GeriEcehan Ersöz Post-Truth Çağ, Dijital Vatandaşlık ve Toplum 5.0
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Post-Truth Çağ, Dijital Vatandaşlık ve Toplum 5.0

Hayatımızla ilgili merak ettiğimiz neredeyse her konudaki araştırmayı; sağlıktan, eğitime, genel kültürden pratik bilgilere dair gelişmelerin araştırmasını ve takibini uzun zamandır internet ve sosyal medya üzerinden yapıyoruz. Özellikle de hemen yanımızda duran cep telefonlarımız bize her konuda sınırsız kaynak sunuyor. İlaveten sosyal medyanın günlük akışında ilerlerken bize ilginç gelen, hemen birileri ile paylaşmak istediğimiz birçok içerikle karşılaşıyoruz. Peki bu sırada karşılaştığımız verilerin doğruluğundan ne kadar eminiz? Edindiğimiz bilgilere inanmadan, onları savunmadan, çevremizdeki diğer kişilerle veya sosyal medya ağlarında bu bilgileri paylaşmadan önce dikkate almamız gereken noktalar neler?

İnternetin içeriği her geçen gün çok sayıda kullanıcının çok farklı mecralardan yaptığı paylaşımlarla inanılmaz oranda büyüyor. Sürekli yeni bilgilerin paylaşıldığı bir mecrada eriştiğimiz bir bilgiyi kontrol etmek ise bize düşen bir görev. Peki bu doğru ve yanlışın birbiriyle yarışı nasıl tanımlanıyor?

Gelin öncelikle bu noktada yaşanan kırılımı tanımlayan post-truth kavramına bakalım.

Post-Truth Kavramı Nedir?

Post-truth kavramı, günümüzde kullanılan anlamı ile ilk kez 1992 yılında Steve Tesich’in The Nation dergisinde yayımlanan bir yazısında yer almıştır. Yaygın kullanımının başlamasıysa Ralph Keys’in 2004 yılında basılan “The Post-truth Era” kitabı ile gerçekleşmiş ve sonrasında kelime Oxford Dictionaries tarafından da 2016 yılının kelimesi seçilmiştir.

Post-truth kavramında yer alan ‘post’ kelimesi, -den sonra anlamına gelen, önüne getirildiği kavramdan büyük ölçüde yeni ve farklı bir oluşumu ya da yaklaşımı tanım­lamayı sağlayan, zamansal bir sınır getiren bir ön ektir. Post-truth şeklinde truth (gerçek) kavramıyla birlikte kullanımındaysa doğruların artık kabul edilirliğini yitirdiği ya da önemsiz hale geldiği bir dönemi tanımlıyor. Türkçeye ise “gerçek ötesi”, “gerçek sonrası”, “hakikat sonrası” şeklinde çevriliyor. Post-truth kavramının gelişim sürecinde arka planda çok fazla detay var fakat o detaylara bu yazımda çok fazla değinmeyeceğim. Üzerinde duracağım esas nokta ise bu dönemin ortaya çıkmasında iletişim teknolojilerinin etkileri.

Bu noktada teknolojilerin insanlığa faydalı olmasında doğru ve bilinçli kullanımı en kritik noktayı oluşturuyor.

Post-truth dönemde hakikat ile yalan arasındaki sınırların bulanıklaşması, duyguların ve inançların gerçeklerden daha çok itibar görmesiyle birlikte doğru bilgiye ulaşmayı önleyen bir ortam oluştuğunu söylemek mümkün. İşte bu ortamın oluşumuna ve dezenformasyonun artmasında sosyal medyanın ve diğer iletişim kanallarının bilinçli kullanılmaması olumsuz etki sağlıyor.

Dijital dünyanın yeni iletişim teknolojileri bir yandan bireyleri özgürleştirici imkânlar sunarken diğer yandan da sosyal medyanın öncelikli bilgi kaynağı konumuna geçmesiyle birlikte dezenformasyon ve manipülasyon noktasında yanlış kullanımlardan kaynaklı dezavantaj yaşanıyor. İlaveten internet ve sosyal medya kullanımındaki artış ile her bireyin haber kaynağı haline dönüşmesi ve bu sayede de kullanıcı üretimi içeriğin artışı, bazı kullanıcıların ürettiği doğru olmayan bilgilerin yayılımına ortam sağlıyor. Zaman zaman karşılaşılan gerçeklikle ilgisi olmayan haberlerin, doğruluğu olmayan bilgilerin, kullanıcıların hazırladığı, yanıltıcı görsellerin ve montajların bulunduğu videoların dolaşıma girmesi, izinsiz firma logolarının kullanılması, marka ve kurumlara ait olmayan indirim ve kampanya duyurularının paylaşılması ve tüm bunların büyük bir hızla yayılması çok önemli bir sorun oluşturmakta.

Bu bilgileri bir an önce paylaşma arzusuyla hareket edilmesi, çok fazla paylaşılması doğru olmayan bilgilerin teyit edilmeden hızla yayılmasına ve yanlış bilgilendirmeyle oluşan düşünce ve inançların güçlenmesini kolaylaştırmaktadır. Bu durum bireysel kullanıcıları yanlış bilgilendirdiği gibi zaman zaman da kurum ve markaların itibarını zedeleyen sorunlar yaratabiliyor.

Yakın zamandan hatırlayacak olursak geçtiğimiz yıl Covid 19 pandemisinin başlangıcında da bu tarz sıkıntılara yoğun şekilde sahne olmuştu.

Doğru ve yanlış olup olmadığını bilmediğimiz birçok olasılık, senaryo, tedavi önerisi, varsayım gerek sosyal medya ağlarından gerekse çeşitli mesajlaşma platformlarından “Arkadaşlar” şeklinde başlayan ses kayıtları ile bir anda zihnimize hücum etmişti. Zaten yaşanan durumun olağanüstü bir algılama ve uyum süreci olduğunu hesaba katarsak birde üzerine eklenen yanlış bilgilendirmeler psikolojik açıdan büyük bir stres yaratmıştı. Tüm bunlara ilaveten maruz kalınan yanlış bilginin doğrusu ile düzeltilmesi son derece zor olması ve birçok kişinin ilk duyduğu bilgi ile hareket etmesi bilgi kirliliğinin yarattığı riskin boyutunu daha da artırıyor. 

Gelecekte Toplum 5.0 için Bilgi Kirliliği Riski

İnsanlık, tarih boyunca bilimsel ve teknolojik yeniliklerin kullanımıyla  yeni  yetenekler  geliştirmiş ve çeşitli aşamalardan geçerek evrimleşmiştir.  Bu noktadan bakıldığında Toplum 1.0 avcı-toplayıcı toplum, Toplum 2.0 tarım toplumu, Toplum 3.0 endüstri toplumu, 2015 ve sonrasında Endüstri 4.0 ve hızlı dijitalleşmeyle tanımlanan Toplum 4.0 ve 2030 itibariyle de Toplum 5.0 olarak aşamalandırılmaktadır.

Toplum 5.0 kavramı, sürdürülebilirlik, geniş kapsamlılık, verimlilik ve dolayısıyla akıl ve bilgi edinme gücünü kullanarak onu uygulayanların endüstriyel rekabet edebilirliğini sağlamayı amaçlayan bir yaklaşım olarak ilk olarak 2017 yılında CeBIT fuarında kamuoyuna duyurulmuştu.

Toplum 5.0, fiziksel alan ve siber alanın güçlü bir şekilde bütünleştiği süper akıllı toplum olarak da tanımlanan Toplum 5.0 kavramının merkezinde insan ve insanın yaşam kalitesi yer alıyor. Bu sayede teknolojinin insanların çıkarları doğrultusunda kullanarak toplumun refah seviyesini artırmak suretiyle, bilgi toplumunu temel alan Endüstri 4.0’ın ihmal ettiği noktalardan yola çıkarak insan odaklı bilgi toplumu seviyesine ilerlemek hedefleniyor.

Toplum 5.0 amaçları arasında gerçek dünya ile sanal dünya arasındaki bağların kuvvetlendirilerek bu iki yapının birlikte işlerlik kazanması ve gerçekleştirilecek her inovatif çözümün insanın çıkarları gözetilerek oluşturulması yer alıyor.

Bu noktadan bakıldığında insanların makine ve robotlarla ilişkisinin en verimli biçimde sağlanması, büyümenin ve kalkınmanın amaçlandığı bu modelin gerçekleşmesine bilgi kirliliği büyük bir engel oluşturabilir.

Peki bu olumsuz durumu kendimizin, çevremizin ve toplumun yararını gözetecek şekilde nasıl yönetebiliriz?

Dijital vatandaşlık ve medya okuryazarlığı gibi uzun zamandır gündemde olan iki önemli kavram işte tam da burada bize yol gösterici oluyor.

Dijital Vatandaşlık ve Medya Okuryazarlığı

Yaşanan dijitalleşmeyle birlikte internet kullanmanın ve çevrimiçi ortamlarda bulunmanın getirdiği yeni bireysel hak ve sorumluluklar doğmuştur. Siber vatandaşlık veya e-vatandaşlık şeklinde de kullanılan dijital vatandaşlık, siyaset bilimci Karen Mossberger tarafından 2007'de "teknoloji kullanım becerilerine sahip bireylerin, bu ortamı sorumluluk sahibi bir şekilde ve kuralların farkında olarak kullanması" şeklinde tanımlanmıştır.

Dijital vatandaşlık tanımı, Web 2.0 teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bireylerin günlük yaşamda gerçekleştirdikleri çeşitli işlemlerin dijital ortamlara taşınmasıyla birlikte bilgi teknolojilerini etik, eleştirel bakış ve güven çerçevesinde kullanma becerisine karşılık geliyor.

Dijital vatandaşların e-devlet uygulamalarını kullanabilmesi, online alışveriş yapabilmesi, uzaktan eğitim alabilmesi, online bankacılık kullanabilmesi gerekiyor.

Fakat buradaki önemli ayrım dijital vatandaş kavramının sadece bunlar ile sınırlı olmadığı.

Sorumluluk sahibi bir dijital vatandaş olabilmek için bilgi ve iletişim teknolojilerini bilinçli kullanmak, doğruluğundan ve kaynağından emin olmadığı bilgileri paylaşmamak, başkalarının haklarına saygı göstermek, sosyal hayatta yapılmayan davranışların internet ortamında da sergilenmemesi, çevrimiçi güvenlik konularına dikkat edebilmek, çevresindeki kişileri bu noktalarla bilgilendirmek gibi becerileri gerektiriyor.

Dr. Mike RİBBLE ise bu çerçevede dijital vatandaşlığın 9 bileşenini; dijital erişim, dijital ticaret, dijital iletişim, dijital okuryazarlık, dijital etik, dijital kanun, dijital haklar ve sorumluluklar, dijital sağlık ve dijital güvenlik olarak belirlemiştir.

Özellikle dijital medya okuryazarlığı becerisine sahip olmak çok önemli.

Sonuç olarak iyi bir vatandaş olmak için bize ulaşan bilgileri teyid etmek ve bu yaklaşım tarzını benimsemeye bir an önce kendimizi alıştırmanın çok kıymetli kazanımları olacaktır. Bunun için çeşitli doğrulama sitelerinden destek almak, paylaşımın kaynağını, yerini, tarihini araştırmak, görsellerde yazan metinleri kabullenmeden önce montaj veya Photoshop olup olmadığını incelemek, yabancı dildeki videolarda alt yazı çevirilerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığına dikkat etmek gerekiyor.

Bilgide seçici olmanız ve doğru bilgileri hayatınıza ve çevrenize katmanız dileğiyle.

X

Orman yangınlarında teknoloji çözümleri

Karadaki doğal hayatın devamı ve çeşitliliği açısından en önemli habitat olan ormanlarımız, hayvan ve bitki çeşitliliğinin en yoğun olduğu alandır. Canlılığın devamı açısından en önemli madde olan oksijenin üretilmesini sağlayan ormanların varlığı ve korunması doğanın sürdürülebilirliği için son derece önemlidir. Ancak tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ormanların varlığı ne yazık ki ciddi tehdit altındadır.

Bu günlerde yaşadığımız orman yangınları ne yazık ki hepimizin yüreğini yakıyor. Türkiye’de Antalya’nın Manavgat ilçesinde başlayan orman yangınlarının birçok ilimize yayılması doğal ve yerleşik yaşama büyük tehdit oluşturdu.
Yangın, panik, korku ve kaygı gibi insani duyguların son derece yüksek olmasıyla birlikte oluşan harabiyetin de en üst seviyede olduğu bir durum ne yazık ki. Bu sebeple konuya stratejik ve bütüncül bakmak, yangının çıkması hatta söndürme aşamasına gelinene kadar, önceden kestirme ve önleme aşamalarına dair farkındalık içeren bir risk planına sahip olmamız oldukça önemli.

Şimdi küresel ısınmanın, kundaklamanın veya kazaların da etkisiyle giderek artan, dünyada ve ülkemizde de her yıl milyarlarca hektarlık alanı yok eden orman yangınlarına dair 360 derece kontrol ve mücadele için destek alınabilecek teknolojik yöntemlere bakalım.

Uydu Teknolojileri Katkıları

Yazının Devamını Oku

Uzay turizmi başlıyor

Eminim ki aramızda çocukluğunda benim gibi astronot olmak isteyenler veya hali hazırda uzay yolculuğunu merak edenler “Şöyle atmosferde yükselip, hatta dışına çıkıp neler görülüyor bir deneyimlesek” diyenlerimiz vardır. Bu düşüncelerle uzay seyahati halen bize hayal gibi gelse de, bir zamanların hayali otomobillere, gemilere, denizaltılara ve bilgisayarlara benzer şekilde gerçeklik halini almaya başlayacak gibi görünüyor. Zira uzay ile ilgili çalışmalardaki artış hepimizin malumu.

Uçsuz bucaksız devasa bir alanla ilgili en yakından en uzağına dair her geçen gün yeni gelişmelere şahit oluyoruz. Bu çalışaların en yeni örnekleri ise neredeyse 10 gün arayla Virgin Galactic ve Blue Origin’in insanlı uzay yolculukları oldu. İlk olarak 11 Temmuz’da Richard Branson, Virgin Galactic’in SpaceShipTwo aracıyla bir test uçuşu yaptı. Ardından ise 20 Temmuz da Jeff Bezos ve beraberindeki üç kişi Blue Origin’in uzay aracıyla uzaya çıktı.

O zaman gelin uzay turizmi nasıl tanımlanıyor ve bu konudaki gelişmeler neler bir bakalım.

Uzay Turizminin Tanımı ve Sınıfları

Uzaya yolculukta tarihsel süreç içerisinde en önemli kurumlardan birisi olan NASA, 1958'de ABD hükümetinin bir parçası olarak kurulmuştur.

NASA’ya (National Aeronautics and Space AdministrationAmerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Kurumu) göre uzay turizmi, uzayla alakalı ziyaretler ve turizm aktiviteleri, yüksek irtifa yörünge altı uçuşlar, küresel çapta yörünge altı uçuşlar, kısa süreli yörüngesel uçuşlar, daha uzun süreli yörünge uçuşları ve yerküredeki turizm aktiviteleri gibi dünyadan muhtelif uzaklıklarda yapılan birtakım aktiviteleri kapsamaktadır. NASA'nın gelecek yıllarla ilgili görevlerinden olan Mars görevinin amacı astronot ve bilim adamlarını Mars’a taşımaktır. NASA 2030’a kadar da uzaya Mars’a yerleşmek üzere insan gönderilmesi planlanmaktadır.

Günümüzde oldukça az sayıda işletme uzay turizmi sunsa da uzay turizmi çeşitli şekillerde sınıflandırılabilmektedir. Bunlardan birine göre üç temel sınıf ve bunların alt sınıfları bulunmaktadır. Ana sınıflar; Karasal uzay turizmi, atmosferik uzay turizmi ve astro turizmdir.

Karasal uzay turizmi; uzay simülasyon cihazları, uzay tesislerinin gezdirilmesi ve uzay turizmi ile ilgili tutulma turları veya uydu gözleme, yıldız izleme turlarını kapsamaktadır.

Atmosferik uzay turizmi; yüksek irtifa jet uçuşları ve yer çekimsiz ortam turlarını içermektedir. Son olarak astro turizm ise dünya yörüngesi ötesi turlar (Ay ve Mars turları) ve Dünya yörüngesi turlarını (Uluslararası Uzay istasyonu turları ve yörünge turları) kapsamaktadır.

Yazının Devamını Oku

Dijital Dünya, Kuantum Bilgisayarlar ile Güçlenecek

Kuantum bilgisayarlar, geleceğimizde önemli yer tutacak olan en önemli alanlardan. Hızlanan dijitalleşme ile geleneksel bilgisayarların hesaplama gücünün yetersiz kalmaya başlamasıyla yaşanan sorunların aşılmasında büyük önem teşkil ediyorlar.

Bu konuda geçtiğimiz günlerde oldukça önemli bir gelişme oldu. Almanya Başbakanı Dr. Angela Merkel, IBM ile 15 Haziran’da gerçekleşen dijital katılımlı bir toplantıyla Almanya’nın ilk kuantum bilgisayarı olan, IBM Quantum System One’ın açılışını yaptı. Bu sistem aslında bu yılın Şubat ayından itibaren yürürlükte olmasına rağmen pandemi koşulları nedeniyle tanıtım etkinliği yapılamamıştı.  Angela Merkel’in konuşmasındaki “teknolojik ve dijital egemenlik” ve bunun ekonomik büyümeye katkısına yaptığı vurgu önemliydi. İlaveten Merkel, 2025 yılına kadar, kuantum teknolojisi araştırmalarına yaklaşık 2 milyar Euro yatırım yapmayı planladıklarını duyurdu.

Peki kuantum bilgisayarların çalışma mantığının normal bilgisayarlardan farkı ne?

Kuantum bilgisayarların tarihine kısaca hatırlayacak olursak köklerinin Richard P. Feynman’ın 1959’da daha güçlü bilgisayarlar oluşturmak için kuantum etkilerinden yararlanma fikrine dayandığını görebiliyoruz. Kuantum hesaplama, enerjinin ve maddenin doğasını atomik ve atom altı seviyede açıklayan kuantum teorisi ilkelerine dayanan bir teknoloji. Kuantum bilgisayar, kuantum fiziğinin prensiplerini, geleneksel bilgisayarların hesaplama gücünü daha fazla arttırmak için kullanan bir bilgisayar tasarımıdır. Klasik bilgisayarlar hesaplama işlemini lineer şekilde, yani 1 ve 0 ile tanımlanan bitleri kullanarak yaparlar. Yani her şeyi en küçük bilgi birimi olarak tanımlanan “bit” ile saklar. Bir bit ise iki değerden birine sahip olabilir: 0 veya 1; tıpkı bir lambayı açma ve kapama gibi.  İşte günümüzdeki çoğu cihaz bu ikili durum prensibine göre çalışır. Bu çalışma prensibinde ise hızı düşüren bir durum söz konusudur.

Kuantum bilgisayarlar ise geleneksel 1 ve 0’lar yerine kuantum bitlerini yani kubitleri (qubit) kullanırlar. Kübitler yalnızca “açılan” ve “kapatılan” birimler değil, aynı zamanda bu iki durum arasındaki geçiş durumunda veya aynı anda açık ve kapalı durumda olabilen birimlerdir. Kübit denilen yapılar ise aynı anda 1 ve 0 olabilmeleri nedeniyle oldukça fazla sayıda olasılığa izin verirler. Bu artan sayıdaki olasılıklar sayesinde kuantum bilgisayarlar, tüm olasılıkları tek seferde hesaplayarak, klasik bilgisayarlardan çok daha hızlı işlem yapma gücüne sahip olabiliyorlar. Böylece kuantum bilgisayardaki aynı anda hem açık hem de kapalı olabilme durumu hem çok zaman kazandırır hem de birbirinden bağımsız çok sayıda değişken içeren kompleks problemleri çözmek için bir saniye gibi kısa sürede 10 binlerce cevap üretebilecek kadar büyük bir potansiyel taşıdıklarından karmaşık problemlerin en güçlü geleneksel cihazdan bile çok daha hızlı biçimde çözülmesini sağlarlar. IBM’in üreticisi olduğu IBM ‘Quantum System One’, 32 kübitlik kuantum hacminde, 27 kübitlik bir falcon işlemciye sahip sistem, dünyanın ilk entegre kuantum bilgisayar sistemini temsil ediyor.

IBM, dünya üzerinde en büyük ekosisteme sahip ve bu alanda öncül liderlerden biri. System One’a ilaveten IBM tarafından kurulmuş 20’den fazla kuantum bilgisayarı bulunuyor. Bu makineleri destekleyecek geniş bir kuantum donanım ve yazılım araştırma kadrosu da mevcut. Fraunhofer Enstitüsü’nde kurulan bu sistem ile mevcut IBM QNetwork’ü yeni bir coğrafyaya taşıyor. IBM’in verdiği bilgilere göre bu sistem Avrupa’nın en güçlü kuantum bilgisayarı konumunda bulunuyor. Almanya’da tanıtılan bu kuantum bilgisayarı, Ehningen’deki Fraunhofer Enstitüsü’nün (Fraunhofer-Gesellschaft) kullanımda olacak. Enstitü, kimya optimizasyonu ve makine öğrenimi araştırmak ve geliştirmek için IBM’in Quantum System One sistemini kullanacak. IBM. System One’ı, “Sadece bir sistem değil, küresel bir ağ” olarak tanımlıyor. IBM’in Avrupa Orta Doğu ve Afrika’dan sorumlu yöneticisi Martin Jetter de IBM’in 2023 yılına kadar 1.000’den fazla kübiti işleyebilen istikrarlı bir kuantum bilgisayarı yapmayı hedefledikleri bilgisini paylaştı.

Yazının Devamını Oku

Ressam robot Ai-Da yeni sergi açtı

Robotlar insan portresi çizebilir mi?

Bu sorunun cevabı artık “evet”.

Yapay zekanın ve robotik teknolojilerin gelişiminin sınırları her geçen gün genişlemeye devam ediyor. Bu alanlardan birisi de sanat.

Dünyanın ilk ressam robotu Ai-Da’nın çizmiş olduğu 3 otoportre, Londra’da ‘Ai-Da:Robotun Portresi’ adını taşıyan sergide teknoloji meraklıları ve sanatseverler ile buluştu. Ai-Da'nın yaratıcılarına göre bu sergi, sanatın yalnızca insana ait olduğu fikrine meydan okuyor. Aynı zamanda bu sergi Aş-Da’nın ikinci sergisi olma özelliğine sahip.

Dünyanın ilk 'ultra gerçekçi robot sanatçısı' olmak için üretilen Ai-Da, kadın görünümünde ve insan boyutlarında bir insansı robot. Onu aynı zamanda android sanatçı olarak da tanımlamak mümkün.

Yazının Devamını Oku

Blockchain teknolojisi uygulamaları ve kripto paralar

Kripto para konusu bu günlerde hepimizin takip ettiği gibi gündemdeki yerini koruyor. İşin terminoloji kısmında ise birtakım karışıklıklar var. Bitcoin, kripto para, blockchain birbirinin yerine kullanılabilen fakat birbiri ile aynı olmayan kavramlar. Büyük oranda kripto paradan ibaret sanılan blockchain teknolojisi ise aslında oldukça farklı. Bu yazımda bu farklardan ve uygulama alanlarından bahsedeceğim.

Öncelikle blockchain yani Türkçesi ile blokzincir, şifreleme bilimi (kriptoloji) kullanılarak, dijital ortamlarda veri kayıtları oluşturmak için geliştirilmiş, elektronik kayıt defteri mantığı ile işleyen bir teknolojik alt yapıdır. Bu teknoloji çeşitli özellikleri sayesinde dijital çağda veri kaydını şekillendirme gücüne sahip. Şimdi gündelik hayatımızda gerçekleştirdiğimiz finansal konulardaki, alışverişlerimizdeki, sağlık hizmetlerimizdeki işlemlerimizi bir düşünelim. Tüm bu işlemler bir veri tabanında saklanır ve ilgili kurumun takibi altındadır. Blockchain de ise yine bir kayıt söz konusu olmakla birlikte durum biraz daha farklı işliyor. Nasıl mı?

Blockchain, bilgi içeren blokların oluşturduğu bir zincir yapısına sahip. Bir blokta saklanacak verinin ne olacağı, blockchain’in kullanım alanına göre değişiklik gösteriyor. Örneğin kripto para ile ilgili kullanımında bloklar, gönderici, alıcı ve işlem tutarı gibi detayları saklıyor. Blokzincirin kayıt mantığındaki farklılığı tanımlamada ise “dağıtılmış” ve “merkeziyetsizlik” kavramları önemli. Blockchain, tek bir otorite tarafından kontrol edilmediğinden merkeziyetsiz, tutulan kayıtların birden fazla kopyası olduğu içinde dağıtılmış bir sistem olarak tanımlanıyor.  

Burada blokzincirin kapsamını anlamak için dünyanın her tarafına yayılmış bir ağ olarak düşünmek oldukça yerinde olur. Blockchain verisi, blokchain ağının devam sürecine katılan her kullanıcı da dijital bir kopya olarak saklanıyor, bu kopya yapılan işlem bazında güncelleniyor ve tüm kullanıcıların kayıtlarında da eş zamanlı güncelleme gerçekleşiyor. Bu şekilde kriptografi kullanımı ile bir işlemin gerçekleşmesi ekosistemde bulunan yetki sahibi paydaşların onayına tabi oluyor.

İşleyiş mantığı bu şekilde olmakla birlikte blokzincir ağlarının birbirinden farklı türleri var. Bu türler genel, özel, izne tabi ve konsorsiyum olmak üzere dört farklı yapıda çeşitliliğe sahip bulunuyor. Örneğin genel bir blockchain, Bitcoin gibi, herkesin katılım sağlayabileceği bir blockchain'dir. Blokzincirin sunduğu faydalar arasında, aracıları azaltma ve bu sayede işlem hızında artış, yapılan değişikliklerin tüm kullanıcılar tarafından görülmesinin sağladığı şeffaflık yer alıyor.

Blokzincirin Farklı Kullanım Alanları

Dünya Ekonomik Forumu tarafından yapılan bir ankete göre, yöneticilerin %58’i küresel Gayri Safi Milli Üretimin %10’unun 2025’den önce blokzincirde bulunacağı şeklinde görüş beyan etmişlerdir. İlaveten Businessinsider’da bir çalışmasında 2020’de Blockchain’in teknolojide ana akım olarak yükselmeye başlayacağını, 2025 yılında ise ana akım olarak iyice benimseneceğini ifade etmiştir. 

İlk olarak blockchain teknolojisi, işletmelerin şeffaflık ve hesap verebilirlik değerleri bakımından tedarik zinciri yönetimi konusuna katkı sağlama potansiyeline sahip. Ürünlerin, üretim aşamasından son kullanıcıya ulaşmasına kadar geçen süreç boyunca izlenmesi, üretim şartlarının nasıl olduğuna ve kalite kontrole dair veriler sunabilir. Özellikle gıda sektörünü, blockchain teknolojisi sayesinde dönüşüm yaşayan sektörlerden yalnızca biri olarak sayabiliriz. Blockchain, gıdanın ne zaman, nerede ve nasıl koşullarda yetiştirildiğini, toplandığını, işlendiğini ve sonrasında nasıl sevk edildiğinin izlenebilirliği sağlanabilir.

Bir diğer yandan birçok markanın ortak sorunu olan taklit ürün konusuna da çözüm getirebilir gibi görünüyor. İlaveten patent ve marka tescil gibi hakların korunumunu da katkı sağlayacağı alanlar arasına ekleyebilirim.

Yazının Devamını Oku

Işınlanmaya yaklaşıyor muyuz?

Işınlanma insanlık tarihinin en ilgi çeken konuları arasında yer alıyor. Geçtiğimiz günlerde Mark Zuckerberg yaptığı bir konuşmada gelecek 10 yıl içinde ışınlanmanın bulunabileceğini söylemesi konuya meraklılar için heyecan yarattı. Işınlanma veya tele portasyon, bir kişinin bedeninin veya bir eşyanın bulunduğu mekânda yok edilip, bir anda başka bir mekânda ortaya çıkarılabileceği düşüncesine verilen addır. Teknoloji sayesinde birçok konuda oldukça hızlı ilerleme kaydettiğimizi göz önüne alacak olursak, Mark Zuckerberg’in ışınlanma vizyonuna da kendimizi hazırlamalıyız diye düşünüyorum. Bir yandan farklı kesimlerde bunun gerçek olup olamayacağı tartışmaları sürerken, diğer yanda ise teknolojik çalışmalar hız kesmeden devam ediyor.

Bu konu ile ilgili teknolojiler arasında kuantum, sanal gerçeklik, artırılmış gerçeklik, yapay zeka ve 3 boyutlu hologram teknolojileri yer alıyor. Fiziksel olarak transferden önce ise imaj olarak görüntü aktarımında verimlilik ve hız anlamında yaşanan gelişmeler konunun gelişimine ivme kazandırma anlamında oldukça önemli. O yüzden şimdi 3 boyutlu hologram konusunda yapay zekanın katkı sağladığı son gelişmelere bir göz atalım.

Dijitalleşme ile öne çıkan teknolojiler arasında hologram teknolojisi yer alıyor. Hologram kelimesi Yunanca “Holos” (Tam Görüntü) ve “Gram” (Yazılı) kelimelerinin birleşiminden oluşur. Hologramı, orijinal objenin üç boyutlu gerçek kaydı yani üç boyutlu lazer fotoğrafı olarak tanımlanan, lazer ışın dalgalarının pozitif karışımı ile oluşan üç boyutlu kayıt olarak tanımlarız. Bu sayede dalga sınırının yeniden yapılanması sağlanır. Bu işlem; 3 boyutlu görsel bilginin lazer teknolojisiyle kaydedilmesi, depolanması ve hareket efektinin kazandırılarak çok boyutlu ortama aktarılması sonucu elde edilir.

3 boyutlu görüntü elde etmede kullanılan bir diğer yöntem ise bildiğimiz gibi sanal gerçeklik. Farklı alanlarda uygulamaların arttığı sanal gerçeklik teknolojilerinde 2 boyutlu bir ekrana bakarken 3 boyut yanılsaması yaşanıyor. Hologram uygulamalarında ise perspektif izleyen kişinin konumuna göre değiştiğinden gözün odak derinliği ön plana ve arka plana dönüşümlü olarak odaklanabiliyor. Bu teknolojinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar ise dijital dünyanın gereklilikleri doğrultusunda yeniden şekilleniyor. Sırada bu konuya ivme kazandırmak üzere geliştirilen yöntem var.

Yapay Sinir Ağı Yöntemi Tasarlandı

ABD’deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) araştırmacıları ,“Derin öğrenme” kullanımı ile Tensör Holografisi (Tensor Hologram) adını verdikleri yeni bir yöntem ile gerçek zamanlı hologram oluşturma yolunu bulduklarını açıkladılar. Bu yöntemin kullanılması ile 3D hologram üretiminde cep telefonları da kullanılabilecek.

Araştırmacılar tarafından uzunca bir süredir bilgisayar tarafından üretilen hologramlar yapma çalışmaları sürüyordu. Bu çalışmalarda istenen sonuçların elde edilememesinin sebebi ise gerçek zamanlı 3 boyutlu holografi hesaplamalarında yaşanan sürecin zaman alıcı ve gerçeklikten uzak sonuçlar vermesiydi.   MIT araştırmacıları son gelişmeyle birlikte, hologramları verimli bir şekilde ve neredeyse anında üretmenin yeni bir yolunu geliştirdiklerini, yapay zekanın derin öğrenme alanına dayalı yöntem ile keşfettiler.

Güncel çalışmanın temelinde insanın görsel bilgiyi işleme sürecinden yola çıkılarak yapay sinir ağları konusunda eğitilebilir bir tensör zinciri kullanan “konvolüsyonel sinir ağı” (CNN-Convolutional Neural Network) tasarlandı. Yapay Zeka çalışmalarında yapay sinir ağlarını eğitmede büyük, yüksek kaliteli bir veri kümesi gerekir. Araştırma ekibi bu yeni yöntemin denenmesi için gerekli veri için oluşturulan veri tabanında bilgisayar tarafından oluşturulan 4.000 çift görüntüyü kullandı. Her görüntü çifti bir resme karşılık gelen hologram ile eşleşti. Tensör ağı, her bir görüntü çiftinden öğrenerek, kendi hesaplamalarının parametrelerini değiştirdi ve hologram oluşturma yeteneğini art arda arttırdı. 

Hologramlar gelecekte birçok iş alanındaki eğitim, tasarım ve görselleştirme olanaklarını ciddi biçimde geliştirebilecek potansiyele sahip bulunuyor. Tasarım aşamasındaki ürünleri 3 boyutlu inceleyebilme, detaylara yakınlaşarak bakabilme, üzerinde düzenlemeler yapabilme potansiyeli bu teknolojinin kullanımını önemli oranda ileri taşıyacaktır. Pazarlama boyutuna baktığımızda ise 3 boyutlu hologramlar ile etkileşimler sayesinde müşterileri etkileyerek deneysel satış taktikleri geliştirilmesine hatta e-ticarete farklı katkılar sağlayabilir. Daha ileri boyutta ise yeni araştırmalarla elde edilecek sonuçların ışınlanma konusuna nasıl katkılar sağlayacağını merakla beklemeye devam ediyoruz.

Yazının Devamını Oku

Uzay yolculuğu yarışı ve yeni teknolojiler

İnsanoğlunun evreni anlama çabasının başlangıcı neredeyse ilk çağlara kadar gidiyor. Bir çok medeniyet bu konuda o günün imkanları ile çeşitli gözlemler ve değerlendirmeler yaptılar. Güneş ve ay başta olmak üzere gezegenlerin ve yıldızların hareketlerini analiz etmek, zamanı tanımlamak ve kendi hayatları ve doğa olayları üzerindeki etkilerini çözmek bu çabanın bir kısmı diyebiliriz. Günümüze baktığımızda ise artık “Evrende yalnız mıyız?” sorusu ve bunu daha da detaylandıran “Başka canlılar var mı, varsa nasıl bir yaşam var, insan yaşamına uygun koşullar var mı?” soruları uzun yıllardır araştırmalara yön veriyor. Peki son zamanlarda iyice hareketlenen uzay araştırmalarında son durumda neler oluyor?

Mars Projeleri Artıyor

Özellikle Kızıl Gezegen Mars yolculuğu konusunda farklı kurumlar ve ülkeler tarafından öne çıkan birçok proje var.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA), bu konudaki çalışmalarda başı çekiyor. Özellikle Mars’a insanlı yolculuk için çalışmalar hızlandırıldı. NASA’nın hedefleri arasında 2035’e kadar Mars’a astronot göndermek yer alıyor.

Bu yolculuk için denenmesi düşünülen yeni seçenek ise nükleer roket olarak düşünülüyor. Dünya ile Mars arasında 225 milyon kilometre uzaklık bulunuyor. Nükleer roket teknolojisi ile günümüzdeki teknoloji ile 7 ay süren Mars yolculuğunun 3 ay gibi bir süreye inebileceği tahminler arasında.  Bu kapsamda Seattle merkezli Ultra Safe Nuclear Technologies (USNC-Tech) şirketinin üzerinde çalıştığı yöntem roketlerin hızını daha da artırmaya odaklanmış durumda. Firmadan yapılan açıklamalarda nükleer yakıtla çalışan roketlerin mevcutta kullanılan kimyasal motorlara göre iki kat daha güçlü ve etkin olduğu, roketlerin daha hızlı gitmesini ve daha uzun mesafe kat etmesini sağladığı söyleniyor. Mars konusunda yoğun çalışan bir diğer ülkede Çin. Temmuz 2020'de keşif aracı tarafından fırlatılan 'Tienvın-1' isimli keşif uydusunun, 197 gündür süren yolculuğunun mayıs gibi sonlanması bekleniyor. Geçtiğimiz günlerde ise Çin Ulusal Uzay İdaresi (CNSA), uydunun Kızıl Gezegen'e 2,2 milyon kilometre mesafeden çektiği bir fotoğrafı yayınladı.

Dünyanın en zengin iş insanlarından Elon Musk'ın uzay konusundaki çalışmaları da uzun süredir gündemde. Uzay şirketi SpaceX, Starlink internet projesi için uzaya roket göndermeye devam ederken uydu filosu giderek büyüyor.

Mars konusunda da iddialı olan Musk, iki yıl içinde Mars'a ekipsiz bir gemi gönderilmesinin planlandığını söylemişti. Ayrıca 2018 yılında Mars’ın yörüngesine Tesla marka otomobili gönderme girişiminde bulunmuştu. Bu deneyi roket motoru gereğinden fazla ateşlendiği için başarısız olmuş, araç Mars’ı ıskalamıştı.

Fakat Elon Musk, Mars’ta insan kolonisi kurma konusundaki kararlılığını söylemleri ile sürdürüyor. Tesla ve SpaceX şirketlerinin patronu Musk, paylaştığı bir tweet ile "Amaç servetimin yarısıyla dünyadaki sorunları çözmek, yarısıyla da Mars'ta kendi kendine yeten bir şehir kurmak" bu amacını vurgulamıştı.

Yazının Devamını Oku

Moda 4.0, Paris Haute Couture Haftası ve Teknoloji

Endüstri 4.0 kapsamında üretimdeki farklılaşmayı ve katma değerli değişimi sağlayan teknolojilerin birçoğu, tekstil ve moda sektöründe de öne çıkıyor. Dijitalleşmenin moda ve güzellik sektöründe, üretimden pazarlamaya sağladığı katkılar ve bu yeni anlayış Moda 4.0 (Fashion 4.0) kavramı ile tanımlanıyor. Moda 4.0 kapsamında öne çıkan teknolojilerden 3 boyutlu yazıcılar ile hazırlanan tasarımlar, Paris Haute Couture 2021 İlkbahar Yaz Koleksiyonları’nda da öne çıktı.

Moda sektörüne ilgim çocukluk yıllarıma dayanıyor. Sonrasında da iş hayatımda bu alanda çalıştım. Bu anlamda bir süredir teknoloji ve modanın sinerjisi olarak tanımlanan Moda 4.0 ile ilgili gelişmeler benim için son derece cazip diyebilirim.

Hatta bu konuda pandemi öncesinde 2019 yazında Bodrum ve Çeşme Alaçatı’da “Yapay Zeka’nın Moda ve Güzellik Sektörü’ne Etkileri” konulu seminerler düzenlemiştim. Moda tasarımlarında teknoloji ile gerçekleşmekte olan değişimler ve yenilikçi ürünler katılımcıların oldukça ilgisini çekmişti.

Şimdi Moda 4.0 kavramına biraz daha yakından bakalım.

Dijital dönüşüm ve Endüstri 4.0, dünya genelinde etkilerini sürdüren ve tüm sektörlerde işletme fonksiyonlarını ve iş yapma yöntemlerini değiştiren iki önemli kavram. Bu kavramlar, moda sektöründe Moda 4.0 (Fashion 4.0) olarak karşılık buldu. Moda 4.0 kapsamında modaya katkı sağlayacak birçok teknoloji bulunuyor., Fashion ve Technology kelimelerinin birleşiminden oluşan Fashtech kelimesi ile de tanımlanan bu teknolojiler arasında nesnelerin interneti, sanal ve artırılmış gerçeklik, blok zincir teknolojisi, 3 boyutlu yazıcıları ve yapay zeka bulunuyor.

Peki bu teknolojiler moda sektöründe nasıl kullanılıyor?

Moda Sektörü’ne Katkı Sağlayan Teknolojiler 

Moda trendlerinin belirlenmesinden, ürün kişiselleştirmesine, tasarımdan satışa kadar birçok alanda uygulamalar görülüyor.

Yapay zeka, trend geliştirme ve satın alma davranışların analizi ile kişisel beğeniye uygun giysi tasarımlarına katkı sağlayabiliyor. Ünlü trend tahminleri sitesi WGSN, moda sektöründe yapay zeka kullanımının 5G internet teknolojisinin yaygınlaşmasıyla artacağını öngörüyor.

Yazının Devamını Oku

İnsansı robotlara beyin tasarımında yeni yöntem

Robotlar hayatımızın neredeyse her alanında farklı kullanım amaçları ile  giderek artan oranda yer almaya devam ediyorlar. Hatta bazı özel olarak projelendiren robotlarla ilgili izlediğimiz haberlerde, onların bizlere benzer hareketler yapmalarını hayranlıkla izliyoruz. Yürüyen, koşan, eşya taşıyan, takla atan, engel aşan ve zıplayan robotlar, robotik biliminin gelmiş olduğu noktayı gözler önüne seriyor.

Her ne kadar bu başarılı uygulamaları izliyor olsak da, iş biraz da komplike ve  karmaşık görevlere, özellikle insanlarla etkileşim ve bir tepki oluşturma noktasına geldiğinde robotlar halen hızlarını sınırlayan birçok hesap yükü ile baş etmeye çalışıyorlar. Bu durum da onların yeterince hızlı tepki vermelerini engelliyor ve yavaşlatıyor. Tepkilerinin daha duraksamalı bir şekilde oluşmasına yol açıyor. Oysaki insan etkileşiminin olduğu ve robotların kullanıldığı birçok alanda algılama ve tepki süresinin oldukça kısa olması gerekiyor.

Şimdi konuya biraz daha yakından bakabilmek için önce bir robotun hareket sürecini ele alalım. Bu süreç üç temel adımdan oluşur.

Birinci aşama bizlerin duyu organları ile gerçekleştirdiğimiz algı aşamasıdır. Robotlarda bu aşama sensörler ve kameralar vasıtası ile veri toplama şeklinde gerçekleşir.

İkincisi bulunduğu konumun farkında olması, çevresini tanımlayıp haritalandırması ve bu harita içinde kendini konumlandırabilmesidir.

Son aşamada hareket yani eylem planlamasını yapabilmesidir. Bizler bu aşamaları hiç farketmeden gerçekleştirsek de bir robot için bu adımlar hem daha uzun zamana hem de yüksek kapasitede işlem gücüne ihtiyaç duyar.

Bu bahsettiğim konulardaki hız kazanma ihtiyacından yola çıkan MIT Bilgisayar Bilimleri ve Yapay Zeka Laboratuvarı (CSAIL) araştırmacıları, robotların tepkilerini hızlandırmak için yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yeni yöntem “Robomorfik Hesaplama” (Robomorphic Computing) olarak tanımlandı.

Hesaplama kavramı, sensör ve kameralardan elde edilen verilerin robot zihninde anlam ifade etmesi ve eyleme geçmesi için yapılan bilgi işleme sürecini ifade ediyor.

Yazının Devamını Oku

CES 2021 fuarında öne çıkanlar

Her sene Ocak ayında Las Vegas’ta düzenlenen dünyanın en büyük Tüketici Elektroniği Fuarı CES (Consumer Electronic Show), bu sene salgın şartları uyarınca sanal bir şov ile dijital etkinlik olarak gerçekleşti.

Elektronik sektörünün önde gelen firmalarının, çeşitli tanıtım videoları ve video-konferans basın toplantıları ile lansman çalışmalarını sergilediği fuar yine pek çok ilginç ürüne ev sahipliği yaptı. Pandemi teknolojilerinin artışı da dikkat çekti.

Fuarda farklı özellikleri ile öne çıkan ürünlere gelin göz atalım.

LG, CES 2021 tanıtım konuşması için Reah Keem adındaki sanal influencerı tercih etti.  LG’nin derin öğrenme teknolojisinin kullanıldığı tanıtım videosunda Reah Keem, gerçek bir insandan ayırt edilemeyecek videosu ile LG’nin CES 2021 açılışını yaptı.

Uzunca bir süredir özellikle moda dünyasında marka iş birliklerine imza atan dijital influencerlar artık farklı sektörlerde de kullanılacak gibi görünüyor. Dijital influencerların kendi sosyal medya hesapları bile bulunuyor. Benzer durum sanal bir bestekar ve DJ olan Reah Keem içinde geçerli. Bir instagram hesabına sahip olan Reem, diğer dijital influencerlar gibi insansı bir hayat sürüyor.

LG’nin, CES fuarında sanal influencer kullanımı ile markaların kendilerine ait sanal influencer tasarlamaları konusunda çalışmaların artacağını düşünüyorum.

Keem, etkinlikte yer aldığı bölümde, LG tarafından Aralık ayında tanıtılan LG CLOi UV-C robot serisinin tanıtımını yaptı. Özellikle COVID-19 sonrasında artan hijyen standartları doğrultusunda, geliştirilen robotlar, oteller ve restoranlar gibi insan trafiğinin yoğun olduğu mekanlarda da kullanılacak. Pandemi robotları olarak da tanımlayabileceğimiz bu yeni seri robotlar, dezenfekte işleminde ultraviyole C (UV-C) ışığını kullanacak.

Cadillac eVTOL Uçan Taksi

Amerika Birleşik Devletleri’nin en eski araba üreticilerinden General Motors, Cadillac markalı otonom uçan arabalarının tanıtımını yaptı. Araç bireysel yani tek kişilik taşıma yapabiliyor. Araçta 90kW gücünde elektrikli motor ve GM’in Ultium bataryalarının görev yapacağı belirtildi. Firma General Motors’un geleceğinde uçan arabaların önemli yer tutacağını da vurguladı.

Yazının Devamını Oku

Sanatın teknoloji yolculuğu

Sanat, geçmişten günümüze kadar, içinde yaşadığımız dünyayı anlama, anlamlandırma ve kendini ifade etmede bizlere sınırsız imkanlar sunar. Bir sanat eseri içerik, malzeme, sanatçının görüşü, hissettikleri ve tüm bunları aktarma biçimi bağlamında ortaya çıkar. Teknoloji, hem sanatın yeni mecralar, formlar kazanmasına hem de sanatçının yöntem ve araç çeşitliliğine büyük katkı sağlıyor. İster doğaya, ister insana ait olgular, bu sayede zihnimizde yepyeni ufuklara doğru yol alıyor, ilham kavramı zenginleşirken, sınırlar genişliyor.

Dijital araçların ve mecraların etkisiyle hayal etme ve uygulama yöntemleri, özgün ifade biçimleri yakalama imkanı artıyor. Dijitalleşme ile sanatçının ve sanat eserlerinin doğasında yaşanan bu değişmeler sayesinde müzelerin ve sergi alanları da hem genişliyor hem de ilgililer ile etkileşim de artıyor.

Sanat ve teknolojinin birlikte yazdığı gelişim hikayeleri, geçmişten günümüze internet olmadan önce de farklı yöntemlerin, malzemelerin, teknolojilerin gelişimi ile yazıldı hep. Tarihteki bazı aşamaları hatırlayacak olursak; fenerin icadının luminizmi etkilemesi, plein air akımının empresyonizme yön vermesi, Joseph Nicephore Niepce’in icat ettiği fotoğrafçılığın yaratıcılığı nasıl etkilediği, 17.yüzyılın büyük dehası, sanatçı ve bilim insanı Leonardo da Vinci’nin düşünceyi keşfetmesi, keşfi materyale dönüştürme hikayesinde mikroskop ve teleskopun icadı, Andy Warhol’un ünlü serigrafi baskıları veya Stelarc’ın performans çalışmaları gibi örnekleri sayabilirim.

Yeni Medya Sanatının Doğuşu

Teknolojiyi yaratıcı süreç ve üretimin önemli bir parçası olarak gören yeni medya sanatı kavramı ise 1960’lı yıllardan beri varlığını sürdürmeye devam ediyor. Yeni medya; bilgisayar prodüksiyonu ve uygulamaları, internet, sanal gerçeklik ve video sanatı teknolojilerle besleniyor. Yenilikçi gelişmeler, sanatçıların farklı beceri ve araçları birleştirebilecekleri ve sunabilecekleri yeni bir alan açıyor ve bu alan her geçen gün gelişmeye ve büyümeye devam ediyor.

Günümüzde sanat için 3D modelleme, Illustrator veya Photoshop gibi birçok farklı bilgisayar programının kullanımı mümkün. Fakat dijital sanat sadece yazılımların veya grafik editörlerinin kullanımından ibaret düşünülmemeli. Örneğin ses sanatı da dijital unsurlar ile birlikte duyusal algı ve deneyimler bakımından içinde birçok artistik ifadeyi barındırıyor. İlaveten frekans ile görsel eserler yaratılabiliyor.

Bir diğer ilginç örnek ise nefesin sanat çalışmalarında kullanılması. Helen Collard ve Alistair MacDonald’ın çalışması Ohmerometer II (2018), ziyaretçilerin nefeslerinin titreşimi ile müzik yaptıkları ve desenler ortaya çıkardıkları interaktif bir eserdi.

İlaveten bilgisayar sanatının potansiyellerini keşfeden Jodi, Phillip David Stearns ve Jon Rafman gibi sanatçılarda oldukça başarılı çalışmalara imza atıyorlar.

Japon tasarımcı Yuri Suzıki’de gerçekleştirdiği çalışmalarda teknolojiyi oldukça üst düzeyde kullanıyor. Will.i.am ile yaptığı “

Yazının Devamını Oku

Moda sektöründe Fijital Defile trendi

Teknolojik gelişmelerin moda sektörüne katkısı, pandemi sürecinin de etkisiyle dijital ve fizikselin buluşması “fijital” kavramı ile şekilleniyor. Fijital, İngilizce Phygital (Physical + Digital) kelimesinin dilimizdeki karşılığı. Bir nevi hem fiziksel hem dijital stratejilerin ilişkilendirilerek kurgulandığı yani ikisi bir arada diyebileceğimiz bir yöntem olarak tanımlanıyor fijital. Fakat fiziksel ortamda gerçekleştirilen bir etkinliği fijital olarak tanımlayabilmenin, onu dijitalde sadece yayınlamaktan çok daha fazlası olduğunun altını önemle çizmek gerek.

Pandemi etkisi ile yıl içinde yaşananların, moda sektöründe hem olumlu hem de olumsuz etkileri oldu. Bir yandan defile iptalleri ve seyircisiz gösterimler gerçekleşirken diğer yandan da maskeli koleksiyonları ile etkinlik planlamada yeni yöntem arayışları gündeme geldi. Tüm bu gelişmelere baktığımızda moda, koronavirüs sonrasında en çok farklılaştığını göreceğimiz sektörlerden biri olmaya aday.

Peki markalar yeni ortama uyum için hangi stratejilerle ilerliyorlar?

Chanel’in Disco Konsepti ile dijitalde ilginç bir yaklaşım sundu. Markanın kreatif direktörü Virginie Viard, dijital bir şov sunma amacıyla ustası Lagerfeld'den ilham alarak onun arkadaşları ile katıldığı disko gecelerinden yola çıktı. Paris'in o dönem tercih edilen mekanlarından Les Bain Douches ve Le Palace'da Lagerfeld’e eşlik eden bu grubun tarzı ve stilleri koleksiyonun çıkış noktası oldu. Sadece dijital olarak tanımlayabileceğimiz defilenin tanıtımı ise vurucu bir müzik eşliğinde siyah beyaz bir video ile yapılmıştı.

Fakat en başta da belirttiğim gibi bir etkinliği fijital olarak tanımlayabilmek, onu dijitalde tasarlamak veya yayınlamaktan çok daha fazlası. Defilenin fiziksel ortamdaki tasarımının yanında izleyicilere dijital ortamda nasıl sunulacağı, hangi sosyal mecraların kullanılacağı, etkileşimin nasıl sağlanacağı, işi fijital boyuta taşıyor.

Yazının Devamını Oku

En güzel 2021 hediyesi: Belirsizlikle Barış

Hem dünya hem de bizler için bir dönüm noktası olarak tarihe geçen 2020 yılına veda etmemize sayılı günler kaldı. Hepimiz yeni umutlara, hedeflere ve hayallere beyaz bir sayfa açmak için heyecanla 2021’in gelmesini bekliyoruz.

Fakat 2020’in 2021’e miras bırakacağı birçok konu tabii ki de bize sürpriz olmayacak. Bu sebeple her ne kadar pozitif beklentilerle yeni yıla girsek bile bana göre kendimize verebileceğimiz en güzel hediye “belirsizlikle barışmak” yani ona karşı bir “hazır bulunuşluk” kazanmak.   

Bir süreçteki tüm bileşenleri bu hazır bulunuşluğa uyarlayalım ki, uyum sağlamamız o derece kolay olsun.

Peki nasıl bir yaklaşım sergilemeliyiz ki uyum sağlama konusunda esnekliğimizi koruyabilelim?

İş dünyası için Belirsizlikle Barış: Senaryo ve Hayal Gücü Bazlı Çevik Çalışma Kültürü:

İş hayatımda görev aldığım stratejik planlama ve strateji planlama departmanlarının en asli görevi senaryo bazlı çalışmaktır.  Genelde 3 seviye senaryo üzerinden hangi durumda ve koşulda nasıl bir aksiyon alınacağına dair kapsamlı çalışmalar yapılır, teknolojik yatırımlardan, insan kaynağına veya departman bütçelerinde kadar kırılımlı bir şekilde olası durumlara ilişkin detaylar belirlenir. Önümüzdeki süreç bu çalışmayı daha da önemli kılıyor. Neden derseniz, senaryolar şirketlere esneklik sağlıyor ve yazının en başında bahsettiğim “hazır bulunuşluk” haline zemin hazırlıyor. Burada bahsettiğim önceden hazır bulunmak yani belirsizliğe dair farklı olasılıklara göre çeşitli tahminlerde bulunmak.

İlaveten günümüzde oldukça ön plana çıkan “çevik işletme” kültürü bu stratejik önem taşıyan senaryo bazlı strateji geliştirme ile de birebir ilişkili.

Zira iş dünyasında giderek artan belirsizlik ortamı, korona virüsle de ilişkili olarak varlığını sürdürüyor. Bu ortamda bulunan şirketler, yaşayan birer organizma olarak bu ortama uyum sağlamak durumundadır. İşte bu kabiliyet “çeviklik” olarak tanımlanıyor. Kurumsal anlamda çeviklik yaklaşımı ile kazanılması gerekli olan üç temel nitelikse şöyle;

* Uyarlanabilirlik

Yazının Devamını Oku

Eğlence sektörüne dijital vizyon

Yaşadığımız korona virüs süreci ile tüm sektörlerin olumsuz etkilenmesi devam ediyor. Bu sektörlerden en çok etkilenenler arasında ise eğlence sektörü yer alıyor. Korona virüs tedbirleri arasında yer alan sosyal mesafe kavramı, eskisi gibi dans etmeye ve eğlenmeye engel teşkil ediyor. Bu sebeple de birçok işletme kapalı durumda. Sektörün dinamiklerine baktığımızda ise konser, organizasyon iptalleri, mekan kapatılmaları sonucunda işletme sahibinden sanatçılara, tasarımcıdan tedarikçilere kadar bir çok paydaş gelir kaybı ile baş başa kalmış durumda.

Tüm bunlar yaşanırken eğlencenin dijitalleşmesi, yaşanan karantina süreçleri ile birlikte daha çok gündeme geldi. Sosyal medýa canlı yayınları ile konserler dijitalle buluştu ve bizlere zorlu günlerde moral kaynağı oldu. Bu vesile ile biz eğlenceye giderken birden eğlence evlerimize gelmeye başladı. Aslına bakılırsa sektörün geleceğine yönelik küresel bazlı araştırmalar da evde eğlence trendinin zamanla daha da artacağını gösteriyor. 

Büyük resme baktığımızda eğlence sektörünün yüzleşmekte olduğu sorunlara bütünsel bakabilen, sosyal medya canlı yayınlarının ötesinde bir konsept ile

eğlencenin doğasına yeni bir iş modeli ve soluk nasıl getirilebilirdi?

İçinde bulunduğumuz çağ, esnek düşünmeyi ve mevcut durumlara uygun yeni yaklaşımlar geliştirmeyi ve deneyimler tasarlamayı hayatımızın bir parçası yapmamız gerektiğini sanki bize öğretmeye çalışıyor. Girişimcilik ruhu ve mevcut iş modelini hem müşteri hem de sektör ihtiyaçları açısından analiz ederek yeni bir bakış açısıyla tasarlamak, kilit nokta konumunda.

Şartlar ne olursa olsun vazgeçmeden, bizi var eden tutkumuza sahip çıkarak, onu mevcut koşullar dahilinde, tüm bileşenleri ile gözden geçirerek analiz etmek ve tabi ki teknoloji ile yakalanabilecek sinerjiyi keşfetmek. 

Denemek, düşünmek, hayal etmek ve hayal ettirmek bitmedikçe her sorunu farklı bir yolla aşmaya yönelik alternatifler geliştirmek mümkün hale geliyor. 

Tema Parklı Karma Eğlence Kültürü

İşte bu bakış açısı ve dijital bir vizyon ile dünyanın ilk dijital eğlence parkını yarattı.

Yazının Devamını Oku

“Yeni Normalli” dijital çağda kariyer keşfi

Kariyer hepimizin hayatının oldukça merkezinde yer alan bir kavram. Bu sebeple hem yaşamımızın kalitesini etkiliyor hem de yaşadığımız her türlü değişimden önemli ölçüde etkileniyor.

Kariyer denildiğinde aklımıza ilk olarak genelde bir kişinin işi geliyor. Kavrama biraz daha geniş perspektiften baktığımızda, bir kişinin mevcut durumundan planladığı bir konuma ulaşmak için sürdürdüğü çalışmaları kapsadığını görüyoruz. Bu süreç içerisinde kariyer planlamasını barındırır ve kişinin, kendisine yapacağı her yatırım bu yolculuğa katkı sağlama amacındadır. Oysa her insan meslek hayatına dair belirli planlar yapsa da, bu planları hedeflenen noktada tutmak her zaman mümkün olamıyor. Bu sebeple kariyer değişimi ya da güncelleme ihtiyacı eskisine nazaran çok daha fazla kişinin gündeminde yer alıyor.

Kariyer değişimi ya da keşfi yolculuğuna birçok farklı sebeple çıkılabiliyor.

Bunların en başında mevcut görevde kendini çok fazla ifade edememek, işi kendisiyle özdeşleştirememek, kendine dair bazı özellikleri belli bir zaman sonra keşfetmek geliyor. Bu yola çıkmak için ise illa başarısız olmak gerekmiyor. Zaman zaman bireyler başarı sağlayıp yükselseler dahi, kişinin yaptığı işle sevdiği iş arasında bir bağın olmaması uzun vadede sorunlara yol açabiliyor.

Neredeyse son 10 yıldır ise durum biraz daha farklılaştı ve kariyer yolculuğuna yeni unsurlar eklendi. Artık kariyerlerimizi ve işimizi koşullarımızdan çok memnun olsak bile sürekli sorgulamak, gözden geçirmek durumundayız. Bu zorunluluğun temelinde dijital çağın getirdiği değişim yatıyor. İlaveten bu yıl itibari ile hayatımıza giren covid-19’da hem dijitalleşmeyi artırması hem de yarattığı yeni normallerle kariyer anlamında güncellenme ihtiyacını daha da artırmış bulunuyor. Özellikle “yeni normal” kavramı, geçmişe bir sünger çekmeye aday olunca, pandemi ile değişen yaşam şartlarımız, çalışmanın doğasının özellikle mekânsal anlamda değişince, anneler için çocuklar ile geçirilmesi gereken zaman artınca, bazı sektörlerde yaşanan maddi sıkıntılar nedeniyle iş kayıpları yaşanınca, alıştığımız konfor alanımızdan çıkmak ve kariyer anlamında farklı açılımlar yakalamak ihtiyacı ortaya çıkıyor.

Problemi doğru tespit etmek

Kariyerinizde köklü bir değişiklik veya güncellemeler yapmak en hayati kararlar arasında yer alıyor.  Bir karar adımı atmadan önce etraflıca düşünmek şart ki sonrasında pişmanlık gelip kapınızı çalmasın. Fakat bu konuda yaşadığım tecrübelere dayanarak söylüyorum ki değişime karar verenlerden ziyade değişime karar vermeyenler pişmanlıkla daha çok baş başa kalıyor. Kariyer değişikliğini veya yeni kariyer arayışlarına vesile olan nedenleri ise kişisel, teknolojik ve Covid19 kaynaklı olmak üzere 3’e ayırabiliriz.

O zaman nasıl ilerlenmesi gerektiğine bir bakalım.

Bir problemi en doğru şekilde nasıl ortaya koyarız? İlk olarak kendimize doğru soruları sormamız gerekiyor. Zira doğru sorular doğru cevapların anahtarıdır. Bu sayede günlük rutininizde farkına varmadığınız birçok bileşeni bir araya getirerek, hayatınıza ve kariyerinize dair büyük resme ve değişimin etkilerine odaklanabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Sosyal mesafe döneminde robot trendleri

Geçen seneden bu yana süregelen korona virüs salgını neredeyse bir yılını doldurmaya yaklaşıyor. Sürecin en başından itibaren vurgulanan ve virüsün yayılımını tamamen durdurmasa da önlemler anlamında halen en etkin yöntemler arasında belirli bir mesafeyi korumak yer alıyor.

Virüsün insandan insana çok hızlı bulaşması sebebiyle zorunlu olarak uyulması gereken "sosyal mesafe" kısıtlaması, teknolojinin de katkısı ile birçok farklı konuda yeni çözüm arayışlarına yol açtı. Bu durum bir yandan insanların birbirleri arasındaki mesafeyi artırırken diğer yandan da robotlarla insanlar arasındaki mesafeyi kısaltmaya başladı ve birçok alanda robotların devreye girmesine neden oldu.

Salgın öncesinde perakende sektöründen eğlenceye kadar hayatımızın birçok alanında aktif rol almaya başlayan robotlar için korona virüs salgını ile birlikte sağlık sektörü oldukça gözde hale geldi.

Salgının yoğun görüldüğü ülkelerden başta hastanelerin, kamuya açık alanların ilaçlanmasında, kuralların uygulanmasını sağlamada ve kişiler arasındaki sosyal mesafeye uyumu denetlemek için kullanılıyorlar.

Araştırmalara göre küresel robot pazarının 2020 yılında 100 milyar dolara ulaşması ve yaklaşık %26 oranında birleşik büyüme ile 2025 yılında 210 milyar dolara ulaşması öngörülüyor. Bu büyümede korona virüs salgını vesilesi ile robotlara, drone'lara ve yapay zekaya olan ilgili artışının da payı büyük..

Korona virüs, robotların görevlerini artırdı

Tüm dünyada farklı bölgelerde robotların devreye girdiği oldukça değişik uygulamalar görüldü.

Londralı robot firması dünyanın ilk robot mutfak Moley Kitchen’ı tanıttı. Bu robot sadece yemek pişirmekle kalmıyor sonrasında mutfağı temizleme görevini de üstleniyor.

Mexico City’de Ulusal Sağlık Merkezinde LaLuchy isimli robot, Covid19 hastalarının konsültasyonunda sağlık görevlilerine yardımcı oldu.

Yazının Devamını Oku

Geçmişten geleceğe otonom araçlar

Geleceğin sürüş deneyimini şekillendirecek otonom teknolojiler konusu, otomotiv sektöründe otonom araçlar ile karşımıza çıkarken, hastane hizmetlerinden lojistiğe, perakende sektörüne hatta ev aletlerini dahil olduğu birçok alanda da otonom robotlar uygulamalarında karşımıza çıkıyor. Bu yazımda sizlere otonom araçlardan bir sonraki yazımda da otonom robotların geleceğinden bahsedeceğim.

Otonom araçlar ile ilgili çalışmaların geçmişi 1920-1930’lu yıllara kadar gidiyor. Aslında ilk otonom araçlarının düşünülmesi, 1925 yılında mucit Francis Houdina tarafından, Manhattan sokaklarında radyo kontrollü aracını sürmesiyle ortaya çıkıyor. 

1939 yılında, General Motors New York Dünya Fuarı’nda “Futurama” sergisinde otonom araç tasarım fikrini ilk kez halk ile paylaşmış oldu.

1980’de Bundeswehr Universitesi Profesörü Ernst Dickmanns ve ekibinin tasarladığı Mercedes-Benz minibüs, trafiğe kapalı alanda saatte 63 km hıza ulaşıyor.

1991’de Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, USDOT’a “1997 yılına kadar otomatik bir araç ve otoyol sistemi gösterme” talimatını veren ISTEA Ulaşım Yetki Belgesini kabul etti.

2004’te ABD ordusu tarafından DARPA Grand Challenge açıklamış ve otonom araç alanındaki yenilikçiliği teşvik etmeye katkı sağlamıştı.

Donanım ve sensörlerin gelişmesi ile 2010 yılında Google’ın da bu sektördeki yerini alması ve birçok büyük firmanın yatırımlarını bu alana yapması üzerine otonom araçların gelişimi hızlanmaya başladı.

Benim için ise bu alan 2006-2007 yıllarında tamamladığım İstanbul Teknik Üniversitesi yüksek lisans tezim olan “Otonom Robotlarda Kalman Filtresi Tabanlı Eş Zamanlı Lokalizasyon ve Haritalama” ile girdi. O günlerde otonom araçlar ve robotlar konusu daha ziyade teknik düzeyde takip edilirken geçen 13 senelik zarfında ise gündelik hayatımızın oldukça merkezine yerleşmiş durumda.

Otonomi ve Otonom Sürüş Teknolojileri

Yazının Devamını Oku

Koronavirüs aşısında biyoteknoloji ve yaşamın yazılımı: mRNA

Yaşadığımız Covid 19 pandemi süreci dünya çapında etkisini sürdürmeye devam ediyor. Bir yıla yaklaşan süredir önemli kayıpların verilmesi, belirli bir hastalığa karşı canlıların korunmasını sağlamak üzere tasarlanmış biyolojik maddeler olan aşı çalışmalarına da hız vermişti.

Covid 19 pandemisi ile ilgili oluşan aşı ihtiyacı için Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, İngiltere, Almanya ve Amerika’da çalışan birçok firma var ve hepsi farklı yöntemler üzerinden ilerliyorlar. Aşı çalışmalarına uygulanan yöntemlere, sağlık çalışmalarında uzun süredir öne çıkan ve gelişen teknolojinin biyoloji ile sinerjisinden doğan biyoteknoloji de önemli katkılar sağlıyor. Çalışmaları ile ilgili olarak faz 3 sonuçlarını açıklayan firmalardan bazıları da biyoteknoloji alanındaki yöntemlerle çalışıyorlar. Bu firmalardan Pfizer firmasının Alman biyoteknoloji firması Biontech ile yaptığı işbirliği ve Moderna Therapeutics biyoteknoloji firması, aldıkları sonuçlar ile bizlere umut kaynağı oldular. Bu iki çalışmada aşı konusunda ilk kez kullanılan mRNA teknolojisi kullanılarak gerçekleştirildi.

O zaman gelin hemen mRNA’nın ne olduğuna ve bu teknolojinin nasıl işlediğine bakalım.

Uzun yıllardır üzerinde çalışılan mRNA için yaşamın yazılımı (software of life) tanımlaması yapılıyor. Tıpkı günlük hayatımızda kullanılan yazılımların içerdikleri kodlar ile verileri işlemesi, süreçleri, sistemleri yönetmesi gibi.

Bütünsel olarak baktığımızda bizlerin de yaşamı aslında bir veri akışı. Vücudumuz, birbiriyle bağlantılı sistemlerin ve organların büyük bir sinerji ile çalıştığı biyolojik bir mekanizma. Bu mekanizmaya ait görünmeyenden görünenine kadar birçok bileşen var. Hepsi her birimizde genetik özelliklerimize göre işleyen son derece ‘biricik’ bir düzeni oluşturuyorlar. Fakat arka planda tabi ki bu düzeni yönlendiren ve yöneten yapılara ihtiyacı var.

Hepimizin DNA’sında oldukça fazla sayıda gen var. DNA'mızdaki bu genler aktif hale geldikleri zaman protein üretimi gerçekleştiriyorlar. Araştırmalara göre ise genlerin etki seviyesini düzenlemede DNA tek başına yeterli olamıyor. mRNA bu işlemin gerçekleşmesinde kilit rolü olan bir bileşen. İngilizcesi messenger RNA olan Mesajcı/Kurye RNA (mRNA), sentezlenecek bir proteinin amino asit dizisine karşılık gelen kimyasal şifreyi taşıma görevine sahip bir molekül. Bu molekül proteinler yapıldıktan sonra çeşitli hücresel mekanizmalarla ortadan kaldırılıyor. Yani mRNA, bir DNA kalıbından sentezlenerek protein sentez yeri olan ribozomlara, protein kodlayıcı bilgiyi taşıyor. İnsan biyolojisinde temel bir rol oynayan mRNA, vücudun protein üretiminde ve bu proteinlerin farklı bölümlere gönderimine dair yönergeleri barındırıyor. Bu işlevi sayesinde mRNA’nın DNA kadar kritik öneme sahip olduğu, bu yöntemle geliştirilecek ilaçların, doğrudan hücre içinin ve protein üretiminin adreslenmesiyle hastalıkların tedavisinde ve ya önlenmesinde bir dönüşüm yaratma potansiyeline sahip olduğu düşünülüyor.

Klasik aşı üretim yöntemleri hastalığa neden olan ve patojen denilen yapıların etkisi azaltılmış bir halde vücuda verilmesi kapsıyor. Bu şekilde zayıflatılmış halde vücuda verilen etken ile bağışıklık oluşumu amaçlanıyor.

mRNA teknolojisinde ise virüse bağışıklık yaratacak kısmın insan vücudunda üretiminin sağlanmasına çalışılıyor.

Yazının Devamını Oku

Dijital dönüşümde başarının kilit unsuru müşteri deneyimi

Dijital Dönüşüm uzun zamandır iş dünyasının gündeminde. Bizlerin günlük hayatında önemli yer tutan, kolaylık sağlayan ürün ve hizmetlerin sürdürülebilirliği, yaşattıkları deneyim ile fark yaratmaları şirketlerin dijital dönüşüme ne derece uyum sağladığı ile doğrudan ilişkili. Peki dijital dönüşüm nedir, tam olarak nasıl tanımlayabiliriz, özünde, merkezinde ne olmalıdır?

Dijital dönüşüm, şirketlerin rekabete uyum sağlayabilmek için değişimi şekillendiren makro ve mikro dinamikleri, sektörel trendleri doğru anlayıp, şirketin iç dengelerini, çalışanların deneyimlerini bir araya getirerek dönüşmesini gerektirir. Bu sebeple ben 'Dijital Dönüşüm' kavramını “iş dünyasında yaşanan iklim değişimine uyum için yaşanan stratejik yenilenme” olarak tanımlıyorum.

İş dünyasının finanstan pazarlamaya, üretimden satışa tüm departmanlarının hem kendi iç dinamiklerini hem de birbirleri ile gerçekleştirebilecekleri sinerjiyi gözeterek, şirketin iç ve dış analizlerini kapsayacak bir yenilenmeyi devreye almaları gerekiyor. İnovasyon yapabilmek, ürün ve hizmetleri farklılaştırmak, kalite artışı sağlamak ve ya verimliliği artırmak için teknoloji destekli yapılacak tüm yatırımlar bu dönüşümü kıymetli kılıyor.

Dijital dönüşüm projeleri bakımından şirketler üçe ayrılıyor: Projelerini büyük oranda tamamlayanlar, ilerleme aşamasında olanlar ve halen proje aşamasında bekleyenler. Projelerini tamamlayanlar ve ya ilerleme aşamasında olanlar da kendi içinde başarılı olmaya adaylar ve ya başarısız olmaya adaylar olmak üzere ikiye ayrılıyor.

Teknolojik gelişmelerin gücü her ne kadar çok önemli olsa da dijital dönüşüm elbette sadece şirketlerin yapay zeka ile, yazılımlarla ya da son sistem cihazlarla donatılmasını kapsamıyor.

Şirkete uygun teknolojiyi dahil etmek işin önemli bir parçası olsa da başarılı sonuçlar almak için tüm faktörlerin kilit bir unsurun çevresinde organize olması gerekiyor. İşte projelerin başarıya nokta atışı yapmasına imkan verecek bu kilit unsur “müşteri deneyimi”.  

Bu sayede dijital dönüşüm projeleri ile ilgili biraz önce yapmış olduğum başarıya ve ya başarısızlığa aday sınıflandırmasını istisnalar olmak kaydıyla müşteri deneyimine odaklananlar ve odaklanmayanlar olarak ikiye ayırmak mümkün.

Deneyim Ekonomisi ve Müşteri Beklentilerinin Değişimi

Yazının Devamını Oku