Başkanlığı görevini yürütüyorum. Aynı zamanda Amerika’nın önde gelen üniversitelerinden olan MIT’nin Yapay Zeka ve Bilgisayar Bilimleri Laboratuvarı’nın araştırma işbirlikçisiyim. Futuristler Derneği’nin de Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyorum.

Mesleklerin Geleceğine yönelik ülkemizde en detaylı araştırmaları gerçekleştiren ve bu alanda yayınlar yapan bir akademisyensiniz. Kitabınız için  araştırmalarınız ve Dünya Ekonomik Forumu'nun son yayınlanan "Geleceğin Meslekleri" raporu doğrultusunda, yakın gelecekte öne çıkacak meslekler, Sizce neler olacak?

Teşekkür ederim. Doç. Dr. Deniz Kılınç ile birlikte yazdığımız “Geleceğin Meslekleri” kitabında, bir gün insanların seyahat etmekten korkabileceği ve sanal seyahat fikrinin Artırılmış Gerçeklik Seyahat Oluşturucu/Tasarımcı’yı ortaya koyacağını belirtmiştik. Tabii bunu söylerken COVID-19 aklımızda yoktu. Öyle ki, uzak bir zaman diliminde var olacağı öngörülen geleceğin meslekleri, Dünya’daki değişimle sanılandan çok daha yakın bir zamanda ortaya çıkmaya başladı.

Birkaç gün önce MIT’nin Geleceğin İşleri Zirvesi’ne katıldım. Hemen oradan bir örnek vereyim: “Remote Specialist”. Şu anda eğitimden sağlığa, çalışma hayatına, hatta eğlenceye kadar pek çok süreç uzaktan yürütülüyor. Ancak tam bir deneme yanılma yöntemi güdülmekte. Uzaktan yürütülen işlere ya da süreçlere dair bir tanımlamamız yok, bilakis tüm uzaktanlığın geçici olduğuna o kadar inanıyoruz ki, bizi idare etsin yeter düşüncesiyle hareket ediyoruz. Oysa MIT bakışı, uzaktan süreçlerin yeni bir uzmanlık alanı oluşturacağı yönünde. Hatta oldukça geniş bir uzmanlık.

Yazının Devamını Oku

2025’in iş dünyasında öne çıkacak yetkinlikler

Her şey hızla değişiyor. Önümüzdeki yıllarda iş dünyasında öne çıkacak yetkinlikler açısından da değişim kendini her alanda belli ediyor.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından yayınlanan ve oldukça ses getiren “Mesleklerin Geleceği 2020” raporuna göre, çalışanların yarısının beş yıla kadar yeni yetkinliklere sahip olması gerekecek. Bu hızlı değişimin temel tetikleyicisi, pandemi sebebiyle artış gösteren “dijital disruption” (dijital yıkım). Bu yıkım hem  ekonomik olarak, hem de artan dijital dönüşümün ve otomasyonun iş süreçlerini değiştirmesi şeklinde kendisini gösteriyor. “Disruption”, benim de derslerimde ve konferanslarımda oldukça sık kullandığım, günümüzde detaylı olarak analiz edilmesi gereken bir kavram. “Disruption”ı getirileri kapsamında hem tehdit, hem de fırsat olarak ele almakta yarar var. Açıkçası “disruption”, hemen her şeye yönelik şüpheci bir bakış açısı ile detaylı analiz; hatta statükoyu sorgulamayı gerektiriyor. Bu doğrultuda, değişimi doğru anlayıp, kendimizi potansiyel olarak süreçleri iyileştirmeye ve yenilikleri ortaya çıkarmaya yöneltmeliyiz. 

Yeni dünyada yer edinme, bu dünyaya hazır olma ve fark yaratma açısından; yeni teknolojilere ve koşullara hızlı ayak uydurabilme, adapte olabilme, hızlı algılayabilme ve belirsizliklerle başa çıkabilme yetenekleri daha da önem kazanıyor. İş dünyasının da, bu yeni yetkinliklere hızla adapte olması gerekiyor. Zaten, yeni normali analiz ederken de pek çok kez bahsettiğimiz üzere, adaptasyon ve sürekli öğrenmeye yatkınlığın önemi bu süreçte oldukça önemli yer tutuyor. Bu doğrultuda, eleştirel düşünme ve problem çözme, işverenlerin önümüzdeki beş yıl içinde öne çıkacağına inandıkları becerilerin başında geliyor. Yeni yetkinlikler arasında, aktif öğrenme, direnç, stres toleransı ve esneklik gibi kendi kendini yönetme becerileri de bulunuyor. 

WEF, 2025 yılına kadar 85 milyon farklı işin, makinaların insanların işlerini yapmaya başlaması sonucu şekil değiştireceğini öngörmekte. Bundan daha fazla sayıda işin ise, insan makine iş gücünün gelişimi doğrultusunda ortaya çıkması bekleniyor. 97 milyon yeni işin bu dönemde ortaya çıkacağı tahmin ediliyor. Yönetim kademelerinde, özellikle rutin ve manuel işler en büyük tehditle karşı karşıya. WEF’in 2016’da gerçekleştirdiği “Geleceğin Meslekleri” araştırmasında da bugün ilkokul çağında olan çocukların %65’inin mesleklerinin ne olacağını, bilmediğimiz belirtilmişti (bu nedenle çocuklara meslek yönlendirmesi yapmamakta yarar var:)).

Öte yandan, önümüzdeki beş yıl içerisinde, artan dijitalleşme ve yeni teknolojilerin kullanımı, bu imkanlardan yararlanan kesim ile yararlanamayanlar arasındaki farklılıkları, yetkinlikler açısından genişletiyor olacak.

Peki, yakın gelecekte öne çıkacak olan yetkinlikler neler?

Gelecekte öne çıkacak 10 yetkinlik WEF tarafından 4 kategoride listelenmiş: Problem çözme, kişisel yönetim, takım çalışması ve teknoloji kullanma/geliştirme… 

Problem çözme becerilerinin altında, analitik düşünme ve inovasyon; kompleks problem çözme; kritik düşünme, analiz; yaratıcılık, orjinallik ve insiyatif alma ve son olarak da akıl yürütme, problem çözme ve fikir oluşturma yer alıyor. Uzun vadede yapay zekanın gelişimi ile robotlar ile rekabette fark yaratmak için, robotların yapamadığına odaklanmak gerekiyor; bunlar da temel olarak bağlantı kurma, mantık yürütme, analiz etme becerileri… 

Yazının Devamını Oku

Apple'ın “One More Thing” etkinliğinde öne çıkanlar

Apple’ın son üç ay içerisinde gerçekleştirdiği 3. etkinliği olan “Bir Şey Daha” etkinliği 10 Kasım akşamı, Türkiye saati ile 21:00’da gerçekleşti. Bu yıl gerçekleşen, son iki etkinlikte olduğu gibi, koronavirüs nedeniyle sanal olarak gerçekleşen etkinlik, Apple’in ilk kez Arm tabanlı kendi çiplerini kullandığı MacBook’ları lanse etmesi adına önem taşıyor.

MacBook’lar dışında yeni ürün tanıtımları da beklediğimiz etkinlikte özellikle yeni kulaklık modeli AirPods Studio ve lokasyon bazlı ürün takip uygulaması AirTags tanıtımı yapılmaması şaşkınlık yarattı (bu etkinliğin sadece MacBook özelinde olması, bu yıl acaba bir etkinlik daha mı olacak esprilerini de beraberinde getirdi:). 

13 Ekim’de gerçekleşen etkinlikte lanse edilen iPhone 12’lerin tarihteki yerini ilk 5G destekli iPhone’lar olarak alacağını belirtmiştim. Yeni MacBook’lar da Apple işlemcili ilk Mac’ler olması adına kritik bir yere sahip olacak… 

Küçük bir çip, dev bir adım…

Etkinliğin açılışını gerçekleştiren Apple CEO’su Tim Cook, Mac’leri “Apple’ın DNA’sında yer alan bir ürün” olarak niteleyerek, insanların Mac’leri ile dünyayı değiştiren uygulamalar ortaya çıkardığı  vurgusunu yaptı. Etkinliğin açılışı da yeni nesil Mac’lerin en önemli özelliği olan Apple’in ilk işlemcisi M1 ile gerçekleşti (Apple diğer ürünlerinde kendi işlemcisini kullanmaya başlamıştı, bu strateji Mac’lerde de devam etmiş oldu). M1, dünyanın en yüksek performanslı çipi olarak tanıtıldı. 

Son 3 ayda, 3 ayrı etkinliğin bir nedeni de Korona kaynaklı teknoloji ürünlerine ilginin artması

Korona etkisi ile artan uzaktan çalışma ve online eğitim süreçleri, laptop ve bilgisayarlar ile geçirdiğimiz zamanın da artmasına neden oldu. Apple’ın yeni Mac Book’ları tanıttığı ayrı bir etkinlik gerçekleştirmesinin bir nedeni de, insanların bilgisayarlara daha da önem vermeye başladığı bir dönemde, yeni çipleri ile özellikle performans, hız ve kullanıcı deneyimi açısından getirdiği yenilikleri öne çıkarmak. Salgın kaynaklı evden çalışmaya geçiş ve öğrenciler ve çalışanların evde kalmaları Apple’ın iPad'lerden kulaklıklara kadar birçok ürününe ilgiyi de artırdı. Son dönemlerde, diğer ürünlere kıyasla “dinozor” olarak nitelendirilmeye başlayan MacBook’lardan gelen gelir bile son mali yılda %11 artarak 28,6 milyar dolara ulaştı. Son çeyrekte, bu gelir %29 oranında artarak 9 milyar$’ı buldu.

Donanımda strateji değişikliği

Yazının Devamını Oku

İlker Köksal ile girişimcilik üzerine

Son yazılarımda, ülkemizdeki girişimcilik ekosisteminin gelişimi ve girişimcilerde öne çıkması gereken özelliklere yer vermiştim. Bu doğrultuda, kendi işini kurup belirli seviyelere getirmiş olan başarılı girişimcilerinin de görüşlerine yer vermenin farklı bir bakış açısı kazandırmak adına yararlı olacağını düşünüyorum.

İlk söyleşimi, Forbes’un globalde 30 yaş altı 30 (30Under30) listesine kabul edilmiş bir teknoloji girişimcisi olan, Founder’s FAQ kitabının ve Forbes’un teknoloji alanında yazarı olan İlker Köksal ile gerçekleştirdim. İlker ile yaklaşık 3 yıl önce San Francisco’ya bir iş ziyaretim sırasında tanışmıştık, sonrasında da iletişimimiz devam etti. Start-up’lar ve yeni girişim alanları konusunda ilk danıştığım, gözlemlerine, yorumlarına çok değer verdiğim İlker, Türk girişim ekosistemi ile Silikon Vadisi arasındaki köprü görevini en iyi şekilde gerçekleştiren kişilerin de başında geliyor. Teknolojisi ile kendini ispatlamış, fark yaratarak Silikon Vadisi’nde kendine yer edinmiş ve bir şirketinin exit’ini gerçekleştirmiş İlker’i bu söyleşi ile daha yakından tanıyacaksınız ve bazı konuları tekrar düşünmenize yönelik çok önemli bilgiler edineceksiniz. 

Ergi Şener: Türkiye’de kurduğun start-up’ı, Silikon Vadisi’ne başarılı bir şekilde taşımış, büyütmüş, Vadi’nin önde gelen yatırımcılarını da şirketine dahil etmiş oldukça başarılı bir girişimcisin. Seni biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? 

İlker Köksal: Yaklaşık 5 yıl önce San Francisco’ya tek yön bir uçak bileti ile başlamıştı Silikon Vadisi yolculuğum. Öncesinde ise Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nde okurken kurucu ortaklarımla birlikte başlattığım girişim, “Referbase”, Kariyer.net’in alımı sonrası “Yetenekli” olarak hayatına devam etti. Ben de o dönemde Koç Üniversitesi’nde MBA’imi tamamladım. Bu süreç içerisinde Yale Üniversitesi’nde de kurmayı planladığım start-up doğrultusunda bir program tamamlayıp, Google’da da mobil kullanıcı deneyimi ve analitik alanında danışman olarak çalıştım. Ardından da Silikon Vadisi süreci başlamış oldu. 

O günden bugüne, Forbes’un 30Under30 listesine girdik, kurucu ortağımla birlikte, Amazon, Google gibi birçok teknoloji şirketi ile iş birlikleri yaptık, yatırım aldık. Zorlu, keyifli ve öğretici bir süreç sonrasında da 2020 başından itibaren aktif çalışmalarımı 2021 başında çıkacak olan kitabım Founder’s FAQ için sürdürüyorum.

Ergi Şener: Türkiye’deki start-up ekosistemini nasıl buluyorsun? Silikon Vadi’sindeki start-up ekosistemine yakın bir girişimci olarak değerlendirmelerini alabilir miyiz? 

İlker Köksal: Türkiye’de start-up ekosistemi birçok yönden giderek gelişiyor ancak bunu en iyi şu örnekle özetleyebilirim herhalde; 2012 yılında üniversite’de okurken bir start-up zirvesi düzenlemiştim. O gün panelde, 212 VC’den Numan, Erhan Erkut hocamız, yemeksepeti.com kurucularından Melih Ödemis gibi isimler start-up ekosistemini, problemleri, çözümleri anlatıyorlardı. Bugün bunlari anlatanların, çözümler bulmaya çalişanların, deneyenlerin, deneyenlere fon saglayanlarin sayisi cok daha artmis durumda ve bu iyi bir sey. Aradan geçen 8 yılda iyi bir artış mı dersen, bana göre değil, daha cok başari hikayesi çıkıp, o başarı hikayelerini yaratanların ekosistemi maddi & manevi desteklemesi çok daha olumlu olurdu, ancak her ekosistemi kendi iç ve dış dinamikleriyle değerlendirmekte fayda var. 

Özellikle pandemi ile birlikte, Zoom üzerinden yatirimlar da basladi ve hızlandi. Bu, pandemi sonrasinda da devam ederse, Türkiye start-up ekosistemi ve benzer ekosistemlerde kapitale ulaşmak, yabancı yatırımcıyı çekmek kolaylaşacak. Ancak bununla birlikte bu kapitali talep eden iyi takimlarin sayısı da doğru orantılı artacagından, girişimcilerin kendilerini çok daha iyi geliştirmeleri gerekeceği gerçeği ön planda olacak. 

Ergi Şener:

Yazının Devamını Oku

Girişimciler için öne çıkan özellikler

Geçtiğimiz hafta ülkemizdeki girişimcilik ekosistemini analiz ederek, gelişim alanlarını dile getirmiştim. Girişimciliğin oldukça popülerleştiği ve global ekonominin önemli gündem maddelerinden biri haline geldiği günümüzde, girişimcilik hikayeleri ve girişimci sayısı hızla artış gösteriyor. Doğru şekilde kurgulanan, inovasyon odaklı start-uplar, akıllı yatırımlar (smart money) ile statükoya meydan okuyarak asırlık endüstrilere kafa tutuyor, her alanda yaşamımızı kolaylaştırıp, hayat standardımızı yükseltiyor; iş dünyasında da büyük bir dönüşümü tetikliyor.

Bununla birlikte, iyi bir girişimci olmanın gereklilikleri konusunda oldukça fazla ve farklı görüş bulunuyor. Girişimciliğin belirli bir formülünün olmamasının yanı sıra, başarılı girişimcilerin bir takım belirgin karakteristik özelliklerinin olduğunu da kabul etmek gerekiyor. 15 yılı aşkın bir süredir, Türkiye girişimcilik ekosisteminde yer alan, son 10 yıldır ise Silikon Vadisi’nin önde gelen şirketleri ve start-up’ları ile yakın ilişkiler içerisinde bulunan bir teknolojisi girişimcisi olarak, kendi start-up’larını kurmayı planlayan gençler ile birtakım tavsiyelerimi paylaşmak istedim.

Girişimcilikte iş – yaşam dengesi diye bir şey yok

Bir start-up’ı nasıl tanımlayabiliriz?

Silikon Vadisi’nde öne çıkan tanımlamaya göre: Farklı bir gelecek inşa etmek üzere, bir plan üzerinde anlaşmış en küçük insan topluluğu…” Tanımdan da anlayacağımız üzere minimum kaynak ile olabildiğince hızlı bir şekilde, ortak ve iddialı bir amaç uğruna çok çalışmayı gerektiren bir kavram…

Başarılı bir girişimci olmanın sırrı, 7/24 çalışmakta ve tamamen işe odaklanmakta yatıyor. Bunun için de fikre inanmak, odaklanmak ve yapılan işi severek, tutku ile yapmak şart. Girişimci, bir yandan, fikrini hayata geçirerek, müşterilerin kullanımına sunmak için somutlaştırmaya çalışırken; bir yandan da gerekli olan bağlantıları kurarak, network’unu genişletmek ve girişimi için gerekli yatırımı bulmak durumunda. Bütün bunlardan dolayı da gerçek bir girişimci olabilmek için “rahatsız” olmaya hazır olmak gerekiyor, çünkü girişimcilik oldukça dengesiz, belirsiz, riskli ve yıpratıcı bir süreç…

Girişimci için olmazsa olmazlar: Zaman Yönetimi, Odak ve Hız

En kabul görmüş girişimci tanımlarından biri şu şekilde: “Zamanını ve parasını bir fikri hayata geçirmek için riske eden kişi”… Bu tanımda öne çıktığı üzere, zaman bir girişimci için en önemli kaynak ve en değerli varlık. Bu nedenle bir günü ya da haftayı planlarken, nelerin öncelikli olduğunun ve nelerin yapılması gerektiğinin belirlenmesi oldukça önemli. Zamanın nasıl planlanması gerektiği konusunda gerçekçi olmak ve bunun üzerinde düşünmek de çok kritik.

Girişimcinin, rekabet avantajı sağlaması ve rakiplerine kıyasla öne geçmesi açısından en önemli silahlardan biri de hız. Özellikle,

Yazının Devamını Oku