Güncelleme Tarihi:
ABD’de yapılan yeni bir araştırma, evde yemek pişirirken kullandığımız doğalgazlı ve tüplü ocakların, iç mekândaki hava kirliliğini sağlıksız seviyelere çıkarabildiğini gösterdi. Stanford Üniversitesi liderliğinde yürütülen ve 2 Aralık’ta PNAS Nexus dergisinde yayımlanan çalışma, özellikle azot dioksit (NO₂) gazına maruziyetin, çoğu zaman resmî sağlık sınırlarını aştığını ve bazı durumlarda dışarıdaki trafik kaynaklı kirlilikle yarıştığını ortaya koyuyor.

Araştırmaya göre gazlı ocaklardan elektrikli ocaklara geçmek, ABD genelinde azot dioksit maruziyetini ortalama yüzde 25’in üzerinde azaltabiliyor. Ocağını en sık kullanan hanelerde ise bu azalma yüzde 50’ye kadar çıkıyor. Bu tablo, Türkiye’de de milyonlarca evin hâlâ doğalgazlı veya LPG’li ocakla yemek pişirdiği düşünülünce, iç hava kalitesi konusunun bizde de hafife alınmaması gerektiğine işaret ediyor.
EV HAVASI GÜVENLİ Mİ?
Azot dioksit, astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), erken doğum, diyabet ve akciğer kanseri gibi pek çok sağlık sorunu ile ilişkilendirilen bir kirletici. Yıllardır trafik, sanayi ve enerji üretimi gibi açık hava kaynaklarına odaklanılıyor; ABD’de Temiz Hava Yasası gibi düzenlemelerle dış ortam emisyonları azaltılmaya çalışılıyor. Ancak aynı sıkılıkta kurallar evlerin içi için geçerli değil.
Stanford ekibinin çalışması, ilk kez ABD genelinde hem iç hem dış mekân kaynaklarını birlikte ele aldı; araç egzozu, elektrik üretimi ve evlerdeki gazlı ocakların toplam etkisi aynı çerçevede değerlendirildi. Daha önce aynı grubun yaptığı 2024 tarihli bir çalışma, gazlı ocakların NO₂ seviyelerini, ocak kapatıldıktan sonra bile saatlerce yüksek tutabildiğini göstermişti. Ayrıca yine aynı araştırmacılar, gazlı ocaklardan lösemiyle ilişkilendirilen benzen gibi kanserojen maddelerin de sızdığını ortaya koymuştu.
Çalışmanın kıdemli yazarı Rob Jackson, “Dışarıdaki hava kirliliğinin sağlığımıza zarar verdiğini biliyoruz ama içeri girdiğimizde güvende olduğumuzu varsayıyoruz. Gazlı ocak kullanıyorsanız, çoğu zaman evinizde soluduğunuz azot dioksit, bütün dış kaynakların toplamından geri kalmıyor.” diyerek riskin ciddiyetini özetliyor.
RİSK KÜÇÜK EVLERDE ARTIYOR
Araştırmacılar, iç mekân ölçümlerini; 133 milyon konutun yapı özellikleri, dış hava kalitesi verileri ve hane halkının ocak kullanım alışkanlıklarıyla birleştirerek detaylı bir model oluşturdu. ABD çapında posta kodu bazında uzun ve kısa vadeli azot dioksit maruziyeti haritaları çıkarıldı.
Genel tabloya bakıldığında, çoğu insan için azot dioksit yükünün önemli kısmı hâlâ dış kaynaklardan geliyor. Ancak 22 milyon kişinin yaşadığı hanelerde, özellikle küçük evlerde ve kırsal bölgelerde gazla pişirme, uzun vadeli güvenlik eşiklerinin aşılmasına yol açıyor. Kısacası, dışarıdaki hava tek başına sorun yaratmayacak düzeydeyken, evde gazlı ocak kullanımı tabloyu tersine çevirebiliyor.
Büyük şehirlerde ise durum daha da çetrefilli. Hem trafik ve sanayi kaynaklı dış hava kirliliği yüksek, hem de daireler küçük olduğu için ocaktan çıkan gazlar kısa sürede yoğunlaşıp daha yüksek seviyelere çıkabiliyor. Türkiye’de de özellikle büyükşehirlerde, küçük metrekareli apartman dairelerinde doğalgazlı ocakların yaygın kullanımı ve yetersiz havalandırma, benzer bir risk profili anlamına geliyor.
Araştırma, kısa süreli maruziyetlerde ev içindeki zirvelerin neredeyse tamamen gazlı ocak kullanımından kaynaklandığını gösteriyor. Yani esas büyük sıçramalar, ocak yanarken ve hemen sonrasında yaşanıyor; dışarıdaki trafik ya da santral emisyonları bu kadar ani ve yoğun pikler oluşturmuyor.
EŞİTSİZLİK DERİNLEŞİYOR
Çalışma, hava kirliliği ve sağlık söz konusu olduğunda sosyal adalet boyutuna da dikkat çekiyor. Gazlı ocaklardan kaynaklanan riskler, herkesi eşit etkilemiyor. Özellikle küçük evlerde yaşayanlar, kiracı olanlar ve yeni bir elektrikli ocak alacak maddi gücü olmayanlar daha kırılgan konumda.
Stanford ekibinin daha önce yaptığı bir başka çalışmada, uzun vadeli NO₂ maruziyetinin Amerikan Yerlileri ve Alaska Yerlileri arasında ulusal ortalamanın yüzde 60 üzerinde olduğu; Siyah ve Hispanik ya da Latin kökenli hanelerde ise yüzde 20 daha yüksek seyrettiği gösterilmişti. Bu grupların çoğu zaten araç trafiği ve fosil yakıt endüstrilerine yakın bölgelerde, yani dış hava kirliliğinin daha yoğun olduğu yerlerde yaşıyor. Gazlı ocak kullanımı, aynı hanelerdeki yükü iyice artırıyor.
Türkiye’de de benzer bir eşitsizlik riskinin altını çizmek gerekiyor. Eski binalarda, düşük gelirli bölgelerde, küçük metrekareli kiralık dairelerde yaşayan ve havalandırma imkânı sınırlı olan haneler, hem dışarıdaki trafik ve sanayi kaynaklı kirliliğe hem de içerideki pişirme kaynaklı NO₂’ye daha fazla maruz kalabilir. Üstelik çoğu zaman bu hanelerin ocaklarını yenileyecek, davlumbazlarını yükseltecek veya filtreli sistemlere geçecek bütçeleri de olmuyor.
Bu yüzden araştırmacılar, sadece bireysel tercihlere değil, kamu politikalarına da işaret ediyor. Elektrikli ocaklara geçişi teşvik eden vergi indirimleri, devlet destekleri ve kiralık dairelerde ev sahiplerini de kapsayan düzenlemeler, kırılgan grupları korumak için kritik görülüyor.
ÇÖZÜM ELEKTRİKLİ OCAK VE HAVALANDIRMA
Stanford Üniversitesi’nden Rob Jackson konuyla ilgili olarak şöyle diyor: “Daha temiz bir hava ve daha sağlıklı bir yaşam peşindeysek, önceliği iç mekân hava kalitesine vermeliyiz. Elektrikli ocağa geçmek, daha temiz pişirme ve daha iyi sağlık için atılacak önemli bir adım.”
Türkiye’de doğalgaz altyapısının yaygınlaşması, uzun yıllar konforlu ve ekonomik bir çözüm olarak görüldü. Ancak bu tür çalışmalar, mutfakta “temiz enerji” diye bildiğimiz sistemlerin bile, kapalı alanlarda kullanıldığında sağlık açısından düşündüğümüz kadar masum olmayabileceğini hatırlatıyor.
Kısa vadede, gazlı ocağı tamamen bırakmak herkes için mümkün olmasa da, pişirirken mutlaka davlumbazı çalıştırmak, mümkünse pencereyi açmak, ocağı gereğinden uzun süre açık tutmamak ve çocukları ocak çevresinden uzak tutmak gibi basit önlemler bile maruziyeti azaltabilir. Uzun vadede ise konut projelerinde, kira sözleşmelerinde ve teşvik programlarında elektrikli ocak ve iyi havalandırma altyapısının standart hâline gelmesi, hem ABD’de hem Türkiye’de iç mekân hava kalitesini iyileştirmek için en güçlü adımlardan biri olabilir.