2025’in iş dünyasında öne çıkacak yetkinlikler

Her şey hızla değişiyor. Önümüzdeki yıllarda iş dünyasında öne çıkacak yetkinlikler açısından da değişim kendini her alanda belli ediyor.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından yayınlanan ve oldukça ses getiren “Mesleklerin Geleceği 2020” raporuna göre, çalışanların yarısının beş yıla kadar yeni yetkinliklere sahip olması gerekecek. Bu hızlı değişimin temel tetikleyicisi, pandemi sebebiyle artış gösteren “dijital disruption” (dijital yıkım). Bu yıkım hem  ekonomik olarak, hem de artan dijital dönüşümün ve otomasyonun iş süreçlerini değiştirmesi şeklinde kendisini gösteriyor. “Disruption”, benim de derslerimde ve konferanslarımda oldukça sık kullandığım, günümüzde detaylı olarak analiz edilmesi gereken bir kavram. “Disruption”ı getirileri kapsamında hem tehdit, hem de fırsat olarak ele almakta yarar var. Açıkçası “disruption”, hemen her şeye yönelik şüpheci bir bakış açısı ile detaylı analiz; hatta statükoyu sorgulamayı gerektiriyor. Bu doğrultuda, değişimi doğru anlayıp, kendimizi potansiyel olarak süreçleri iyileştirmeye ve yenilikleri ortaya çıkarmaya yöneltmeliyiz. 

Yeni dünyada yer edinme, bu dünyaya hazır olma ve fark yaratma açısından; yeni teknolojilere ve koşullara hızlı ayak uydurabilme, adapte olabilme, hızlı algılayabilme ve belirsizliklerle başa çıkabilme yetenekleri daha da önem kazanıyor. İş dünyasının da, bu yeni yetkinliklere hızla adapte olması gerekiyor. Zaten, yeni normali analiz ederken de pek çok kez bahsettiğimiz üzere, adaptasyon ve sürekli öğrenmeye yatkınlığın önemi bu süreçte oldukça önemli yer tutuyor. Bu doğrultuda, eleştirel düşünme ve problem çözme, işverenlerin önümüzdeki beş yıl içinde öne çıkacağına inandıkları becerilerin başında geliyor. Yeni yetkinlikler arasında, aktif öğrenme, direnç, stres toleransı ve esneklik gibi kendi kendini yönetme becerileri de bulunuyor. 
2025’in iş dünyasında öne çıkacak yetkinlikler
WEF, 2025 yılına kadar 85 milyon farklı işin, makinaların insanların işlerini yapmaya başlaması sonucu şekil değiştireceğini öngörmekte. Bundan daha fazla sayıda işin ise, insan makine iş gücünün gelişimi doğrultusunda ortaya çıkması bekleniyor. 97 milyon yeni işin bu dönemde ortaya çıkacağı tahmin ediliyor. Yönetim kademelerinde, özellikle rutin ve manuel işler en büyük tehditle karşı karşıya. WEF’in 2016’da gerçekleştirdiği “Geleceğin Meslekleri” araştırmasında da bugün ilkokul çağında olan çocukların %65’inin mesleklerinin ne olacağını, bilmediğimiz belirtilmişti (bu nedenle çocuklara meslek yönlendirmesi yapmamakta yarar var:)).

Öte yandan, önümüzdeki beş yıl içerisinde, artan dijitalleşme ve yeni teknolojilerin kullanımı, bu imkanlardan yararlanan kesim ile yararlanamayanlar arasındaki farklılıkları, yetkinlikler açısından genişletiyor olacak.

Peki, yakın gelecekte öne çıkacak olan yetkinlikler neler?

Gelecekte öne çıkacak 10 yetkinlik WEF tarafından 4 kategoride listelenmiş: Problem çözme, kişisel yönetim, takım çalışması ve teknoloji kullanma/geliştirme… 

Problem çözme becerilerinin altında, analitik düşünme ve inovasyon; kompleks problem çözme; kritik düşünme, analiz; yaratıcılık, orjinallik ve insiyatif alma ve son olarak da akıl yürütme, problem çözme ve fikir oluşturma yer alıyor. Uzun vadede yapay zekanın gelişimi ile robotlar ile rekabette fark yaratmak için, robotların yapamadığına odaklanmak gerekiyor; bunlar da temel olarak bağlantı kurma, mantık yürütme, analiz etme becerileri… 

Kişisel yönetim kategorisinde, aktif öğrenme ve öğrenme stratejieri ile esneklik ve stres toleransı bulunuyor. Ünlu fütürist Dr. Kaku’ya göre, gelecekte seri üretimi olmayacak tek şey insan beyni olacak. Bu nedenle geleceğe yatırım yaparken özellikle “eğitim ve kültüre” yatırım yapmak önem kazanacak. 

Takım çalışmasında ise liderlik ve sosyal etkinin önemini görmekteyiz. Yeni nesil liderden beklentiler, liderlik yaptığı alana hakim olmanın yanı sıra, işbirlikçi ve ekibiyle birlikte çalışan bir liderlik yöntemi benimsemesi ve birlikte çalıştığı insanları lider yapmaya dayanıyor. Yeni nesil lider, aynı zamanda iyi bir mentor olmalı. Takım arkadaşlarının potansiyellerini fark etme konusunda başarılı olmalı ve onları doğru yönlendirebilmeli. Tüm ekibin yetenek ve isteklerine göre büyük resme dahil olmasını sağlayabilmeli. İlham verici olmak da yeni nesil liderlik özellikleri arasında yer alıyor. 

Son olarak teknoloji kullanma/geliştirme yetkinliği kapsamında, teknoloji kullanımı, kontrol ile tasarım ve programlama öne çıkıyor. Sürücüsüz araçlar, dronelar, robotlar, blokzinciri, endüstri 4.0, yapay zekadan bahsederken, genelde bu inovasyonların hangi mesleklerin yerini alacağını ve hangi meslekleri işinden edeceğini tartışmaktayız. Ancak bu yeni alanların doğuracağı yeni mesleklere genellikle pek değinmiyoruz. Aslında, temelde, yeni teknololojilerin ortaya çıkaracağı uygulamaları ve değişimi daha dikkatli ve detaylı analiz etmemiz gerekiyor. 

Gelecekte yepyeni gelişmelerle birlikte daha önce hiç karşılaşmadığımız sorunların da mevcut olacağını bu yıl oldukça somut bir biçimde gördük. Meslekler değişse de, işini en iyi yapan, en hızlı adapte olan, teknolojiyi kullanabilen, trendleri takip eden, kendini yenileyen, belirsizlikle başa çıkabilenler öne çıkacak.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Yapay zeka teknolojilerinde öne çıkan trendler

En temel tanımı ile bilgisayarların karmaşık problemlere insanlar gibi çözümler getirmesini sağlayan yapay zeka (artificial intelligence- AI), günümüzün en önde gelen teknoloji trendlerinden biri. Yeni elektrik olarak da tanımlanan AI, çalışma ve yaşam şeklimizi büyük ölçüde değiştiriyor. AI ile gerçekleştirilebilecek uygulamalar da oldukça çeşitlilik gösteriyor: Dijital asistanlar, sürücüsüz araçlar, gerçek zamanlı çeviri hizmetleri, görüntü işleme uygulamaları, dronelar, AI destekli fiziksel robotlar, kişiselleştirilmiş ürün önerileri, vb… Bunların yanında, yapay zeka, kanseri erken tespit etmek için de kullanılıyor, küçük çocuklara sevdikleri karakterlerin sesinden masal okumak için de; finansal işlemlerde dolandırıcılık tespiti, fiyat karşılaştırma ya da akademik makaleleri tarayarak yeni buluşlar ortaya çıkarmak için de…

Günümüzde kurumsal firmalar, yapay zekayı daha çok rekabet avantajı, maliyet ve zaman tasarrufu elde etmek için kullanıyor. Önde gelen araştırma firmalarından Deloitte’un 2020 yılında üst düzey yöneticiler ile gerçekleştirdiği bir anket, AI'nın şu anda işletmelerde farklı hedefleri desteklemek için uygulandığını ortaya koyuyor: Süreçleri daha verimli hale getirmek (%28), mevcut ürünleri ve hizmetleri geliştirmek (%25), yeni ürünler ve hizmetler oluşturmak (%23), karar vermeyi iyileştirmek (%21) ve maliyetleri düşürmek (%20) gibi… 

Öte yandan, AI alanında yaşanan gelişmelerin hızı ve gelinen nokta, son kullanıcılar nezdinde endişelere de sebep oluyor. AI odaklı tartışmalar genellikle şu şekilde başlıyor: “Yapay zeka insanlığı tehdit edecek bir konuma gelerek, dünyayı ele geçirecek mi”; “AI ne zaman işlerimizi elimizden alacak”; “sanal asistanlar ve akıllı cihazlar ile her şeyimiz takip ediliyor mu, sürekli izleniyor muyuz” … Bu tartışmaların çok ötesinde, AI gerçek anlamda hem günlük yaşantımızı hem de iş süreçlerimizi derinden etkilemeye başlamış durumda. Yapay zeka çağında yaşadığımızın farkında olmak; AI’ın uygulama alanlarını ve etkilerini doğru analiz edebilmek her geçen gün daha da önemli bir hal alıyor. Bu nedenle AI alanındaki gelişmeleri yakından takip etmek ve işimize entegrasyonu için planlar yapmak çok önemli. Yapay zekanın ilerlemesini umursamayan veya çok erken olduğunu düşünenler için tehlike çanları çalıyor olacak. 

Bugün hayatımızda önemli bir yeri olan AI’ın, temelleri, bu disiplinin babası olarak nitelendirilen Alan Turing tarafından neredeyse 70 yıl önce atıldı. İlk çalışmaların başlangıcından bu yana, temel amaç bilgisayarların insanlar gibi davranmasını sağlamak. İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle, bazı teknoloji devleri Turing testini geçtiklerini iddia etseler de gerçekte böyle bir ilerlemenin önünde uzun yıllar var (Turing testi, bir insanın sorduğu bir soruya gelen yanıtların, bir insan tarafından mı yoksa bir bilgisayar tarafından mı verildiğinin ayırt edilemediği durumu ifade ediyor). Belirsiz süreçler karşısında insani reaksiyonlar veren, doğal dilleri anlayıp, dünyamızı insan beyni kadar anlayabilen ve bağlantı kurabilen makineler henüz tam anlamıyla geliştirilmiş değil. 

Peki 2021’de ve ilerleyen yıllarda AI alanında öne çıkacak olan uygulamalar ve odaklar neler olacak? 

Nesnelerin Yapay Zekasına (AIoT) merhaba 

Nesnelerin Yapay Zekası olarak adlandırılan kavram, iki önemli teknoloji trendi olan nesnelerin interneti (IoT) ve  yapay zekanın etkileşiminden oluşuyor. AIoT internete bağlı cihazların sadece veri üretmesindense; topladıkları verilerden bir şeyler öğrenip, gerekli aksiyonları otomatik olarak almalarını ifade ediyor. Konuşmanızı anlayarak, size gerekli cevabı veren dijital asistanlar, bu alandaki en somut örneklerden biri. 

Benzer şekilde, AIoT ile akıllanan ofisler, ofiste sadece kaç kişinin, ne kadar süre bulunduğunu raporlamakla kalmayacak; aynı zamanda enerji tasarrufu sağlamak iç aydınlatma ve ısıtma konusunda da kararlar alabilecek. Evimizden bir örnek olarak AIoT buzdolaplarını verebiliriz. Bu buzdolapları içindeki ürünleri tarayarak, buzdola bınızda bulunan malzemelerden hangi yemekleri yapabileceğinizi tarifleri ile size sunacak. 

Yazının Devamını Oku

2021’de öne çıkacak olan teknoloji trendleri

Time dergisi tarafından, “şimdiye kadarki en kötü yıl” olarak nitelen-dirilen 2020, teknoloji dünyası açısından da unutulmayacak bir yıl oldu. Pandemi, bizi rutinlerimizden çıkmaya zorlayarak, yaşama ve çalışma şeklimizi çarpıcı bir biçimde değiştirdi. Zorunluluktan kaynaklı değişim, kullandığımız teknolojilere de yansıdı. Uzun süredir tartışılan pek çok uygulamanın hızla hayatımıza girişine tanıklık ettik. Şu bir gerçek ki teknoloji bu denli hayatımızda olmasa, bu süreçte işlerimizi bu denli kesintisiz devam ettirmemiz de mümkün olmayacaktı. Bu nedenle pek çok kez dile getirdiğimiz üzere, tüm sektörler açısından yeni teknolojiler hayat kurtarıcı bir etkiye neden oldu.

2020’de tanıştığımız yeni normalin özellikle yeni teknolojiler özelindeki etkilerini, bu yıl çok daha fazla hissedeceğiz. Bu yazımda, teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda, 2021’de öne çıkacak olan teknoloji trendlerini analiz ettim.

Yapay zeka her yerde

Yapay zekan (AI) uygulamalarını, çoğu zaman farkında olmadan, pek çok alanda tecrübe etmekteyiz. Doğal dil işleme uygulamaları olarak, ses komutlu dijital asistanlar ya da sohbet robotları, günümüzde yapay zekanın en ilgi çeken kullanım alanlarından biri. Özellikle, teknoloji devlerinin dijital asistanlara yönelik artan yatırımları ve birbirleri ile yarışırcasına ürünlerini geliştirmeleri, son kullanıcılar nezdinde de bu teknolojiye olan ilgiyi artırdı (Apple Siri, Google Assistant ve Amazon Alexa dijital asistan kategorisinde global olarak da öne çıkan uygulamaların başında yer alıyor).

Bunun dışında yapay zeka, verileri analiz ederek daha iyi kararlar alınmasını sağlamak, değişen müşteri davranışlarını tespit etmek ve gerçek zamanlı, kişiselleştirilmiş deneyimler sağlamak için de kullanılıyor.

Duygusal yapay zeka da gelişiyor…

Yapay zekanın, karşısındaki insanın duygu durumu ve hisleri doğrultusunda iletişim kurması ve bu doğrultuda tahmin oranını arttırması şu anda en ilgi gören alanlardan biri. Duygusal yapay zeka olarak adlandırmaya başlayan bu alan hızla gelişiyor. Şu anda, pek çok chatbot, kullanıcıların değişen cümlelerinden, vurgularından ya da noktalama işaretlerinden, sinirlenip sinirlenmediğini anlıyor ve görüşmeyi bu doğrultuda devam ettirebiliyor. Benzer bir şekilde, müşterilerin, bir e-ticaret sitesi içerisinde dolaşırken, inceledikleri ürünleri almaya ne derece yatkın oldukları da çok büyük hassasiyet ile hesaplanabiliyor. Tahmine dayalı duygusal yapay zeka ile ilgili en büyük zorluk, farklı kültürlerden farklı insanların aynı olayları değişkenlik gösterecek şekilde yorumlayabilmeleri ya da aldıkları aksiyonların değişmesi.

Yazının Devamını Oku

Ulaşımın geleceği

Pek çok sektörde olduğu gibi, otomotiv sektöründe de inovasyon artık geleneksel oyunculardan ziyade, teknoloji firmalarından geliyor ve otomobillerimiz de tekerler üzerinde giden oldukça gelişmiş bilgisayarlara dönüşüyor… Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere, Apple’ın son tüketicilere yönelik araba projesi ve sürücüsüz araç teknolojilerine yönelik hamleleri bu radikal değişime oldukça somut bir örnek teşkil ediyor.

Yaklaşık bir asırdır otomotiv endüstrisi, temel olarak mühendislikte mükemmellik doğrultusunda rekabet avantajı sağlamaya odaklandı. Bununla birlikte, arabaların sürekli daha da akıllı ve farklı servisleri destekleyecek şekilde bağlantılı olduğu bu dönemde, bu strateji tek başına yeterli olmuyor. Artık, arabalar kendi aralarında ve farklı nesneler ile de (trafik ışıkları, otopark noktaları, benzin istasyonları, araç servisleri, muayene istasyonları, vb.) haberleşmeye ve iletişime geçmeye başlıyor. 2021’e girerken şu bir gerçek; geleneksel otomotiv üreticilerinin tümü işlerinin ve sektörlerinin geleceği konusunda endişeliler ve bu doğrultuda büyük bir bilinmezlik olduğunda hemfikirler… Fakat, bununla birlikte, pazarın hangi yönde evrileceğine yönelik olarak net bir görüşe sahip değiller… Bu yazımda, dünya genelinde ulaşımdaki gelişmeleri tetikleyen trendleri paylaşarak, gelecekte ulaşımın nasıl olacağına dair bir ışık tutmak istedim… 

Trafikte kara şimşeklere doğru

Otomotiv endüstrisini ve otomobillerimiz ile olan ilişkimizi kökten değiştirecek teknolojilerin en önde geleni kuşkusuz, son yılların da en popüler teknolojileri arasında gösterilen “sürücüsüz araçlar”. Sensör, görüntü işleme, makine öğrenme, haritalama ve iletişim teknolojilerindeki süreklilik gösteren gelişmeler, sürücüsüz araçları hayatımızın bir gerçeği haline getirmeye oldukça yakın. Bununla birlikte, halen tartışmaları devam eden; güvenlik konusundaki endişeler, makul fiyat beklentisi ve regülasyonların netlik kazanmaması gibi pek çok konu sürücüsüz araçların gelişimini ve piyasaya çıkışını etkiliyor (bugün, sürücüsüz bir aracın kaza yapması ya da arabada bir sorun oluşması durumunda suçun kimde olduğu sorusunun yanıtını halen aramakta). 

Sürücüsüz araçlar birden hayatımıza girmeyecek

Pazarda bu kadar hareket olmasına ve yatırımların artmasına rağmen, belirsizliklerin de oldukça fazla olması, beklentileri yıllara yaymayı gerekli kılıyor. Tam anlamıyla sürücüsüz araçlara giden yolda, belirli aşamalardan geçileceğini öngörebiliriz. Örneğin, önce özel şeritlerde sürücüsüz otobüslerle karşılaşmamız (örneğin sürücüsüz metrobüsler), sonrasında sürücüsüz kamyonların limanlar ya da madenler gibi yük taşımacılığı için kullanılan iş alanlarında yaygınlaşması ve sonrasında da belirli şeritlerin tamamen sürücüsüz araçlara ayrılması gibi… Ancak, beklenmeyen krizlerin, bu tarz uygulamaları öngörülemeyecek şekilde hızlandırdığını da Korona ile birlikte deneyimlemiş olduk. Korona’nın başladığı Çin’de, sürücüsüz taksiler kullanılmaya başlandı bile. 

İlerleyen dönemlerde sürücülü araçlar yasaklanabilir

Bugün için henüz erken olmasına rağmen, günümüzün en değerli otomotiv markası Tesla’nın kurucusu ve CEO’su Elon Musk’un öngörüsüne göre; “ilerleyen yıllarda sürücüsüz araçların yaygınlaşmasıyla birlikte sürücülü araçlar yasaklanabilir”… Google, Uber, Tesla gibi teknoloji devleri sürücüsüz araçlara yönelik hatırı sayılı bir yatırım yaparak, sektörün dinamiklerini ve geleceğini etkileyecek hamlelerine çoktan başladılar. (Google uzun yıllardır sürücüsüz araç çalışmalarını resmi olarak sürdürüyor ve San Francisco sokaklarında bu araçların testlerini gerçekleştiriyor. Ben de Silikon Vadisi ziyaretlerimde pek çok kez Google’ın Waymo araçlarına rastlamıştım). Geçtiğimiz aylarda Elon Musk da, Tesla’nın tamamen sürücüsüz sürüş özelliğini, 2021’in başlarında bir abonelik hizmeti olarak kullanıma sunacağını belirtti. Tesla’nın önemli bir özelliği konumundaki “auto pilot” servisi, otomatik fren, hızlanma, arabanın kendi kendine park etmesi ve sürücü asistanı gibi özellikleri desteklemekte. Yeni sürücüsüz sürüş özelliği ile birlikte arabanın şerit değiştirmesi, belirli trafik işaretleri ve trafik lambalarını tanıyarak bu ikazlara göre hareket etmesi de mümkün olacak, ancak yine de bu özellik ile tamamen kontrolün arabada olacağı bir sürücüsüz araç deneyimi beklememek gerekiyor. Şimdi, bu devlerin yanına Apple’ da somut olarak eklenmekte. Sürücüsüz araçlar ve dijital dönüşüm, iş modelleri ile birlikte, araba tasarımlarını, otomotiv ekosistemini, müşteri beklentilerini de kökten değiştirecek.

Yazının Devamını Oku

Apple’ın son hamlesi Apple Arabası mı?

Üniversitelerdeki derslerimde ve katıldığım konferanslarda dijital dönüşümden bah-sederken, Mercedes’in efsane yöneticilerinden Dieter Zetsche’nin bir paylaşımından sıklıkla yararlanırım.

Uzun yıllar, Mercedes gibi sektöre yön veren bir şirketin bir numaralı yöneticiliğini gerçekleştiren Zetsche, dijital dönüşümden en çok etkilenen ve değişim kaynaklı tehdit altında olan sektörlerden birinin otomotiv sektörü olduğunu aktarmış; ilerleyen dönemlerde pek çok bilindik otomotiv markasının tarih olabileceğini belirtmişti. Zetsche’ye göre bunun nedeni, Mercedes’in geleneksel araba üreticisi olan ana rakiplerinin yerini Tesla (açık ara öne geçmeyi başardı ve günümüzün en değerli otomotiv firması olmayı başardı), Uber, Google, Apple gibi teknoloji firmalarının almasıydı. Bu teknoloji devleri, ezber bozan hamleler ile girdikleri her sektörü gerçek anlamda dönüştürmeye odaklanıyorlar. Geleneksel otomobil üreticileri, “nasıl daha iyi bir araba üreteceklerine” odaklanırken; teknoloji firmaları “dört teker üzerinde giden bilgisayarlar” piyasaya sürme vizyonu ile paradigmayı değiştiriyorlar. Bu doğrultuda, alışık olduğumuz araba konsepti bambaşka bir hal alırken, “araba” tanımı da değişiyor. 

Bu hafta, bu sürece yönelik çarpıcı bir gelişme yaşadık. Teknoloji dünyasında, Apple’ın 2024 yılına kadar, daha gelişmiş pil teknolojisine sahip kendi otomobilini üretmeyi planladığı haberleri büyük heyecan yarattı. Reuters’in paylaştığı bir habere göre, Apple sürücüsüz araç teknolojileri odaklı çalışmaları ile otomotiv sektörünü “disrupt” edecek (sektörün derinden dönüşümünü tetikleyecek). 

Apple’ın kendi sürücüsüz araç çalışmaları ya da Apple lansmanlarının meşhur deyimi ile “next big thing” (bir sonraki büyük ürün) olarak Apple Car’ı (Apple Arabası) konumlandırması 2014 yılına kadar uzanıyor. Anlaşılan Apple’ın uzun yıllardır sürücüsüz araç teknolojileri odağında devam eden ve “Project Titan” olarak bilinen çalışmaları, tüketicilere bu hizmeti sunabilecek seviyeye geldi ki, bu hafta sektörde tsunamiye neden olan gelişmeleri tetikledi. Çıkan haberler, Apple’ın hisse değerini %3 artırırken, Tesla gibi son dönemlerde otomotiv sektörünün en yenilikçi şirketinin hisse değerinin bile düşmesine neden oldu. Apple’ın yeni odağının, ilk iPhone’un çıkışındaki heyecanı yaratacağı ve otomotiv sektörünü tamamen değiştireceği düşünülüyor. 

Apple Arabası’na yönelik haberlerin ardından, önde gelen otomotiv üreticilerinden Volkswagen’in CEO’su Herbert Diess de bu durumun, geleneksel üreticiler açısından tehdit oluşturacağını; “neredeyse sınırsız kaynaklara sahip yeni rakipler, sektörümüzdeki değişimi kesinlikle hızlandıracak ve yeni beceriler getirecek” şeklinde dile getirdi. 

Bununla birlikte, otomobil üretmek, her yıl dünyanın dört bir yanından, farklı parçalar temin ederek yüz milyonlarca elektronik ürün üreten, Apple gibi bir firma için bile, bu şartlar altında oldukça zor. Öte yandan, şu anda böyle bir girişime cesaret edebilecek bir şirket varsa, onun da Apple olması gayet normal. Yine de otomobil üretiminin, tüketici elektroniğine kıyasla çok daha kompleks bir mekanizma olduğunu belirtmekte yarar var. Tesla’nın kârlı bir şirkete dönüşmesinin yaklaşık 17 yıl sürdüğünü belirtmeliyiz. Hatta, söylentiler ardından, Tesla’nın kurucusu Elon Musk gerçekleştirdiği bir paylaşımda, o zamanlar zor durumda olan Tesla’yı satın alması için Apple'ın CEO'su Tim Cook'tan randevu talep ettiğini, ancak Cook'un "toplantıya katılmayı reddettiğini" belirtti. 

Apple’ın CEO’su Tim Cook da Haziran ayında Bloomberg ile gerçekleştirdiği bir röportajda, Apple’ın sürücüsüz araç teknolojilerine odaklandığını açıkça belirtmişti.  Ancak, Apple’ın kendi arabasını tasarlayarak, uçtan uca bir üretime mi gireceği; yoksa bir üretici ile anlaşarak, arabaya sürücüsüz araç yeteneği kazandıracak yazılıma mı odaklanacağı hala belirsizliğini koruyor. Her hâlükârda, Apple’ın son tüketiciye ulaşma stratejisi, Google’ın Waymo olarak adlandırdığı ve araç paylaşım uygulamaları için sürücüsüz araç üretme stratejisi ile farklılık gösteriyor. 

Apple’ın sürücüsüz araç çalışmalarının temelinde pil maliyetini "radikal bir şekilde" düşürebilecek ve aracın menzilini artırabilecek yeni bir pil tasarımı bulunuyor. Ayrıca, Apple’ın sürücüsüz araçların yolun üç boyutlu bir görünümünü elde etmesine yardımcı olan lidar sensörleri de dahil olmak üzere uygulama özellikleri için dış ortaklardan yararlanacağı tahmin ediliyor. Zaten bu yıl piyasaya sürülen iPhone 12 Pro ve iPad Pro modellerinde de lidar sensörler bulunuyor. 

Yazının Devamını Oku

Perakende sektöründe öne çıkan son trendler

Koronavirüs ile perakende sektöründe ciddi bir dönüşüm yaşanıyor, fiziksel mağazaların rolü tekrar tanımlanıyor. Bununla birlikte, e-ticaretin büyümesini ve online kanallardan siparişlerde görülen önemli artışı, fiziksel mağazacılığın sonu olarak değerlendirmek de doğru değil. Gerçek şu ki, fiziksel mağazacılık devam edecek; sınıf ortamındaki derslerin, ofiste çalışmanın devam edeceği gibi… Ancak, e-ticaretin ve gelişen dijital servislerin perakendeciliği nasıl etkilediğini ve dönüştürdüğünü düşünmek gerekiyor.

Değişen müşteri davranışları ve tercihlerinin önemli bir bölümünün Korona sonrasında da kalıcı olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Online siparişler, fiziksel mağazaların dijital servis ve teknolojiler ile dönüşümü yani “fijitalleşmesi”, veri odaklı kararlar ile daha doğru öngörü analizleri ve kişiselleştirilmiş servisler Post Kovid sürecinde de öne çıkacak. 

Bu yazımda, değişimin oldukça hızlandığı ve zorulu hale geldiği perakende sektöründe öne çıkan trendleri analiz ettim…

Mağazaların depo bölümleri genişliyor…

Yeni dönemde hayatta kalmak isteyen perakendecilerin, mağazalarını değiştirmeli gerekmekte. Halihazırdaki mağazaların depoları, genelde sadece fiziksel mağaza operasyonları için planlanmışken; sürekli artan e-ticareti hacmi, depoların genişletilip, yeniden planlanmasını gerektiriyor. Ayrıca stokları doğru bir şekilde yönetmek ve gerçek zamanlı kontrol sağlamak adına yeni çözümlere de yatırım yapmak gerekiyor. 

Artık, mağazaları, sadece gidip alışveriş yaptığımız yerler olarak değil; evlere sipariş için gereken ürünlerin depolandığı ve en hızlı şekilde paketlenip gönderimin planladığı organize depolar olarak da düşünmek gerekiyor. 

Talep tahminine yönelik makine öğrenmesinden yararlanma

Tüketicilerin temel ihtiyaçlarını önceliklendirecek şekilde alışveriş alışkanlıklarını değiştirmesi, perakendeciler adına talep tahminlerinin de yeniden modellenmesini gerektiriyor. Markalar, sahip oldukları büyük veriyi, makine öğrenme algoritmaları ile destekleyerek taleplere yönelik daha doğru planlama sağlayabiliyorlar. Makine öğrenmesinin gelişimi ve öğrenme hızının sürekli artışı geleneksel tahmin yöntemlerine kıyasla çok daha hassas öngörüler sağlıyor. Bu hassasiyetin sebebi, algoritmaların sadece işletmelerin sahip olduğu veriden yararlanmaktansa, dış kaynaklardan da farklı veri tiplerini alarak tahminleri mümkün olduğunca gerçeğe yaklaştırmasından kaynaklanıyor (pazar istatistikleri, hava durumu, ekonomik veriler, tematik günlerin/tatillerin etkisi, toplumun duygusal durumu, vb.). Bu şekilde de gereksiz stok tutmanın önüne geçmekten; depo ve lojistik giderlerini azaltmaya kadar pek çok operasyonel verimlilik sağlanıyor.

Veri bilimine dayalı kişisel servis ve öneriler

Yazının Devamını Oku

Restoranların odaklanması gereken stratejiler

Kovid-19’un beklenen 2. dalgasının negatif etkilediği işletmelerin başında restoranlar geliyor. Geçtiğimiz hafta itibariyle, ülkemizde de başlayan yeni kısıtlamalar doğrultusunda, restoranlar sadece paket servis ve gel-al hizmeti vermeye başladı.

Sektörün karşı karşıya kaldığı tüm tehditlerin yanı sıra; günümüzün dijital öncelikli doğası, restoranların bir yandan da müşterileri ile daha derin bağlar kurmalarına, yeni müşterilere ulaşmalarına ve alternatif gelir modelleri geliştirmelerine imkan sağlıyor. Ancak, krizi fırsata çevirmek için, restoranların öncelikle değişen tercih ve öncelikleri doğru analiz etmeleri ve müşterilerinin ihtiyaçlarını karşılayacak dijital stratejileri çevik bir yaklaşım ile geliştirmeleri gerekiyor.

Setting the Table (Masayı Kurmak) kitabının yazarı, Danny Meyer, bu süreci gayet güzel ifade ediyor: “Bir iş yapmak, tıpkı hayat gibi, insanlara ne hissettirdiğinizle ilgilidir. Bu kadar basit ve bu kadar zor…”

Bu süreçte, restoranlara destek olmak adına, araştırmalarım doğrultusunda, odaklanılması gereken stratejileri ve ilham vermek adına bir takım fikirleri paylaşmak istedim. 

Hijyen ve gıda güvenliği tüm restoranların bir numaralı önceliği olmalı

Google Trends verileri doğrultusunda, son 5 yıldır “yakınımdaki restoranlar”, “yakınımdaki” aramalar arasında en popüleriydi. Korona’nın etkileriyle değişen müşteri davranışları, restoran keşif ve tercih süreçlerini de değiştirdi. Son zamanlarda “yemek teslimatı”na yönelik aramalar, 100% artış göstermiş durumda.

Bununla birlikte, Kovid-19 sonrasında da, yakınımızdaki restoranları gözden geçirirken ya da duyduğumuz bir restoranın yorumlarını incelerken, hijyen standartları değerlendirme açısından öncelikli olacak. Restoran değerlendirme uygulamaları da restoran puanlarında hijyen ve sanitasyon yorumlarını ve puanlarını genel değerlendirmede öne çıkarıyor olacak.

Ülkemizde de faaliyet gösteren global restoran arama ve keşif uygulaması Zomato, kullanıcıların ilgilendikleri restoranların hijyen puanlarına giderek daha fazla odaklandıklarını yayınladığı bir raporda belirtti. Hijyen puanları yüksek olan işletmelere verilen siparişlerde % 25'e varan bir artış görüldüğü paylaşıldı.

Bu doğrultuda, şunu söylemek yanlış olmaz; “11 Eylül saldırılarından sonra, güvenliğe yönelik yatırımlar arttığı gibi, Post Korona sürecinde de hijyen odaklı yatırımlar artış gösterecek.” Bu nedenle, restoranların pazarlama faaliyetlerinde ve müşteri iletişimlerinde, hijyen önlemlerini öne çıkarmaları ve bu doğrultuda adımlar atmaları oldukça önemli.

Yazının Devamını Oku

Geri dönüşüm odaklı inovasyon

Geri dönüşüm bilincine ve atık yönetimine yönelik son dönemlerde artan farkındalığa rağmen, dünyamızda her geçen gün üretilen çöp miktarı hızla artış göstermeyi sürdürüyor… Birleşmiş Milletler'e göre 2025'te dünyadaki çöp miktarı neredeyse iki katına çıkacak.

Bunun yanında, günümüzün en ciddi çevre sorunlarından biri de plastik atıklar… Kullandığımız plastiğin ancak %10’undan daha azı geri dönüştürülüyor ve şu anda okyanuslarımızda tahmini olarak 7 milyon ton ağırlığında, 100 milyon ton plastik bulunuyor. Kullanıp atılan bu atıklar, okyanusun ortasında yeni bir kıta oluşturmuş durumda. Plastiklerden oluşan ve 7. kıta olarak adlandırılan, bu yeni kıta dünyaya verdiğimiz zararı son derece somut bir şekilde  gözler önüne seriyor… 

Ancak, tüm bu çarpıcı gerçeklere rağmen, küresel olarak plastik üretimi ve tüketimi hızla artmaya devam ediyor. Plastiğin ucuz temin edilebilir bir malzeme olması, talebi artırarak tüketim mallarının üretilmesini ve paketlenmesini kolaylaştırıyor. 2021 yılına girerken, kelimenin tam anlamıyla, günlük hayatımızda plastik ürünler ile çevrilmiş haldeyiz. 2050 yılında, okyanustaki plastik sayısının balık sayısından fazla olacağı öngörülüyor… 

Bu veriler, geri dönüşümün ne kadar önemli bir strateji olduğunu ve toplumun her kesimince dikkatli bir şekilde ele alınması gerektiğini gösteriyor. Geri dönüşümü, sadece geri dönüştürülebilir malzemelerin geri kazanılması olarak değil; komple bir ekonomik sistem olarak değerlendirmek gerekiyor. Çok az insan, geri dönüşümü sadece yollardaki geri dönüşüm malzeme toplama kutuları ile sınırlı saysa da, geri dönüşüm bilincinin çok daha geniş kitlelerce özümsenmesi ve günlük hayatın akışında her zaman dikkat edilmesi gereken bir olgu olarak ele alınması gerekiyor. 

Çevresel kaygıların tüketiciler için daha önemli hale gelmesi, şirketleri sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde ürünler tasarlamaya yöneltiyor. Birçok şirket, çevre dostu uygulamalarını ön plana çıkarmanın bir yolu olarak geri dönüştürülmüş malzemeleri ürünlerinde ya da ofislerinde kullanmaya başladılar. Son zamanlarda, benim takip ettiğim kadarı ile Apple, BMW gibi önde gelen markalar, son lanse ettikleri ürünlerde geri dönüşüm malzemeleri kullandıklarını özellikle belirtiyorlar. Öte yandan, sosyal girişim odağında pek çok start-up’ın geri dönüşüm ve atık yönetimi konusunda birbirinden ilginç inovasyonlar ortaya çıkardığını görmekteyiz. Bu yazımda, geri dönüşüm odağında öne çıkan ürünleri analiz ettim. 

Pentatonic - Döngüsel ekonominin temsilcisi bir tasarım firması

Avrupalı bir tasarım şirketi olan Pentatonic, çalışmalarının merkezine döngüsel ekonomiyi yerleştiriyor. Şirket ürettiği tüm ürünlerinde atıklardan yararlanıyor ve üretilen ürünler de ömrünü doldurduğunda tekrar geri dönüşüme sokuluyor.
Method - Okyanuslardan Banyolara

Method isminde bir sabun markası, okyanuslardaki plastikleri toplayıp, bunlardan özel bir sıvı sabun kabı tasarlıyor. 

Yazının Devamını Oku

Geleceğin meslekleri üzerine

Dr. Şebnem Özdemir ile Eylül ayında Sn. Birol Güven’in Gelecek Geliyor Programı’na konuk olduğumda tanıştım. Öncesinde de özellikle veri bilimi ve yapay zeka odaklı çalışmalarını takip ediyordum. Şebnem Hoca, İstinye Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri Bölüm Başkanlığı’nı yürütüyor ve aynı zamanda Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de Bilgisayar Bilimi ve Yapay Zeka Lab’ında araştırma işbirlikçisi olarak çalışmalarına devam ediyor. Futuristler Derneği Başkan Yardımcısı da olan Dr. Özdemir, ülkemizde özellikle yapay zekanın gelişimi, uygulama alanları ve geleceğin meslekleri odağında öncü çalışmalar gerçekleştiren akademisyenlerin de başında geliyor.

Şebnem Hoca ile geleceğin mesleklerinden, değişen meslek kavramına; verinin artan öneminden, yapay zekanın işleri nasıl etkileyeceğine; büyük veri yapay zeka ilişkisinden, yeni yetkinliklere kadar pek çok güncel ve merak edilen konuya yönelik keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu söyleşide, Şebnem Hoca daha bu hafta MIT’nin Geleceğin İşleri Zirvesi’nde öne çıkan bir mesleği de ilk defa hurriyet.com.tr okurları için paylaştı: “Remote Specialist”, yani Uzaktan Çalışma Uzmanı… 

Üzerinde detaylı tartışılması ve düşünülmesi gereken bir çok önemli tespit barındıran bu söyleşiyi bir video analiz ile de devam ettireceğiz… 

Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Şu an vardığım noktaya gelmemi sağlayan sanırım lisans mezuniyetim; matematik bölümü. Üniversite tercihlerimi “nasıl bir bölüm tercih edersem, 5 yıllık ve 10 yıllık süreçte geçerli olur, potansiyelini kaybetmez?” sorusunu sorarak belirlemiştim. Nitekim matematik sayesinde özel sektör tecrübesi kazandım, sonrasında akademiye geçiş yaptım, doktora sonrası araştırmalarım için Amerika’ya gittim. Halihazırda İstinye Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri Bölümü’nün Bölüm Başkanlığı görevini yürütüyorum. Aynı zamanda Amerika’nın önde gelen üniversitelerinden olan MIT’nin Yapay Zeka ve Bilgisayar Bilimleri Laboratuvarı’nın araştırma işbirlikçisiyim. Futuristler Derneği’nin de Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyorum.

Mesleklerin Geleceğine yönelik ülkemizde en detaylı araştırmaları gerçekleştiren ve bu alanda yayınlar yapan bir akademisyensiniz. Kitabınız için  araştırmalarınız ve Dünya Ekonomik Forumu'nun son yayınlanan "Geleceğin Meslekleri" raporu doğrultusunda, yakın gelecekte öne çıkacak meslekler, Sizce neler olacak?

Teşekkür ederim. Doç. Dr. Deniz Kılınç ile birlikte yazdığımız “Geleceğin Meslekleri” kitabında, bir gün insanların seyahat etmekten korkabileceği ve sanal seyahat fikrinin Artırılmış Gerçeklik Seyahat Oluşturucu/Tasarımcı’yı ortaya koyacağını belirtmiştik. Tabii bunu söylerken COVID-19 aklımızda yoktu. Öyle ki, uzak bir zaman diliminde var olacağı öngörülen geleceğin meslekleri, Dünya’daki değişimle sanılandan çok daha yakın bir zamanda ortaya çıkmaya başladı.

Birkaç gün önce MIT’nin Geleceğin İşleri Zirvesi’ne katıldım. Hemen oradan bir örnek vereyim: “Remote Specialist”. Şu anda eğitimden sağlığa, çalışma hayatına, hatta eğlenceye kadar pek çok süreç uzaktan yürütülüyor. Ancak tam bir deneme yanılma yöntemi güdülmekte. Uzaktan yürütülen işlere ya da süreçlere dair bir tanımlamamız yok, bilakis tüm uzaktanlığın geçici olduğuna o kadar inanıyoruz ki, bizi idare etsin yeter düşüncesiyle hareket ediyoruz. Oysa MIT bakışı, uzaktan süreçlerin yeni bir uzmanlık alanı oluşturacağı yönünde. Hatta oldukça geniş bir uzmanlık.

Yazının Devamını Oku

Apple'ın “One More Thing” etkinliğinde öne çıkanlar

Apple’ın son üç ay içerisinde gerçekleştirdiği 3. etkinliği olan “Bir Şey Daha” etkinliği 10 Kasım akşamı, Türkiye saati ile 21:00’da gerçekleşti. Bu yıl gerçekleşen, son iki etkinlikte olduğu gibi, koronavirüs nedeniyle sanal olarak gerçekleşen etkinlik, Apple’in ilk kez Arm tabanlı kendi çiplerini kullandığı MacBook’ları lanse etmesi adına önem taşıyor.

MacBook’lar dışında yeni ürün tanıtımları da beklediğimiz etkinlikte özellikle yeni kulaklık modeli AirPods Studio ve lokasyon bazlı ürün takip uygulaması AirTags tanıtımı yapılmaması şaşkınlık yarattı (bu etkinliğin sadece MacBook özelinde olması, bu yıl acaba bir etkinlik daha mı olacak esprilerini de beraberinde getirdi:). 

13 Ekim’de gerçekleşen etkinlikte lanse edilen iPhone 12’lerin tarihteki yerini ilk 5G destekli iPhone’lar olarak alacağını belirtmiştim. Yeni MacBook’lar da Apple işlemcili ilk Mac’ler olması adına kritik bir yere sahip olacak… 

Küçük bir çip, dev bir adım…

Etkinliğin açılışını gerçekleştiren Apple CEO’su Tim Cook, Mac’leri “Apple’ın DNA’sında yer alan bir ürün” olarak niteleyerek, insanların Mac’leri ile dünyayı değiştiren uygulamalar ortaya çıkardığı  vurgusunu yaptı. Etkinliğin açılışı da yeni nesil Mac’lerin en önemli özelliği olan Apple’in ilk işlemcisi M1 ile gerçekleşti (Apple diğer ürünlerinde kendi işlemcisini kullanmaya başlamıştı, bu strateji Mac’lerde de devam etmiş oldu). M1, dünyanın en yüksek performanslı çipi olarak tanıtıldı. 

Son 3 ayda, 3 ayrı etkinliğin bir nedeni de Korona kaynaklı teknoloji ürünlerine ilginin artması

Korona etkisi ile artan uzaktan çalışma ve online eğitim süreçleri, laptop ve bilgisayarlar ile geçirdiğimiz zamanın da artmasına neden oldu. Apple’ın yeni Mac Book’ları tanıttığı ayrı bir etkinlik gerçekleştirmesinin bir nedeni de, insanların bilgisayarlara daha da önem vermeye başladığı bir dönemde, yeni çipleri ile özellikle performans, hız ve kullanıcı deneyimi açısından getirdiği yenilikleri öne çıkarmak. Salgın kaynaklı evden çalışmaya geçiş ve öğrenciler ve çalışanların evde kalmaları Apple’ın iPad'lerden kulaklıklara kadar birçok ürününe ilgiyi de artırdı. Son dönemlerde, diğer ürünlere kıyasla “dinozor” olarak nitelendirilmeye başlayan MacBook’lardan gelen gelir bile son mali yılda %11 artarak 28,6 milyar dolara ulaştı. Son çeyrekte, bu gelir %29 oranında artarak 9 milyar$’ı buldu.

Donanımda strateji değişikliği

Yazının Devamını Oku

İlker Köksal ile girişimcilik üzerine

Son yazılarımda, ülkemizdeki girişimcilik ekosisteminin gelişimi ve girişimcilerde öne çıkması gereken özelliklere yer vermiştim. Bu doğrultuda, kendi işini kurup belirli seviyelere getirmiş olan başarılı girişimcilerinin de görüşlerine yer vermenin farklı bir bakış açısı kazandırmak adına yararlı olacağını düşünüyorum.

İlk söyleşimi, Forbes’un globalde 30 yaş altı 30 (30Under30) listesine kabul edilmiş bir teknoloji girişimcisi olan, Founder’s FAQ kitabının ve Forbes’un teknoloji alanında yazarı olan İlker Köksal ile gerçekleştirdim. İlker ile yaklaşık 3 yıl önce San Francisco’ya bir iş ziyaretim sırasında tanışmıştık, sonrasında da iletişimimiz devam etti. Start-up’lar ve yeni girişim alanları konusunda ilk danıştığım, gözlemlerine, yorumlarına çok değer verdiğim İlker, Türk girişim ekosistemi ile Silikon Vadisi arasındaki köprü görevini en iyi şekilde gerçekleştiren kişilerin de başında geliyor. Teknolojisi ile kendini ispatlamış, fark yaratarak Silikon Vadisi’nde kendine yer edinmiş ve bir şirketinin exit’ini gerçekleştirmiş İlker’i bu söyleşi ile daha yakından tanıyacaksınız ve bazı konuları tekrar düşünmenize yönelik çok önemli bilgiler edineceksiniz. 

Ergi Şener: Türkiye’de kurduğun start-up’ı, Silikon Vadisi’ne başarılı bir şekilde taşımış, büyütmüş, Vadi’nin önde gelen yatırımcılarını da şirketine dahil etmiş oldukça başarılı bir girişimcisin. Seni biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? 

İlker Köksal: Yaklaşık 5 yıl önce San Francisco’ya tek yön bir uçak bileti ile başlamıştı Silikon Vadisi yolculuğum. Öncesinde ise Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nde okurken kurucu ortaklarımla birlikte başlattığım girişim, “Referbase”, Kariyer.net’in alımı sonrası “Yetenekli” olarak hayatına devam etti. Ben de o dönemde Koç Üniversitesi’nde MBA’imi tamamladım. Bu süreç içerisinde Yale Üniversitesi’nde de kurmayı planladığım start-up doğrultusunda bir program tamamlayıp, Google’da da mobil kullanıcı deneyimi ve analitik alanında danışman olarak çalıştım. Ardından da Silikon Vadisi süreci başlamış oldu. 

O günden bugüne, Forbes’un 30Under30 listesine girdik, kurucu ortağımla birlikte, Amazon, Google gibi birçok teknoloji şirketi ile iş birlikleri yaptık, yatırım aldık. Zorlu, keyifli ve öğretici bir süreç sonrasında da 2020 başından itibaren aktif çalışmalarımı 2021 başında çıkacak olan kitabım Founder’s FAQ için sürdürüyorum.

Ergi Şener: Türkiye’deki start-up ekosistemini nasıl buluyorsun? Silikon Vadi’sindeki start-up ekosistemine yakın bir girişimci olarak değerlendirmelerini alabilir miyiz? 

İlker Köksal: Türkiye’de start-up ekosistemi birçok yönden giderek gelişiyor ancak bunu en iyi şu örnekle özetleyebilirim herhalde; 2012 yılında üniversite’de okurken bir start-up zirvesi düzenlemiştim. O gün panelde, 212 VC’den Numan, Erhan Erkut hocamız, yemeksepeti.com kurucularından Melih Ödemis gibi isimler start-up ekosistemini, problemleri, çözümleri anlatıyorlardı. Bugün bunlari anlatanların, çözümler bulmaya çalişanların, deneyenlerin, deneyenlere fon saglayanlarin sayisi cok daha artmis durumda ve bu iyi bir sey. Aradan geçen 8 yılda iyi bir artış mı dersen, bana göre değil, daha cok başari hikayesi çıkıp, o başarı hikayelerini yaratanların ekosistemi maddi & manevi desteklemesi çok daha olumlu olurdu, ancak her ekosistemi kendi iç ve dış dinamikleriyle değerlendirmekte fayda var. 

Özellikle pandemi ile birlikte, Zoom üzerinden yatirimlar da basladi ve hızlandi. Bu, pandemi sonrasinda da devam ederse, Türkiye start-up ekosistemi ve benzer ekosistemlerde kapitale ulaşmak, yabancı yatırımcıyı çekmek kolaylaşacak. Ancak bununla birlikte bu kapitali talep eden iyi takimlarin sayısı da doğru orantılı artacagından, girişimcilerin kendilerini çok daha iyi geliştirmeleri gerekeceği gerçeği ön planda olacak. 

Ergi Şener:

Yazının Devamını Oku

Girişimciler için öne çıkan özellikler

Geçtiğimiz hafta ülkemizdeki girişimcilik ekosistemini analiz ederek, gelişim alanlarını dile getirmiştim. Girişimciliğin oldukça popülerleştiği ve global ekonominin önemli gündem maddelerinden biri haline geldiği günümüzde, girişimcilik hikayeleri ve girişimci sayısı hızla artış gösteriyor. Doğru şekilde kurgulanan, inovasyon odaklı start-uplar, akıllı yatırımlar (smart money) ile statükoya meydan okuyarak asırlık endüstrilere kafa tutuyor, her alanda yaşamımızı kolaylaştırıp, hayat standardımızı yükseltiyor; iş dünyasında da büyük bir dönüşümü tetikliyor.

Bununla birlikte, iyi bir girişimci olmanın gereklilikleri konusunda oldukça fazla ve farklı görüş bulunuyor. Girişimciliğin belirli bir formülünün olmamasının yanı sıra, başarılı girişimcilerin bir takım belirgin karakteristik özelliklerinin olduğunu da kabul etmek gerekiyor. 15 yılı aşkın bir süredir, Türkiye girişimcilik ekosisteminde yer alan, son 10 yıldır ise Silikon Vadisi’nin önde gelen şirketleri ve start-up’ları ile yakın ilişkiler içerisinde bulunan bir teknolojisi girişimcisi olarak, kendi start-up’larını kurmayı planlayan gençler ile birtakım tavsiyelerimi paylaşmak istedim.

Girişimcilikte iş – yaşam dengesi diye bir şey yok

Bir start-up’ı nasıl tanımlayabiliriz?

Silikon Vadisi’nde öne çıkan tanımlamaya göre: Farklı bir gelecek inşa etmek üzere, bir plan üzerinde anlaşmış en küçük insan topluluğu…” Tanımdan da anlayacağımız üzere minimum kaynak ile olabildiğince hızlı bir şekilde, ortak ve iddialı bir amaç uğruna çok çalışmayı gerektiren bir kavram…

Başarılı bir girişimci olmanın sırrı, 7/24 çalışmakta ve tamamen işe odaklanmakta yatıyor. Bunun için de fikre inanmak, odaklanmak ve yapılan işi severek, tutku ile yapmak şart. Girişimci, bir yandan, fikrini hayata geçirerek, müşterilerin kullanımına sunmak için somutlaştırmaya çalışırken; bir yandan da gerekli olan bağlantıları kurarak, network’unu genişletmek ve girişimi için gerekli yatırımı bulmak durumunda. Bütün bunlardan dolayı da gerçek bir girişimci olabilmek için “rahatsız” olmaya hazır olmak gerekiyor, çünkü girişimcilik oldukça dengesiz, belirsiz, riskli ve yıpratıcı bir süreç…

Girişimci için olmazsa olmazlar: Zaman Yönetimi, Odak ve Hız

En kabul görmüş girişimci tanımlarından biri şu şekilde: “Zamanını ve parasını bir fikri hayata geçirmek için riske eden kişi”… Bu tanımda öne çıktığı üzere, zaman bir girişimci için en önemli kaynak ve en değerli varlık. Bu nedenle bir günü ya da haftayı planlarken, nelerin öncelikli olduğunun ve nelerin yapılması gerektiğinin belirlenmesi oldukça önemli. Zamanın nasıl planlanması gerektiği konusunda gerçekçi olmak ve bunun üzerinde düşünmek de çok kritik.

Girişimcinin, rekabet avantajı sağlaması ve rakiplerine kıyasla öne geçmesi açısından en önemli silahlardan biri de hız. Özellikle,

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de girişimcilik ekosisteminin durumu

İngiltere eski başbakanlarından Winston Churchill’in kriz ortamları için atfedilen meşhur bir sözü var: “İyi bir krizi asla ziyan etmeyin” … 

Girişimcilik ekosisteminde de kriz ortamlarının yeni işlere başlamak, farklı iş modelleri ile fark yaratmak adına oldukça ideal ortamlar olduğu vurgusu hep yapılır. “Krizi fırsata çevirmeye bak!..” tavsiyesini hepimiz duymuşuzdur.

 

Ülkemizdeki girişimciler de, global bir kriz olan Kovid-19 salgınını fırsata çevirmeye çalışıyorlar. Stat-up’lara yatırımlarda son dönemlerde önemli oranda artış görülmesi, yatırımcıların da pandemi sürecinde temkinli davranmak yerine yeni iş alanlarına odaklandıklarının bir göstergesi. Ekosistemin hızla büyümesi ve bu alana ilginin artması oldukça umut verici. Türkiye'de girişimler bu yılın 3. çeyreğinde toplam 46 yatırım ile ~ 60,3 milyon dolar yatırım aldı. Bu rakam, bugüne kadar açıklanan 106 yatırım ile 115 milyon dolara ulaştı (startups.watch verilerine göre).

 

Rakamlarla da somut olarak gördüğümüz üzere son dönemlerde, ülkemizdeki girişimcilik ekosistemi oldukça gelişiyor. Ekosistemin her alanında ciddi bir hareketlilik söz konusu. Sayıları sürekli artan melek yatırımcılar yeni fikirlere yatırım yaparak, bu fikirlerin ticarileşmesini destekliyor. Yatırım fonları ya da risk sermayesi şirketlerinde sürekli artış gözleniyor. Kurumsal şirketlerin de birbiri ardına kendi fonlarını kurmakta olduğunu görüyoruz, duyuyoruz. Bununla birlikte, yeni girişim ve start-up sayısında da gözle görülür bir artış var.

 

Ancak, şu da bir gerçek ki her kriz fırsatlar kadar, hatta fırsatlardan daha fazla tehdit de barındırmakta. Bu nedenle, bu büyümenin ne kadar sağlıklı olduğunu da analiz etmek gerekiyor. Şunun farkında olmakta yarar var: Türkiye girişimcilik ekosistemi potansiyeli çok yüksek olmakla ve bölgede hızla gelişmekle birlikte, henüz hala çok erken aşamalarda. Ülkemizin önde gelen melek yatırımcılardan Sn. Hasan Aslanoba’nın ara ara tecrübeleri doğrultusunda yaptığı paylaşımlar, bu sürecin, özellikle kurumsal şirketler tarafından nasıl yanlış yorumlanmakta olduğunu da açık bir şekilde anlatıyor:

Hasan Aslanoba - Uludağ Ekonomi Zirvesi 2018: 

Yazının Devamını Oku

Apple etkinliğinde öne çıkanlar ve yeni iPhone 12’lerin özellikleri

Apple tarafından dün gerçekleştirilen sanal etkinlikte yeni iPhone modelleri tanıtıldı. Geçen zamana rağmen, en çok ilgi gören telefon olmayı sürdüren ve müşteri memnuniyeti açısından da bir numaralı akıllı telefon olan iPhone’lara yönelik beklentiler büyüktü. Peki iPhone 12 ile Apple bu beklentiyi karşıladı mı?

 

iPhone 12’lere yönelik tahminlerimi Pazartesi günkü yazımda sizlerle paylaşmıştım https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ergi-sener/13-ekim-apple-etkinliginde-neler-tanitilacak-41633617  Beni sevindiren nokta, yazımda belirttiğim tüm detayların doğru çıkması oldu (model isimleri, büyüklükleri ve özellikleri dahil). Beni şaşırtan ise, AirPods Studio adıyla piyasaya çıkması beklenen yeni AirPods kablosuz kulaklıklara yönelik herhangi bir tanıtımın yapılmamasıydı… Bunun yerine, HomePod mini ismi ile Apple’ın yeni akıllı dijital asistanı tanıtıldı.

 

Apple, trilyon doları aşan bütçesi, artan satış ve kar oranı ve “love mark” statüsünü sürdürmesi ile arzu objesi olmayı sürdürüyor. Bu etkinlik sonrasında, iPhone satışlarında ciddi bir artış beklendiğini de bir önceki yazımda belirtmiştim. Yeni iPhone’un tasarım ve donanım olarak oldukça farklı ve özel yanlarının olduğunu söylememek de olmaz. Ancak, şu da bir gerçek ki; yeni etkinlikler eski heyecanından uzak ve gözler Steve Jobs dönemindeki inovasyonları arıyor. Son dönemlerde Apple, ürünlerinin yeni versiyonlarını belirli periyotlarda tanıtan ve dikey olarak daha çok özellik bazında gelişmeler gerçekleştiren bir üreticiye dönüştüğü izlenimi veriyor.

 

Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında, Silikon Vadisi ziyaretim sırasında, uzun süredir Apple merkez ofiste çalışan, bu etkinliğin de oldukça önemli bir parçası olan ve yeni iPhone’ların 5G testlerini gerçekleştiren bir arkadaşım ile görüşme imkanım oldu. Bu görüşmede, “5 sene sonra Apple nerede olacak?” diye sorduğumda, aldığım yanıt oldukça ilginçti: “5 sene sonra, Apple bu denli önde gelen bir marka olmayabilir! Beklenen inovasyonlar gerçekleşmiyor…

Peki, yeni açıklanan ürünlerin öne çıkan özellikleri arasında neler var?

 

Yazının Devamını Oku

13 Ekim Apple etkinliğinde neler tanıtılacak?

13 Ekim Salı günü gerçekleşecek olan ve yeni iPhone modellerinin tanıtılacağı Apple etkinliğinin, son yılların en önemli Apple etkinliği olması bekleniyor.

 Eylül ayında yeni Apple Watch ve iPad’lerin tanıtıldığı etkinlik gibi https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ergi-sener/apple-etkinliginin-ardindan-41612997, bu etkinlik de sanal olarak gerçekleştirilecek. Dünya’da akıllı telefon pazar payında, Huawei ve Samsung’un ardından 3. sıraya düşen ve son lansmanlarında, daha çok yeni dijital servislere ve aksesuarlara ağırlık veren Apple için bu etkinlik büyük anlam ifade ediyor.

 

Genellikle yeni iPhone modellerini Eylül ayında tanıtan Apple, bu sene bir sürpriz yaparak iPhone telefonlarını ayrı bir etkinlik ile alışkın olduğumuz tarihten yaklaşık bir ay sonra tanıtmayı tercih etti. Bu ertelemenin bir nedeninin Kovid-19 kaynaklı global tedarik zincirinde baş gösteren problemlerden kaynaklandığını düşünüyorum.

 

Bu etkinliğin bir diğer özelliği de ilk 5G iPhone modellerinin tanıtılacak olması. Zaten, Apple’ın etkinliği “Hi Speed” (Yüksek Hız) olarak adlandırmasının ardında da bu yatıyor… IDC, Amerika’da bu yılın ilk yarısında 4,2 milyon 5G uyumlu akıllı telefon satıldığını belirtmişti ki, bu pazardaki satışın yaklaşık %7,5’ine tekabül ediyor. Yeni iPhone’lar ile birlikte, 5G cihazların pazar payının dikkate değer bir artış göstereceği de bir gerçek. Yıl sonuna kadar 5G destekli telefonların akıllı telefon satışlarının %20'sini oluşturacağı tahmin ediliyor. Bununla birlikte, yeni cihazlardaki 5G özelliği, başlangıçta tüketici deneyimini belirli bir ölçüde değiştirmeyecek. Akıllı telefon kullanıcıları ekran boyutu, daha iyi kamera özellikleri ve daha uzun pil ömrü gibi özelliklerdeki gelişmelere daha ilgililer. Bununla birlikte, pek çok ülkede 5G altyapısının henüz test için bile hazır olmaması, bu özelliğe yönelik büyük heyecana da sebep olmuyor.

 

Gelin, lansman öncesinde, yeni iPhone’larda ne olacağına geçmeden, eski iPhone lansmanlarını ve bu lansmanlarda tanıtılan iPhone’ların öne çıkan özelliklerini hatırlayalım. Apple’in 5G öncesi, ilk LTE destekli cihazı, 2012’de lanse edilen iPhone 5’di. 2014’de lanse edilen iPhone 6, ekran büyüklüğündeki artış ile en ses getiren modellerden biri oldu. Ayrıca, bu model ile iPhone’lar daha yuvarlak kenarlara kavuştu ve önceki modellere kıyasla iPhone’ların baskın tasarımında kayda değer bir değişim oldu.  Geçen yıl lanse edilen iPhone 11’lerin arkasındaki 3 kamera özelliği, beklenenden (en azından benim beklediğimden) çok daha büyük etki yarattı. Geçen yılki başarı, bu yıl için ayrı bir “challange” oluşturacak. Çünkü, artık akıllı telefon kullanıcılarının cihazlarını kullanma ortalaması üç ila dört yılı buluyor. Global olarak pandemi kaynaklı finansal problemler ve insanların tasarruf eğiliminde olması da Apple’ın aşması gereken zorluklardan biri olacak. Öte yandan, etkinliğin ardından, iPhone satışlarında %10 oranında bir artış olacağı öngörülüyor… Bernstein tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, iPhone kullanıcılarının % 18,5'inin (yaklaşık 180 milyon müşterinin) önümüzdeki 12 ay içinde telefonlarını değiştirmeyi planladığı tahmin ediliyor (iPhone kullanıcıları krizden daha az etkileniyor gibi…).

 

Yazının Devamını Oku

İnternette 1 dakikada neler oluyor?

Her geçen gün, bir önceki güne kıyasla çok daha fazla verinin oluştuğu bir dönemdeyiz. Dijital platformlardan, web ya da mobil tabanlı servislerden sadece 1 dakika gibi kısa bir süre içerisinde, gerçek anlamda “büyük veri” üretiliyor. 2020’de, Korona’nın etkisi ile birlikte dijital servislerin kullanımının artması, ortaya çıkan veri miktarında da önemli ölçüde artışa neden oldu.

“Büyük veri”den bahsederken, katıldığım konferanslarda ve derslerimde “bilginin ikiye katlanma eğrisine" hep atıfta bulunurum. Bu hipoteze göre, medeniyetin doğuşundan 1900 yılına kadar, insanoğlunun yararlandığı bilgi, her “yüz yılda" bir ikiye katlanırken, II.Dünya Savaşı döneminde (1940’larda), bu süre 25 yıla düşüyor. Farklı sektörler odağında, bilginin katlanma hızı farklı olsa da, (örneğin, nanoteknoloji odağında iki yılda bir, klinik çalışmalarda ise 18 ayda bir) ortalama olarak bilginin günümüzde 1 yıldan az zamanda ikiye katlandığını söyleyebiliriz. IBM ve Harvard Universitesi tarafından gerçekleştirilen araştırmalara göre, özellikle  IoT (Internet of Things - Nesnelerin Interneti) kavramının hayatımıza girişi ile her nesnenin internete bağlanarak akıl kazanması, dijital uygulamalar ve servislerdeki sürekli artış ve verilerin çok çeşitli kaynaklardan toplanması, şaşırtıcı bir hızla artacak ve bu durum, yakın zamanda “12 saatte bir” bilginin ikiye katlanmasına yol açacak. Yani dünyamızda var olan bilgi, yarım günde bir kendini ikiye katlıyor olacak…


Veri analitiği ve yapay zeka gibi öne çıkan teknolojileri, bu bilginin artışı ışığında da ele almak gerekiyor. Özellikle yapay zeka ve makine öğrenmesi, işlerimizi, karar verme süreçlerimizi destekleme anlamında kaçınılmaz olarak destek almamız gereken teknolojilerden. Yoksa bu kadar bilgi ile başa çıkmak, ne kadar akıllı olursa olsun, hiçbir insan için mümkün değil…

Bununla birlikte, toplanan verilerin işlenmesi ve tekrar müşteriler ile iletişime geçmek için kullanılması, ülkemiz dahil pek çok ülkede ciddi tartışma konusu olsa da; gerçek şu ki, bugün pek çok şirket, müşterilerinin neyi nereden aldığını; bağlı oldukları ağları, destekledikleri takımları, üye oldukları dernekleri, nerede ne kadar süre vakit geçirdiklerini ve hobilerini içeren muazzam bir veri setine sahip. Doğru kullanıldığı ve değerlendirildiği takdirde verinin “altın kadar değeri var”, bu nedenle teknoloji dünyasında veri, “yeni altın” (new gold) olarak da sıkça ifade edilmekte… “Social Dilemma” (Sosyal İkilem) belgeselini hurriyet.com.tr için analiz ederken, belgesel katılımcılarından bir kişinin şu ifadesine yer vermiştim: “Teknoloji firmaları reklam verenlere kesinlik satıyorlar, bu nedenle öngörü analizlerinin doğru çalışması gerekiyor. Bu da büyük veri gerektiriyor…” Şunu unutmamak gerekiyor: bir servise ya da hizmete para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz, sizin verilerinizden yararlanılarak para kazanılıyor…

Üretilen verilerin doğru analiz edilmesi, sürekli artan bir hızla değişen dijital dünyayı daha iyi yorumlamamıza da yardımcı olabilir. Veri artışını destekleyen ana kanallar hem değişen kullanıcı alışkanlıklarını ve beklentilerini daha iyi anlamamıza; hem de iş hayatımıza bu kanalları doğru entegre ederek rekabet avantajı sağlamamıza yol açabilir.

Bu yazımda, her sene, sosyal medyada hızla yayılan, internette 1 dakika neler olduğunu özetleyen “veri asla uyumaz” (Data Never Sleeps) analizinin 2020 yılı için hazırlanmış 8. versiyonunu inceledim.

Bu tabloyu inceleyip, 1dakika içerisinde ne kadar veri oluştuğunu görmek her seferinde ayrı bir şaşkınlığa neden oluyor. Şu anda dünyamızda 4,5 milyar internet kullanıcısı var ve bu rakamın önümüzdeki yıllarda daha da artması bekleniyor. Global olarak aktif sosyal medya kullanıcılarının sayısı ise 3,8 milyar ki, bu rakam dünya nüfusun neredeyse yarısına tekabul ediyor. Peki bu kullanıcılar, özellikle hangi uygulamalar ya da servislerden yararlanıyor?

Yazının Devamını Oku

PERYÖN Başkanı Berna Öztınaz ile İş Hayatının Yeni Normali- II  

PERYÖN – Türkiye İnsan Yönetimi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Avrupa İnsan Yönetimi Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Sn. Berna Öztınaz ile "iş hayatının yeni normali” odağında gerçekleştirdiğimiz sohbetin ikinci bölümünde, insan kaynaklarında (İK) öne çıkan yeni teknolojilere ve İK’nın dijitalleşmesine, uzaktan çalışmada oldukça önemli bir yeri olan çalışanda güven oluşturmaya, değişen iş alanlarına ve yeni yetkinliklere değindik. 

Ergi Şener: Dijital dönüşümün ve yeni teknolojilerin İK'ya etkisi ne aşamada? İçinde bulunduğumuz süreç, İK'nın dijitalleşmesini nasıl etkiledi, İK açısından hangi uygulamalar ve teknolojiler öne çıkıyor?

 

Berna Öztınaz: Yeni çalışma modelleri ile birlikte yeni uygulamalar da gündemimizde daha çok yer almaya başladı. İş süreçlerinde dijitalizasyonun sağladığı hız ve çeviklik İK’ya büyük kolaylıklar sağlıyor. Bu kolaylıklar; maaş değerlendirmelerinden, performans takibine, hedeflerin belirlenmesinden, işe alım süreçlerine kadar geniş bir yelpazede kendine yer buluyor.

 

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte uzaktan çalışmada ekiplerin performansını yönetmeye yardımcı olacak araç ve uygulamaların sayısı da git gide artıyor. Çünkü, uzaktan çalışma sırasında çalışan verimliliğini arttırmak ve desteklemek için ekibin hangi iş üzerinde çalıştığının bilinmesi önemli oluyor. İK uzmanları bu amaçla çeşitli akıllı ofis uygulamalarını, dijital toplantı uygulamalarını iş yapış stillerine entegre ederek yeni çalışma modellerini deniyor ve ekipleri üzerindeki farkındalıklarını arttırma yoluna gidiyor.

 

Salgın süreci tabii her konuda olduğu gibi dijitalleşme yolunda da İK’nın çalışmalarını oldukça etkiledi ve İK’nın teknoloji ile entegrasyonunu artırdı. Bununla birlikte PERYÖN – Türkiye İnsan Yönetimi Derneği olarak geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğimiz bir ankete göre Türkiye’deki kurumların dijitalleşme özelinde yaptığı düzenlemeler pek çok çalışanın gözünde yeterli değil. Öyle ki geçtiğimiz günlerde tamamlanan ve 110 kurumun katıldığı ankete baktığımızda “kurumum dijital dönüşüme hazır değil” diyenlerin oranı yüzde 60’ı buluyor. Çalışanların yüzde 75’i şirketimde dijitalleşme konusunda sürdürebilir politikalar izlenmiyor derken, dijital İK çalışmalarını yetersiz bulanların oranı ise yüzde 100. Bütün bu veriler dijitalin iş hayatına tam olarak entegre olması için çalışmaların artarak devam etmesi gerektiğini bize gösteriyor.

 

Yazının Devamını Oku

PERYÖN Başkanı Berna Öztınaz ile İş Hayatının Yeni Normali

Günümüz iş dünyasının yeni normalinde “değişim” öncelikli gündem olarak sürekli karşımıza çıkıyor.

 

Krizin iş dünyasına olan etkisi, yeni teknolojiler ve dijital servislerin iş dünyasının her alanına hızla entegre olması, kurumsal yönetim stratejilerinin ve süreçlerinin de baştan gözden geçirilmesini gerektiriyor. Bu süreçte, değişim yönetimini doğru kurgulamak, krizden organizasyonların minimum etkilenmesini sağlamak adına İnsan Kaynakları (İK) bölümlerine oldukça iş düşüyor.

Bu doğrultuda, Korona’nın iş dünyasına etkisini, PERYÖN Türkiye İnsan Yönetimi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Sn. Berna Öztınaz ile tartışmak istedim. Türkiye’de İnsan Yönetimi alanında kurulmuş ilk sivil toplum kuruluşu olan PERYÖN, “şimdi ve gelecek için daha iyi bir çalışma hayatına liderlik etme” vizyonu ile faaliyetlerini sürdürmekte. PERYÖN Başkanlığı’nı ikinci döneminde sürdürmekte olan Sn. Öztınaz, IK odağında çalışmaları ile global arenada da faal olan, ülkemizin bu alanda önde gelen yöneticilerinden. Aynı zamanda EAPM (European Association of People Management - Avrupa İnsan Yönetimi Derneği) Yönetim Kurulu üyeliğini de gerçekleştiren Berna Hanım, PERYÖN ve önemli araştırma kuruluşlarının gerçekleştirdiği araştırmalardan ve deneyimlerinden yola çıkarak, bu kriz ortamında kurumsal firmaların nasıl aksiyon alması gerektiği, uzaktan çalışma süreçlerinin nasıl uygulanması gerektiği ve organizasyonların nasıl “çevikleşebileceğine” yönelik oldukça önemli paylaşımlar gerçekleştirdi. İki bölüm olarak gerçekleştirdiğimiz bu keyifli sohbetin ilk bölümünü bugün paylaşmak istedim… 

Ergi Şener: Korona sürecinin İnsan Kaynakları ve Kurumsal Yönetim odağında genel etkileri neler oldu?

Berna Öztınaz: Ülkemizin ve tüm Dünya’nın olumsuz etkilendiği Korona virüs süreci hepimiz için daha önce eşi benzeri görülmemiş bir belirsizlik dönemiydi. Bu tip olağanüstü durumlar için yaptığımızı düşündüğümüz neredeyse bütün hazırlıklar ve önlemler için yeni baştan çalışmamız gerekti. Bu da insan kaynakları ve kurumsal yönetim açısından büyük değişiklikleri beraberinde getirdi. Salgının başlamasıyla birlikte uzaktan çalışma imkanına sahip olan kurumlar büyük bir hızla uzaktan çalışmaya geçtiler. Bunu PERYÖN olarak Mercer Türkiye ile birlikte gerçekleştirdiğimiz "Korona virüs Salgınının İş Hayatına Etkisi Anket”’ sonuçlarında da görüyoruz. Anketin sonuçlarına göre; şirketlerin %44,9’u salgın öncesinde uzaktan çalışma modeli uygulamasına sahip olduklarını belirtirken %55,1’i ise böyle bir uygulama kullanmadıklarını söylüyordu. Salgınla beraber merkez ofiste uzaktan çalışma modeline geçen şirketlerin oranı ise %94,6’ya çıktı. 

İK açısından süreç, yeni çözümler bulunmasını gerektirdi. İK uzmanları çalışanların sağlığı ve güvenliği konularına eğilirken, aynı zamanda uzaktan çalışmanın getirdiği belirsizlik altında milyonlarca çalışanın kaygıları ile de mücadele etmek durumunda kaldılar. Yönetiminse performans, maliyet ve işin sürdürülebilirliğini göz önüne alan, prosesten çok güvene, sonuç değerlendirmesine ve empatiye dayanan yeni bir liderlik ve çalışma modeline ihtiyaç duyduğu netleşti. Aslında bu, bizim yıllardır gerek yapay zeka ve dijitalleşmedeki hızlı gelişim, gerek jenerasyonların etkisi, gerekse sürdürülebilirlik nedeniyle öngördüğümüz bir dönüşümdü. Ancak Kovid-19 tüm bunlarla bir anda yüzleşmemize ve çözümler için gaza basmamıza neden oldu. 

Yazının Devamını Oku

Kovid-19 Sonrası İş Dünyasında Öne Çıkacak Trendler

 Korona virüsünün iş yaşamında yarattığı fırtına etkisi ile birlikte, özellikle liderlerin ve IK yöneticilerinin pek çok süreci baştan tasarlamaları gereken bir dönemdeyiz.  Pandemi, şirketlerin geleneksel operasyonel ve stratejik hedeflerini ciddi biçimde etkilerken; bu süreçte öne çıkan yeni trendlerin etkisinin değerlendirilmesi, hızlı aksiyon gerektiren alanların belirlenmesi ve kriz kaynaklı hedef ve planların ne ölçüde değiştiğinin analizi daha da önem kazanıyor.

Değişime hızla adapte olup, çevik bir şekilde organizasyonlarını dönüştürebilen liderler, rekabette de şirketlerini öne çıkaracaklar.

 

Önde gelen araştırma şirketlerinden Gartner’a göre çalışanların %48'i Kovid-19 sonrası dönemde de uzaktan çalışmaya devam edecek. Benzer şekilde, McKinsey’nin gerçekleştirdiği araştırmaya göre, pandemi sonrası dönemde, kuruluşların işgücünün en az yarısı tamamen veya kısmen uzaktan çalışacak. Bununla birlikte, Silikon Vadisi’nin alanında önde gelen şirketlerinden Twitter ve Square, arzu eden çalışanların, bundan böyle temelli evden çalışabileceklerini açıklarken; Google, sene sonuna kadar evden çalışmanın geçerli olacağını ve sonrası için uzaktan çalışılacak pozisyonları belirlediğini bildirdi.

 

Mercer Türkiye ve Türkiye'de insan yönetimi alanında kurulmuş ilk sivil toplum kuruluşu olan PERYÖN Türkiye İnsan Yönetimi Derneği tarafından gerçekleştirilen “Korona Virüs Salgınının İş Hayatına Etkisi Anketi” sonuçları uzaktan çalışmanın ülkemizdeki güncel durumunu gözler önüne seriyor. Bu çalışmaya göre, “Korona virüsü öncesinde evden çalışma uygulaması olan şirketlerin oranı %45 iken, süreç sonrası bu oran şirketlerin merkez ofis çalışanları için %95’e ulaştı. Bu süreçte, şirketlerin %40,7’si çalışan motivasyonunda zorlandığını belirtirken, şirketlerin %74,3’ü iş hedefleri ve çalışanların yıl sonu performans hedeflerinde revize yapmayı düşündüğü belirtti.”

Kurumsal yönetim, ve IK yönetimi açısından fırtınalar esen şu günlerde, Gartner’ın güncel bir araştırmasından da yararlanarak, kendi araştırmalarım doğrultusunda, iş dünyasında öne çıkan trendleri paylaşmak istedim.

 

Uzaktan çalışma kalıcı hale gelirken, organizasyonların yeni süreçlere hazır olması gerekiyor

Yazının Devamını Oku

Dr. Umut Köksal ile IK’nin Yeni Normali üzerine

Kovid-19 ile birlikte, uzaktan çalışmaya mecburi geçiş, ofislerin sosyal mesafeyi destekleyecek şekilde kontrollü olarak çalışmaya açılması ve organizasyonların dijital teknolojilere olan ihtiyacı, iş hayatında kalıcı olabilecek önemli değişimlerin de habercisi… Bu süreçte, dijital teknolojilerin seçimi kadar, organizasyonda yer alan her çalışanın bu teknolojileri benimsemesi, hızlı bir biçimde adapte olması ve değişimi özümseyerek desteklemesi gerekiyor. “Yeni normale” başarılı bir şekilde uyum sağlamış işletmelerin bile, özellikle teknoloji ve dijitalleşme söz konusu olduğunda, “değişimin sürekli hareket eden bir hedef” olduğunun bilincinde olması gerekiyor.

Bu denli önemli bir süreçte, organizasyonlar içindeki en önemli görevlerden biri insan kaynaklarına düşüyor. Özellikle, çeviklik, adaptasyon, değişim yönetimi, dijitalleşme gibi kavramların hayati hale geldiği şu dönemde; İnsan Kaynakları’nın yeni normaline de değinmek istedim. Bu konuda da ülkemizde ve dünyada öncü çalışmalar gerçekleştiren, benim de doktoradan arkadaşım olan UK Eğitim & Danışmanlık Kurucusu, Öğretim Görevlisi, “İnsan Kaynaklarına Pazarlama Dokunuşu HR Marketing” kitabının yazarı Dr. Umut Köksal ile bir söyleşi gerçekleştirmek istedim. Kovid-19 ile değişen kurumsal yönetim süreçlerinden, uzaktan çalışmaya; çalışanları motive etmekten, güven oluşturmaya; çevik organizasyondan, IK’nin dijitalleşmesine ve öne çıkan yetkinliklere kadar ilerleyen dönemde her kurum için daha da önem kazanacak konuları derinlemesine tartıştık. Bu keyifli sohbet ile sizleri baş başa bırakıyorum…

Bu denli önemli bir süreçte, organizasyonlar içindeki en önemli görevlerden biri insan kaynaklarına düşüyor. Özellikle, çeviklik, adaptasyon, değişim yönetimi, dijitalleşme gibi kavramların hayati hale geldiği şu dönemde; İnsan Kaynakları’nın yeni normaline de değinmek istedim. Bu konuda da ülkemizde ve dünyada öncü çalışmalar gerçekleştiren, benim de doktoradan arkadaşım olan UK Eğitim & Danışmanlık Kurucusu, Öğretim Görevlisi, “İnsan Kaynaklarına Pazarlama Dokunuşu HR Marketing” kitabının yazarı Dr. Umut Köksal ile bir söyleşi gerçekleştirmek istedim. Kovid-19 ile değişen kurumsal yönetim süreçlerinden, uzaktan çalışmaya; çalışanları motive etmekten, güven oluşturmaya; çevik organizasyondan, IK’nin dijitalleşmesine ve öne çıkan yetkinliklere kadar ilerleyen dönemde her kurum için daha da önem kazanacak konuları derinlemesine tartıştık. Bu keyifli sohbet ile sizleri baş başa bırakıyorum…

Ergi Şener: Sizce, Korona sürecinin İnsan Kaynakları’na ve kurumsal yönetim süreçlerine etkileri neler oldu?

Dr. Umut Köksal: Kovid-19 süreci, iş dünyasında hiç şüphesiz diğer iş süreçlerini olduğu gibi, insan kaynakları (İK) ve kurumsal yönetim odaklarını da derinden etkiledi. Öncelikli olarak, varolan ama bugüne kadar hiç baskın hale gelmeyen, evden çalışma-uzaktan çalışma gibi çalışma sistemleri bir işletmesel tercihten öte, bir mücbir durum, bir zorunluluk haline geldi. Şirketlerin insan kaynakları bölümlerinin çok önemli bir bölümü, bu sürece hazırlıksız yakalandılar. Kaç şirketin bu süreç öncesi, uzaktan/evden çalışma konusunda bir prosedür, yönetmelik ya da talimatı vardı; bu konuda elimde net rakamlar yok, ama gerek Türkiye gerekse diğer ülkelerde İK bölümleri ile yaptığım çalışmalarda bunun çok fazla sayıda olmadığını düşünüyorum. Bir başka nokta, bu süreç  ile birlikte şirketler insan kaynakları fonksiyonlarını yeniden tanımladılar. İnsan kaynakları yöneticileri, belli bir dönem işyerinde fiziken olmayan, evlerinden çalışan önemli bir çalışan kitlesini motive edecek, geliştirecek, çalışan deneyimi anlamında sürdürülebilir düzeyde insan kaynakları yönetimi yapabilecek bir role doğru evrilmeye başladı. Bu role evrimleşme, kendiliğinden, doğal gelişen bir değişimi, bir dönüşümü ortaya koydu. İnsan kaynaklarının dijitalleşmesi, eğitim ve gelişimin online kanallara kayması, çalışanların evden işyerlerine dönüşte rehabilite edilmesi gibi konular ön plana çıkmaya başladı. Tabii bunların da ötesinde, insan kaynaklarının dijitalleşmesi konusunun artık daha da ciddi ve detaylı olarak ele alınması gerekliliği bence önemli açılımlardan bir tanesi oldu.

Ergi Şener: Yeni normal ile birlikte hayatımıza giren uygulamalar arasında, insan kaynakları yönetimi alanında kalıcı olacaklar sizce hangileri?

Dr. Umut Köksal: Yeni normal olarak adlandırılan süreç ile birlikte, insan kaynakları uygulamaları başlığı altında yer alan uygulamaların dijital ortama taşınmış olanlarının ve aynı zamanda çalışanlar tarafından içselleştirilmiş olanlarının kalıcı olacaklarını düşünüyorum. Burada tek tek, parça parça uygulamaların değil, benim kendi global çalışmalarımda da çok üzerinde durduğum bir terminoloji olarak “dijital çalışan deneyimi’’ başlığı altında, yen işe başlayanlar dahil tüm çalışanların işletmedeki iz düşümlerinin yönetildiği bütünsel bir insan kaynakları bakış açısının, yeni normalde oyunu asıl belirleyecek alan olduğunu düşüyorum. Bununla birlikte, dijital işe alma ve yerleştirme uygulamalarının, uzaktan eğitim uygulamalarının kalıcı olacağını düşünüyorum. Yeni normal, aynı zamanda yeni nesil bir çalışma anlayışını da ortaya çıkardı bence. Şirketlerin insan kaynakları yöneticilerinin, ekiplerinin;  yeni nesil teknolojilerden daha yoğun yararlanarak İK uygulamalarını hayata geçirecekleri artık yadsınamaz bir gerçek.  İşe alma ve yerleştirmeden eğitim ve gelişime; yetenek yönetiminden ücret yönetimine; çalışan memnuniyeti ve bağlılığına kadar, tüm insan kaynakları yönetimi süreçlerinde yeni normalin etkilerini göreceğiz.  Ama dediğim gibi, benim görüşüm özellikle işe alma ve yerleştirme ile eğitim ve gelişim süreçlerinde bu kalıcılığın daha fazla olacağı yönünde.

Ergi Ş

Yazının Devamını Oku